 |
|
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrediyorum ki; sizler varsınız. El ele gönül gönüle bir beraberliği yaşamak için biraradayız. Ancak sizlerle beraber olduğum, sizlerle bir şeyleri paylaşabildiğim zaman varolduğumu hissediyorum. Beni anlıyorsunuz, değil mi? Sizler için yaşıyorum. Eğer sizler, olmasaydınız, Biz, bir hiçtik sevgili kardeşlerim!
Biz onları, size ulaştıramadıktan sonra Allahû Tealâ’nın Bize öğrettikleri ne ifade ederdi ki… Sizler olmasaydınız, herşey çok eksik olurdu ya da hiç olmazdı. Allahû Tealâ neyi öğrettiyse, bunları Bize değil; size öğretilmesi için öğretti. Her öğrettiği, sizin içindir. Siz olmasaydınız, hiçbir şeyin değeri kalmayacaktı.
Şu konferanslar var ya, Bizi öylesine mutlu ediyor ki... Her konferansta yeni kardeşlerimiz oluşuyor. Bizi uydudan dinleyen kardeşlerimiz var. Bizim kardeşlerimizi hiç tanımadan, kendi evlerinde uydularını karıştırırken Bizimle karşılaşmışlar ve Bizi kendilerine yakın hissetmişler. Her konferansta çok sayıda Bizi zaten izlemiş olan seyircile-rimiz oluşuyor. Hepsi de konferanslara cân-ı gönülden katılıyor, herbiri Bizi yüzlerinde mutluluk ifadesiyle izliyorlar. Bizim kardeşlerimiz de hiç tanımadıkları yeni kardeşlerle (televizyonda Bizi zaten tanımış olanlarla) karşılaştıkları zaman, yeni dostlar, yeni dost çehreler görmenin mutluluğunu yaşıyorlar. Ama bu mutluluktaki en büyük kişisel pay, Bize ait sevgili kardeşlerim. Çünkü sadece sizlerin mutluluğunuz, Bizi mutlu kılar.
Biz tek başımıza bir hiçiz. Sadece Allahû Tealâ, Bizi seçmiş. O kadar! Meselâ sizi seçebilirdi. O seçtiği zaman, olay bitmiştir. O’nun Bize öğrettiklerini Biz sizlere ulaştıramasaydık, ne kıymeti kalırdı ki öğrendiklerimizin? Kur’ân’dan kopmuş bir İslâm toplumu, mutsuzluğunu sonsuza kadar sürdürürdü. Ama öyle olmayacak! Sizler Kur’ân’ın, Allah’a göre olan gerçek yüzünü, Allahû Tealâ’nın hangi âyette, ne demek istediğini öğreniyorsunuz. Bunun öğrenilmesi için, Kur’ân’ı bir büyük fanus olarak görmek gerekir. Bütünün parçalarını öyle bir dizaynla yan yana getirmiş ki Allahû Tealâ, neticede Allah çıkıyor ortaya. İşte o ilminden bir nebze Bize öğrettiği için buradayız, insanlığın unuttuğu Kur’ân-ı Kerim’in ruhunu sizlere öğretmek üzere… Öğrenenlerin hepsi büyük mutluluklar yaşıyorlar, Allah’a ne kadar çok hamdetsek şükretsek azdır sevgili kardeşlerim. Sizinleyiz ya, sizinle beraberiz ya, gerisi lâf-ı güzaf…
İnsanlar eğer Allahû Tealâ’yı tanımak istemiyorlarsa, bırakalım tanımasınlar. Eğer insanlar mutluluğu yaşamak istemiyorlarsa, bırakalım yaşamasınlar. Ama kim de mutlu olmak istiyorsa, onların yeri burasıdır. Çünkü mutluluk, insanlara göre değişen bir husus değildir. Mutluluk, Allah’ın kanunlarına bağlıdır.
İç dünyanızda iki düşman devamlı boğuşur. Birisi ruhunuzdaki hasletlerdir; Allah’ın emirlerine mutlaka itaat etmek isteyen, yasak ettiği hiçbir şeyi işlemek istemeyen bir güç, diğeri de nefsinizin afetleridir; Allahû Tealâ ne emretmişse onları yapmak istemeyen, onlara karşı çıkan, Allah neyi yasak etmişse onları da mutlaka yapmak isteyen bir kuvvet.
İşte böyle bir dizaynda insanlar hep 1-0 mağlûptur. Neye mi? Nefslerinin afetlerine tabii. Netice: Mutsuzluk, sevgili kardeşlerim.
Ne zaman Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlerseniz, içinizden bir sızlama duyarsınız. Niçin bu suçu işlediğinizi derin derin düşünürsünüz. Allah’ın yasak ettiği bir fiili işledikten sonra Allah’ın mutlaka size azap etmesi söz konusudur. Yetmez; arkadan da ruhunuz, nefsinize huzursuzluk verir, sıkıntı hissedersiniz. Ne zaman Allah’ın emrettiği bir şeyi yapmazsanız, gene aynı sonuçla karşılaşırsınız.
“Allahû Tealâ hem bizi yaratmış, hem de bizi cezalandırıyor. Böyle olur mu?” Öyle mi diyorsunuz? Peki yaratmasaydı, siz var olur muydunuz? Sevgili kardeşlerim, anneleriniz babalarınız sadece bir vasıtadır. Yaratan, Allah’tır. Ve sizi sadece bir hedefe dayalı olarak yaratmıştır. O hedef, sizin mutluluğunuzdur. Allah’ın hepinizden, istediği bir tek şey vardır; sizin mutlu olmanız. Mutluluğun iki tane yolu yoktur, sadece bir tek yolu vardır; nefsinizle ruhunuz arasındaki kavganın bitmesi. Nerede kavga varsa, orada kaos vardır. Kavganın ve kaosun olduğu heryerde sadece huzursuzluk vardır. Mutluluğun işareti, sulh ve sukûndur. Mutluluk, uyum içerisinde huzuru yaşama halidir.
Mutlu aileler vardır, mutsuz aileler vardır. Her an kavgaların varolduğu, devamlı birbirini üzen, hakaret eden, döven insanların olduğu aileler, ne yazık ki bizim ülkemizde çoğunluğu teşkil etmektedir. Hırsızlığın, kapkaçın, her türlü ahlâksızlığın sokaklarında kol gezdiği bir ülke olduk. “Bir gün Türkiye, Küçük Amerika olacaktır.” diyorlardı. Oldu, sevgili kardeşlerim. Ama 1920’li yılların gangsterlerinin hakim olduğu Amerika olduk. Herşeyimizle dökülüyoruz.
İslâm bu mu?
Sevgili kardeşlerim, dîn, mutluluktur. “İslâm bu mu?” demekten muradımız, zaten “Dîn bu mu?” dur. Çünkü İslâm’dan başka bir dîn zaten hiç olmamıştır. İnananlar arasında bir savaş cereyan ediyor. En çok ona üzülüyoruz. Herkes birbirine düşman. Şeytan da kıs kıs gülüyor.
Çocukluğumu hatırlıyorum. 3-4 yaşındayken, sokakta “deve karıncaları” diye büyük karıncalar oluyordu. Şimdi de vardır tabii. Biz birkaç çocuk, o deve karıncalarını alırdık. Birisini ötekinin en-sesinden ısıracak şekilde kızdırırdık onları. Ve ısırttırırdık. Ondan sonra bu zavallı deve karıncaları, savaşa başlarlardı birbirleriyle. Biz de oturup seyrederdik.
Şeytan, bize o zaman yaptırdığı bu olayı, şimdi hepinize yapıyor. Ne yapıyor? Bütün dîn mensuplarını birbirine düşman etmiş. Bu insanlar arasındaki savaşları çıkaran, hep aslında iblis. Terör, arkasında onu saklıyor. Her olay, bir evvelki olayın nispetidir, bir evvelki olay sebebiyle vücuda gelmiştir. Birbirine zincirleme bağlıdır. Biz o deve karıncalarından birini ötekine ısırttığımız zaman ısıran, elinde olmadan kavgayı başlatıyordu. Ensesinden ısırılan zavallı karınca fena halde içerliyor, düşmanını yenmek üzere harekete geçiyor ve aralarında saatlerce süren bir savaş başlı-yordu. Aslında ikisi de kabahatli değildi. Kabahatli olan, senaryoyu oluşturan ve onları dışarıdan birbirine düşman eden, iblisti.
İşte küçücük bir çocukken Bize onu yaptıran iblis, bugün bütün dünyada bu basit tekniği kullanıyor. Sadece taraflardan birini kışkırtabilirse, zaten yetiyor. Kim bir başkasına haksız yere bir davranışta bulunursa, karşı tarafa haklı bir tepki imkânı doğurmuş olur. Bundan sonra hakkın kavgası gibi kabul edilir. İnsanların birbirlerini öldürmelerinde hak olamaz. Sevgili kardeşlerim, bakınız Allahû Tealâ ne diyor:
2/BAKARA-194: Eş şehrul harâmu biş şehril harâmi vel hurumâtu kısâs(kısâsun), fe meni’tedâ aleykum fa’tedû aleyhi bi misli ma’tedâ aleykum, vettekûllâhe va’lemû ennellâhe meal muttekîn(muttekîne).
Hürmetli (haram) ay, hürmetli (haram) ay’a karşılıktır. Hürmetler (yasaklar) karşılıklıdır. O halde kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah’a karşı takva sahibi olun ve iyi bilin ki; Allah takva sahipleriyle bera-berdir.
Allahû Tealâ: “Siz saldırmayacaksınız. Ama bu sadece kısastır. Kim sizin ülkenize saldırırsa, onlara saldırmak ve onları vatanınızdan çıkarmak sizin üzerinize farz kılınmıştır.” demektedir. İslâm’daki savaşın başlangıcı Bize olan saldırıdır. İblis bunu çok iyi biliyor.
Hristiyanlar, müslümanlar, yahudiler, 3 ayrı inanç biçimini temsil ediyor zamanımızda. Aslında 3 ayrı inanç biçimi yoktur. Hepsi bir tanedir. Ve bu 3 ayrı inanç biçimini temsil eden insanların birbirine düşman olduklarını görü-yoruz.
Sevgili kardeşlerim, şeytanın bizi nasıl alet ettiğini, nasıl kullandığını anlatı-yoruz size. En basit ölçekte iblisin devreye girmesi söz konusudur. Şu anda dünya üzerinde bir taraftan özel terör bir taraftan devlet terörü vardır. Tıpkı deve karıncalarının birbirine düşman kılınması gibi (dışarıdaki bir sebeple) iblis ülkeleri, nefslerdeki düşmanlık afeti, kin afeti, hırs afeti, gurur afeti ile birbirine düşman ülkeler kılmaktadır. Arkası öldürmekle, hayatın sona ermesi ile sonuçlanıyor. Normal standartlarda kimse Allah’ın verdiği hayatı sona erdirmek yetkisinin sahibi değildir. Ama eğer ülkenize saldırı varsa, savaş Allah’ın emridir. Ülkenizi kurtarmak için mutlaka savaş vereceksiniz. Sevgili kardeşlerim, hiçbir zaman Allah, savaştan yana, insanların ölmesinden yana değildir. Ama iblisin kışkırttığı insanlar, bir ülkenin mensupları olarak başka bir ülkeye zarar veriyorlarsa, zarar gören ülke kendini müdafaa etmek mecburiyetindedir. Bu, Allahû Tealâ’nın emridir. Öyleyse bir sonuca gidiyoruz. Sulh ve sukûn, Allah’ın temel emridir, mutluluğun temel felsefesidir, omurgasıdır, mutluluğun herşeyidir.
Mutluluk, iç dünyanızda kesintisiz bir sulh ve sukûn halini,
Mutluluk, dış dünyanızda yani başka insanlarla olan ilişkilerinizde kesintisiz bir sulh ve sukûn halini,
Mutluluk, Allah ile olan ilişkilerinizde, Allah’ın bütün emirlerini yaparak, huzursuz olmanızı engellemeyi, Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemeyerek, gene huzursuz olmanızı engellemeyi ifade eder.
Mutluluk, bir huzur halidir, bir sulh ve sukûn halidir, bir kavganın bittiği yeri temsil edici muhtevası vardır. Nefsiniz ve ruhunuz, birbirinin zıddı faktörlerle doludur. Ruhunuzda hasletler zaten vardır. O değişmez. Ruhunuz zaten en güzele, en güzel parametreye göre dizayn edilmiştir. Ruhunuz için söz konusu olan şey nihaî noktadır. Tekâmülün zirvesinde yaratılmıştır. Yani ruhunuz, Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirecek olan, şartlar ne olursa olsun mutlaka yerine getirmek isteyen, Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemek istemeyen bir yapının sahibidir.
Kulvara eşit şartlar içinde giren bütün insanlar, doğuşlarından itibaren bir de nefsin sahibidirler. Öfke, kin, kıskançlık, düşmanlık, nefsinizin temel afetlerindendir. Nefsinizdeki 19 grup afet Allah’ın bütün emirlerine mutlaka karşı, yasak ettiği bütün fiilleri de işlemeye yöneliktir. Buna göre dizayn edilmiştir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bunun mânâsı, her an kavgadasınız. Her an nefsinizle ruhunuz arasında kavga vardır. Kavga varsa, savaş varsa, kaos vardır. Ve orada sadece ve sadece mutsuzluk vardır. Onun için insanımız mutsuz...
Sadece bizim ülkemizde değil sevgili kardeşlerim, müreffeh ülkelerde de aynı şey var. Bütün ülkeleri temelinden kemiren afet düşmanlıktır. O en mütekâmil ülke olarak gördüğünüz Amerika’da beyazların, kızılderililere ve zencilere karşı, kızılderililerin ve zencilerin de beyazlara karşı bitmeyen bir kini var. Hep gizli bir düşmanlıkla hissettirmeden birbirlerine karşı negatif bir şeyler yapıyorlar. En azından öyle bir talepleri var. Ve insanlar aşağılanıyorlar. Zenciler, kızılderililer ve Amerika’daki yabancılar hakaret görüyorlar. Bugün dünyadaki süper ülke Amerika’dır. Süper olması, denizaşırı donanma kuvvetine bağlıdır. Amerikan bahriyesindeki uçak sayısı, hava kuvvetlerindeki uçak sayısını kat kat aşı-yor. Yani denizaşırı ülkelerdeki devriye görevi yapılıyor. Dünyaya adalet sağlıyor görüntüsünde, Amerika.
Sevgili kardeşlerim, bu dizaynda dikkatle bakın. Ülkelerin birbirine düşmanlığından kimseye hayır gelmez. Dostluğu kurmak için hepimiz vazife almalıyız. Evvelâ elimizde çok sağlam bir materyal var. Dînler yoktur; sadece bir tek dîn vardır. Hepimiz aynı dînin sahipleri olmak mecburiyetindeyiz. Ama bugünkü dünya realitesi, 72 ayrı inanç çeşidinden bahsediyor. Dînlerin birleştirilmesi için birçok cemaatler oluşmuş, vakıflar kurulmuştur. Belki sayısı 100’ün üzerinde. Ve bu kuruluşların hepsi aynı gayeye dayalı olarak faaliyetler gösteriyorlar. Tespit edebildikleri şey, 72 tane inanç biçimi. Dînler de bunların 3 temel faktörünü oluşturuyor. Müslümanlık, hristiyanlık ve yahudilik.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; O, Bize sulh ve sukûnu öğretti. Sulh ve sukûn, mutluluğun temel simgesidir. Öyleyse biz kendi iç âlemimizde sulh ve sukûnu sağlarken, bununla yetinmememiz lâzımdır. Ülke-mizde sulh ve sukûnu sağlamalıyız. Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde nasıl bir ahlâk anlayışı varsa, ahlâkı öyle bir noktaya ulaştırmalıyız. Ahlâkı temin etmekle hepimiz vazifeliyiz. Kimsenin, kimsenin kalbini kırmadığı, tam aksine herkesin birbirine yardım için, başkalarının mutluluğu için yarışta olduğu bir dünya nizamı... Evvelâ bir ülke nizamı...
Sevgili kardeşlerim, bugün ABD, dünya sulhu için ağırlığını koymuş durumdadır. Bu dünya sulhunun en güçlü ülkesine dikkatle bakın. Bir başka ülke giderek, hızla büyüyor; Kızıl Çin. Ve sü-ratle silâhlanıyor.
Sevgili kardeşlerim, bir de Osmanlı’yı devreye koyun, Ufukların Efendisi Osmanlı’yı... Osmanlı, Avrupa fethini gerçekleştirirken bir hedefle oraya gitti; orada adaleti temsil etmek üzere, orada adaleti oturtmak üzere. Asillerle halk arasındaki o büyük dengesizliği, Osmanlı yakından biliyordu. Ve bu adaletsizliği gidermek, yerine adaleti ikame etmek, Osmanlı’nın temel vasfıydı. Ve Osmanlı, Yükselme Devresi boyunca bu dünyadaki en sağlam yapının sahibiydi. 1299-1683, yaklaşık olarak 400 yıl... Osmanlı’nın adım adım cihan hakimiyetine çıkışı ve Nizam-ı Âlem devlet oluşu ve bunu devam ettirmesi, büyümesi… 1683 yılında büyüme duruyor. Ondan sonra inkıraz başlıyor. Duraklama ve değişme, geriye doğru çöküş.
Sevgili kardeşlerim, şimdi dikkatle tarihe bakın. Osmanlı, fetihler yapıyor. Osmanlı askeri nereye giderse, orada hiçbir şeyi bedelsiz olarak almıyor. Sahi-bini bulamadı, o zaman ağaca asıyor aldığı nesnenin bedelini. Osmanlı, gittiği heryere adalet götürmüştür. Ufukların Efendisi olan Osmanlı’nın adaletine, Avrupa hayrandı. Kendi ülkelerinde hiçbir zaman göremedikleri adaleti, Osmanlı sağlıyordu.
Avrupa’nın hanlarıyla Osmanlı kervansaraylarını bir karşılaştırın, sevgili kardeşlerim. Avrupa’daki bütün hanlarda en çok içilen şey, alkollü içkilerdi. Her türlü insan, her türlü saldırı, bu hanlarda vücut bulabilirdi. Her an kavgaların, dövüşlerin, cinayetlerin işlendiği birer batakhaneydi, hanlar.
Osmanlı, Avrupa’da kervansaraylar kurdu. Vakıflara ait olan kervansaraylar... Orada herkes Osmanlı’ya, kutsal bir misafirdi. Hangi milletten olursa olsun, hangi dînden olursa olsun, 3 ay süreyle herkes orada kalabilirdi, hiç ücret ödemeksizin. Bir atı olan bir insan bütün Avrupa’yı dolaşabilirdi. Her kervansarayda 3 ay kalmak imkânının sahibiydi. Defter o kervansarayın kanunuydu. Her kervansarayda mutlaka vardı. Bir günde kimin ne kadar istihkakı var, o belliydi. Herkese eşit muamele yapılırdı ve orada kavga olmazdı. Orada Osmanlı’nın sulh ve sukûn kanunu hakimdi. Filmlerde gördüğünüz o hanları düşünün... Herkesin kafaları çektiği, birbirine saldırdığı, birbirini öldürdüğü türlü entrikaların döndüğü o hanların yerine Osmanlı, kervansaraylarını kurmuştu.
Dünyadaki en seri posta, Osmanlı’nın postasıydı. Ulaklar, İstanbul’dan Avrupa’nın ortalarına kadar at sırtında hiç durmadan giderlerdi. Her menzilde, dinlenmiş atlar, gelecek tatarı beklerlerdi. Tatar ağasının emri altındaki bütün süva-riler, süvariliklerin en üstün sınırlarında olan insanlardı. Atlar da öyleydi. Dünyanın hiçbir yerinde Osmanlı zamanında böylesine mükemmel bir posta, kurulamamıştır. Arkasında Ahi Evran teşkilâtı vardı. Ahi Evran teşkilâtı, tasavvufun temel faktörlerinin hepsini sinesinde toplamış bir tasavvuf teşkilâtıdır. Yani Kur’ân’ın bütününe ittiba edenlerin kurduğu, bütün Avrupa’yı kuşatan bir güzellik. Osmanlı’nın bütün ülkelerine onlar ulaşmışlardır. Ama yabancı bir kültüre “Osmanlı” damgasını vuran, Osmanlı’nın adaletidir, Allah’a karşı yakınlığıdır, Allah’ın emrinde oluşudur.
Bu dizayna dikkatle bakın. Osmanlı’nın dünya hakimiyetiyle Amerika’nın dünya hakimiyeti arasında çok büyük bir farklılık vardır. Birinde adalet bütün boyutlarıyla sağlanmıştır, ikincisinde mevcut değildir. Amerika, ekonomik faydalar için savaş veriyor. Ve ismi giderek zedeleniyor. Neticede Amerikan savaşlarına baktığımız zaman, sanki İslâm’a karşı açılan bir savaşmış gibi görünüyor. Realitede petrol dizaynı içerisindeki bir savaştan bahsetmek belki daha akılcı. Ve Amerika sadece bir vasıtadır. Konunun arkasında yatan, illuminatidir; şeytanın dünya hakimiyetidir. Sevgili kardeşlerim, böyle bir dizaynda global (küresel) bir muhtevayı sizlere sunduk.
Kişisel mutluluk, topluma yansıyan bir müessesedir. Eğer siz, kişi olarak mutlu olursanız, sizin toplumunuzdaki herkes kişisel olarak mutluysa, o zaman toplum mutludur. İşte Osmanlı’da saraydaki mürşidlerin yerini (başlangıçtaki bütün Osmanlı padişahları tasavvuftandı, mürşidleri vardı) ilm-i nücumcular alınca, yücelme durmuştur.
İlm-i nücm:
Yıldızlar ilmi. Zamanımızda da insanların doğum tarihlerine göre bir şeyler söyleniyor ya, akrep burcu, yay burcu falan diyerek... Astroloji. İşte astrolojinin Arapçası, İlm-i nücumdur, yıldızlar ilmidir. Allah’ın evliya mürşidlerinin yerini astrologlar aldığı zaman, sarayda başlayan negatif dizayn, bütün Osmanlı’ya yayılmıştır. Ve Osmanlı, yavaş yavaş, duraklama, sonra da gerileme devrine girmiştir (inhitat devri).
Sevgili kardeşlerim, tarih aynasına baktığınız zaman, bunu Allah’a olan yakınlıkla bağdaştırabilirseniz, bu söylediğimiz tabloyu net olarak görürsünüz. Avrupa’nın en güçlü ordusu, yeniçerilerdi. Duraklama ve Ge-rileme devrinde yeniçerilerin padişaha karşı ayaklandıklarını, kazan kaldırdıklarını, adım adım tasavvuftan ayrılan insanların oluşturduğu bir Osmanlı toplumu görüyoruz.
“Tasavvuf” deyince sakın olaki tasavvufun Kur’ân’dan ayrı bir dizaynı olduğunu, bir aşırılık ifade ettiğini düşünmeyin. Tam aksi söz konusudur. Tasavvufu yaşamayan, Kur’ân’ı yaşamayandır. “Tasavvuf” dediğimiz zaman, sadece Kur’ân’ı kastediyoruz. Yüzlerce kere ifade ettik ki; Tasavvuf = Kur’ân’dır. Tasavvuf; Kur’ân’ın, insanları cennet ve dünya saadetine ulaştıracak olan bütününü yaşamaktır. Mutluluğunuzun arkasında yedi tane safha sayılır sadece. Bu, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan bir dizayndır. İrşad makamına ulaştığınız zaman ikinci safhaya, ruhunuzun Allah’a ulaşmasında üçüncü safhaya ulaşırsınız. Ve Allahû Tealâ, bu üç safhayı da garanti etmektedir.
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an, bi-rinci kat cennetin,
İrşad makamına ulaşıp tâbiiyetinizde ikinci kat cennetin,
Allah, ruhunuzu Kendisine ulaştırdığında üçüncü kat cennetin sahibi olursunuz.
Nefsinizin kalbindeki afetler de %50’den daha fazla eksildiği için, dünya saadetiniz de günün yarısını aşmıştır. “Mutluluğunuz, iç dünyanızdaki kavganın bitmesine bağlıdır.” demiştik. “Zikir” ile nefsinizin kalbindeki afetleri yok etmek, hepinizin elindedir. Tasavvufun temeli olan manevî temizlenme, manevî tahir olma budur.
Sevgili kardeşlerim, sizi mutsuz kılan yegâne faktör, nefsinizin afetleridir. Nefsinizin afetleri Allah’ın bütün emirlerine karşı çıktıkları için, yasak ettiği fiilleri mutlaka işlemek istedikleri için ruhunuzun hasletleriyle devamlı çatışma halindedirler. İç dünyanızda bir diyalektik kavga vardır. Bu sebeple mutsuzsunuz. Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dilemeyi, tâbiiyeti, ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı, fizik vücudun da nefsin de iradenin de Allah’a teslimini üzerinize 12 defa farz kılmıştır.
Mutluluk denen şey, sizin iç dünyanızdaki kavganın bitmesiyle gerçekleşebilir. Allahû Tealâ bir tek dileğinizle, nefsinizin kalbindeki afetlerin yarısından daha fazlasını alacağını, sizi %50’den fazla bir dünya saadetine ulaştıracağını, ruhunuzu da mutlaka kendisine ulaştıracağını ve üçüncü kat cenneti garanti etmektedir.
A benim canlarım, ciğerlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, ne bekliyorsunuz? Şu mutsuz ortamda, Allahû Tealâ’nın size verdiği emirleri yerine geti-rerek mutlu olmak varken, neden kendinizi düşmanlığa, huzursuzluğa adıyorsunuz? Kendinize yazık etmiyor musunuz?
Tasavvuf, Kur’ân’ın temelini oluşturur. Bütün safhaları farzdır.
Ruhunuzu Allah’a ulaştırmak da...
Fizik vücudunuzu Allah’a teslim etmeniz de...
Nefsinizi Allah’a teslim etmeniz de...
İradenizi Allah’a teslim etmeniz de üzerinize Kur’ân’ın farzıdır.
İnsanlar Kur’ân’ı unutmuşlar, sevgili kardeşlerim. Şeytan insanları Kur’ân’dan ayırmış. İnsanlar tarafından yazılan el yazması kitap-ları, asırlar boyunca insanlara öğreti vasıtası olarak kabul ettirmiş iblis. ...Ve Kur’ân, rafa kaldırılmış. İnsanların oluşturduğu bir dîn nizamı çıkmış. İslâm’ın 5 tane şartından ibaret bir dîn anlayışı herkesin cehenneme gitmesi ile sonuçlanan korkunç bir tuzak olmuş. Bir defa daha, altını çi-zerek söylüyoruz; İslâm’ın 5 tane şartı hiç kimseyi Allah’ın cennetine ulaştıramayacağı gibi hiç kimseyi mutluluğa da ulaştıramaz. Mutluluk, Kur’ân’dır ve Kur’ân tamamen unutulmuştur. Yetmez; Kur’ân, dînler olmadığını, bir tek dînin varolduğunu söylemektedir. O dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de hanif olduğunu söylemektedir:
30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Öyleyse vechini hanif olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et (kıyamda tut). Allah’ın o fıtratıyla ki, (Allah) bütün insanları (hanif) fıtratı ile yarattı. Allah’ın yaratmasında (ne dînde ne de hanif fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.
Hz. Musa’nın da Hz.İsa’nın da aynı dînin mensubu olduğu, Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır. Allahû Tealâ, onlara yazdırılan kitapların da Kur’ân’daki esasların aynını içerdiğini söylemektedir.
Sevgili kardeşlerim, dîn, insanların bugün uyguladığı İslâm’ın 5 tane şartından ibaret değildir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime- yi şahadet getirmek, zaten eksik bir tatbikatı ifade etmektedir. Soruyorum size sevgili kardeşlerim; bu 5 tane şartın içinde zikir var mı? Yani Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah, Allah...” diye tekrar etmek suretiyle, Allah’ın katından kalbinize rahmetin, fazlın ve rahmetin salâvâtın, iki grup nur’un gelip kalbinizi pırıl pırıl aydınlatmasına sebebiyet verecek olan zikir var mı? Yok, sevgili kardeşlerim. Kur’ân-ı Kerim’de farz ama ne 32 farzın içinde, ne 54 farzın içinde zikir mevcut değildir. “Zikir ne mene bir ibadettir?” diye mi düşünüyorsunuz?
Allahû Tealâ buyuruyor:
29/ANKEBUT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salatı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salat (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.
Kur’ân-ı Kerim tilâveti de namaz kılmak ta zikirdir. Ama Allahû Tealâ “En büyük ibadet zikrullahtır. Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah... diye tekrar etmektir.” diyor. Zikir de günün yarısından daha çok zikir de daimî zikir de farzdır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hep Kur’ân’ı yaşayanları aşırı dîncilikle suçlarlar bizim yo-bazlar. Bilmezler ki; Kur’ân’ı yaşayanlar sadece bizleriz. Bilmezler ki sahâbe, Kur’ân’ın bütününü yaşamıştır. Sahâbenin:
*Hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişler.
*Hepsi kâinatın en büyük mürşidine ulaşıp tâbî olmuşlar.
*Hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar.
*Hepsi fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler.
*Hepsi nefslerini Allah’a teslim etmişler.
*Hepsi irşada ulaşmışlar.
*Hepsi iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir.
Bütün bunlara rağmen, bizim yaşadığımız hayat da tam onların yaşadığı hayat olmasına rağmen, bunu yüzlerce defa ispat etmemize rağmen adamlar bizi aşırı dîncilikle suçluyorlar. Cehaletin bu seviyesi gerçekten hüzün verici, sevgili kardeşlerim. Ne yazık ki dîn alimlerimiz Kur’ân’ı bilmiyorlar. Çok iyi Arapça bilmeleri, gramatikal olarak A-rapça’nın tümüne sahip olmaları, hiçbir şey değiştiremiyor. Dîn öğreticilerinin %90’dan fazlası ülkemizde dînlerini bilmiyor. Hatta cemaatler arasında da ne yazık ki bu gerçek hüküm sürüyor.
Tek ışık, Allah’tadır sevgili kardeşlerim. Biz, o ışığı temsil ediyoruz. Söylediğimiz herşey, kelimesi kelimesine Kur’ân’dan alınmış, Allah’ın Bize öğretisidir.
Dikkat edin ki; dîn, Allah’a teslimlerden ibarettir. Bunun için dînin adı, Arapça olarak indirilen Kur’ân-ı Kerim’de “İslâm”dır. İslâm, teslim olmak demektir. İslâm, Allah’a teslim olma dînidir. Yani ruhu, fizik vücudu, nefsi, iradeyi Allah’a teslim etme dînidir.
Sevgili kardeşlerim, ne kadar çabuk geçiyor şu zaman. Sizlere doyum olmuyor. Sizi öyle çok seviyoruz ki...
Günümüzün 24 saatini sizlere harcamak istiyoruz. Ve bakıyoruz ki her gün 20 saat belki de daha fazla sizlerle beraberiz. Bir taraftan telefonlarınız, bir taraftan e-mailleriniz, bir taraftan sizinle yaptığımız televizyon konuşmaları, can cana, gönül gönüle, sımsıcak bir beraberliği temsil ediyor, sevgili kardeşlerim.
Biz, etle tırnak gibiyiz.
Biz, fizik vücutla ruh gibiyiz.
Birbirimizle birlikte varoluyoruz. Mutluluğumuz bir üçlü ifade ediyor; Allahû Tealâ, sizler ve Biz.
Mutluluk teslimlerdir. Öyleyse Allah’a teslim olmaya çalışın ki mutlu olasınız. Etrafınızdaki mutsuzluklar denizi sizi sakın aldatmasın, sevgili kardeşlerim. Siz, Allah’a aitsiniz. Sizler, bu dehşet devresinde, Allah’ın en çok güvendiklerisiniz.
Dînin tamamen unutulduğu, bütün dînlerin mensuplarının birbirine düşman olduğu, dünyanın bir soygun devresi geçirdiği bu günlerde bunları el ele, gönül gönüle beraberce aşacağız.
Mutluluk, bu kasvetli günlerin arkasından doğacak olan Güneş’le gelecektir. O Güneş, Hidayet Güneşi’dir. O Güneş, etrafı ışıklandıracaktır, ısıtacaktır ve bu dünyayı yaşanacak bir yer haline getirecektir.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allah hepinizden razı olsun.
Dualarımızla…
|
|
 |
|