Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde Allahû Tealâ bizleri biraraya getirdi. Size mutluluktan bahsetmek istiyorum sevgili kardeşlerim.
İnsanlar neden mutsuzdur biliyor musunuz? Mutsuz insanların mutsuzluğunun arkasında ne var? Sadece bir tek şey var: Allah’ı tanımamaları, Allah’ın kendilerini yarattığından belki de haberdar bile olmamaları, şu dünya hayatlarında Allah’ı hiç devreye almamaları. Oysa sevgili kardeşlerim, insanlar kendilerini nerede zannederlerse zannetsinler, aslında hepimiz sadece birer yaratıkız. Birazcık ilim öğrenen, öğrendiği ilimle Allah’ın karşısına çıkıyor; yani Allah’a karşı çıkıyor. Allahû Tealâ buyuruyor:
15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.
Hamein ve mesnun olan salsalin, organik bir dönüşüme uğrayabilecek özellikteki bir topraktır. Bizim ilim adamları da, başlarında Darwin var, diyorlar ki: “Hayır. İnsan, maymunların sonucudur. İnsan maymundan türemiştir.”
Kur’ân-ı Kerim bir grup maymunun insandan oluştuğunu söylüyor. Dikkat edin sözlerime: İnsanın maymundan oluştuğunu değil, bir grup maymunun insandan maymuna çevrildiğini söylüyor. Bir diğer âyet-i kerimesinde ise: “Onlara zelil maymunlar olun dedik ve onları maymun haline getirdik.” diyor.
2/BAKARA-65: Ve lekad alîmtumullezîne’tedev minkum fîs sebti fe kulnâ lehum kûnû kıradeten hâsiîn(hasiîne).
İçinizden cumartesi günündeki (avlanma yasağını) çiğneyenleri, muhakkak ki bilmişsinizdir. O zaman onlara: “Kovulmuş maymunlar olun.” dedik.
7/A’RAF-166: Fe lemmâ atev an mâ nuhû anhu kulnâ lehum kûnû kıredeten hâsiîn(hâsiîne).
Böylece onlar, ondan nehyedildikleri şeyde haddi aşınca, onlara: “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.
Allahû Tealâ balçıktan yarattığı Âdem (A.S)’ı, açık açık nasıl yarattığını Kur’ân-ı Kerim’de anlatıyor. Ama insandan başka yarattığı herşeyin de sudan oluştuğunu söylü-yor. Hayatın sudan başladığını söylüyor. Tek hücreliler suda oluşmuşlar, sonra hücre sayısı artmış, denizde yaşayan türlü canlılar oluşmuş, sonra denizdeki bu hayat karaya ulaşmış, karada da türlü hayvan türleri oluşmuştur. Onların arasında en çok insana benzeyen, maymundur.
Öyleyse bizim sevgili âlimlerimiz türlü yalanlarla insanın maymundan türediğini ispat etmeye çalışıyorlar. Bu nereden kaynaklanıyor dersiniz sevgili kardeşlerim? İlim gururu mu? Bu bir kendini bilmezliktir. Allah’a karşı saygısızlıktır; yani bu kadar delil dururken... Bir defa insanın kromozom sayısıyla maymunların kromozom sayısı aynı değildir. 23 çift kromozomlu insanın yanında 33 çift kromozoma kadar uzanan maymun türleri mevcut. Eğer insan, maymundaki bu tekâmülün sonunda yaratılmış olsaydı, 35 çift kromozomlu bir mahlûk olması gerekirdi. Ama 23 çift kromozomda yaratılmış.
İnsanın beyninin vücuduna oranı, maymunun beyninin vücuduna oranının tam beş kat fazlasıdır. Yani insan beyni, insanın vücuduna oranla hesaplandığı zaman maymunun da maymunun vücuduna oranla hesaplandığı zaman şu görünüyor ki; insan beyni maymun beyninin beş kat büyüğüdür. Netice itibariyle bütün maymunlar vücutları kıllı birer hayvandır. Yetmez, ayakları hâlâ el hüviyetindedir. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hayvan hayvandır, insan da insandır. Siz insan olarak yaratıldınız. İnsan olmanın şerefini yaşayın. Kâinatın en üstün yaratıklarısınız. Evvelâ bunun için mutlu olun. Allahû Tealâ bizleri bir kedi olarak, bir maymun olarak yaratabilirdi. Ama insan olarak yaratmış. O’na bu açıdan ne kadar hamdetsek şükretsek azdır. Sadece bu bile bir sevinç konusu değil mi?
İnsanlar ilim adına devamlı aldatılıyor. İnsan hayatı mağaralarda başlamışmış. Yontma taş devri, cilâlı taş devri, bilmem hangi taş devri diye devirler konuluyor. Âdem (A.S) yaratıldığı zaman o devirde yaşayan insanlar buğdayı biliyorlardı. Buğdaydan un yapmasını, hamur yapmasını, ekmek yapmasını biliyorlardı. Kerpiç kesiyorlardı, ondan evler yapıyorlardı. Ve bizler gibi yaşıyorlardı. Ne Âdem (A.S) ne 1200 senelik hayatında vücuda gelen evlâtları; yani 25 seneyi bir nesil olarak kabul etseniz, her yüz sene dört nesil ifade eder. 1000 senede 40 nesil, 1200 senede 48 nesille beraber yaşayan Âdem (A.S) medenî bir dünyayı ifade etti. Koyun besliyorlardı, yünlerini eğiriyorlardı. Ve elbise değil belki çuval gibi bir şeyler ama koyunların yününden yapılmış olan bizim gibi elbiseler giyiyorlardı.
Öyleyse bu muhtevaya dikkatle bakın. Yontma taş devri, cilâlı taş devri, başlangıçtaki mağara devri acaba neyi ifade eder? Bu dünyada birçok atom savaşı olmuş. Birtakım kayalardaki izler bunu kesinleştiriyor. Bundan 20 bin yıl evvel de bu dünya üzerinde göklerde uçan uçaklar vardı. Öyleyse gerçekten böyle bir mağara devri olmuş mudur? Olmuştur. Ama insanoğlunun başlangıcı mağara devri değildir. Öyleyse neden bu insanlar mağaralarda yaşıyorlardı? Çünkü iki taraf da atom bombasını birbirini yok etmek üzere kullandılar ve yok etmeyi başardılar. Hayatta kalabilenler, atom bombasının vücuda getirdiği hasar sebebiyle hayvanlar gibi olmuşlardı. Beyinleri hasar görmüştü. Konuşamıyorlardı ve sadece yaşıyorlardı. İşte akılları normal standartlarda çalışmayan bu insanlar mağara devrini yaşadılar. Mağara devrinden binlerce sene evveline kadar dünya üzerinde medenî bir hayat söz konusuydu.
Öyleyse bunları niye size söylüyoruz? Şu ilim şuuruyla, “biz bir şeyler öğrendik” diye Allah’a karşı çıkan zavallılara hep acımak mecburiyetindeyiz. Bu insanlar kendilerine bakmıyorlar. Mutsuzluklarının arkasında Allah’a isyan edişleri var. Kendilerine bir baksalar... Bu insanların herbirisi aynaya baktıklarında bir tek kendilerini görürler. Bir ünitelik bir varlık. Bir birim. Ama bir insan yaklaşık 70 trilyon hücreden oluşur. Bu 70 trilyon hücrenin herbiri 23 çift kromozom taşır. Bu 23 çift kromozomun herbiri 20 binden fazla parçacıktan oluşur. Yani aynaya bakarak bir tek insan gören, kendisini tek bir varlık olarak düşünen o insan bilmez ki; kendisi bir kâinattır. 6.400 katrilyon parça ile temsil edilir. (Katrilyon, 15 sıfırlı bir nesne.) Genetik kodlar bile bu insanların aklını başına getiremedi. Orada da Allah’a karşı bir isyan bayrağını gene görüyoruz. Her yeni öğrendiğimiz şey, bize sadece %5 öğrenebilmeyi sağlıyor. Geriye kalan %95’i, bilinmeyenlerin ufkunda bir karanlık tablo olarak devam ediyor. Genetik kodları çıkarmak da insanları yeni bir isyan hüviyetine götürüyordu. Şifrelerin aydınlanması, Allah’ın müsaade ettiği yere kadar geçerlidir. Çalışmalar onu gösterdi ki; insandaki kemik iliği hücreleri ve kök hücreler, hangi uzva monte ederseniz, onun aynını vücuda getirebilecek özelliktedir. Bir kişinin böbreği rahatsızsa, eğer kemik iliğindeki bu kemik iliği veya kök hücrelerini hasta uzva aşılarsanız, orada o uzvun aynını yapabilecek olan bir muhteva taşıdığını görüyorsunuz.
O; Yaratan, böyle yaratIr.
Biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, biz insanlar eksi sonsuzdan sıfıra en yakın noktaya kadar ulaşan negatif dalga boylarının hiçbirini algılayabilecek olan bir gücün sahibi değiliz. Onları cinler algılıyor. Biz sıfırla, artı sonsuz arasındaki o sonsuz uzunluktaki dalga boylarının sadece 6mm. 11mm. arasındaki 5mm.lik bir kesimini algılayabiliyoruz; renk olarak, ses olarak, ışık olarak algılama vasıtalarımızla... Sonsuzda 5mm., 1cm.nin yarısı kadar.
Düşünebiliyor musunuz, Yaratıcı’yla yaratılanın, O’nun, Yaratıcı’nın sadece bir yaratığı olan insanın ne hüviyette olduklarını. Bu tevazua sahip olmanızı diliyorum. İnsan olarak Allah’a saygı göstermek... Bu bir mecburiyettir, zarurettir ve sevginin en açık en bariz nişanesidir. Biz Allah’ı sevmiyoruz, Biz Allah’a hayranız. Sevginin ötesinde aşkı yaşamışız, Allah’a karşı. Onun da ötesinde O’na hayran olmuşuz. O’nu şu dünya üzerinde en yakın tanıyan Kişiyiz. Ve hayranlığımız elbette boşuna değildir. O’nun, Bize yaşattığı o muhteşem hayat, fiziğin ötesi, Bizi O’na hayran kılan en büyük sebeptir. Gökler âlemi, 7 kat gökler, her kattaki özellikler, Allah’ın huzurunda kılınan huzur namazı, onun imamı olmak...
Sevgili kardeşlerim, bunların hepsi bir muhteva taşır. “Îmam” kelimesini kullanınca bazı kardeşlerimizin Bizim hakkımızda söylediği bir şey aklımıza geldi. Biz kravatlı olduğumuz için Bize bozulanlar varmış. Ve kimliğimizin böyle olmaması gerekirmiş. O kardeşlerimize sesleniyorum şimdi. Bizi öbür kimliğimizle görmek istiyorsanız bilgisayarlarınızda Bizi cami hayatımızda takip edin. Biz camimizde her perşembe akşamı iftardan sonra (her perşembe mutlaka oruçluyuzdur) en az iki saat tezekkür ederiz. Yani kardeşlerimize sualler sorarız. Hem Bizim suallerimiz yayınlanır bilgisayarda hem de kardeşlerimizin verdiği cevaplar. Orada Bizi takım elbise ile göremezsiniz. Orada başımızda sarığımız sırtımızda cübbemizle o görevi yaparız.
Biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, Biz kendi camimizde, Ankara’da namazı o kıyafetle kıldık -ki her zaman öyle kılarız- ve bu da bizim televizyonda (o zamanlar televizyonumuz kapanmamıştı) yayınlandı ve hemen Bizi mahkemeye verdiler. Ve de arkasından da tutuklama kararı çıkardılar, sarık ve cübbe ile televizyonda göründüğümüz için.
Zihniyeti anlayabiliyor musunuz? Ne kadar korkunç bir karanlık içinde yaşıyoruz. İnsanlar adaletten bahsediyor. Başörtülü olan hanım kardeşlerimiz üniversitelerde imtihanlara alınmıyorlar. Hangi adalet?
Ne olması lâzım? Başını örtmesi lâzımgelen kişi eğer başını örtmek istiyorsa, ona kimse mani olmamalıdır, olamamalıdır. Hangi hanım da başını örtmek istemiyorsa, dilediği kıyafetle dolaşmak istiyorsa, ona da kimse mani olmamalıdır, olamamalıdır. Sistemleri tek taraflı ve adaletsiz bir şekilde kurmuşuz. Bu, Allah’ın emirlerine karşı çıkmaktır. Burada hep Bize şunu söylemişlerdir. İşte bir sağ iktidar oluşursa, onlar da bunun mutlaka aksini yapacaklardır. Başörtüsü giymeyen hanımlara zorla başörtüsü giydireceklerdir. İşte bir sağ parti iktidarda. Kimi zorlamışlar başını kapatsın diye? Kimi kandırıyorsunuz? Adaletsizlik değil midir, Allah’ın kendisine verdiği emri yaşamak isteyen bir hanımı bundan engellemek? Allah’ın adaleti açık bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’e konmuş.
2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. Andolsun ki; irşad (hidayet yolu; Allah’a ulaştıran yol), gayy (dalâlet yolu; şeytana, cehenneme ulaştıran yol)dan açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. O zaman; kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olursa) (Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), artık andolsun ki; o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan (sağlam bir kulba) urvetül vuskaya (mürşidin eline) (tutunup) yapışmıştır. Allah SEMÎ’un ALÎM’dir.
“Lâ ikrâha fîd dîni.” diyor. Dînde zorlama yoktur. Hiç kimse, kimseye zorla Allah ile arasındaki ilişkilerde bir zorlama getiremez.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sizinle sohbet etmek, Allahû Tealâ’nın bir muhteşem ihsanı diye düşünüyorum. Bakınız, nereden nerelere girdik. Sizinle bir mutluluk sohbeti yapıyoruz. Aranızdaki mutlu olmayanlara sesleniyorum şimdi.
Ey mutsuz kardeşlerim! Mutsuzluğunuzun arkasında ne var biliyor musunuz? Allah’ı tanımamak var. O’nu sevememek var. Kişinin kendisini Allah’tan fazla sevmesi var. Eğer O’nu bir gün tanırsanız, kendinizi mutlaka O’ndan daha az seveceksiniz. Mutlaka O’nun için yaşamaya başlayacaksınız. Bu ise başka insanlar için yaşamak demektir. İnsanların mutluluğuna kendini adamak demektir. İşte Allahû Tealâ’ya Bizi o hedefe ulaştırdığı için kendini, insanların mutluluğuna adamış biri hüviyetine ulaştırdığı için bunu Bize (daha ötede olanını söyleyelim) vazife olarak verdiği için O’na sonsuz hamd ve şükrediyoruz. O, Bizim Rabbimiz. O, El İlâh’tır. Kâinatın Tek İlâhı’dır. El İlâh kelimesi, Allah kelimesidir. Ellah aslı. Ama Arapça’da “e”, “a” gibi telâffuz edilir. “e” ile “a” arası bir ifade. Ellah. Söyleyemiyorum, Benim Arapça’m çok kötü. Bu kıt Arapça’mızla...
Sevgili kardeşlerim, Biz kimseden Arapça dersi almadık. Allahû Tealâ’nın Bize bu kadar çok şey öğretmesini hâlâ bu insanlar anlayamıyorlar. Kur’ân-ı Kerim tefsiri yapıyoruz. Realitede 12 ayrı tefsir çeşidinden bahsediliyor. O tefsirler Bizi hiç alâkadar etmiyor. Allah’ın Bize verdiği ilimde Kur’ân-ı Kerim tefsiri, Kur’ân’ın lâfzının ötesindeki ruhu açıklamaktır. Ve müfessiriz diye geçinenlerin muhtevasına bakın, açıkladıkları hep lâfızdır. Bir lâfız, kendi içinde 7 safha içerir. Kur’ân’ın 7 ruhu vardır. Ve 7. ruh kendi arasında 7 safha daha içerir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, mutlu olmak istiyor musunuz? O zaman O’nu tanıyacaksınız. O’na yöneleceksiniz. Şimdi “Mutluluğun başlangıç noktası neresidir?” diye Bana bir soru sorduğunuzu farzediyorum. Mutluluğun başlangıç noktası, ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemektir. Bitti sevgili kardeşlerim, hepsi bu kadar. Yani? Yani eğer siz, şu kalbiniz var ya hani vücudunuza kan pompalayan, tekrar geri alan kalbiniz, o kalbinizden Allah’a bir talepte bulunacaksınız. “Yarabbi, ben Sana ruhumu ölmeden evvel ulaştırmak istiyorum. Yani ölmeden evvel ölmek istiyorum.” diyeceksiniz. Ne diyordu Peygamber Efendimiz (S.A.V)?
Diyordu ki: “Ey sahâbe! Ölmeden evvel ölün ki Allah, size 700 kat versin.” Öylesine geniş kapsamlı bir dizaynı ifade ediyor ki sevgili kardeşlerim... Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel sizin yaptığınız her pozitif işlem; yani hayır, size derecat kazandırır. Her derecat kazandıran olay bir hayırdır. Eğer 1 derecelik bir hayır işlemişseniz Allahû Tealâ bunu sizin amel defterinize kiramen kâtibin melekleri vasıtasıyla 10 olarak yazıyor. Yani bütün insanlar, her pozitif davranışlarında kazandıkları derecenin daima 10 katını kazanırlar.
“Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır.” derler, Osmanlı’da. Osmanlı’da kahve çok önemli bir şeydir. VE BİZ DE GERÇEK ANLAMDA BİR OSMANLIYIZ. Soy kütüğümüzden artık haberiniz oldu. Osmanlı’nın başlangıcından evvel de Evrenosoğulları vardı. Ama Osmanlı’nın başlangıcından bu tarafa EvrenosoğullarI hep var oldular. Osmanlı’da hiçbir devre geçmemiştir ki; bir gün geçmemiştir ki; aralarında EvrenosoğullarI yaşıyor olmasın. Yediyüz yıldan daha uzun süredir hamdolsun ki soyumuzu tanıyoruz.
Sevgili kardeşlerim, Allah ile olan ilişkilerinizde eğer Allah’a ulaşmayı dilerseniz Allahû Tealâ bütün günahlarınızı örter. Soruyorum size: Cennete gitmek istiyor musunuz?
“İstiyoruz.” diyeceksiniz.
Hatta bir çoğunuz:
“Umamam, umamam.” diyeceksiniz. “Beni Allahû Tealâ nasıl cennetine alır?”
İşte insanların yaptığı en büyük hata. Derler ki: “Sahâbenin bile 10 tanesi cennete gidecekmiş. Geri kalanının ne olacağı meçhul. Hiç Allahû Tealâ benim gibi birisini cennetine alır mı?”
Cennet, onu hakedenlere verilir. Hak edenlerin arasında siz de varsınız. Ama hak etmek için bir dileğin sahibi olacaksınız. Sadece Allahû Tealâ’ya kalbinizden bir talep ulaşacak. “Yarabbi, ben ruhumu ölmeden evvel Sana ulaştırmak yani ölmeden evvel ölmek istiyorum.” diyeceksiniz. Hadi ikincisini söylemeyin, vazgeçtik. Ölmek deyince insanlar hep kötü şeyler düşünürler. Aslında hiç korkulacak bir tarafı yok, lâf aramızda...
Siz de bir gün ölümü yaşayacaksınız, ölmeden evvel yaşayacaksınız. İlk tayyi mekân olayında bunu yaşarsınız. Kendinize nefsinizin gözlerinden dışarıdan bakarsınız. Uçabildiğinizi görürsünüz. Eğer bu âlemdeyseniz duvarların içinden geçebildiğinizi görürsünüz. Allah’a sonsuz hamd ve şükredersiniz, bu kadar güzellikleri size yaşattığı için. Mutluluk Allah’ın size o kadar kolay verebileceği bir şey ki; sadece bir talebinizi istiyor; Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Bitti... Sevgili kardeşlerim. Kalbinizden bir talep... Bu kalbinizdeki talep, yalnız kalbinizde kalmayacak tabii. Dilinizle de Allahû Tealâ’ya söyleyeceksiniz: “Yarabbi, ben ruhumu ölmeden evvel Sana ulaştırmak istiyorum.” Ne diyor muhteva?
“Dil ile ikrar, kalp ile tasdik.”
Kalbin, Allah’ın varlığını tasdik etmesi. Kalbin, Allah’a ulaşmayı dilemesi; dilin de, bunu açık bir şekilde ikrar etmesi. Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, nebîlere sesleniyor. Kimler var Allahû Tealâ ile beraber o sırada? Hz. Nuh, Hz. İbrâhîm, Hz. Musa, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz (S.A.V). Diyor ki Allahû Tealâ:
3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrertum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Hani o zaman ki; Allah, Nebîlerin (Peygamberlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size kitap ve hikmet verdim. Sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O’na mutlaka îmân edecek ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi, bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
Allahû Tealâ, o resûl için bir şey daha söylüyor. O, bütün peygamberlerden sonra gelecek olan, peygamber olmayan resûl için: “Sizlerdekini tasdik edecek.” diyor. Ne demek bu? Bu demek ki; yalnız Kur’ân-ı Kerim’in tasdiki değil; Kur’ân-ı Kerim’den evvelki Hz. İsa’ya indirilen İncil’in tasdiki. Ondan daha evvel Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın tasdiki. Daha evvel Hz. İbrâhîm’e indirilenin tasdiki. Daha evvel Hz. Nuh’a indirilen kitabın tasdiki. Allahû Tealâ diyor ki: “Biz, bütün nebîlere şeriat kitabı veririz. Oradaki hükümlerle hükmetsinler diye.”
Bütün peygamberler, hükmetmekle, adaleti yerine getirmekle vazifelidirler ve peygamberlere şeriat kitabı verilir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ise Hatem-ün Nebîyyin’dir. Yani Nebîler’in, Peygamberler’in Sonuncusu’dur. O’ndan sonra, bir daha kıyâmete kadar nebî (peygamber) gelmeyecektir. Kur’ân hükümleri, kıyâmete kadar şeriati temsil edecektir.
Kur’ân’ın; İncil’in, Tevrat’ın, Hz. İbrâhîm ve Hz. Nuh’a indirilen kitabın aslından hiçbir farkı yoktur. İki tane dîn olmamıştır. Sadece bir tek dîn vardır. O dîn, Hz. Âdem’den başlıyor. Hz. Âdem’in dîni, Hz. Nuh’un dînidir, Hz. İbrâhîm’in dînidir, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dînidir. Hz. İbrâhîm zamanındaki adı, hanif dînidir. Kur’ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indiriliyor ve Arapça indiriliyor; O, bir Arap olduğu için. Ve de hanif kelimesinin tam karşılığı olan, Arapça’daki dîn İslâm; Allah’a teslim olma dînidir.
Neyini teslim edeceksin? Ruhunu.
Neyini teslim edeceksin? Fizik vücudunu.
Neyini teslim edeceksin? Nefsini. Bütün afetleri yok edeceksin.
Neyini teslim edeceksin? En son teslim, iradenin teslimidir.
O zaman, Allah’ın, Allah’a iradesini teslim etmiş kulu olursunuz. Allah’tan aldığınız emirleri yapacak hale gelirsiniz ve Allahû Tealâ, size irşad yetkisi verir. İrade teslimi, konunun son noktasıdır.
Sevgili kardeşlerim, herşey o kadar güzel ki... Bir yaşasanız... Çoğu Bizim ne söylediğimizi anlamıyor. Anlamak için, yaşamak lâzım. Her talep eden, eğer Allah’ın emirlerine itaat ederse, Bizim yaşadıklarımızı mutlaka yaşayacaktır.
Biz şimdi size en kolay reçeteyi sunuyoruz. Kur’ân-ı Kerim, bir kolaylıklar Kitabı’dır:
2/BAKARA-185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yasumh(yasumhu), ve men kâne merîdan ev alâ seferin fe ıddetun min eyyâmin uhar(uhara), yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bi kumul usra, ve li tukmilul ıddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leâllekum teşkurûn(teşkurûne).
(Bu sayılı günler) ramazan ayı’dır ki; insanlar için bir hidayetçi (Allah’a ulaşma vesilesi) olan, Furkan olan (hakkı bâtıldan ayırt eden) ve Hüda’dan beyyine (ispat vasıtası olan açıklama) olan (açıkça anlatılıp açıklanan) Kur’ân onun (bu ayın) içinde indirilmiştir. Artık içinizden her kim bu ay’a (yetişir de ramazan ay’ını görüp) şahit olursa o zaman onu oruçlu geçirsin. Ve kim hasta veya sefer üzere (yolculuk halinde) ise (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde tutar. Allah size kolaylık diler, size zorluk (vermek) dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayete erdirecek şey üzerine Allah’ı tekbir etmeniz içindir. Umulur ki; (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.
Peki, bir sualimiz var burada. Şu dünyada 200 sene yaşadığınızı düşünün. Daha fazla, bugünkü şartlar altında yaşayamazsınız. Ama eğer cennete girerseniz, orada sonsuz bir hayat yaşayacaksınız. Milyarlarca yıl. Enerji bedeninizle, hiç yaşlanmadan, bütün zevkleri yaşayarak. Eğer cehenneme giderseniz, gene milyarlarca yıl yaşayacaksınız. Ama devamlı işkencede olarak. 7 kat cehennemin hepsinde işkence var, sevgili kardeşlerim. Ateş var, yanmak var. Bir tarafta, milyarlarca yıl ihtiyarlamayan bir bedenle, sonsuz bir mutluluğu ve güzellikler dizisini yaşamayı düşünün, bir tarafta da hergün işkenceyle, ölmeyi dilediğiniz bir durum düşünün. Allahû Tealâ’ya hergün “Yarabbi, benim canımı al. Öldür beni. Bu işkenceden kurtulayım.” dediğiniz bir sonsuz devre. Milyarlarca yıl...
Ve Allahû Tealâ sizi o kadar çok seviyor ki; bu cehennem azabından, kurtulmanızı istiyor. Ne karşılığı? Sadece bir tek dilek karşılığı, sevgili kardeşlerim. Sadece bir tek dilek; Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Ama kalbiniz gerçek anlamda dileyecek bunu. Elbette dilinizle söyleyeceksiniz. Ama kalbinizde olan şeyi söyleyeceksiniz. Hatırlatalım “kalbinizde olan şey” demekle neyi kastettiğimizi, kalbinizden talebin ne olduğunu.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), savaşa çıkarken, herkese davette bulunuyor. Münafıklar, savaşa iştirak etmiyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dönüşünde diyorlar ki: “Biz bırakamadık çocuklarımızı, malımızı, mülkümüzü, gelemedik. Bizi bağışla. Ama bundan sonraki seferde mutlaka seninle beraber olacağız. Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Onlar, sana kalplerinde olmayan şeyi söylüyorlar.”
Ne demek istediğimizi anladınız mı sevgili kardeşlerim? “Allah’a ben ulaşmayı diledim” demeniz yetmez. Dilinizin bunu söylemesi yetmez. Kalbinizden bir talep gelecek. Dileyenler ile dilemeyenler hemen ayrılır birbirinden.
“Ben Allah’a ulaşmayı diledim. Hem de 100 defa diledim, belki 200 defa diledim. Hergün “Yarabbi, ben Sana ulaşmak istiyorum.” diyorum. Ama sizin söylediğiniz gibi; namazı sevemiyorum, orucu sevemiyorum. Oruç tuttuğum zaman çok açlık hissediyorum. Üstelik sigara da içiyorum. Çok büyük bir sıkıntı veriyor bana, oruç tutmak. İbadetlerimi yapamıyorum.”
Biz de ona diyoruz ki: “Aziz kardeşim, sen Allah’a ulaşmayı dilememişsin. Eğer dileseydin, namazı bir zevk olarak yerine getirecektin. Oruç tutmak, sana tarifsiz bir mutluluk verecekti. Çünkü açlık hissetmeyecektin, iftar sofrasına otururken hariç. Allahû Tealâ, o sevdiği kullarına, açlığı, iftar sofrasına oturduğu zaman hissettirir, iftarını açtığı zaman, bir zevk olsun diye ona. Herşey ne kadar güzel dizayn edilmiş, öyle değil mi sevgili kardeşlerim?
Şimdi eğer bir insan Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, Allah’ın yardımı gelmez ona. Onun mutlu olması mümkün değildir.
Allahû Tealâ ise diyor ki:
51/ZARİYAT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn(ya’budûni).
Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize, kul olsunlar diye yarattık.
Bakıyoruz ki; Allah’ın bundan muradı, sadece bizi, bizleri mutlu kılmak. Sadece mutluluğumuzu istiyor, sevgili kardeşlerim. Ve anlatamıyoruz ki size... “Bilmem ki nasıl anlatsam derdimi” diyor bir şair. Bizim derdimiz, size anlatamamak, Bizi anlayamamanız. Yoksa, hepiniz sonsuz bir mutluluğu yaşıyor olacaktınız şimdi. Sevgili kardeşlerim, bir tek dilek; Allah’a ulaşmayı kalben dilemek, dilinizle de söylemek... Söyleyip söylemediğinizi anlamak da çok kolay. İbadetleri sevmeye başlamamışsanız, dilemediniz demektir.
Ve konferanslarda Bize soruyorlar:
“İyi de biz Allah’a ulaşmayı dilemiyoruz diye, Allah bizi neden cehennemine atıyor.”
Sevgili kardeşlerim, Allah’ın ni’metini bu kadar açık bir şekilde inkâr etmek yanlış değil mi? Allahû Tealâ’nın isteğine bakın, diyor ki:
“Ben sizi o kadar çok seviyorum ki; sadece bir tek dileğiniz, Bana ulaşmayı dilemeniz yeter. O noktadan itibaren kumandayı Ben ele alacağım. Ben sizi mutlaka 3. kat cennetime kadar çıkaracağım. Bu Benim garantim. Yetmez, size, nefsinizin kalbindeki afetlerin yarısından fazlasını mutlaka temizleyerek, dünya saadetinin de yarısını nasip kılacağım. Ve bunun için sizlerden istediğim şey, sadece sadece sadece bir dilek.”
Şimdi bu suali soran kardeşlerimiz, hem kendilerini sonsuz bir şekilde cennete ulaştıracak olan bu kadar kolay bir talebi yerine getirmiyorlar hem de diyorlar ki:
“Biz Allah’a ulaşmayı dilemeyeceğiz, ama Allahû Tealâ, mutlaka bizi cennetine ulaştırsın.” Neden ulaştırsın?
Kanunlarını koymuş. Oradan bir uçak kalkıyor. Uçağın üzerinde yazıyor ki: “Bu uçak, cennete götürür.” (Bunu hayal olarak söylüyoruz tabii. Ama çarpıcı bir misal olduğu için söylüyoruz.) Bu uçağa, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler biner. İkinci bir uçak daha var. O uçakta da yazıyor ki: “Bu uçak, cehenneme götürür.” Bu uçağa, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler biner. İkisi için de mecburi.
Şimdi Bize bu suali soran kardeşlerimiz: “Biz Allah’a ulaşmayı dilemeyeceğiz, ama Allah’a ulaşmayı dileyenlerin uçağına binmek istiyoruz.” demiş oluyorlar. Yok öyle yağma. Allahû Tealâ, buna müsaade etmiyor. Eğer Allah’a ulaşmayı dilerseniz, bir tek dileğinizle Allahû Tealâ sizi cennetine alacak. Bir de dünya mutluluğunun yarısını mutlaka size yaşatacak. Hergün yarı yarıya mutlu bir insan olacaksınız. Bunu garanti ediyor Allahû Tealâ.
Hem isyan edeceksiniz, bu kadar kolay bir şeyi yapmaktan sarfı nazar edeceksiniz, şeytan sizi etkileyip, Allah’a ulaşmayı dilemenize engel olacak, hem de Allah’a kafa tutacaksınız: “Ben Sana ulaşmayı dilemiyorum. Beni neden cezalandırıyorsun?”
Sevgili kardeşlerim, bu kadar da saçmalık olur mu?
Bu kadar düşüncesizlik olur mu?
Allah’a ulaşmayı dilemediği için, Allah’ın insanları cehenneme atması, Allah’ın haksız bir davranışı, haksız bir tasarrufu olarak değerlendiriliyor, bir echel (cehaletin en üst kademesi) zümrede. Ahh sevgili kardeşlerim... Bir sonuca varmıyor muyuz? Sadece kalbinizden Allah’a ulaştıracağınız bir tek dilek ne vücuda getirir? Söyleyelim:
Kim Allah’a ulaşmayı dilerse bakınız ne oluyor. Allah, derhal onun üzerine Rahîm esması ile tecelli ediyor, ona 7 tane furkan veriyor.
1- Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alıyor.
2- Görme hassasının üzerindeki gışaveti alıyor.
3- Kulaklarındaki vakrayı alıyor.
4- İşitme hassasının mührünü açıyor.
5- Kalbinin mührünü açıyor.
6- Kalbindeki ekinneti alıyor.
7- İhbat koyuyor.
Kimlere yapıyor bunu? Sadece Allah’a ulaşmayı dileyene. Peki, bunu yaparken acaba başka bir şey daha mı yapıyor? Evet, çok önemli bir şey daha yapıyor. Her furkanda, o kişinin, o güne kadarki olan günahlarının 7’de 1’i kadar sevap yazıyor o anda o kişinin amel defterine, kiramen kâtibin melekleri. Bu 7 furkan, 7 dakikalık bir zaman parçası geçmeden mutlaka tamamlanıyor. Kişinin bütün günahları örtülüyor.
Öyleyse bir sual:
Cennete girmenin, Kur’ân’daki, kazanılan ve kaybedilen dereceler açısından alâmeti farikası nedir?
Cennete girebilmek için, kişinin sevaplarının, kazandığı derecelerin, günahlarından, kaybettiği derecelerden fazla olması gerekiyor. Kimin sevapları günahlarından fazla ise onun gideceği yer cennettir. Kimin günahları sevaplarından fazlaysa, onun gideceği yer cehennemdir.
Ve Allah’a ulaşmayı dilemenizden itibaren en çok 7 dakikalık bir zaman içerisinde, bütün günahlarınız örtülüyor.
Bunun mânâsı nedir? Çok açık; sevaplarınız, günahlarınızdan fazla demektir. Hayatında hiç sevap kazanmamış bir insan hiç yaşamamıştır. Ne kadar kötü insan olursa olsun, mutlaka sevap kazanır kişi. Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bir tek dileğinizle günahlarınız örtülüyor; gideceğiniz yer cennet oluyor. Yani Allah’a ulaşmayı diledi kişi, ertesi gün öldü. Hiç ibadeti yok. Sıfır ibadet. Sadece Allah’a ulaşmayı diledi. Kalben dilediği kesin. Tespiti yapan, Allah. Bu kişinin gideceği yer, Allah’ın cennetidir. Bu, konunun başlangıcı.
Eğer sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilerseniz, Allah kumandayı ele alıyor. Ve size ardarda güzellikler demetini sunuyor.
Kalbinize ulaşıyor. Kalbinizi Allah’a çeviriyor. Göğsünüzü yarıyor, göğsünüzden kalbinize nur yolu açıyor. Zikir yaptığınız zaman Allahû Tealâ’dan gelen rahmet ile fazl, göğsünüze, oradan kalbinize ulaşıyor. Ve rahmet nuru, kalbinize %2 sızdığı zaman, huşû sahibi oluyorsunuz. Ve de Allahû Tealâ’dan mürşidinizi sorma hakkınız doğuyor. Ona ulaşıyorsunuz, gözyaşları içinde tâbî oluyorsunuz.
Allahû Tealâ kimi mürşid tayin etmişse, o mürşidi mutlaka sevdirir ve Allah’a ulaşmayı dileyen, Allah’a ulaşacağına inanan kişi, mutlaka mürşidine ulaşır.
Peki kişinin inancı nasıl gerçekleşiyor? Allah, kalbine koyuyor o inancı. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişide inanç, büyük boyutta gerçekleşir. Allah’ın sözü var, sevgili kardeşlerim. Diyor ki:
42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ulaştırır).
Allah’ın sözü var. Size 12 tane ihsan verecek. Mürşidinize ulaştıracak. Tâbiiyetinizle beraber, devrin imamının ruhu, başınızın üzerine gelecek. O örtülen günahlarınız var ya, onunla kalmayacak; bir de sevaba çevrilecek. Ondan sonra da size, başınızın üzerine gelen devrin imamının ruhu vasıtasıyla, ruhunuzun vücuttan ayrılması emri gelecek, Allah’a doğru yola çıkma ruhsatı verilecek. Ruhunuz, vücudunuzdan ayrılarak, ait olduğunu dergâha, oradan da devrin imamının dergâhına ulaşacak ve altın kapıdan Allah’a doğru bir yolculuğa çıkacak.
Bütün ruhlar, Allahû Tealâ tarafından üfürülmüştür. Bütün ruhlar, Allah’a geri dönecektir. İnsanlar istese de istemese de. Marifet, ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmanızdır.
Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dileyen bir insanı Allahû Tealâ, mutlak bir mutluluğun içine ulaştırır. Yani şeytanın ve insan ve cin şeytanların, o kişiyi mutsuz etmesine Allah mani olur. Arada, bir engel oluşturur Allahû Tealâ. Koruyucu bir statü içerisinde Allah, o kişinin başkalarıyla olan ilişkilerinde de, her açıdan üzülmesine mani olur. O kişi, Allah’ın koruması altına girer. İşte sizler için de aynı şey söz konusudur. Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız yere kadar, bu böyle gider. Yani mürşidinize ulaşınca, ruhunuz vücudunuzdan ayrılır, Sıratı Mustakîm’e ulaşır. Oradan, 7 katlık bir yolculukla Allah’a ulaşacaktır. Bu, sizin zikir sayınızın artmasına bağlı bir husus. O devrede eğer siz Allah’a ulaşmayı dilemişseniz, Allah mutlaka sizin zikir sayınızı arttırmanıza da yardımcı olur.
Sizin mürşidinizi sevmenize sebep olan, Allah’tır. Sizin namazı sevmenize, oruçta açlık duymamanıza, zikri sevmenize, bütün ibadetleri sevmenize sebep olan, Allah’tır. Ve bir tek asla dayalı; siz Allah’a ulaşmayı dilemişsiniz. Başkalarından farklı bir statüdesiniz artık. Cehenneme gidecek olan değil, cennete girecek olan birisisiniz. Ve buna göre yaşarsınız. Sizin, iblis tarafından huzursuz edilmeniz, Allahû Tealâ tarafından engellenir.
Ve zikrinizi arttırdıkça nefsinizin kalbinde biriken her %7 fazl birikiminde, ona paralel olarak ruhunuz, gök katlarını birer birer aşar.
1. kattaki secde,
2. kattaki suvarılma,
3. kattaki secde,
4. kattaki secde,
5. kattaki secde,
6. kattaki sıbgatullah olma, Allah’ın nuruyla, o çok açık beyaz yeşil renge bürünme,
7. katın altın kapısından girerek, 7. katı fethetme. 7. kattaki 7 âlemi aşarak Sidret-ül Münteha’ya oradan da Allah’ın Zat’ına ulaşma, Allah tarafından gerçekleştirilen, size verilen ni’metler dizisini oluşturur. Ve ruhunuz Allah’a ulaşır. İşte ermiş oldunuz. Ruhu Allah’a ulaşmış bir evliya oldunuz. Allah dostu oldunuz.
Sevgili kardeşlerim, herşey öylesine güzel ki... Yaşamak da, bunları yaşamak da o kadar kolay ki... Sadece bir dileğe dayalı sevgili kardeşlerim. Ve buna rağmen realite nedir biliyor musunuz? İnsanların daima %10’dan daha azı, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Bu, devirler boyunca böyle oldu. Ama şimdi yeni bir çağa girdik, sevgili kardeşlerim. Bu çağ, Hidayet Çağı’dır. Bütün insanlar, bu çağda hidayeti öğreneceklerdir ve o denge bu devirde bozulacaktır. Yani insanların %90’ından daha çoğunun cehenneme gitmesi olayı, bu devirde değişecektir ve büyük bir mutluluk, bütün dünyayı kucaklayacaktır. Dünya, belki bir savaştan sonra ama mutlaka sulh ve sukûn dünyası olacaktır. O günleri beraber yaşayacağız inşaallah sevgili kardeşlerim. Bu çağ, Hidayet Çağı’dır ve hidayeti insanlara öğretecek olan da O, BİZİZ.
Öyleyse hepinizin hidayete ermesini, Yüce Rabbimizden dileyerek, hem cennet saadetinin hem dünya saadetinin sizlerin olmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, mutluluk yazımızı inşaallah burada tamamlıyoruz, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allah hepinizden razı olsun.
Hepiniz sonsuz mutlulukların içinde olun.
Dualarımızla.