Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allahû Tealâ bizleri birlikte kıldı. Siz sevgili kardeşlerim, hidayetin öncüleri! Hidayetin ne olduğunu bilmeyen koskaca bir topluma bunu öğretmekle vazifeli olanlar, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!
Piyasadaki yazılar bize ulaştırıldıkça işimiz güç diye düşünüyorum. “Dîn adamı” olarak geçinen binlerce kişi, Kur’ân’ın temel hükümlerinden haberdar olmadan yaşıyor. Kendilerine ne öğretilmişse, papağan gibi onu ezberlemişler ve Allah’ın öğretisine hem sırtlarını hem de kulaklarını çevirmişler ve de tıkamışlar. Öğreten, hidayetten nasibini almamış ki; öğrenecek olan nasıl hidayete erecek?
Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı gayrı, ya himmet dede?
Osmanlı böyle bir sözü, bir tekerlemeyi dillere pelesenk etmiş.
Dîni bilmeyen insanlar, Kur’ân’da ne olduğunu bilmeyen insanlar dîn hakkında ahkam kesiyorlar ve de hidayetin “H”sinden habersiz insanlar hidayetin sahibine kafa tutuyorlar. Sevgili kardeşlerim, nasıl bir dünyada yaşıyoruz farkında mısınız? Şeytan kıs kıs gülüyor. “İşte senin zamanında bu insanlar, ötekilere dîni öğretecek olanlar işte bunlar.” diyor.
Sevgili kardeşlerim, küfrün, dalâletin, taassubun bataklıklarında kaybolmuş bir dîn öğretimi. Kur’ân’la tamamen ilişkisini kesmiş insanlar. Kur’ân’ın kendisine ne öğrettiğine bakmıyor; insanlar kendisine ne öğretmişler sadece onu biliyorlar. Kur’ân’ın bir furkan olduğunu unutmuş insanlar. Doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği Kur’ân’a aittir. Kur’ân, Allah’In kelÂmIdIr. Ve de biz, o unutulmuş olan Kur’ân’ın hakikatlerini sizlere anlatıyoruz. Bu zavallı, “dîn adamıyım” diye geçinen insanlarda bu konuda büyük kısmında ne yazık ki Kur’ân realitesinden hiçbir işaret yok, nasiplerini alamamışlar.
Sevgili kardeşlerim, bu insanlar dîni kendilerine dîn öğretenden öğrenmek mecburiyetindeler. Onun için haklıdırlar. Dîni bilmemekte mazurdurlar. Ama bir büyük yanlış çok açık bir şekilde görünüyor. Söylediklerimizi incelemek gereği duymayan “Nasılsa yanlış bir şeyler, palavralar yazmıştır. Nereden bilecek o, Allah’ın Kitab’ını?” diye nefsinin afetlerinden esinlenen insanlar bizim hakkımızda hüküm vermeye kalkıyor.
Sevgili kardeşlerim, sadece onlar kendilerine yazık etseler bu çok önemli bir şey olmayacak. Ama bu insanlar ilimsizliklerine bakmaksızın, Kur’ân’dan haberdar olmadıklarına bakmaksızın, o faydasız ilim kisvelerine rağmen bizim söylediklerimizin bir kıymeti olmadığını iddia etmiyorlar mı, işte o zaman Allah’ın karşısında çok acıklı bir duruma düşüyorlar.
Konumuz: Tövbe
Hakkımızda her türlü iddiayı reva gören o insanları tövbeye davet ediyoruz!
Sevgili kardeşlerim, ne kadar zor bir şey biliyor musunuz?
Madde 1: Hem insanlar ilimden nasiplerini almasınlar,
Madde 2: Hem o nasiplerini almadıkları ilimle kendileriyle beraber bütün bir toplumu cehenneme sürüklesinler,
Madde 3: Hem de bu asırdaki hidayetin sahibini bir nev’i sahtekâr olarak düşünsünler ve düşünmekle kalmayıp bunu etrafa da söylemek cesaretinde bulunsunlar.
Bunu düşünebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Bu insanlar bir gün ölecekler. Öldükleri zaman bütün bu devirde yaşayan insanların veballerini de omuzlarına alarak ölecekler. Ölüp de Allah’ı gördükleri zaman O’nun söylediklerini işittikleri zaman: “Bizi tekrar geriye gönder Yarabbi ki; Resûl’üne tâbî olalım!” diyecekler. Kur’ân-ı Kerim böyle yazıyor. “Ah keşke falancayı dost edinmeseydim. Beni Allah’ın yolundan saptırdı.” diyecekler.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bu insanlar sadece kendileri inanmasalar ve kendileri cehenneme gitmeyi haketmiş oldukları için bir problem olmayacak. Fakat bu insanlar, başka insanların kanına giriyorlar. Onların Allah’a ulaşmayı dilemelerini önlüyorlar, hem de (Kur’ân hakikatlerine ters düştükleri için) yalan söyleyerek.
Bizim söylediklerimizi incelemek gereği duymuyor adam. Yetmez. Söylediğimiz hidayet âyetlerinin muhtevasını da bilmiyor ve hiç utanmıyor. Ve okumadığı halde, incelemediği halde, diyor ki: “Ben onun söylediklerini, yazdıklarını okudum. Hiç önemli şeyler değil. Siz onu dinlemeyin, beni dinleyin.”
Sevgili kardeşlerim, burada Ahzab Suresinin 67 ve 68. âyetleri devreye giriyor:
33/AHZAB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnes sebîl(sebîlâ).
Cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki; biz, devrimizdeki sâdatlarımıza (dînde ileri gelenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîm’inden) saptık.
33/AHZAB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
Rabbimiz, onlara iki kat azap ver. Onları, büyük bir lânetle lânetle.”
Diyorlar ki cehennemdekiler: “Yarabbi, biz devrimizin küberasına ve sâdatlarına itaat ettik. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi, onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.”
İşte bu devirde yaşayan dîn adamları, onlara hidayeti bu kadar açık bir şekilde anlatmamıza rağmen incelemek gereğini duymuyorlarsa ve başka insanları uyarmamıza bir de engel oluyorlarsa o zaman bu âyetin standartları içindedirler. Mutlaka tövbe etmelidirler. Yaptıkları bu kitle halinde bir cinayet. “Allahû Tealâ: “Fitne katlden daha beterdir.” buyuruyor. Bu bir fitnedir sevgili kardeşlerim, hidayet çağının fitnesidir. Dîn adamlarının Allah’a karşı çıkması. Allahû Tealâ bizim ağzımızdan Kur’ân-ı Kerim’in onlar tarafından yüzlerce sene önce unutulan âyetlerini söylüyor. Biz yeni bir şey söylemiyoruz. Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin yaşadığı İslâm’ın nasıl bir İslâm olduğunu, tam olarak onu, söylüyoruz.
Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Allah’a ulaşmayı dilemek Kur’ân’da farzdır (3. basamak).
Bütün sahâbe kâinatın en büyük mürşidine tâbî olmuşlardır. Mürşide tâbî olmak Kur’ân’da farzdır (14. basamak).
Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe. Ve ruhu Allah’a ulaştırmak üzerimize defaatle farzdır. Allah’a ulaşmayı dilemek de farz mürşide tâbî olmak da farz, ruhu Allah’a ulaştırmak da farzdır.
Yeter mi? Hayır, yetmez.
Fizik vücudu Allah’a teslim etmek de Kur’ân-ı Kerim’de farzdır. Ve bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişlerdir. Gene yetmez.
Bütün sahâbe nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir. Nefsi Allah’a teslim etmek de farzdır.
Bütün sahâbe irşada ulaşmışlardır. İrşada ulaşmak da farzdır.
İradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir. İradeyi Allah’a teslim etmek de farzdır.
Bu zavallı, dîn adamı diye geçinen insanların hiç bilmedikleri bu Kur’ân hakikatlerini Allahû Tealâ bize öğretiyor. Biz de size öğretiyoruz. Sahâbenin ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaşadığı İslâm’ı size anlatıyoruz. Hayır, hadîslerle değil, Kur’ân’la anlatıyoruz. Kesin hükümlerle anlatıyoruz. Adamlar dinlemiyorlar bile sevgili kardeşlerim. Öylesine iblis onları bir tuzağa düşürmüş ki; asırlarca önce dîn adamları Kur’ân’ı bir kenara bırakmışlar. “Kur’ân mı? Haa, O, tilâvet edilir, kıraat edilir, okunur. Okumanın da tecvidli okuması vardır. Öyle okumazsan beş para etmezsin.” diyorlar. İşte biz, o beş para etmeyenlerden biriyiz! Ama Kur’ân’ı yani Kur’ân’ın ruhunu hepsinden, hepinizden fazla biliriz. Ve bu Kur’ân ilmini bize, insanlar değil Allah öğretti!
Sizlere ne söylüyorum, anlıyor musunuz sevgili kardeşlerim? İslâm’ın 7 safhasından bahsediyoruz. 7 safhanın 7’si de farz. Bütün sahâbe 7 safhayı da yaşamış. Hepsi Kur’ân âyetleriyle sabit. Ve bunları size ispat ediyoruz. Bu adamlar onları okumak gereğini bile duymuyorlar!
Sevgili kardeşlerim, dîn adamı olmak omuzlarına vebal almak için hazır olmak demektir. Aslında bir açıdan onları mazur görebilirdik. Çünkü gerçekten Allah’ın bize öğrettiği bu ilim, onlara onların öğretmenleri tarafından öğretilmedi. Eğer Allahû Tealâ bize de öğretmeseydi, biz size öğretemeyecektik. Ama artık hidayet çağına girdik. Bize Allahû Tealâ 7 safhanın 7’sini de öğretti. Hamdolsun ki sahâbenin hepsinin yaşadığını da birer birer âyetlerle ispat etti. Ve bize bilgisayarlarda şiddetle karşı çıkan zavallı, çaresiz cehalet takımı da dahil, hepinizi cehennemden kurtarma vazifesini bize verdi. Biz Allah’ın azadsız kölesiyiz. Bu sebeple bu can bu tende kaldıkça sadece sizlere hidayeti anlatmak, öğretmek ve yaşatmak için yaşayacağız. Ve biz, size bunları anlatıyoruz. Hepinizi hidayete, yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı İslâm’a davet ediyoruz. Her söylediğimizi de mutlak olarak ispat ettik bugüne kadar.
Öyleyse karşımızda olanlar, ayağınızı denk alın! Şu anda sizler Allah’a karşı savaş veriyorsunuz. Ve bunun vebali, bütün bu insanları cehenneme sürüklediğiniz için son derece ağır bir vebaldir. Orada aklınız başınıza gelecek, öldüğünüz zaman. Ama o kadar insanı cehenneme sürükledikten sonra...
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, onun için tövbe konusundaki bu sohbetimizin başlangıcında daha, şu dîn adına ahkâm kesen ama hidayetin H’sinden bile haberleri olmayan bu zavallı insanları tövbeye davet ediyorum!
Tövbe edin Allahû Tealâ’nın huzurunda! Siz dîninizi bilmiyorsunuz! Ve Allah’ın bize öğrettiği o dîni başkalarına öğretmemize de mani oluyorsunuz! Bunun son derece ağır bir vebali vardır! Bu vebale katlanmak mecburiyetindesiniz! Aklınızı başınıza toplayın! Evvelâ söylediklerimizi inceleyin, okuyun! Ondan sonra bir şey söyleyebilecek haliniz kalır mı bakalım, görelim o zaman!
Bugüne kadar o ihtarları gönderdiğimiz hiç kimse bize itiraz edemedi. Neden itiraz edemedi? Onların bilmedikleri şeyleri söylüyoruz. Neden itiraz edemediler? Çünkü Allah’ın öğretisiyle öğrendik biz onları. Çünkü onlara ulaşan, onların bilmedikleri Kur’ân âyetleri idi.
Karşımızda olanlar, hepinize sesleniyorum! Hiçbiriniz bize itiraz edemezsiniz! Biz kendimizden bir şey ilâve etmeden, o sizin bilmediğiniz Kur’ân’ı size öğretmekle vazifelendik! Bugün bu vazife bizim omuzlarımızın üzerindedir! Gazetelere beyanatlar falan vermekle bu iş olmaz! Hiçbir şeyden haberiniz olmadığı her sayfadaki her sözünüzden belli! Bilmiyorsunuz dîninizi!
...Ve dîninizi öğrenmekle mükellefsiniz!
Bu sözlerim bütün dîn adamlarına değildir! Bir kısmı biliyoruz ki görüyorlar, doğruyu yakalıyorlar ama söyleyemiyorlar. Bu söyleyememeye de bir mânâ veremiyoruz.
Neden korkuyorsunuz?!
Biz korkuyor muyuz?!
Tek başımızayız!
Etrafımızdaki şu kadarcık insanla birlikte karşımızda olanların hepsine meydan okuyoruz!
“Dîninizi bilmiyorsunuz!” diyoruz. Hadi var mı bizimle beraber karşı karşıya gelecek birileri? Gelin, davet edelim sizi buraya, üç günlük bir konferans tertip edelim ya da barkovizyonla biz oraya ulaşalım. Karşı karşıya gelelim. Bakalım karşımıza hanginiz çıkabileceksiniz!? Bunu vaktiyle yaptık. Pamukkale’de 3 günlük bir seminer tertipledik, 8-10 yıl önce. Ama hiçbiriniz gelmeye cesaret edemediniz.
Lâfla peynir gemisi yürümez!
Biz insanları Allah’a davet ediyoruz! Bir defa daha altını çizerek söylüyorum. Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe neyi yaşamışlarsa, onların yaşadığı o 7 safhanın 7’sine de sizleri davet etmekle vazifeliyiz! Bu, Kur’ân’ın farz emridir! 7 safhanın 7’si de farzdır! Ve bir defa daha tekrar ediyoruz:
Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V) vasıtasıyla O’nunla birlikte 7 safhanın 7’sini de yaşamışlar!
Söyler misiniz bize, neyimiz yanlış? Yoksa Peygamber Efendimiz ve sahâbe yanlış bir şey mi yaptılar?! Bir inceleyin bakalım davetimiz O’nun davetinin dışında mı? Size diyoruz ki: Hidayet Çağı Başladı! Hidayet o gün yaşandı. Ondan evvel Hz. İsa zamanında yaşandı. Ondan evvel Hz. Musa zamanında yaşandı. Ondan evvel Hz. İbrâhîm zamanında yaşandı. Ondan evvel Hz. Nuh zamanında yaşandı. Hepsi de İslâm’ın 7 safhasını da yaşamışlar! Başka bir dîn zaten yok!
Siz dîninizin farkında değilsiniz, kalkmışsınız insanlara fetva veriyorsunuz! Bunlar, bütün dîn adamlarına söylenmiş sözler değildir, sadece başka insanlara hakkımızda: “Hayır, o bilmiyor.” diyenleredir. Sizlere gönderdiğimiz ihtarları okuyun bakalım, bir kelimesine karşı çıkabilecek misiniz? Yoksa ihtarları almadınız mı? E-mail adresinizi verin, hepinize gönderelim.
Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz! Dîn adamı olarak geçiniyorsunuz! Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz! Ruhunuzu ölmeden Allah’a ulaştırmaya mecbursunuz! Üzerinize Allahû Tealâ bunu farz kılmış! Ve dilediğiniz taktirde sizi Kendisine ulaştırmayı da garanti ediyor. Hem bilmiyorsunuz hem de incelemiyorsunuz! İncelemek gereğini de duymuyorsunuz! Bu ne kadar büyük bir vebal almaktır, farkında değil misiniz, zavallı dîn adamları!
Bir defa daha tekrar ediyorum, sevgili kardeşlerim, sevgili dîn adamları, hepinize hitap etmiyorum, özellikle karşımızda olup da bizi karalamak konusunda hiçbir ilmin sahibi olmadan, en zavallı, pespaye en pespaye standartlarda bize saldıran o zavallı insanlara sesleniyorum! Sizi de kurtaracak olan gene biziz! Farkında değil misiniz, a benim zavallı kardeşlerim?! Gene kurtuluşunuz bizim elimizde! Bizden öğreneceksiniz dîninizi! O bilmediğiniz dîninizi bizden öğrenmek zorundasınız! Var mı bizden başka hidayetin ne olduğunu bilen ve hidayete davet eden bir hidayetçi? Görmüyor musunuz, bizden başka kimse yok. Başka bir alternatifiniz yok! Anlaşıldı mı efendim?! Onun için bu tövbe sohbetinde diyoruz ki:
Allahû Tealâ’nın huzurunda, yaptığınız o büyük gaf sebebiyle, büyük günahınız sebebiyle tövbe edin! İnceleyin! En ufak bir yanlışlık bulursanız hemen bizi uyarın!
Utanmıyor musunuz?
Hem incelemezsiniz hem bilmezsiniz hem de başka insanları da Allah’ın yolundan caydırmak için özel bir gayret gösterirsiniz! Siz şeytana hizmetin dışında kime hizmet ettiğinizi zannediyorsunuz?!
İnşaallah anlamışsınızdır ne demek istediğimizi. Bugün anlamasanız da yarın mutlaka anlayacaksınız ve utanç duyacaksınız yaptığınız bu büyük hatadan dolayı! Allah’tan af dileyeceksiniz! Belki de sizin yüzünüzden o zamana kadar milyonlarca insan cehenneme gitmiş olacak. Onların vebalini yüklenerek bir kısmınız öleceksiniz. Hiç utanmıyor musunuz?
Dîn adamı olarak geçinen insan evvelâ okur. “Acaba ne söylüyor bu adam? Ben bu adamı karalamaya çalışıyorum ama acaba ne diyor?”
Hiç umurunuzda bile değil! Sizin için düşman olması lâzım bir insanız sadece. Düşmanınız olması lâzım ve sizin ona saldırmanız lâzım.
Efendiler! Kendinize yazık ediyorsunuz. Burada bu konuşmayı yapan, Allah’ın bugünkü çağının, Hidayet Çağı’nın Sahibidir. Bunun künhüne varabilmeniz için evvelâ ne söylüyoruz, onu okuyun. Adresinizi verin, ihtarları gönderelim. On binlerce insana ihtar gönderdik bugüne kadar. Hiç kimse onların yanlış olduğu konusunda en ufak bir kelime kullanamadı. Anlamıyor musunuz? Hâlâ anlamıyor musunuz? Eğer biz, sizi Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı hayata çağırıyorsak, o 7 safhayı anlatıyorsak, kesin olarak ispat ediyorsak ki Kur’ân-ı Kerim’de onlar o 7 safhayı yaşamışlar ve biz de sizi o 7 safhaya davet ediyorsak; o zaman biz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaptığı çağrının dışında ne söylüyoruz ki? Beni suçlamakla O’nu suçlamış olmuyor musunuz?! Bizi suçlamakla Allah’ı suçlamış olmuyor musunuz?! Utanmıyor musunuz bunu yapmaktan?!
Bir defa daha söylüyorum!
Allah’ın huzurunda tövbe edin! Yaptığınız büyük günahın acısını cehennemde çok ağır ödersiniz. Henüz vakit var.
Söylediklerimizi incelemeden bize saldırmanız ahlâksızlık değil mi? Şeytanın emrinde olmak değil mi? Biz, sizi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaşadığı hayata davet ediyorsak, siz de: “Hayır, onun söyledikleri yanlış diyorsanız o zaman siz kimin emrindesiniz? Onlar sahâbe gibi olamayacaklarsa bizim çağrımız onun dışında bir şey mi? Kim söyleyebilir bunun aksini? Sadece Kur’ân’ın standartlarında konuşuruz. Ve konuştuğumuz herşey mutlak Kur’ân hakikatleridir. Hiçbiriniz, gönderdiğimiz ihtarlara karşı çıkamazsınız. Çünkü onları bize, Allah öğretti.
İşte size bir tek sual: Allah’a ulaşmayı dilediniz mi? Hayır, dilemediniz! Ve de: “Allah’a ulaşmayı dilemek de neymiş! Biz Kur’ân-ı Kerim’i biliriz!” diyorsunuz, öyle değil mi?
Ama gideceğiniz yer cehennem.
Ama dalâlettesiniz.
Ama hüsrandasınız.
Ama takva sahibi değilsiniz.
Daha ötesi; şeytanın kulusunuz.
Daha ötesi şeytanın dostusunuz. Allah’ın dostu değilsiniz.
Bunların hepsini ispat ederiz size. Öyleyse ne yaptığınızı zannediyorsunuz, a benim zavallı kardeşlerim? Ne zaman aklınız başınıza gelecek de saldırmadan evvel bir okumak lütfunda bulunacaksınız gönderdiğimiz ihtarları? Ne zaman aklınız başınıza gelecek te bilgisayardan bize ulaşacaksınız da açıklamalarımızdan oluşan 7.000 saati aşan bir ilmî hazineyi keşfedeceksiniz?
23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinde hidayet anlatmışsınız. Anlattığınız bütün hidayet tarifleri yanlış! Ne yapmak istiyorsunuz? O insanları Allah’ın yolundan men ettiğinizin farkında değil misiniz? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ sizler için:
4/NİSA-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Onlar ki; küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar (menederler), (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir). Andolsun ki; onlar, uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine ulaşmamış veya yola girmemiş oldukları için).
4/NİSA-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki; onlar, küfür üzeredirler ve zalimdirler (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için). Allah, onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e) ulaştırmaz.
4/NİSA-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), ve kâne zâlike alallâhi yesîrâ(yesîren).
Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi: Onlar kâfirdirler ve Allah’ın sebîlinden men ederler.
Siz şu anda bu davranış biçiminizle bize karşı çıkarak, bütün insanları o Sıratı Mustakîm’den, Allah’ın yolundan men ediyorsunuz.
kad dallû dalâlen baîdâ(baîden): Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.
Dalâletiniz de onları Allah’ın yolundan men ettiğiniz için uzak bir dalâlet.
innellezîne keferû ve zalemû: Onlar muhakkak ki hem kâfirdirler hem de zalimdirler.
Sizler için söylüyor. O insanları Allah’ın yolundan men ettiğiniz için söylüyor.
lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan): Allah onlara mağfiret etmez ve onları tarîka ulaştırmaz.
illâ tarîka cehenneme: Sadece cehennem tarîkına ulaştırır.
hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden): Orada ebediyyen kalıcıdırlar.
Anlamıyor musunuz? Hâlâ bize çatmaya devam edecek misiniz? Bu bilgisizliğinizle, bu cehaletinizle hâlâ karşımızda olmaya devam edecek misiniz? İnsanları neden men ettiğinizin farkında mısınız? Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sahâbenin yaşadığı hayattan, İslâm’ın 7 safhasından, şu anda onları men etmektesiniz. Bunlar zaten sizin bilmediğiniz şeyler.
İnsan birisine saldırırken biraz utanmalıdır. Önce o kişi hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Bilgi sahibi olur ki; neresinden vuracağını bilsin. Siz hakkımızda hiçbir şey söyleyemiyorsunuz. Sadece yaptığımız şeyin yanlış olduğunu, bizim bir sahtekâr olduğumuzu söylüyorsunuz. Neye istinaden? Söylediklerimizi dinlemeden, insanları neye çağırdığımıza bakmadan, hakkımızda nasıl hüküm verebiliyorsunuz? Bu yaptığınız şey mutlak olarak tövbeyi gerektirir.
Bir defa daha tekrar ediyorum:
Mutlaka tövbe edin!
Kur’ân-ı Kerim’de, bir kişinin günahları sebebiyle kendi kendine yaptığı tövbeden bahsediliyor. Kişi bir günah işler. Pişmanlık duyar, nedamet duyar, nadim olur ve de “Yarabbi, benim o günahımı bağışla. İnşaallah ben bu konuda bir daha günah işlemeyeceğim.” der. Allahû Tealâ’dan o günahı hakkında devamlı bağışlanma ister. Bu, alelade tövbedir. Herkes böyle bir tövbeyi hayatı boyunca mütemadiyen yapar.
İkinci çeşit tövbe, mürşidin önünde yapılan tövbedir. Burada kişi Allah’tan mükâfatlar alacaktır. Mürşidin önünde yapılan bir tövbe için, sıralayacağımız standartlarda bir ehliyetin, bir liyakatin sahibi olmak lâzımdır.
Üçüncü tövbe ise Allah’ın karşısında, Allah’ın söylediklerine uyarak, O’nun söylediklerini tekrar ederek yapılan tövbedir. Dikkat edin sözlerime; Allah ile başbaşasınız. Allahû Tealâ size söylüyor, siz de Allah’ın söylediklerini tekrar ediyorsunuz. Bunun adı Tövbe-i Nasuh’tur. Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesinde açıklanmaktadır:
Demek ki; Kur’ân’da 3 çeşit tövbe geçiyor.
Alelade tövbe hakkında hiç kimse hiçbir garantinin sahibi değildir. Kişi günahı işler. Sonra da Allahû Tealâ’dan tövbede bulunur. “Yarabbi, ben bu günahı işlemek istemiyordum. Şöyle şöyle sebeplerim vardı. Beni bağışla. Bundan sonra bu günahı hiç işlemeyeceğim.” der. Ama hiçbir garantisi yoktur. Allahû Tealâ bu konuda hem diyor ki: “En büyük günahları işleyenler bile Benim affımdan ümitlerimi kesmesinler.” hem de diyor ki: “Sakın şeytan sizi Benim affıma güvendirmesin.” İkisi de Allahû Tealâ’nın âyeti. Acaba Allahû Tealâ ne demek istiyor?
Mevlâna ne diyordu?
“Yüz defa, bin defa tövbeni bozmuş olsan da gene gel. Bu dergâh, ümitsizler dergahı değil.” Acaba bu tövbenin bozulması olayı, Mevlâna tarafından hangi açıdan hükme bağlanmış?
Öyle bir nokta var ki; orada Allahû Tealâ, bütün günahlarınızı örtüyor.
Öyle bir nokta var ki; o örttüğü günahlarınızı bir de sevaba çeviriyor.
İşte Mevlâna, Kur’ân’ın bu âyetlerini biliyor. Günahların örtülmesi konusundaki âyet, Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesidir. Allahû Tealâ, Allah’a inanan ama Allah’a ulaşmayı dilemeyenlere sesleniyor ve diyor ki:
8/ENFAL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
İşte bir insan birinci basamakta olayları yaşar.
İkinci basamakta olayları değerlendirir, davranış biçimini ortaya koyar. İkinci basamakta insanlar seçilirler. Ama eğer anlattığım kişiler gibi, tövbeye davet ettiğim kişiler gibi başka insanların hidayetine mani oluyorlarsa, Allahû Tealâ tarafından katiyen seçilmezler. Onlar toplumun %10’undan çok daha küçük bir parçasını teşkil ederler. İnsanların %90’ından fazlası ikinci basamakta seçilir.
Bu seçilenlerden kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onu derhal işitir, bilir ve görür ve o kişinin üzerine Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli neticesinde Allah, Allah’a ulaşmayı dileyen o kişinin;
1- Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır.
2- Görme hassasının üzerindeki gişaveti alır.
3- Kulaklarındaki vakrayı alır.
4- İşitme hassasının mührünü açar.
5- Kalbindeki ekinneti alır.
6- Kalbinin mührünü açar.
7- Kişinin kalbine, idrak etmesi için ihbat koyar.
Allahû Tealâ, bu 7 tane işlemin herbirinde, o kişinin günahlarının 1/7 kadar miktarını kişinin sevap hanesine yazılmasından bahsediyor. Kiramen kâtibin melekleri bunu derhal kişinin amel defterinin sağ tarafına yeşil rakamlarla yazarlar. Kişinin günahlarının aynı miktarı, sevap hanesine yazıldığı için o kişi sevapları günahlarından fazla olan bir kişidir. Gideceği yer Allah’ın cennetidir. Nereden mi biliyoruz? Allahû Tealâ diyor ki:
23/MU’MİNUN-102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
O zaman (kıyâmet günü), kimin mizanı (sevapları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir (cennete girenlerdir).
Allahû Tealâ, takva sahiplerinin mutlaka cennete gideceğini söylüyor. Al-i İmran Suresinin 15 ve 198. âyet-i kerimeleri, takva sahibi kişinin gideceği yerin cennet olduğunu söylüyor:
3/AL-İ İMRAN-15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi). De ki: “Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için Rab’lerinin katında içinde devamlı kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve tertemiz eşler ve Allah’tan rıza (makamı) vardır.” Allah kullarını BASÎR’dir (görendir, görücüdür).
3/AL-İ İMRAN-198: Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr(ebrâri).
Fakat Rab’lerine (karşı) takva sahibi olanlar… Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler var. Allah tarafından bir ağırlanışla, orada ebedî kalacaklar. Allah katındaki şeyler, EBRAR için hayırlıdır.
Mu’minun 103’te ise Allahû Tealâ şöyle buyuruyor ki:
23/MU’MİNUN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Kimin mizanı (sevap tartıları), (kıyâmet gününde) hafif gelirse onlar, nefsleri hüsranda olanlardır. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacaklardır.
İşte Allah’ın dizaynına dikkatle bakın. Bu dizayn, hepinizi en güzele ulaştıracak hüviyettedir. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin bütün günahları, bu minval üzere örtülür. Burası yedinci basamaktır. Kişi Allah’a ulaşmayı diledi ve ertesi gün öldü. Hiç ameli yok ama sevapları günahlarından fazla. Onun gideceği yer Allah’ın cennetidir.
Allahû Tealâ, Zumer Suresinin 65. âye-ti kerimesinde, hüsranda olanların amellerinin boşa gittiğini söylüyor. O kişinin, amelleri sebebiyle hiçbir derecat kazanamaması söz konusu. Hüsranda olanlar kimlerdi? Allahû Tealâ buyuruyor:
10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
Hüsranda olanlar, amelleri boşa gidenlerdir ve gidecekleri yer cehennemdir.
İşte dîn adamı olarak geçinen bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Okumak gereğini bile duymuyorlar. Allahû Tealâ’nın yanında dalâlette kalmalarına sebebiyet veren o ilimleriyle cennete gireceklerinden öylesine eminler ki... Allahû Tealâ bu konuda diyor ki:
45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ıhî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba'dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbinin idrak hassasını mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine perde kıldı (çekti). Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
Allahû Tealâ Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde, aynı kişilerin kâfirler olduklarını söylüyor:
2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de, etmesen de (onlar için) eşittir (birdir). Îmân etmezler.
2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve le hum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalpleri üzerine ve işitme (sem’î) hassasının üzerine mühür vurdu (mühürledi). Ve görme (basar) hassasının üzerine GIŞAVET (adlı) bir perde (çekti). Onlar için azîm (büyük) bir azap (var).
Kişi Allahû Tealâ’ya tövbe ettiğinde, Allahû Tealâ dilerse tövbeyi kabul eder, dilerse etmez. Yukarıda belirttiğimiz gibi; Allahû Tealâ, her iki yönde de açıklamada bulunuyor. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah ona “Günahlarını affedeyim mi?” diye sormaz bile. Allahû Tealâ, onun günahlarını mutlaka örttürür. Günahları örtülen kişinin sevapları, günahlarından fazla olmuştur. Gideceği yer mutlak olarak Allah’ın cennetidir.
Ne oldu? Kişi Allahû Tealâ’dan “Yarabbi, günahımı affet!” diye sürekli talepte bulundu. Affedilip affedilmeyeceği belli değil. Ama eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ bütün günahlarını örtüyor.
Allah’ın bu hakikatlerinden bahsediyoruz size a benim canlarım ciğerlerim, a dînlerini bilmeyen zavallı saldırıcılar! Allah’ın bu ilmini öğrenerek ve öğreterek hem kendinizi hem de öğrettiklerinizi cehennemden kurtarmak varken... Kendinize yazık etmiyor musunuz?
Devam edelim yolumuza. Allah Tegabun Suresinin 11. âyet-i kerimesine göre o kişinin kalbine ulaşır:
64/TEGABUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadan (kimseye) bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a âmenû olursa Allah, onun kalbine ulaşır (hidayet eder). Ve Allah, herşeyi bilendir.
Allah, kişinin kalbinin nur kapısını Allah’a döndürür:
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîb(munîbin).
Kim gaybte (görmeden) Rahmân’a huşû duyarsa, (onun kalbine ulaşan Allah, o kişinin kalbini Kendine çevirir, bu sebeple) O’na dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelir.
Allahû Tealâ, kişinin göğsünü yarar ve göğsünden kalbine bir nur yolu açar:
6/EN’AM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Artık Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.
Bu yazıyı dikkatle okuyun, âyetlere birer birer bakın. Bakalım ne söylüyoruz, a benim zavallı dîn öğretici kardeşlerim. Kendinize ne kadar zulmettiğinizin farkında değilsiniz. Size göre bizim hiçbir değerimiz yok. İncelemeden nasıl hakkımızda hüküm veriyorsunuz? Sadece bu yazılanları alıp tahkik etseniz, o zaman Allah’ın ilminin sizinkinden ne kadar farklı olduğunu görmeyecek misiniz? Peki, bugün siz bunları öğretemediğinize göre, biz bunları nereden biliyoruz? Nasıl oluyor da bütün insanları Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yoluna davet ediyoruz? Ve ancak bunları yapan bir kişi, bu yola girebilir.
Sevgili dîn adamları! Siz, siz olun, Allah’ın karşısında mahçup olmayın. Evvelâ ilmi öğrenin. O öğrendiğiniz ilimle ne siz kurtulabilirsiniz ne de ilmi öğrettiğinizi zannettiğiniz o binlerce, on binlerce talebeniz.
Sonra bu kişinin kalbine giren %2 rahmet nuru sebebiyle, kişi huşûya ulaşır. Huşûya ulaşan herkese de, Allahû Tealâ, farz olan mürşidine ulaşmayı emreder. Evet, mürşide ulaşmak farzdır. Farz olmadığını iddia edenler, bizim mürşid hakkında yazdığımız yazılara veya bu konudaki kasetlerimize bir göz atsınlar bakalım, ne görecekler?
Mürşidine ulaşan kişinin evvelce örtülen bütün günahları bir de sevaba çevrilir:
25/FURKAN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmetive yahlud fîhî muhânâ(muhânen).
Ve kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.
25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ama (mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle kalbine îmân yazıldığı için îmânı artan bir) mü’min olan ve nefsi ıslâh edici ameller işleyen kişinin Allah, günahlarını sevaba çevirir. Ve Allah, günahları sevaba çeviren ve rahmet gönderendir.
Bu tövbe, mürşidin önünde yapılan bir tövbedir. Allahû Tealâ diyor ki:
4/NİSA-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Biz, resûlleri ancak Allah’ın izniyle, kendilerine itaat edilsin diye göndeririz. Onlar, nefslerine zulmettikleri zaman eğer sana gelselerdi ve Allah’tan mağfiret dileselerdi, Resûl de onlar için mağfiret dileseydi; Allah’ı tövbeleri (her iki tarafın mağfiretini, tövbesini) kabul eden ve rahmet gönderici olarak bulurlardı.
Yani Allahû Tealâ, sahâbenin talebi üzerine sahâbenin günahlarını örtüyor, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine bir defa daha o günahları affediyor; yani günahları sevaba çeviriyor. Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesinde, günahların sevaba tebdili açık bir şekilde yer almış durumda. Temel şart: Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş. Sonra mürşidine ulaşmış, tâbiiyetini gerçekleştirmiş. Bir kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse, hangi mürşide ulaşırsa ulaşsın, devrin imamına da ulaşsa, o kişinin günahları sevaba çevrilmez. Haklarında hiçbir işlev yapılmaz. Başının üzerine devrin imamının ruhu gelmez. Kalbinin içine îmân yazılmaz.
Sözlerimize kulak verin! Buradaki tövbe, mürşidin önünde yapılan tövbedir. O tövbe, günahları sevaba çevirir. Verdiğimiz iki âyet-i kerime (Furkan-70 ve Nisa-64) bunun kesin ispatıdır.
Sonra o kişinin ruhu, vücudundan ayrılır ve yedi tane gök katını aşar. Yedi katın herbirinde, nefs tezkiyesi yoluyla kişinin nefsinin kalbinde %7, %7 fazl birikir. Kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %51’i bulduğu zaman, ruh, Allah’a ulaşır ve Allah’ın Zat’ında yok olur.
Daha sonra bu kişi, nefsinin kalbinde %81 nur oluştuğu zaman, fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Böylece fizik vücut da Allah’a teslim olur.
Daha sonra bu kişiye, nefsinin kalbindeki nurlar %100 olduktan sonra, yerlerin melekûtu gösterilir, göklerin melekûtu gösterilir ve 14 mertebe kalbi müzeyyen olur. Nefsini de Allah’a teslim eder. Yedi kat gökleri de gösterdikten sonra Allahû Tealâ’nın en son göstereceği yer, yedinci katın yedinci âlemi olan İndi İlâhi’nin en yüksek noktası olan Sidret-ül Münteha’dır.
Sidret-ül Münteha’yı gören kişi için yeni bir olgu başlar. Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesi devreye girer. Allahû Tealâ diyor ki:
66/TAHRİM-8: Yâ eyyuhellezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbe-
ten nasûhâ(nasûhen), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhılekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr yevme lâ yuhzillâhun nebiyye vellezîne âmenû meah(meahu), nûruhum yes’â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar! Allah’a nasuh tövbesiyle tövbe edin ki; Allah, sizin günahlarınızı örtsün ve sizi, altından nehirler akan cennetlere koysun. O gün Allah, nebîleri ve onlarla birlikte âmenû olanları utandırmayacaktır. (O gün) onlar, nurları önlerinde ve sağlarında olarak yürürler ve (nasuh tövbesini yaptıkları gün): “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizlere mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir), muhakkak ki; Sen, herşeye kaadirsin.” derler.
Kişi nefsini temizlediği zaman evvelâ yerlerin melekûtunu görür; ulûl’elbab makamındadır. Göklerin melekûtunu görür; ihlâs makamındadır. Yedinci katın yedi âlemi tamam olunca, Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. İşte Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesi bununla başlıyor:
“Allah’ın huzurunda öyle bir tövbeyle tövbe edin ki; o, Tövbe-i Nasuh olsun.”
Yani nasuh, mensuh müessesesinin hükümferma olamayacağı bir nasuh tövbe, değişmesi mümkün olmayan bir tövbe. Neden? Çünkü kişinin tövbesini değiştirmesi, ancak bir sebebe dayalıdır. O da nefsinin kalbindeki afetlerdir. Şeytanın o afetler üzerindeki hakimiyeti, onu tövbesini bozmaya zorlar. Ama ya bu kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamışsa, %98 fazl, %2 de rahmet nuru o kişinin nefsinin kalbini tamamen doldurmuşsa? O zaman o kişi, Allahû Tealâ’nın dizaynında felâha ermiştir. Orada Allahû Tealâ’nın dizaynı, o kişiye açık ve kesin bir kurtuluş yolu çizmiştir. Kişinin nefsinin kalbi, %100 afetlerden temizlenmiştir ve 14 mertebede müzeyyen kılınmıştır. Bu yüzden şeytanın onun tövbesini bozması mümkün değildir.
Kişi, Tövbe-i Nasuh’a davet edilince salâh makamına geçer. İslâm merdiveninin 28. basamağı, 7. safhası ve velâyet makamlarının da yedincisidir.
Salâh makamının birinci mertebesi, o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a davet etmektir. Kişi Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirmiştir. Ondan sonra Allahû Tealâ, günahlarını örter, daha sonra salâh nurunu verir, sonra da günahlarını sevaba çevirir.
Bu kişi irşada ulaşmıştır. İrşad edilmek açısından kendisine ulaştırılan bütün muhtevayı almıştır. Kendisine aldığı ilim açısından, irşad edebilecek seviyeye gelmiştir. Ama henüz iradesini teslim etmemiştir. Bu sebeple irşad makamına tayin olunmaz. Orada günahları sevaba çevrilince, Allahû Tealâ onun iradesini teslim alır ve onu “irşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle, irşad makamına tayin eder.
Bundan 14 asır evvel, ister ensar olsun, ister muhacirîn olsun bütün sahâbe (Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlar) irşad makamına ulaşmışlardır:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Onlar kimmiş? Ensara ve muhacirîne tâbî olanlar.
İsimleri ne? Tâbiin.
Peki daha sonrakiler, tâbiine tâbî olanlar.
İsimleri: Tebe-i tâbiin.
Bütün sahâbe irşad makamına ulaşmışlar, hepsi Tövbe-i Nasuh’u mutlak olarak gerçekleştirmişlerdir. Vaktiyle sevaba çevrilen günahları, bir defa daha affedilmiş, bir defa daha sevaba çevrilmiştir. İşte nasuh tövbe, böyle bir tövbedir.
Gördüğünüz gibi; Kur’ân-ı Kerim’de bir alelade tövbe var, bir mürşidin önünde yapılan tövbe var, bir de nasuh tövbesi var; Allah’ın huzurunda yapılan tövbe...
Hakkımızda hiçbir kanaate sahip olmadan, varsayımlara dayalı olarak bize çatan bütün insanlara bu, ihtarımızdır! Kendinize yazık ediyorsunuz! Bizim söylediklerimizde, Allah’ın söylediklerinin dışında hiçbir şey bulamazsınız. Ve biz sadece bir vasıtayız. Bizi konuşturan, O’dur! O zaman Allah’a karşı bir savaş açtığınızın farkında mısınız?
A benİm zavallI kardeşlerİm, Tövbe edİn!
A benİm zavallI kardeşlerİm, Tövbe edİn!
A benİm zavallI kardeşlerİm, Tövbe edİn!
Dualarımızla.