 |
|
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bizleri birlikte kıldı. Bu bir mutluluk değil mi?
Sizlerle beraber olmak, bizim hayatımızın en güzel anlarını oluşturuyor sevgili kardeşlerim.
Allahû Tealâ’yı seviyor musunuz sevgili kardeşlerim? Bizi seviyor musunuz? Biliniz ki; sizlerle bizim aramızdaki sevgi, Allahû Tealâ’dan dolaşarak bizden size ulaşır. Sizden de Allahû Tealâ’dan dolaşarak bize ulaşır. Bunun mânâsı, sevginin artarak ulaşmasıdır.
Sevgili kardeşlerim, Allah’ı çok sevin! Ne kadar çok sevmeyi başarırsanız, o kadar çok mutlu olursunuz. O, Allah... Sizi, sizin O’nu sevdiğinizin kimbilir kaç bin katı fazla sever. O’nun sevgisi, bir sonsuzluktur. Bütün yarattıklarını sever. Ama siz O’nu ne kadar çok severseniz, O da sizi, sizin O’nu sevdiğinizin kaç katı seviyorsa, aynı katta aynı miktarda artırır.
Basit bir rakam verelim. Siz, Allah’ı 1 birimlik seviyorsanız, Allahû Tealâ sizi 1000 birimlik seviyor. Yani size karşı, sizin sevginizin 1000 katı kadar sevgi duyuyor. Eğer siz Allah’a karşı sevginizi 2 katına çıkarırsanız, Allahû Tealâ’yı 2 birimlik sevmeye başlarsanız, Allahû Tealâ sizi 2000 birimlik sever. 3 katına çıkardığınız zaman 3000 birimlik sever. Yani sizin sevgi artışınız, Allah’ın size olan sevgisini de aynı oranda artıracaktır. Hiç kimse, Allah’ın kendisini sevdiği kadar Allah’ı sevemez.
O, bizim sahibimiz. Biz, O’nun azadsız kölesiyiz. Siz de Allahû Tealâ’yı sevenlersiniz ve Allahû Tealâ tarafından sevilenlersiniz. Ne mutlu bizlere sevgili kardeşlerim... Allah’ın dostları olmak... Allah tarafından sevilmek... Allah’ı sevmek... Bir büyük mutluluk değil mi? Yoksa bize mi öyle geliyor? Güzelliklerden bir tanesi de bu değil mi?
Allah’ı sevmek...
O zaman ibadetlerinize dikkatle bakın. Namazı angarya olarak yapan, “Amaan şimdi de namazın sırası mı? Gene namazın vakti girdi. Şu namazı kılayım da, bu namaz da yakamdan düşsün, çabucak bitireyim namazımı.” diye namaz kılan bir insanla, Allah için namaz kılan, namazdan zevk alan, o namaz zevkini, Allah’a karşı kıldığı namazın zevkini yaşamak için namaz kılan bir kişi arasında, Allah’ın katında büyük farklılık oluşur.
Allahû Tealâ kalbinizden geçenin hepsini bilir ve size verdiği değer, sizin Allah’a verdiğiniz değerin katlarıdır. Allah’a çok değer veren kişi, namazlarını, zikirlerini, zevk alarak yapan birisidir. O kişi beyaz örtü altında virdini yaparken, gök katlarını gözünün önünde canlandırmaya çalışarak, o zevki, o heyecanı yaşayan birisi olmalıdır.
Zikir, ibadetlerin en üstünüdür, en çok zevk verenidir. Kalp gözü açılanların kalp gözü hep zikirde açılmıştır. Gözleriniz kapalı olarak zikir yaparsınız ama Allahû Tealâ gözünüzün önünde hare hare nurları harekete geçirmeye başlar. Gördüğünüz zaman büyük zevk alacaksınız.
Aslında sevgi üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. Herşey ne kadar güzel... Allahû Tealâ ne kadar güzel dizayn etmiş...
Allahû Tealâ o katları size gösterdiği zaman zikir yaparken duyacağınız zevkin ne kadar artacağını biliyor musunuz? Kendinizi o katlarda gibi hissedeceksiniz.
Herbir kat başkalarından farklı özellik taşır. Allah yolunda yaptığınız ibadetlere dikkat edin ki; ibadetler size angarya olarak görünmesin. Namazlar, kendisine koşulması lâzımgelen, zevkle, şevkle, o zevki yaşayabilmek için namaz kılmaya özlem duyan bir kişinin namazları olmalıdır. Kalp gözünüz açıldıktan sonra zaten namaz sizin için doyulmaz bir zevki ihtiva edecektir. Gözleriniz açık olsun, kapalı olsun, Allahû Tealâ size önünüzdeki duvarı değil, duvarın ötesini gösterir. Duvarın ötesi de bütün kâinattır.
Herşeyi o kadar güzel dizayn etmiş ki... Önce O’nu, Allah’ı seversiniz. Sonra aşık olursunuz. Asıl önemlisi olan sonuncudur; O’na hayran olursunuz. Allah’a hayran olursunuz. Sevginin en yüksek noktası, aşkın ötesi, hayranlıktır. Allah’ı ne kadar çok severseniz, o kadar çok mutlu bir insansınız demektir.
Kendi kendinize bir sual sorun. İbadetler size zevk mi veriyor, yoksa “Aman bir an evvel bitsin de, kurtulayım” diye mi bakıyorsunuz? Eğer ikincisi gibiyseniz, bir düşünün bakalım. Namazınız bitti, zikriniz bitti. Ne yapacaksınız? Ne yaparsanız yapın, eğer o yaptığınız iş size zikirden daha tatlı geliyorsa, o zaman onu yapın. Allahû Tealâ kimseyi zorlamaz. Bütün ibadetleri, zikri, namazı, sadece biz o mutluluğu yaşayabilelim diye ihdas etmiştir. Maksadı, bize o ibadetlerle derecat kazandırmaktır.
Ama kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman zaten cennetin sahibi olmuştur. Allah, onun ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracaktır. Kişi üçüncü kat cenneti de garantileyecektir. O noktaya kadar kişi eğer Allah’ı ve Allah’ın ibadetlerini sevmeyi başarmışsa, o zaman sevginin nemalarını toplamaya başlayacaktır. Sevginin ona sağladığı, Allah’ın ona tahsis ettiği faydaları yaşayacaktır. O kişi artık başka bir dünyada yaşıyormuş gibidir. Namaz kılar; mutluluğu yaşar. Zikir yapar; mutluluğu yaşar. Hep mutlu bir dünyanın içerisinde, Allah yolunda gayret sarfeden birisi... İbadetlerini, onlardan zevk alarak yapan bir insan, hep Allah’ı düşünerek namaz kılandır.
Allah’ı gören için, o zor bir şey değildir. Allah’a olan hayranlığı yüzünden, namazlarda aksamalar olabilir. Kişi rekâtları birbirine karıştırabilir. Az kılar, çok kılar ama o, Rabbini namaz boyunca görmekten mesttir. Namazlarını mest olarak kılar. Namaz, o kişi için büyük bir zevktir. Hep Rabbine bakar. Hep Rabbini görür. “Allah görülmez” diyenlere de hep acır. Sevgili kardeşlerim, körler göremezler.
Allahû Tealâ diyor ki:
22/HAC-46: E fe lem yesîrû fîl ardı fe tekûne lehum kulûbun ya’kılûne bihâ ev âzânun yesmeûne bihâ, fe innehâ lâ ta’mel ebsâru ve lâkin ta’mel kulûbulletî fîs sudûr(sudûri). Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki; akıl edecek kalpler, işitecek kalplerdeki kulaklar olsun onlar için. Muhakkak ki; baş gözleri kör olmaz, göğüslerindeki kalp gözleri kör olur.
Allah’ın katındaki şahadet, tahtlara şahit olmaktır. Huzur namazını kılanlara şahit olmaktır. Ama rüyetullahtan sonra irade tesliminden sonra Allah’ın Zat’ına şahit olmaktır.
Herşey öylesine güzel ki... Bilmem ki nasıl anlatsam, nasıl? Allah’ı sevmenin güzelliklerini, orada yaşanacak olan mutluluğu...
Allah’ın bize nasip ettiği bu mutluluğu hepinizin yaşamasını ne kadar çok isterdik biliyor musunuz? O zaman birbirimize çok daha yakın olurduk. Aynı telden çalardık. Aynı şarkıları söylerdik. Eski bahçelerde yankılanan şarkılar...
“Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden...”
Hazan; sonbahar demektir. Sevgili kardeşlerim, hayat başlar, devam eder ve bir gün mutlaka biter. Bu, dünya hayatıdır. Nihayete erer. Allahû Tealâ, bu dünyada hayatı tanıyabilmek için bize bir ceset giydirir. Ve bu dünyaya açılır gözlerimiz. Bu dünyada soluruz. Allah’a aşık olmuşsak, soluk soluğa bir hayat yaşarız.
O’nun verdiği emirlerin, aslında sadece zevkleri oluşturduğunu, vakti gelince anlayacaksınız. O’nu işittiğiniz zaman size hitap ettiği zaman bütün gök katlarını birer birer size gösterdiği zaman, o sevinç içerisinde Allah’a olan aşkınız giderek büyüyecektir. Onun için diyorum ki; sevmek, çok önemli bir şey.
Sevmek, mutlulukların en büyüğü diye düşünüyorum. O, Allah ve en çok istediği şey, Allah sizi nasıl seviyorsa, sizin de Allah’ı sevmenizdir. Bu, Allah’a bir katkıda bulunmaz. Ama sizin Allah’a olan sevginiz arttıkça, siz mutlu olursunuz ve Allahû Tealâ’nın yegâne istediği şey de sizin mutluluğu yaşamanızdır. Her ibadet, insanın mutluluğunun artması için sadece bir vasıtadır.
İnsanlar, Kur’ân-ı Kerim’i tamamen unutmuşlar. “Tamamen” deyince neyi kastediyoruz? İslâm’ın 7 safhasını unutmuşlar. Teslimleri unutmuşlar ve İslâm, kolu kanadı kırılmış bir iskelet haline gelmiş. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmekten oluşan bir ibadet yoksulluğu... Allahû Tealâ’nın emrettiği en büyük ibadet olan zikir unutulmuş. Zikirsiz de hiç kimse hedeflerine ulaşamaz:
Şeytan, insanları tuzağına düşürmek için Kur’ân-ı Kerim’in yok olmasını isterdi. Ama Kur’ân-ı Kerim’i yok edemez.
15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne). Muhakkak ki; zikri (Kur’ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O’nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.
Sevgili kardeşlerim, Allah’ın muhafazası altında olan bir kâinat dizaynı var. İnsan da Allah’ın sadece bir yaratığı. Hepimiz sadece bir mahlûkuz. Kaşıyla, gözüyle, yüzüyle, vücuduyla... O, yaratmış. Rabbinizi tanıdıkça, O’nu seveceksiniz, hayran olacaksınız ve bir yaratık olduğunuz için de Allahû Tealâ’ya çok şükredeceksiniz, hamdedeceksiniz. Sonra O’na yakın olacaksınız. O’nun kulu olmak, daha Allah’a ulaşmayı dilediğiniz noktada başlamıştır. Kul olmak, kurtuluşun simgesidir.”
51/ZARİYAT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn(ya’budûni). Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize, kul olsunlar diye yarattık.
Yaratılışımızın arkasında sadece bir tek sebep var; Allah’a kul olmamız.
Bir dileğimiz, Allah’ın kulu olmamız için yeterlidir. Bir tek dilek, bizi taguta kul iken Allah’a kul eder. Unutmayın; Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, tagutun kuludur. Tagut; insan ve cin şeytanlar demektir. Yani insanları, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışanlar.
“Allah’ın yolu” deyince bu yolun ne mene bir yol olduğunu, Kur’ân’dan öğrenmemiz lâzım. Bu yol “Sıratı Mustakîm” adını alıyor. Kâinat, tam insan vücudu şeklinde yaratılmıştır. Bu insan vücudunun tam kalbindeki noktada dünya vardır.
Allah’ı tanıdıkça, herşeyin çok ama çok güzel olduğunu öğreneceksiniz. Mutluluk duymak için sayısız sebeplerin varolduğunu göreceksiniz. Allah için yaşamaya başlayacaksınız. Herşey vasıta olacak. Sebep ve hedef, Allah olacak.
Allah’ın Zat’ına ulaşmak, zaten Allah’ın garanti ettiği bir husustur. Her Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi, Allah Kendisine ulaştırır. Ama bu noktaya kadar kişinin büyük zevkler yaşadığı söylenemez. Allah yolunda saadeti yaşayabilmek, Allah’ı çok sevmek, bundan sonraki safhada Allah’a tevekkül etmekle mümkündür.
Bir insan, ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra insan ve cin şeytanlar, o kişiyi mutlaka alaşağı etmek isterler. Allah’ın yolundan ayırmak isterler. Allah’ın yolundan saptırmak isterler. İşte o noktada şunu düşüneceksiniz: Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman, Allahû Tealâ verdiği sözü muhakkak tutar. Neydi verdiği söz?
42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu). Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ulaştırır).
Allah, mutlaka Kendisine ulaştıracağını bu âyet-i kerimesiyle kesinleştirmiş. İşte insanoğluyla O’nu yaratan arasındaki ilişkide Allah’ın istediği tek bir şey vardır. Kişi, Allah’a ulaşmayı dilediği anda, Allahû Tealâ’ya kul olmuştur. Hiç kimse Allah’ın kulu olarak doğmaz. Bir insan, kul olarak doğmaz; kendi iradesiyle, kendi iradesini kullanarak kul olur. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a ulaşmayı diledikleri zaman Allah’a kul olmak yetkisinin sahibi olurlar. İşte bunun için yaratıldınız; Allah’a kul olmak için.
Allah’a ulaşmayı dilemek, birinci kulluk için yeter. Cennete girmek, hem kişiyi cennete mutlak olarak getirir hem de Allah’a kul olmanın birinci kademesini tamamlamış olursunuz.
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda;
1- Takva sahibi oldunuz.
2- Küfürden kurtuldunuz; mü’min oldunuz.
3- Dalâletten kurtuldunuz; hidayette oldunuz.
4- Hüsrandan kurtuldunuz.
5- Taguta (şeytana) kul olmaktan kurtuldunuz; Allah’a kul oldunuz.
6- Tagutun dostuydunuz; Allah’ın dostu oldunuz.
7- Şirkten kurtuldunuz.
8- Allah’ın âyetlerinden gâfilken, Allah’ın âyetlerine muttali oldunuz.
9- Günahlarınız örtüldü.
10- Cehennemden kurtuldunuz.
1 taşla tam 10 tane kuş vuruyorsunuz.
Herşeyi en güzel standartlarda vücuda getiren O, Yüce Allah, bizleri insan olarak yaratmış. Öyle bir şeyle mücehhez kılmış ki; başka hiçbir mahlûkuna vermemiş; ruhundan üfürmüş. Allah, ne meleklere ne cinlere ruhundan üfürmemiştir. Ama insana, Allah ruhundan üfürmüştür:
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(ef’idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun nefsinin kalbine) sem’î (kalbin işitme hassası), basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
Görmek, işitmek, kalbin idraki, bunlar hep birbirinin arkasından gelen bir muhteva taşır. Herbiri ayrı bir güzelliği sergiler. Herbiri, Allah’ın bütün güzelliklerini derece derece herkesin gözlerinin önüne serer. İşte yaşamak! Allahû Tealâ’nın öyle güzel bir ni’meti ki...
Aslında yaşamak, her insanda birbirinden farklı boyut kazanır. İsteyip istememesine bakılmaz. Allahû Tealâ dilediğini yaratır. İnsanlar anne karnında oluşur. Sonra da doğarlar. Hepimiz bu dünyaya gelmişiz ve hamdolsun ki; yaşıyoruz. Hamdolsun ki; bu dünyadayken, şu hayatı yaşarken, Allah’ı tanımak şerefine erdik.
Düşünün sevgili kardeşlerim; o zavallı ateistler, Allah’a inanmıyorlar. Kendilerine ne kadar büyük fenalık ettiklerinin belki de hiç farkına varamayacaklar. Tabii ölünceye kadar. Öldükleri zaman Allah’ı gördüklerinde söyleyecekleri söz ne biliyor musunuz? “Yarabbi, şimdi hakikati gördüm. Seni gördüm, inandım. Beni tekrar geriye gönderir misin; resûlüme ulaşayım da tâbî olayım ve cehennemden kurtulayım?” Ama Allahû Tealâ’nın onlara verdiği cevap mutlaka “hayır” şeklindedir.
Aslında Allah, bütün delillerini göndermiş: İnsana, sevmek diye bir yetenek vermiş. Nefret etmek yerine sevseniz ne olur? Nefret, düşmanlığı körükler. Muhabbet duymak, sevgiyi körükler. Hub, muhabbet; sevgi duymak demektir.
Allahû Tealâ, kâinatta en çok değer verdiği mahlûk olarak yarattı sizleri. Bu sebeple daha Âdem (A.S) yaratılır yaratılmaz, Allahû Tealâ ona secde edilmesini emrediyor. Niçin? Çamurdan yarattığı, insanın şu fizik vücudu için mi? Hayır, değil sevgili kardeşlerim. Ona üfürdüğü Allah’ın ruhu sebebiyle. Allahû Tealâ diyor ki: “Biz ona ruhumuzdan üfürdük.” İnsan, Allah’ın Kendi ruhundan üfürdüğü bir mahlûktur. Öyleyse Allah’tan gelmiş olan ve tekrar Allah’a mutlaka dönecek olan bir varlıktan bahsediyoruz. O varlık, bizim ruhumuzdur.
Allah ile olan ilişkilerinizde konunun iki cephesi var; insanoğlu Allah’a ya inanır ya da inanmaz. İnanmayabilir... Amma velâkin hiçbir zaman böyle bir insanın mutluluğu yaşaması mümkün değildir.
Peki kesin mi? Ne yazık ki; kesin! Dînini yaşamayan hiç kimse mutluluğa ulaşamaz. Ama ezelî ve ebedî mutsuz bir mahlûk olan, sadece düşmanlık için yaşayan şeytan, mutluluğu hiçbir zaman yaşamak imkanının sahibi olmayacaktır. Şeytan ne yaparsa yapsın, hangi hüviyette, hangi yetkilerin sahibi olursa olsun, onun mutlu olması mümkün değildir. Kıyâmete kadar insanla dost olmayacaktır. Kıyâmetten sonra da gene düşmanlığı devam edecektir. Ama o da insanlarla ve cinlerle birlikte cehenneme atılacaktır. Allahû Tealâ diyor ki:
38/SAD-85: Le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhum ecmaîn(ecmaîne). “Sen ve sana uyanların hepsiyle, cehennemi dolduracağım.” buyurdu.
Bu Allah’ın sözüdür. Hiç kimse dışarıda kalmaz; ya cehenneme ya da cennete girer.
Allahû Tealâ, hepinizi çok seviyor. Siz Allah’ın dostlarısınız. Seviliyorsunuz. Öyleyse neden mutlu değilsiniz?
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz andan itibaren, mutluluk sizin içindir. Adım adım saadeti bütün boyutlarıyla yaşayacaksınız. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes, mutluluğun ilk adımını atmıştır. O, ruhunu Allah’a ulaştırıncaya kadar, 3. basamaktan 21. basamağa kadar olağanüstü bir şeyler yaşar.
Allah’a ulaşmayı gerçek anlamda dileyen o kişi, sadece Allah’a aşık olmamıştır; Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Bu yüzden de Allahû Tealâ, onu Allah’ın tayin ettiği mürşide ulaştıracaktır. Kişi tâbiiyetini gerçekleştirecektir.
Böyle bir dizaynda bir insan için mutluluk, bir bütün boyutu ifade eder. Kişinin iç dünyasında mutluluk, bu boyutun bir parçasıdır. Dış dünyasında mutluluk, ikinci parçasıdır. Allah ile olan ilişkilerde mutluluk, üçüncü parçasıdır. Öyleyse neredeyiz? Allah ile olan ilişkilerimizde bunun neresindeyiz?
Eğer Allah’a ulaşmayı dilemişseniz, zaten mutluluğu yaşıyorsunuz. 21. basamağa kadar da mutluluğu yaşayacaksınız. Bu, Allahû Tealâ tarafından size hediye edilen bir şeydir. Siz Allah’ı severek, size düşeni yaptınız. Allah da Kendisine düşeni yapacak; sizi mutlaka, ruhunuz Allah’a ulaşıncaya kadar mutlu bir dünyada yaşatacaktır. Buradaki mutluluğun temelinde, bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın açtığı bir kapı söz konusudur. Kendisine ulaştıran bir kapı... Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği an mutluluğa adımını atmıştır. Dilediği an, Allah, onun şeytanla ilişkisini kesmiştir. O kişi mutluluğu yaşamaya başlar. Muhteşem bir olaydır.
Düşünce standartlarınız ne olursa olsun, eğer mutlu olmak istiyorsanız, ikinci bir alternatif yoktur. Sadece tek yolu olan bir hedef tayini yapmak mecburiyetindesiniz. Bunun başlangıç noktası, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemektir. Herşey bununla başlar.
Allah’ın yolu, dünya üzerindeki yatay yollardan, inişli yokuşlu olan yollardan değildir. Tam yedi tane gök katını dikey olarak çıkmak mecburiyetindesiniz. Ama iki dikey yola mukabil, iki de gerçekten yatay yol var. Kim mürşidine tâbî olmuşsa, onun ruhu, mürşidine tâbî olduğu yerden ana dergâha kadar bir yatay yol kat eder. Bu ilk yatay sebîldir. Sonra o dergâhta bir süre tecrübe kazanır. Sonra oradan Allah’a doğru yola çıkar. Bu ilk dikey sebîl olan Tarîki Mustakîm’dir. Diğerleri ikinci kata çıkar. Ama o, orada kalır. Diğerleri üst katlara çıkarlar. Her kata kadar çıkabilen, orada kalır. Diğerleri yollarına devam ederler. Allah’a kadar bir yolculuk yapılacaktır.
Herkes için her zaman parçasında ayrı bir yer söz konusudur. Allah’ın indindeki yeriniz devamlı değişiklik gösterir. Sizin gayretinize göre, kısa veya uzun sürede yolu aşabilirsiniz. Sizin iştiyakinize, sizin gayretinize, sizin Allah’a ulaşmak konusundaki iştiyakinize bağlı bir husus sevgili kardeşlerim. Bu dizayn, herşeyin en güzelini ifade eder.
Biliniz ki; Allah ile olan ilişkilerinizde yaşayacağınız şey hep mutluluktur. Dünyadaki başka insanları huzursuz eden şeyler, yolun bir kısmını aldıktan sonra artık sizi rahatsız edemez. Başkalarının davranışları, sizi rahatsız edici davranışlar olmaz. Siz sadece onların mutluluğu için yaşamaya başlarsınız.
Sahâbeyi kendinize örnek aldığınız zaman göreceksiniz ki; sahâbe sadece etrafındaki arkadaşlarının mutlu olması için yaşayan bir topluluktu. Herkes etrafındaki diğerlerini, kendinden üstün kabul ederdi. Bu ise herkesin en üstün olmasını ifade eder.
Düşünün; on kişiden birincisi, geri kalan dokuzunun kendisinden üstün olduğunu kabul ediyor. Ama onun üstün olduğunu kabul ettiklerinden ikincisi, birincinin kendisinden üstün olduğunu da dahil ederek, diğer dokuz kişiyi kendisinden üstün görüyor. Halbuki biraz evvel birinci, onu kendisinden üstün görmüştü. Üçüncü kişi de, hem birinci tarafından hem de ikinci tarafından üstün görülmesine rağmen o bir ve iki numaralı kişi dahil olmak üzere geri kalan herkesi de kendisinden üstün görüyor.
Böylece toplumun bütün üyelerini dizayn ettiğiniz zaman sahâbe için herkeste başkalarını öne geçirme gayreti görürsünüz. Ensarı bir topluluk olarak kabul edin, muhacirîni bir topluluk olarak kabul edin. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatı boyunca ensar da muhacirîn de birbirlerini hep öne geçirmeye çalışmışlardır. Ensarın içindeki her kişi, ensarın geri kalan hepsini kendisinden üstün görmüştür. Muhacirîn içindeki her kişi, muhacirînin geri kalanlarını kendisinden üstün görmüştür. İkisi biraraya geldikleri zaman herbiri ensar ve muhacirîn olarak bütün arkadaşlarını kendisinden üstün görmüştür.
Bu, onların nefs tezkiyesi ve tasfiyesini başardıklarını gösteren çok ilginç bir sonuçtur. Herkes o noktaya kolay kolay ulaşamaz. Bunun hedefe ulaşması, ancak daimî zikirle mümkündür.
Daimî zikir, bütün insanlar için bir muhteşem sonucu ifade eder. O kişi, nefsinin bütün afetlerini yok etmiştir. Nefsinde hiç afet kalmamıştır. Bu yüzden mutlaka kalp gözü açılır, kalp kulağı açılır. Allah’ına sonsuz hamdler ve şükürler eder. Böyle bir insan için söz konusu olan şeye dikkatle bakın. Orada o kişi için mutluluk vardır, huzur vardır. Daimî zikir, kişiyi huzurun, mutluluğun en üstüne çıkartır.
Daimî zikrin sahibi olan kişi, hiç kimseye karşı kin tutmaz. Hiç kimseye düşman olamaz. Ona düşman olanlar çok olabilir. Ama o, kimseye düşman olamaz. Nefsindeki öfke, kin, haset, düşmanlık, nefret faktörleri tamamen yok olmuştur. Sevgi, onların zıt boyutlarında yerini almıştır. O kişi mutlu bir insandır. Hiç kimseye negatif bir cepheden husumet duygusu besleyerek, bir düşmanlığı oluşturmaz. Bu onun harcı değildir. Allah’a aşık olmuştur. Rabbiyle her zaman beraberdir. O en güzeli yaşamaktadır. Her noktada Allah ile bir bütünü temsil eder.
Allah ile olan ilişkilerinizde, Allah’ın sizi niçin yarattığını her zaman düşünerek hareket edin. O, sizin sahibinizdir. Sizden, Kendisine ait hiçbir şey beklemez. Bir başka ifadeyle; yapacağınız hiçbir şey, O’na bir fayda sağlayamayacağı gibi Allahû Tealâ’ya bir zarar da veremezsiniz. Ama ne yaparsanız, yaptığınız her güzel şey, mutluluğunuzun bir parçası olur. Yaptığınız her yanlış şey, mutsuzluğunuzun bir parçası olur.
Herşey çok mu güzel, yoksa bana mı öyle geliyor? Siz de aynı şekilde mi düşünüyorsunuz? Hepinizle birlikte olmak, kalp kalbe olmak, gönül gönüle olmak, Allah’tan bahsetmek, hepsi ne kadar güzel şeyler, öyle değil mi sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ bizlere ne kadar çok şey ihsan etmiş. Ne kadar çok ni’metler ikram etmiş. Bizleri mutlu kılmış. Saadet içinde bir dünyada yaşamamızı temin etmiş.
Dış dünyamızda insanlar birbirine düşman olabilir. Birbirinin can düşmanı olabilir. Ama bizim dünyamızda düşmanlık olmaz. Herkes dostumuz olmalıdır. Sevgili kardeşlerim, dostluğu yaşayın. Size düşman olan kişiye öyle dostça bir davranışta bulunun ki; düşmanlığı, ona utanç versin. Elbette böyle olsun diye yapmayacaksınız. Yani düşmanlığı ona utanç versin diye bir gayretin sahibi olmayacaksınız. Böyle yaparsanız, o zaman başkasının sahasında top oynamış olursunuz.
Sahanın yarısı sizin. Kendi sahanızda kalacaksınız. Başkalarının hareketlerini, siz tayin etmeyeceksiniz. Herkes kendi dilediği gibi yaşayacak. O yaşantı içerisinde o kişi ne kadar mutlu olabilirse, sadece o mutluluğu yaşayacak.
Siz herkese dost gözlerle bakın. Kalbinizle herkesi sevin. Kalbinizde herkese ayrı bir yer olsun. Hep en güzeli yaşamaya gayret edin. Bu ancak sevgiyle ve başkaları için yaşamakla gerçekleşir. Herkesi sevin. Allah’a olan sevginiz, herkese yayılsın ve mutlu olun sevgili kardeşlerim.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırması dileklerimiz ve dualarımızla...
|
|
 |
|