|
7-
HAYATTA İKEN ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEK
7-1- SERBEST
İRADENİN DİLEMESİ
Allah'a kavuşma nedir, acaba? Rabbimiz, Allâh'a kavuşma üzerinde neden
bu kadar önemle duruyor? Çünkü bu kavuşma bizim irademizle oluşan bir
kavuşmadır. Rabbimiz Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde buyuruyor
ki;
KEHF-110 :Femen kâne yercû likâe Rabbihî felya'mel amelen sâlihan.
Kim Allah'a kavuşmak isterse salih amel işlesin (nefsini tezkiye etsin)
Diğer taraftan Ankebut Sûresi'nin 5-6. âyet-i kerîmelerinde;
29/ ANKEBUT-5 : Men kâne yercû likâallahi feinne ecelallahi leât ve
hüvessemiy'ul'aliym.
Kim Allah'a mülâki olmayı, (ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı)
dilerse Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Allah işitir ve
bilir.
29/ ANKEBUT-6 : Ve men câhede feinnemâ yücâhidü linefsih innallahe
leganiyyün anil'âlemiyn.
Kim cihat ederse mutlaka nefsiyle (nefsi için) cihat etsin. Muhakkak
ki Allah âlemler üzerine ganidir (âlemlerden müstağnidir, münezzehtir).
Allah'a kavuşmak isteyen kişinin nefsi ile cihat etmesini Rabbimiz emrediyor.
Bu kavuşma ölümden sonraki kavuşma değildir. Bu kavuşma ölüm gelmeden
önce bu dünya üzerindeki serbest iradeyle vaki olan bir kavuşmadır. Allahû
Tealâ Ankebut Sûresi'nin 5. âyet-i kerîmesinde de "kim kavuşmak isterse",
Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde de "kim kavuşmak isterse"
diyor. Serbest iradenin dilemesi esas alınıyor.
29/ ANKEBUT-5: Men kâne yercû likâallahi feinne ecelallahi leât ve
hüvessemiy'ul'aliym.
Kim Allah'a mülâki olmayı, (ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı)
dilerse Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Allah işitir ve
bilir.
KEHF-110 : ...Fe men kâne yercû likâe Rabbihî fel ya'mel amelen sâlihan,
...Kim Rabbine ulaşmayı arzu ederse o zaman salih amel işlesin.
Bu kavuşmayı gercekleştirebilenlerin var olduğuna dair de Bakara sûresinin
156. âyetinde yüce Rabbimiz buyuruyor ki ;
2/ BAKARA-156 : Ellezine izâ esâbethüm müsibetün, kâlû innâ lillâhi
ve innâ ileyhi râci'un.
Onlar ki; kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; "Biz muhakkak
ki Allah içiniz (Allah için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız)"
dediler.
2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm
ileyhi raci'un.
O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak
mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O'na döneceklerini bilirler
(yakîn derecesinde inanırlar).
Burada Rabbimiz iki dönüşten bahsediyor ve bu dönüşten biri bu dünyada
iken dönüş, diğeri ise öldükten sonraki dönüştür. Öldükten sonraki dönüş
bizim elimizle olan bir dönüş değildir. Şu dünyada kim bir an önce ölümle
Allah'a dönmeyi ister?
89/ FECR-28: İrci'ıy ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh.
Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. (Ey ruh) Allah'a (Rabbine)
geri dönerek ulaş.
Bakara 46. ayet-i kerimede açık bir Allah'a dönüş emri var. Eğer bu ölümle
Allah'a dönüş emri ise, Allah herkese intihar etmesi emrini veriyor demektir.
İntihar ise İslâmda yasaktır, intihar eden cehennemliktir. Allah'ın herkese
intihar emrini vermesi söz konusu olamayacağına göre, dönüş emri dünya
hayatındaki dönüşe aittir, vuslat emredilmektedir.
7-2- ÖLÜMLE ALLAH'A
DÖNÜŞ
Al-i İmran Sûresi'nin 102. âyet-i kerîmesinde;
3/ ÂL-İ İMRAN- 102: Yâ eyyühellezine âmenüttekullahe hakka tükâtihi
ve lâ temütünne illâ ve entüm müslimûn.
Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın
sahibi ise aynı onlar) gibi Allah'a karşı takva sahibi olun ve ölmeden
(önce) Allah'a teslim olun.
2/ BAKARA-132 : Ve vassa biha ibrahimü benihi ve ya'kub. Ya beniyye
innallahestafa lekümüddine fe lâ' temütünne illâ ve entüm müslimün.
İbrâhîm de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yakub da (o sıra oğullarına;)
"Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah bu dîni sizin için seçti. Artık
siz ölmeyin; ancak Allah'a teslim olarak (ölün)" dedi.
Ve Al-i İmran Sûresi'nin 145. âyet-i kerîmesinde buyruluyor ki;
AL-İ İMRAN-145:
Ve mâ kâne linefsin en temute illâ biiznillâhi kitâben müeccelen.
İnsanlar için ölmek yoktur illa Allah'ın izni ile ölüm bizim Katımız'da
kararlaştırılmış bir gündür ve ne önce ölürsünüz, ne de sonraya kalabilirsiniz.
Demek ki, ölümle oluşan olay bizim irademizin dışında oluşuyor. Rabbimiz
bizim irademize sesleniyor. Dehr Sûresi'nin 3. âyet-i kerîmesinde buyuruyor
ki;
76/ İNSAN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhüssebiyle immâ sâkiren ve immâ kefûrâ.
Muhakkak ki biz onu (insanı) sebiyle (Allah'a kavuşturan yola) ulaştırırız.
Kimi (hidayet yolundan Allah'a ulaşarak) şükredenlerden olur. Kimi (asla
Allah'ın hidayet yoluna girmediği ve kalbine imân yazılmadığı için mümin
olamaz) kafir olarak kalır, (kalbinde küfür yazdığı için) küfredenlerden
olur.
Yani herşey kulun serbest iradesine terkedilmiş ve Allahû Tealâ İsra Sûresi'nin
18. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;
İSRA-18: Men kâne yüridülâcilete accelnâ lehû fîhâ mâ neşâu limen nürîdu,
sümme cealnâ lehû cehenneme.
Kim bizden bu çabuk geçen dünya nimetlerini isterse, dilediğimiz kimseye
dünya nimetlerini peşin veririz. Sonra onu cehennem'e koyarız.
7-3- VUSLAT
EMRİ
Demek ki, Allahû Tealâ kulun talebi doğrultusunda hareket edeceğini buyuruyor.
Demek ki, Rabbimize mülâki olma durumu var ve bu mülâki olmayı bir gün
gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Mülâki olma emrini ise Rabbimiz 11
ayrı yerde "Rabbine dön!" şeklinde vermiştir. (Bakınız 11-6-3)
Bu 11 âyet-i kerîmede Rabbimize mülâki olmamız için Rabbimiz kendine çağırıyor.
Bu emirler dünya hayatında serbest iradeye verilmiş 11 tane emirdir. İşte
insanlar bu istikamette hareket etmedikleri müddetçe demek ki, hüsrana
uğramaları söz konusudur. Peki nasıl dönüp teslim olacağız, nasıl mülâki
olacağız? Bu konuda Rum Sûresi'nin 7. âyet-i kerîmesinde beyan olunanlar
gibi olmamamızı istiyor, Allahu Tealâ.
RUM-7: Ya'lemûne zâhiran minel hayatıd dünya ve hüm anil'ahireti hüm
gâfilûn.
Onlar ki, bu dünyanın zahiri hayatını bilirler ahirinden gâfil dirler.
30/ RUM-8: Evelem yetefekkerû fiy enfüsihim, mâ halakallahüssemâvâti
vel'arda ve mâ beynehümâ illâ bilhakkı ve ecelin müsemmen ve inne kesiyren
minennâsi bilikaâi rabbihim lekâfirûn.
Nefslerinde tefekkür etmiyorlar mı ki, Allah, gökleri ve yeri ve ikisinin
arasındakileri neden yarattı? Ancak hak ile belli (belirlenmiş) bir vade
ile ve muhakkak ki, insanlardan çoğu Allah'a mülâki olmayı (dünya hayatında
Allah'a ulaşmayı) inkâr ederler.
7-4- EMANETLERİN
ALLAH'A TESLİMİ
Ahzab Sûresinin 72. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz buyuruyor ki;
33/ AHZAB-72: İnnâ aradnel'emânete alessemâvâti vel'ardı velcibâli
fe'ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal'insân, innehü kâne
zalûmen cehûlâ.
Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara teklif ettik de bunu
yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü
o zalim ve cahildir.
Âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;
4/ NİSA - 58: İnnallahe ye'mürüküm en tüeddûl'emânâti ilâ ehlihâ ve
izâ hakemtüm beynennâsi en tahkümû bil'adl, innallahe ni'immâ ye'izuküm
bih, innallahe kâne semiy'an basıyrâ.
Allah emanetleri mutlaka sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar
arasında hakemlik ettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak
ki Allah bununla size bir nimet veriyor. Ve Allah işiten ve bilendir.
Bu emanetlerin birincisi ruhrtur. Zaten ruh Rabbimizin emrindendir ve
Rabbimize kavuşarak mülâki olacaktır. Onun huzurunda toplanacak değildir.
Mülâki olmak kavuşmaktır, ilka olmaktır. İşte ilk teslimiyeti gerçekleştirecek
olan ruhtur. Ruhun Rabbimize nasıl varacağını Rabbimiz Fatır Sûresi'nin
18. âyet-i kerîmesinde ifade buyuruyor.
35/ FATIR-18 : Ve lâ tezirû vâziretün vizre uhrâ, ve in tet'u müskaletün
ilâ hımlihâ lâ yuhmel minhü şey'ün velev kâne zâ kurbâ, innemâ tünzirülleziyne
yahşevne rabbehüm bilgaybi ve ekaâmûssalât, ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ
linefsih, ve ilallâhilmasıyr.
Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. Eğer (başkasını) çağırırsa
yüklensinler diye, hiçbiri yüklenilmez. Akrabası olsa bile. Muhakkak ki
sen ancak Rablerine gaybta huşû duyanlar ve namaz kılanları uyarırsın.
Kim nefsini tezkiye ederse bunu kendi nefsi için yapmış olur ve (ruhu)
Allah'a doğru yola çıkar (Allah'a ulaşır).
Diger taraftan Fecr Sûresi'nin 27, 28. âyet-i kerîmelerinde;
89/ FECR-27: Yâ eyyetühennefsülmutmainne.
Ey mutmain olan nefs!
89/ FECR-28: İrci'ıy ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh.
Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. (Ey ruh) Allah'a (Rabbine)
geri dönerek ulaş.
Kulun ruhunu Allah'a ulaştırabilmesi için nefsin de bir görevinin ortaya
çıktığını görüyoruz. Nefs tezkiyesi ve 3. cesedimiz olan nefsimizin tezkiyesi
ile ruhun Allah'a ulaştırılması arasında bir paralellik görmekteyiz. Ve
işte Rabbimiz Maide Sûresi'nin 105. âyet-i kerîmesinde nefsimiz için şöyle
buyuruyor;
5/ MAİDE-105: Yâ eyyühelleziyne âmenû aleyküm enfüseküm, lâ yadurruküm
men dalle izehtedeytüm, ilallâhi merci'uküm cemi'an feyünebbiüküm bimâ
küntüm ta'melûn.
Ey âmenû olanlar! (ilk 7 basamağı aşanlar, Allah'a ulaşmayı dileyenler)
nefslerinizin sorumluluğu, (nefslerinizi tezkiye etmek) üzerinizedir (üzerinize
borçtur) siz (nefsinizi tezkiye ederek) hidayete erdiğiniz zaman dalâlette
olanlar size bir zarar veremezler. Hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz.
Böylece size yaptıklarınız bildirilecektir.
Demek ki, biz nefsimizi tezkiye edip Allah'a hidâyet olmazsak yani dönemezsek,
sonunda bizim irademiz dışında mutlaka O'na döndürüleceğiz. İşte bu dönüş
ikinci dönüş, mecburi dönüştür. Halbuki bize emredilen birinci dönüştür,
onun da nefsin tezkiyesi ile mümkün olduğu ortaya çıkıyor. Demek ki, ruhun
Allah'a ulaştırılması nefsin tezkiyesi ile mümkündür. Nefsin temizlenmesinin
ne şekilde yapılacağı hakkında daha önce bilgiler verilmiştir. Nefs tezkiyesi
mürşidsiz olamayacağına göre, yapılması gereken şey açıktır.
İkinci teslim ise fizik vücudun teslimidir. Kişi amilüssalihat işlemeye
devam eder. Zikrini arttırır. Ve bir gün artan zikri sebebiyle kalp %
91 aydınlığa ulaşır. İşte o zaman o kişi vechini (fizik vücudunu) Allah'a
teslim edecektir.
4/ NİSA-125 : Ve men ahsenü diynen mimmen esleme vechehü lillâhi ve
hüve muhsinün vettebe'a millete ibrâhiyme haniyfâ, vettehazallahü ibrâhime
haliylâ.
O kişiden vechi, (fizik vücudu) dinde daha ahsen kim vardır? O kişi
ki vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur.
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuştur. Ve Allah Hz. İbrâhîm'i
dost ittihaz etmiştir
.Kalpteki % 9 karanlık, daimi zikre ulaşarak tamamen aydınlanınca o kişi
nefsini de Alah'a teslim etmiş olacaktır.
98/ BEYYİNE-5: Ve mâ ümirû illâ liya'büdullahe muhlisıyne lehüddiyne
hünefâe ve yükıymussalâte ve yü'tüzzekâte ve zâlike diynülkayyime.
Onlar emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak Allah için dinde halis
(nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular. Ve namaz kılmakla
ve zekât vermekle emrolundular. İşte kayyum olan din budur.
Böylece Nisa 58'deki emanetler Ruh - Fizik Vücut - Nefs kademe kademe
Allah'a teslim olacaklardır. Ruh Allah'a teslim olduğu zaman nefs rehinedir.
Henüz emanet değildir. Ama fizik vücut emanettir. Ne zaman fizik vücudu
Allah'â teslim ederiz, o zaman nefsimiz emanet durumuna geçecektir. Ve
bundan sonraki son emanet olan nefste Allah'a teslim olarak 3 emaneti
Allah'a teslim etmiş oluruz, İslâm oluruz.
8- HEVA
ve HEVESE TÂBÎ OLMAMAK VEYA HİDAYETÇİYE TÂBİ OLMAK
8-1- HEVA
VE HEVESE TÂBÎ OLMAMAK
Rabbimiz, Naziat Sûresi'nin 37, 38 ve 39.âyet-i kerîmelerinde,
NAZİAT-37, 38, 39: Fe emmâ men taga ve aseral hayated dünyâ fe innel
cahîme,
Azan (Taguta tâbi olan) ve dünya hayatını tercih edenin varacağı yer
şüphesiz ki, cehennemdir.
Aynı Sûrenin 40. ve 41. âyet-i kerîmelerinde de;
NAZİAT-40, 41: Ve emmâ men hâfe makâme Rabbihî ve nehennefse anilhevâ
fe innel cennete hiyel me'vâ.
Kim Rabbinin huzuruna makamına gitmekten korkar ve nefsini kötülüklerden,
yani hevâ ve hevesinden alıkoyarsa muhakkak ki, onun varacağı yer cennettir
Demek ki, nefsin çok önemli bir yeri var. Önce nefsi bu kötülüklerden
nasıl alıkoyabiliriz? Zaten Rabbimiz nefsi yedi katlı bir apartman gibi
inşâ etmiş.
En'am Sûresi'nin 98. âyet-i kerîmesinde buyruluyor ki;
EN'ÂM-98 : Ve hüvellezî enşaeküm min nefsin vahidetin femüstekarrun
ve müstevdaün kad fessalnal âyâti li kavmin yefkahûn.
Sizi tek bir nefsten inşâ ettik, onun bir karar yani (dünya) bir de
emânet yeri (Berzâh) vardır. And olsun ki ayetleri idrak eden kavim için
açıkladık.
8-2- ALLAH'IN
RAHİM ESMASININ TECELLİSİ
12/ YUSUF-53: Ve mâ überriü nefsiy, innennefse le'emmâretün bissûı
illâ mâ rahime rabbiy, inne rabbiy gafûrün rahiym.
(Yarabbi) ben nefsimi ibrâ edemem (temize çıkaramam) çünkü nefs sui
olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Ama Rabbimin rahim (esmasıyla tecelli
ettiği nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim mağfiret eder (günahları sevaba
çevirir) ve rahiymdir (rahmet gönderici, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve
tasfiye edicidir).
Demek ki, nefsini kötülüklerden alıkoymak isteyen kişi Rabbinin koruduğu
bir hale gelmek durumundadır. Rabbimizin koruduğu nefs haline nasıl gelinir?
O hale gelmek nasıl mümkün olur? Bu konuda Allahû Tealâ Hud Sûresi'nin
118, 119. âyet-i kerîmelerinde buyuruyor ki;
HUD-118, 119: Ve lev Şâe Rabbüke leceâlennâse ümmeten vâhideten velâ
yezelûne muhtelifîn İllâ men rahime Rabbüke ve li zâlike halakaküm ve
temmet kelimetü Rabbike le emle enne cehenneme minelcinneti vennâsi ecmâin.
Ve senin Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı ve ihtilâf
içinde yüzüp durmazlardı. Yalnız Rabbinin muhafaza ettikleri, korudukları
bundan müstesnâdır. Allah insanları bunun için yarattı. (Allah'ın koruması
altına girsinler ve tek bir fırka oluştursunlar diye) Ve Allah'ın cehennemi
tamamen insanlarla ve cinlerle dolduracağım sözü yerine geldi (tamamlandı).
Nefslerini hüsrana düşürenler ise Mü'minun Sûresi'nin 103. âyetine göre
ebediyen cehennemde kalacaktır.
Allah'ın dünya hayatında Allah'a mülâki olmak konusunda inzal ettiği âyet-i
kerîmeleri bilip de nakzedenler, yalanlayanlar için, demek ki sonsuz bir
cehennem azabı geçerlidir. "Allah'a dünya hayatında ulaşmayı arzu
etmeyenler, tamamen kendilerini dünya hayatına verenler ise Allah'ın âyetlerinde
gâfildirler." buyuruluyor.
10/ YUNUS -7: İnnelleziyne lâ yercûne likaâenâ ve radû bilhayâtiddünyâ
vatme'ennû bihâ velleziyne hüm an âyâtinâ gaâfilûn.
Onlar ki bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı)
dilemezler, dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır,
onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
YUNUS-11: ... Fenezerullezîne lâ yercûne likaenâ fî tuğyânihim ya'mehûn.
Bize mülâki olmayı istemeyenleri azgınlıkları içinde şaşkın bir halde
bırakırız.
Zaten sadece dünya nimetlerini isteyenlerin cehennemlik olduğu İsrâ Sûresi'nin
18. âyet-i kerîmesinde açıklanmaktadır.
İSRA-18 : Men kâne yüriydül'acilete accelnâ lehü fiyhâ mâ neşâü limen
nüriydü sümme ce'alnâ lehü cehennem, yaslâhâ mezmûmen medhûrâ.
Kim bu çarçabuk geçen dünyayı isterse, biz de dilediğimize, dilediğimiz
şeyi çarçabuk veririz. Sonra da onu cehenneme koyarız. Oraya kınanmış
ve rahmetten kovulmuş olarak girer.
Diğer taraftan Şems Sûresi'nin 7,8,9 ve 10. âyet-i kerîmelerinde şöyle
buyrulmaktadır.
91/ ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Yemin ederim ki o nefs sevva edildi (7 kademede).
91/ ŞEMS-8: Fe'elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ.
O'na (o nefse) (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) fücuru ilham edilir.
91/ ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Andolsun ki nefsini tezkiye eden felâha erer (cennete girer).
Demek ki nefsimizi mutlaka tezkiye ve terbiye etmek mecburiyetindeyiz.
Zaten Mâide Sûresi'nin 105. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bize bir görev
vermiş, nefsimizi tezkiye etmemiz istikametinde.
5/ MAİDE-105: Yâ eyyühelleziyne âmenû aleyküm enfüseküm, lâ yadurruküm
men dalle izehtedeytüm, ilallâhi merci'uküm cemi'an feyünebbiüküm bimâ
küntüm ta'melûn.
Ey âmenû olanlar! (ilk 7 basamağı aşanlar, Allah'a ulaşmayı dileyenler)
nefslerinizin sorumluluğu, (nefslerinizi tezkiye etmek) üzerinizedir (üzerinize
borçtur) siz (nefsinizi tezkiye ederek) hidayete erdiğiniz zaman dalâlette
olanlar size bir zarar veremezler. Hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz.
Böylece size yaptıklarınız bildirilecektir.
Demek ki burada da nefsimizin tezkiyesinin üzerimize borç olduğu ve nefsimizi
kötülüklerden arındırabilmenin ancak onu tezkiye, terbiye etmekle mümkün
olduğu buyuruluyor.
8-3- HEVA
VE HEVESE TâBî OLMANIN SONUCU
Diğer taraftan
hevasına tâbî olanlar için yani Kasas Sûresi'nin 50. âyet-ı kerîmesinde
Rabbimiz şöyle buyuruyor.
28/ KASAS-50 : Fein lem yesteciybû leke fa'lem ennemâ yettebi'ûne ehvâehüm,
ve men edallü mimmenittebe'a hevâhü bigayri hüden minallah, innallahe
lâ yehdiylkavmezzâlimiyn
Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet etmezlerse (uymazlarsa),
o zaman bil ki onlar hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allah'tan
(Allah'ın tayin ettiği) hidayetçiye değil de hevasına (nefsine) tâbî olan
kişiden daha çok dalâlette olan kim vardır? Muhakkak ki Allah zalim kavimleri
hidayete erdirmez.
"Allah'dan bir hidâyetçiye tâbî olmadan hevesine uyandan daha açık
delâlette olan kim vardır?" Burada hevesine uyanın mutlaka Allah'dan
bir davetçiye uymadığını ve bundan dolayı dalâlete düştüğünü görüyoruz.
Zaten bu istikamette Beyazitî Bestamî hazretlerinin bir sözü var; "Şeyhi
olmayanın, şeyhi şeytandır.".
45/ CASİYE-23: Efere'eyte menittehaze ilâhehü hevâhü ve edallehullahü
alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhî ve kalbihî ve ce'ale alâ basarihî gışâveh,
femen yehdiyhi min ba'dillâh, efelâ tezekkerûn.
Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim),
Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakır, onların kalplerindeki sem'i
(işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve
onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli
bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah'tan sonra kim bu kişiyi hidayete
erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
Allahû Tealâ da bu sözü teyid eder. Kehf Sûresi'nin 17. âyet-i kerîmesinde
şöyle buyuruluyor;
18/ KEHF-17 : Men yehdillâhü fehüvelmühted, ve men yudlil felen tecide
lehü veliyyen mürşidâ.
Allah kimi kendisine hidayet etmişse (kimin ruhunu kendisine ulaştırmışsa)
o muhakkak ki hidayete ermiştir. Kim de dalâlete düşmüşse onun için bir
velî mürşid bulunmaz.
Demek ki bize bir yol gösterici (bir hidâyetçi) olması halinde biz nefsimize,
hevesimize uymuyoruz. İşte bu istikamette Rad Sûresi'nin 7. âyet-i kerîmesinde;
13/ RAD-7: Ve yekuûlülleziyne keferû lev lâ ünzile aleyhi âyetün min
rabbih, innemâ ente münzirün ve likülli kavmin hâd.
Ve kâfirler derler ki "Onun üzerine Rabbin'den bir mucize indirilmeli
değil miydi?" Sen sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi
vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).
Biz her kavim için mutlaka Allâh'a hidâyet eden bir görevli kılarız, buyuruluyor.
Demek ki nefsin hevesinden kurtulabilmek için nefse tâbî olmamak için,
kötülüklerden arınabilmek için, bir taraftan nefis tezkiyesi için gayret,
diğer taraftan da Allah'dan bir hidâyetçinin bulunması ve ona tâbî olunması
gerekiyor.
20/ TAHA-123: Kaâlehbitâ minhâ cemiy'an ba'duküm liba'dın adüvv, feimmâ
ye'tiyenneküm minniy hüden femennittebe'a hüdâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ
Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin. Bizden size yaşadığınız
devrede hidayetimiz geldiği zaman, kim hidayetçimize tâbî olursa o dalâlette
kalmaz ve şâkî de olmaz.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O'na tabi olmuş bütün sahabe de davet etmişlerdir.
12/ YUSUF-108: Kul hâzihî sebiyliy ed'û ilallahi alâ basıyretin ene
ve menittebe'aniy, ve sübhânallahi ve mâ ene minelmüşrikiyn.
De ki; "Benim ve bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle
basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur.
Ve Allah'ı tenzih ederim. Ve ben müşriklerden değilim."
DR.İSKENDER
ALİ MİHR
|