Sevgili ziyaretçiler, "Sihir (yani büyü) ve Hüddam"
isimli bir konuyu inşaallah sizlere anlatacağız. Bir Allah
var. Allah'ın Rabbanî ilmi var; biz size onu öğretmekle
mükellefiz. Hidayet, bu Rabbanî ilmin en büyük kavramıdır
ve görevimiz hidayetin sizlere öğretilmesidir, dünyaya öğretilmesidir;
ama Allah'ın bu Rabbanî ilminin yanında bir de zülmanî ilimler
var. Şeytanın karanlık ilimleri...
Nerede
şeytan varsa, orada haksızlık vardır, orada adaletsizlik
vardır, orada zulüm vardır. Hakkın sahibinin değil, kuvvetin
sahibinin hakimiyeti vardır, herşey en kötü şekilde oluşur.
Bütün insanlar mutsuzdur ve huzursuzdur; yani tıpkı iblis
gibi. Ama zülmanî ilimler de ilimdir.
Nereden başlıyor bu olay?
Sevgili
ziyaretçiler, Harut'la Marut isminde iki tane melek, Âdem
(A.S) yaratıldıktan sonra Allahû Tealâ'ya müracaat ediyorlar.
Diyorlar ki:
"Sen
emrettin, biz de Âdem (A.S)'a secde ettik, ama aslında biz
bunun gerçek anlamını kavrayamadık. Biz onun yapamadığı
şeyleri yapabiliriz, biz ondan üstün değil miyiz?"
Allahû
Tealâ buyurdu ki:"Hayır, siz ondan üstün değilsiniz,
o sizden üstün."
Melekler
dediler ki:"Sen Allah'sın. Öyle söylüyorsun,
kesinlikle biz buna inandık; ama neden üstün?"
Allahû
Tealâ buyuruyor ki:"Biz ona nefs verdik. O nefsi
ile olan cihadını kazandığı an, sizden üstün birisi olacaktır.
Kazanamasaydı, sizden daha geride olacaktı."
İki
melek diyorlar ki:"Yani Yüce Allah'ım (diyorlar),
bu Âdem'i bizden üstün kılan onlara verdiğin nefs
mi, ona verdiğin nefs mi?"
"Evet"
diyor Allahû Tealâ.
"Öyleyse
(diyorlar) bize de ver. Biz sana ondan üstün olduğumuzu
ispat edelim."
Allahû Tealâ buyuruyor ki:"Siz (diyor) nefsle
yapamazsınız, bu işi başaramazsınız."
Ama bizim Harut'la Marut, iki kafadar melek tutturmuşlar:"İlle
de ille biz nefsi istiyoruz."
Allahû
Tealâ demiş ki:"Peki,
o zaman kendi iradenizle hareket edeceksiniz, işte serbest
iradeniz, işte müsaadeniz. Nefsi de size verdim. Hadi bakalım,
şimdi inin aşağı."
İki
melek Allahû Tealâ'ya bunları söyleyene kadar dünya üzerinde
binlerce yıl geçmiş ve Babil şehri kurulmuş. Harut'la Marut
isminde bu iki tane melek, Babil şehrine inmişler ve bir
kadına kötü bir şey yapmışlar. Nefsleri var tabiî. Dayanamamışlar
nefslerinin talebine, arzusuna. Onun üzerine kadının eşi,
öfkelenerek, şiddetle gelmiş iki meleğe çatmış: "Siz
benim karıma nasıl bunu yaparsınız" diye. Bizim
Harut'la Marut, nefslerinin öyle bir tesiri altındalar ki;
adamı oracıkta öldürmüşler ve bu süre sadece iki ay. İki
melek, nefsle yaşamaya iki ay dayanabilmişler.
Ama bu iki ayda Babil şehrinde çok şeyler olmuş. Harut'la
Marut, oradaki insanlara büyüyü, sihri, hüddamı anlatmışlar.
Onlara demişler ki:"Sakın
bunu kullanarak kâfir olmayın. Gideceğiniz yer, böyle bir
şey kullandığınız anda hiçbir şey sizi cehennemden, cehennemin
en alt katından kurtaramaz. Ama, sadece ilim öğrenmek için
buradaysanız, bu bir zülmanî ilimdir, şeytanla ilişki kuran
bir ilimdir. Biz size bunu öğretiriz, ama kullanmamayı şiar
edinirseniz öğretmemiz uygun olur. Israr ederseniz, gene
öğretiriz, ama bizim tavsiyemiz kesinlikle bu ilmi kullanmayın."
İşte
âyet-i kerime Bakara 102. Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-102:
Vettebeû mâ tetluş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne),
ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen
nâses sihrâ, ve mâ unzile alel melekeyni bi bâbile hârûte
ve mârût(mârute), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ
innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur, fe yeteallemûne minhumâ
mâ yuferrikûne bihî beynel mer'i ve zevcih(zevcihî), ve
mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi),
ve yeteallemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum, ve le kad
alîmû lemeniş terâhu mâ lehu fil âhireti min halâ(halâkın),
ve le bi'se mâ şerav bihî enfusehum, lev kânû ya'lemûn(ya'lemûne).
Süleyman'ın mülkü üzerine onlar, şeytanların okuduğu
(anlattığı, tilâvet ettiği) şeylere uydular (tâbî oldular).
Oysa Süleyman, (sihir yapmadı ve) kâfir olmadı. Fakat şeytanlar,
insanlara sihri öğretmekle kâfir oldular. Babil (şehrin)deki
iki melek (olan) Harut ve Marut'a indirilen şeyleri (öğretiyorlardı).
Oysa onlar: "Biz (im bilgimiz, sizin için) sadece bir
fitne, bir imtihandır. Sakın (sihir ilmini öğrenerek) kâfir
olmayın." demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi.
O zamanlar (sihir meraklıları ve onu geçim vasıtası yapanlar)
o ikisinden erkek (koca) ile karısının arasını açacak şeyler
öğreniyorlardı. Halbuki onlar, Allah'ın izni olmadan onunla
(sihirle) hiç kimseye zarar veremezlerdi. Zaten onlar kendilerine
fayda verecek şeyleri değil, zarar verecek şeyleri öğreniyorlardı.
Andolsun ki; onlar onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın
alan (ve onunla çıkar sağlayan) kimse için ahirette bir
nasip olmadığını bilirlerdi. Kendi nefslerini, onunla ne
kötü bir şeye sattıklarını onlar keşke biliyor olsalardı.
"Süleyman'ın
mülkü üzerine onlar; şeytanların okuduğu (yani anlattığı,
tilâvet ettiği) şeylere uydular." Harut'la Marut ismindeki
bu iki melek. "Oysa Süleyman sihir yapmadı ve kâfir
olmadı, fakat şeytanlar insanlara sihir öğretmekle kâfir
oldular. Babildeki, Babil şehrindeki iki melek olan Harut
ve Marut'a indirilen şeyleri öğretiyorlardı." "Oysa
onlar (yani Harut'la Marut); 'Biz, bizim bilgimiz sizin
için sadece bir fitne, bir imtihandır. Sakın sihir ilmini
öğrenerek kâfir olmayın' demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi."
Şeytanlar o devrede insanlarla beraberdiler ve Hazreti Süleyman,
şeytanları ev yaptırmak da dahil olmak üzere birçok işte
açık bir şekilde kullanmıştır, cinleri de kullanmıştır.
Ve
Hazreti Süleyman'ın öldüğü anda bakın ki; Hazreti Süleyman
ayaktaydı, asasına dayanıyordu ve günlerce hiç kımıldamadı.
Ama bir kemirici böcek, onun asasını kemirdi, kemirdi, sonunda
asa Hazreti Süleyman'ın ağırlığına dayanamadı ve ikiye ayrıldı,
Hazreti Süleyman da o zaman düştü, cinler onun ölü olduğunu,
öldüğünü ancak o zaman anlayabildiler. Demek ki Harut'la
Marut, insanlara bunu mutlaka söylüyorlardı.
"Sakın
bunu öğrenmeyin, bu sizin için bir imtihandır ve bize kalsa
biz size bunu öğretmeyiz. Sakın bunu öğrenerek kâfir olmayın;
bunu öğrenen mutlaka kâfir olur."
Neden
kâfir olur? O kişi şeytanî öğretinin artık içine girmiştir.
İblisin elinde oyuncak olur, yani iblisin, şeytanın adımlarına
tâbî olur. İblisin adımlarına tâbî olan kişi ise hidayette
de olsa bu adımlara tâbî olduğu için hidayetten düşer. Allah'tan
şüphe etmek, Allah'ın âyetlerinden şüphe etmek, Resûl'den
şüphe etmek. Bu üç tane faktörden bir tanesi o kişide mutlaka
oluşur, şeytanla ilişkisi kuvvetlenince ve böylece o kişi
fıska düşer, şeytanın adımlarına tâbî olur, hevasına tâbî
olur, dalâlete düşer, fıska düşer ve aynı zamanda küfre
düşer. İşte "Sakın bunu yapmayın da kâfir olmayın."
sözü bunu anlatıyor, bu sihri. (Yani zamanımızda "büyü"
deniyor, bazı yerlerde "ilaç" deniyor adına; meselâ
Denizli'de ilaç diyorlar.)
Büyü yapmak, Allah'ın kesinlikle yasak ettiği bir zülmanî
ilimdir; ama ilimdir. Ve büyü diye bir şey vardır ve
çok zararlıdır insanlara. Eğer sevgili ziyaretçiler, evinizde
bir odaya girdiğiniz zaman o odada sıkıntı duyuyorsanız,
o odada huzursuz oluyorsanız, odadan çıktığınız zaman huzursuzluk
geçiyorsa, bilin ki o odada sizin için yapılmış bir büyü
mutlaka vardır. Büyü kendisini mutlaka tesir hissettirir.
Evinizin hangi odasındaysa o odayı tepeden tırnağa arayacaksınız,
o büyüleri oradan alacaksınız, büyü vasıtalarını. Büyü yapılan
kişi, büyünün cinsine göre bariz bir huzursuzluğunun içine
yuvarlanır. Öyle büyü vardır ki; insanı öldürür.
On
yıl kadar evvel, bir dergide; bir yazı çıkmıştı. Bir büyücü;
kendisine soruluyor, röportaj yapılıyor büyücüyle.
Diyorlar
ki:
"Siz
büyüyle bir insanı öldürür müsünüz?"
"Öldürürüm"
diyor.
"Peki
ama siz Allah'ın verdiği bir hayatı nasıl alırsınız? Bunu
yapmanız yanlış değil mi?" diyor röportaj yapan röportör
.
Diyor
ki büyücü:
"Sizin
değer ölçüleriniz, ahlak yargılarınız beni hiç mi hiç ilgilendirmez.
Kim bana gelir de parayı bastırırsa, benden falancanın öldürülmesini
isterse; ben onu gerçekleştiririm, hiçbir şekilde iz olması
da mümkün değildir, o kişi kıvranarak ölür."
"Bundan
huzursuzluk duymaz mısınız?" sualine, "Hayır."
cevabını veriyor.
"Sizin
değer yargılarınız beni hiç alâkadar etmez." diyor.
"Benim
kanunum budur." diyor.
Yani
şeytandan emir alan birisi. Öyleyse ölüme kadar götüren
büyüler var. Sevgili ziyaretçiler, devam edelim âyet-i kerimeye,
sonra da bu "Büyüden, sihirden kurtuluş var mı, hüddamdan
kurtuluş var mı?" ona geçelim. Bir defa daha hatırlayalım:
'Sakın
sihir ilmini öğrenmek suretiyle kâfir olmayın.' demedikçe
hiç kimseye bunu öğretmezlerdi." diyor. Harut'la Marut,
bunu hiç kimseye öğretmezlerdi. "O zamanlar sihir meraklıları
ve onu geçim vasıtası yapanlar, o ikisinden (yani Harut'la
Marut'tan) erkek (koca) ile karısının arasını açacak şeyler
öğreniyorlardı (yani büyü öğreniyorlardı). Halbuki onlar,
Allah'ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar
veremezlerdi." Âyetin burasında duralım.
Bir
defa daha okuyalım:
"Halbuki
onlar, Allah'ın izni olmadıkça, onunla (yani sihirle) hiç
kimseye zarar veremezlerdi."
Acaba
Allahû Tealâ ne demek istiyor?
Şunu demek istiyor sevgili kardeşlerim:
Kim
Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah ona 10 tane ihsan verir
arka arkaya. Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır, kulaklarındaki
vakrayı alır, kalbindeki ekinneti alır, yerine ihbat koyar,
kalbine ulaşır o kişinin, kalbin nur kapısını Allah'a çevirir,
o kişinin göğsünden kalbine nur yolunu açar, o kişiyi huşûya
ulaştırır. O kişiye irşad makamını gösterir ve 10. ihsanı
irşad makamını göstermektir. O kişi irşad makamına gider
de Allah'ın kendisine verdiği mürşid sevgisiyle o mürşide
tâbî olursa, önünde diz çöküp tövbe ederse, tâbiiyetini
gerçekleştirirse; Devrin İmamı'nın ruhu, o kişinin başının
üzerine gelir ve yerleşir; (Mucadele 22.) Diyor ki Allahû
Tealâ:
58/MUCADELE-22:
Lâ tecidu kavmen yu'minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne
men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum
ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul
îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin
tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum
ve radû anh(anhu), ulâike hizbullah(hizbullahi), e lâ inne
hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya)
îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir
bulamazsın. Velev ki; onlar, babaları veya oğulları veya
kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine
îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş
olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine
yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan
cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah
onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar,
Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları
kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
40/MU'MİN-15:
Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ
men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından
(Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı
dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği
kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün
geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden
(Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh ulaştırır.
"Arşın
sahibi olan ve dereceleri yükselten Allah, kullarından lâyık
olanların başının üzerine emrinden, emrini tebliğ etmek
üzere ruh gönderir." Diyor. Devrin İmamı'nın ruhunu.
"Ve o kişiye (yani o kişinin ruhuna, başının üzerine
geldiği kişinin ruhuna): 'Senin Allah'a ulaşma günün, yevm'üt
talâkın geldi' diye onu uyarmak için" diyor Allahû
Tealâ.
İşte
Devrin İmamı kimin başının üzerine gelirse o ruh, bir muhafızdır.
Önden arkaya doğru uzanarak kişinin iki ellerinin arasındaki
saha içerisinde yani dışarıda değil, iki ellerinin arasındaki
saha içinde boydan boya, önden arkaya doğru uzanır.
Ve
ne yapar?
Muhafız
olur. Kaf Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor
ki:
50/KAF-31:
Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîd(baîdin).
Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32:
Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte vaadolduğunuz şey (bu cennettir). Bütün evvab (Allah'a
ruhu ulaşmış ve sığınmış) ve hafîz (başları üzerinde devrin
imamının ruhunu muhafız olarak taşıyan) olanlar için.
Rad
Suresinde Allahû Tealâ diyor ki:
13/RAD-11:
Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu
min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin
hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin
sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min
vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden
arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamının ruhları)
vardır. Allah'ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak
ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma
konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi
bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz).
Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu
reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan
başka koruyan bir dost yoktur.
"Biz
onların başlarının üzerine muhafız getiririz, o kavmin (yani
tâbî olanların topluluğuna kavim diyor Allahû Tealâ) davranış
biçimleri onlar tarafından tayir edilmedikçe (yani değiştirilmedikçe,
kötüye döndürülmedikçe; yani onlar fıska düşmedikçe) biz
onların başlarının üzerinden bu muhafızı almayız."
diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse,
kimin başının üzerinde devrin imamının ruhu gelip yerleşmişse...
Mucadele 22'de Allahû Tealâ diyor ki:
58/MUCADELE-22:
Lâ tecidu kavmen yu'minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne
men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum
ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul
îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin
tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum
ve radû anh(anhu), ulâike hizbullah(hizbullahi), e lâ inne
hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya)
îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir
bulamazsın. Velev ki; onlar, babaları veya oğulları veya
kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine
îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş
olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine
yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan
cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah
onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar,
Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları
kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Onların
üzerine, başlarının üzerine Allah'ın katından ruh gönderilir
ve o ruhla onlar desteklenirler, yed edilirler, bir başka
ifadeyle muhafaza altına alınırlar. Sonra? Ve onların kalplerinin
içine îmân yazılır diyor. Yani onlar mü'min olurlar.
Kimin
başının üzerinde devrin imamının ruhu oluşursa, kimin böylece
kalbine îmân yazılmışsa, başının üzerinde kim muhafız taşıyorsa
onlar hafîz olanlardır, muhafaza altına alınmış olanlardır,
Allah'ın müsaade vermedikleridir bunlar. Maide Suresinin
105. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
5/MAİDE-105:
Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum
men dalle izehtedeytum ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum
bimâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (bir borçtur,
nefsinizin sorumluluğu üzerinizedir). Siz hidayette iseniz,
dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin
dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri, size
haber verecektir.
Nefs
Tezkiyesi ne zaman başlar?
Ne
zaman 10 tane ihsan alırsanız Allah'a ulaşmayı diledikten
sonra ve tâbî olursanız, o noktada başınızın üzerine devrin
imamının ruhu gelir. Gelirse nefs tezkiyesine başlayabilirsiniz.
Neden?
Çünkü,
ancak o geldikten sonra kalbinize îmân yazılır Mucadele
Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre. Kalbinizin içine îmân
yazılmazsa nefs tezkiyesine başlayamazsınız. Nefs tezkiyesi
demek, zikir yaptığınız zaman Allah'ın katından gelen rahmetin,
fazlın ve salâvâtın göğsünüzden kalbinize açılmış olan yolu
takip ederek kalbinize ulaşması demek ve kalbinize girdikten
sonra da îmân kelimesinin çekim gücüne 3 tane nurdan (rahmet,
fazl ve salâvât) fazılların îmân kelimesinin manyetik alanına
tâbî olarak îmân kelimesinin etrafında yerleşmesi, kalbin
içinde yer tutması, bir daha oradan ayrılmaması demek.
Bunların
ayrılmaması neyi ifade eder?
Ayrılmaması,
bir muhteva taşıyor sevgili ziyaretçiler. Nefsinizin kalbinde
yerleşen bu faziletler, yerleştikleri alan kadar, saha kadar,
hacim kadar karanlıkları, nefsin afetlerini, şeytana esir
olan kesimi, şeytanla aynı davranışlarda bulunacak olan
kesimi, nefsinizin afetlerini kapı dışarı eder.
İşte
bu nefsinizin kalbinde faziletlerin birikimi her %7 arttıkça,
ruhunuz da Allah'a doğru bir yolculuğa çıkar. Nefsinizin
kalbinde %7 nur birikimi Nefs-i Emmare kademesini, ikinci
defa %7 nur birikimi Nefs-i Levvame kademesini, üçüncü,
dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci defa %7 nur birikimleri,
Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerini
ifade eder. O noktada nefsinizin kalbinde %51 nur birikimi
sağlanmıştır. Ruhunuz Allah'a ulaşmıştır. Allah'ın evliyası
olmuşsunuzdur. Ama başınızın üzerinde muhafızın oluştuğu
yer, 14. basamaktır; nefs tezkiyesine başladığınız nokta.
Öyleyse
sadece nefs tezkiyesi yapabildiğiniz zaman, nefsiniz de
hidayet üzere olduğu zaman; aynı anda ruhunuz da hidayet
üzeredir, nefsiniz de hidayet üzeredir. O zaman diyor Allahû
Tealâ: "Dalâlette olanlar size bir zarar veremezler."
Başınızın üzerinde Devrin İmamı'nın ruhu olduğu için,
zarar veremezler. Öyleyse şeytanın ne büyüsü, ne
hüddamı Allah'ın dostlarına, bizim dostlarımıza zarar veremezler.
Kimdir
onlar?
Tâbî
olanlar.
Kim tâbî olmuşsa, şeytanın büyüsü ve hüddamı onlar için
geçerli değildir. İşte, Allahû Tealâ'nın dizaynı bu dizayn.
Ne diyor Allahû Tealâ? Halbuki onlar, Allah'ın izni olmadan,
onunla (sihirle) hiç kimseye zarar veremezlerdi. Nasıl?
Anlattığımız şekilde, zarar vermeleri mümkün değil. Kim
Allah'a ulaşmayı dilemişse, kim Allahû Tealâ'dan (Allah'a
ulaşmayı diledikten sonra mutlaka 10 tane ihsan alacaktır)
10 tane ihsan almışsa, kim bu ihsanlarla mürşidine ulaşmış,
tâbî olmuşsa, (Allah göstermiştir mürşidi, mürşid sevgisini
Allah vermiştir.) o tâbî olduğu anda başının üzerine devrin
imamının ruhu gelir ve yerleşir. Yerleştiği andan itibaren
o kişiye büyü, sihir hiçbir şekilde tesir etmez.
Öyleyse
sihrin yapılabileceği insanlar var, yapılamayacağı insanlar
var. Sihrin, eğer size sihir yapılabilmişse, o zaman yolda
olmadığınız bir devrede, Allah'a ulaşmayı dilemediğiniz
bir devrede bu yapılmıştır. Öyleyse unutmayın ki; kuvvetli
olan şeytan değildir. Kuvvetli olan, Allah'tır. Kuvvetli
olan Allah'tır ki; tatbikatıyla, şeytanın insanlara musallat
olmasına mani oluyor. Mani olucu güç ise, Devrin İmamı'nın
ruhu, muhafız.
Andolsun
ki onlar (yani sihir yapanlar) onu (sihri) ve ona ait bilgileri
satın alan ve onunla çıkar sağlayan kimse için ahirette
bir nasip olmadığını bilirlerdi. Cehennemin en aşağı katına
gidecek olanlar onlardır. İşte bu büyü ile kör bir intikam
arzusu yüzünden başka insanların devamlı ıstırap çekmeleri,
bu şeytanın hoşlandığı bir şeydir.
Kim
huzursuz olmuşsa, ıstırap çekmişse, şeytan bundan sadece
hoşlanır. Zalim bir mahlûktur, zulmü bütün boyutlarıyla
kullanabilen bir mahlûktur ve söylediğimiz gibi şeytana
tapan bir insan, başka bir insanı rahatlıkla öldürebilir,
büyüyle öldürebilir, onun dışında bilerek isteyerek cinayet
işleyerek öldürebilir; bunlar her şeyi yaparlar. Kendi nefslerini
onunla ne kötü bir şeye sattıklarını, onlar keşke biliyor
olsalardı. Nefslerini sihir, yani büyü öğrenerek ve hüddam
öğrenerek ne kadar kötü bir şeye sattıklarını bilmeden bu
dünyada yaşarlar; ancak öldükleri zaman akılları başlarına
gelir.
İşte
bugün bilgisayarlarda boy boy, adamlar reklam yapıyorlar,
şeytana tapanlar. Sevgili kardeşlerim düşünebiliyor musunuz?
Tüylerim diken diken oluyor. Adamlar, kendilerinden daha
aşağıda bir mahlûka tapıyorlar. Allah'ın indinde şeytan,
Âdem (A.S)'dan daha aşağıdaydı. Âdem (A.S) ise sadece Allah'ın
99 Esmâ-ül Hüsnâ'sını öğrenmişti, Allah'ın isimlerini; üstünlüğü
o kadardı. Ama bu ona ait olan üstünlük. Bir de kendisine
Allah'ın verdiği üstünlük var, ruh taşıyor. Hazreti Âdem'de
Allah'ın Ruhu vardı, hepimizde vardı ve bir kısmımız onu
Allah'a hamdolsun ki ulaştırmayı başardık.
Aranızda
hamdolsun ki çoğunuz, ruhlarını Allah'a ulaştırmış olanlarsınız.
Sizlerle iftihar ediyoruz sevgili öğrenciler. Üniversitemizin
öğrencilerinin çoğu hamdolsun ki; Allah'ın evliyaları.
Evliya
kelimesi, aslında kendisi çoğuldur, velîler demektir, velî
de dost demek. Evliyaullah, Allah'ın dostları demek, Allah'ın
velîleri demek. Ama evliya kelimesi dilimize tekil olarak
girmiş.
"Hacı
Bayram Velî mi dediniz? (derler) Ha o Allah'ın evliyasıdır."
Halbuki evliya kelimesi çoğul, ama bizim dilimizde tekil
olarak da kullanılıyor. Onun için, evliyalar dediğiniz zaman,
bunu ciddi bir yanlışlık saymaz insanlar; çünkü evliya kelimesi
büyük çoğunluk tarafından tekil olarak kullanılmaktadır.
Peki,
eğer insanlar bu hüddamdan ve büyüden kurtulabilecekse neden
kurtulmuyorlar?
Şeytan onları engellediği için. İblis biliyor ki; eğer insanların
hepsi tâbî olmuş olsaydı, şeytan hiçbirisine hiçbir kötülüğü
yapamayacaktı. Kötülüğünü devam ettirebilmek için insanlardan
intikamını alıyor. Âdem (A.S)'a karşı duyduğu kini insanlık
tarihî boyunca bütün insanlardan intikam alarak eritmeye
çalışıyor. Azgın bir mahlûk. Kendini Âdem (A.S)'dan daha
üstün sayarken, onun ruhla teçhiz edilmesi ve kendisinden
üstün olması, şeytanı çileden çıkardı ve Âdem (A.S)'ın önünde
secde etmedi ve Allah'ın huzurundan kovuldu. Sonsuz cehenneme
mahkum edildi ve o da Âdem (A.S)'dan intikam almayı ve onun
zürriyetinden intikam almayı kendisine hedef edindi.
İşte
sevgili ziyaretçiler, şeytanın size zarar veremeyeceği bir
sığınağa sizler sığındınız ama sığınmayanlar da var. Onlar
için çare, Allah'ın emrine uymak, Allah'a ulaşmayı dilemek.
Dileyenleri mutlaka Allahû Tealâ mürşidini gösterecek ve
mürşidine ulaştıracaktır. Allah'ın gösterdiği mürşide ulaşan
ve tâbî olan herkesin başının üzerinde mutlaka devrin imamının
ruhu oluşur ve sihir, büyü ya da Anadolu'nun birçok yerlerinde
kullanılan ilaç hiç kimseye o zaman, bu insanlardan hiçbirine
tesir edemez.
Gelelim
hüddam müessesesine sevgili kardeşlerim. Hüddam nedir? Hüddam,
cinlerin bir zülmanî ilimle, insanların üzerine saldırtılmasıdır.
Nasıl biz insanlarda hidayet üzere olanlar var; hidayet
üzere olamayanlar, dalâlette olanlar var, cinlerde de öyle.
Unutmayın ki şu anda gayp âleminde yaşayan cinlerden kimler
hidayet üzerelerse, onların hepsinin başının üzerinde Devrin
İmamı'nın, bir insanın ruhu var. Bir cinin ruhu yok, cinlerin
zaten ruhları olmaz.
Hangi
cin mürşidine tâbî olursa, tâbî olduğu an, onun başının
üzerinde devrin imamının ruhu oluşur. O cin muhafaza altındadır.
Şeytan ve onun cin şeytanlara olan hempaları, veya şeytan
şeytanlara olan hempaları, veya insan şeytanlara olan hempaları
o cini kontrol altına alamazlar, cin muhafaza altındadır.
Öyleyse şeytanın bu cinleri kullanarak insanlara zarar vermesi,
hiçbir zaman mümkün değildir.
Öyleyse,
hangi cinleri kullanır?
Allah'a
ulaşmayı dilemeyen, başının üzerinde Devrin İmamı oluşmamış,
vücuda gelmemiş olan cinler şeytanın takımındadır. Ne diyordu
cinler Cin Suresinin 14. âyet-i kerimesinde?
72/CİN-14:
Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe
men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
Muhakkak ki; bizlerden Allah'a teslim olanlar da var,
(kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar da var. Kim (Allah'a)
teslim olmayı dilerse, mürşidini arar.
İşte,
Allah'a ulaşmayı ve böylece Allah'a teslim olmayı dileyenler,
mürşidlerini arıyorlar ve tâbî oluyorlar. Tâbî oldukları
andan itibaren, birkaç aylık bir zaman devresi içinde, onlar
da Allah'ın evliyası oluyorlar. Ruhları Allah'a ulaşmıyor
ama nefslerinin kalbinde %51 nur birikimi oluyor. Yani %50'den
fazla güzellikleri işleyen bir hüviyet kazanıyor bütün cinler
ve onlar da muhafaza altında. Muhafaza altında olan, başının
üzerinde Devrin İmamı'nın ruhu bulunan hiçbir cini, hiçbir
hüddamcı kontrol altına alamaz.
Peki ya olmayanlar?
Onlar tehlikede. Bu hüddam yapan cinci hocalar, cinleri
emirlerine alıp da insanlara saldırtanlar; bunlar, o cinlerle
pazarlık ediyorlar;
"Eğer
emrimi yerine getirmezsen seni yakarım." diyorlar.
Cinler yanarak ölüyorlar.
Öyle
bir durum düşünün ki; cin Allah'ın yolunda değil, müdafaasız
zavallı bir mahlûk ve iblis onu ele geçiriyor. Başka insanların
üzerine saldırtıyor. Ve ele geçirdiği cinlerin nefslerindeki
afetleri, daha da azdırıyor, konsantre kılıyor. Gönderdiği
karanlıklarla, cinlerin kalplerini (ruhları yok sadece nefsleri
var) daha da karanlık bir hale getiriyor. Ve kalpleri kararan
bu cinler, daha vahşi bir hüviyet kazanıyor ve insanlara
daha çok kötülük yapmak üzere, şeytan tarafından devamlı
dolduruluyor ve aşağı doğru olan bir yolda, daha karanlığa,
daha karanlığa, daha karanlığa itiliyorlar. Hüddam müessesesi,
ciddi bir müessese sevgili kardeşlerim.
Bir
insan, etrafında cin bulunduğunu nasıl anlayabilir? Kulağının
dibinde fısıltılar duyar. Cinler, onlara bir şeyler söyler
fısıltıyla. Yetmez, odanın içinde, baktığı zaman direk olarak
görmediği ama bir başka tarafa bakarken gözünün yan tarafından
geçmekte olan birtakım karaltılar seçmeye başlar. Kulağın
dibindeki fısıltılar ve etraftaki net olarak görünmeyen
fakat geçtiğini hissettikleri bir şeyler, birtakım canlılar.
İşte
onlar sizin dışınızdaki cinlerdir. Cinlerin de Allah'ın
dostu olanları var, Allah'ın düşmanı olup şeytanın dostu
olanları var. Bu cinlerin hangileri olduğunu bilemezsiniz
ama sevgili kardeşlerim dikkat edin ki; cinler insanların
içine girmesin. Eğer Allah'a ulaşmayı dilememiş bir kişi,
bizim kardeşlerimizden birine tâbî olduysa, onun tâbiiyeti
geçersizdir. Allah'a ulaşmayı dilemediği için, hiçbir zaman
10 tane ihsan almamıştır Allahû Tealâ'dan. Ve mürşide ulaştığı
zaman da Allah'a ulaşmayı dilemediği için, devrin imamının
ruhu hiçbir zaman onun başının üzerine gelmeyecektir. Gelmediği
için, başının üzerinde muhafız taşımadığı için, o muhafızsızdır.
Bizim
kardeşlerimizden birisine tâbî olmuştur; ama aslında bu
tâbiiyet gerçekte yoktur, tâbî olduğunu zannetmiştir sadece.
Ve iç dünyası Allah'a ulaşmayı dilemiyor. Böyle bir talebin
sahibi değil kişi ve başının üzerinde devrin imamının ruhu
yok, koruyucu kalkan yok, muhafız yok başının üzerinde.
İşte, bu türdeki insanların içine, ne yazık ki cinler girebiliyor.
3 çeşit insan var hüddam açısından.
1-Hangi
standartlar içinde olursa olsun içine cin giremeyen insanlar.
Bunların maiyeti Allah'a dönük bir kalbe sahip olmaları
sadece, diye düşünüyoruz. Başka bir sebep bilmiyoruz. Başının
üzerinde Devrin İmamı'nın ruhu olmadığı halde, bazı insanların
içine cinler giremiyorlar.
Ama
normal insan, bu bilmediğimiz sebeple içine cinlerin giremediği
insanların dışında kalan normal insanların vücuduna her
zaman cinler girebilirler.
Bu
cinlerin girdiği insanlar da iki gruba ayrılıyor:
1-
Trans halinde içlerine cin girebilen. Trans olayı boyunca
o vücudu kullanan cinler trans olayı tamamlandığında, bittiğinde
vücudu terk etmek mecburiyetinde kalıyor. Cinlerin vücutlarına
girdiği birinci grup insanlar bunlar.
2-
İkinci gruptaysa vücuduna bir cin, iki cin, üç cin; bir
cin veya birçok cin vücuduna girebilen insanlar. Onlar cinler
tarafından devamlı taciz ediliyorlar. Onlara cinler devamlı
rahatsızlık veriyorlar sevgili ziyaretçiler, can dostlarım,
gönül dostlarım. Cinler o insanlara rahatsızlık veriyorlar.
Sevgili kardeşlerim, o kişinin içinde kendi iradesinin dışında
bir başka irade, onlara bir şeyler yaptırmak istiyor ve
yaptırıyor.
Diyelim
ki sigara içiyorsunuz. Hiç bilerek isteyerek sigarayı elinizin
üzerine bastırıp söndürür müsünüz?
Ama
biz gördük ki, cinler bir insana öyle bir kontrol mekanizması
kurabilmişler ki; onun elinin üzerinde, kolunun üzerinde
sigara söndürmesine onu icbar ediyorlar, mecbur ediyorlar
ve kolunun üzerinde sigara söndürüyor kişi.
Cinler
kişiyi devamlı intihara çağırırlar. İntihar vakalarının
önemli bir kısmı, cinlerin o kişi üzerindeki zülmanî tesirleri
sebebiyledir. Onun için, sorun rahatsız olan insanlara:
"İçinizden
bir şey, bir başka güç, sanki bir başka irade sizi, sizin
yapmak istediğiniz şeylerin dışında bir şeyler yapmaya zorluyor
mu?"
Eğer
zorluyorsa o kişinin içinde mutlaka cin vardır. Çoğu zaman,
bu insanlar kendi iradelerinin gereğini yapamazlar. Şeytanın
o cinlere emirlerini, cinlerin de o kişiye emrettiği şeyleri
yapmak mecburiyetinde kalırlar. Cinler (cin demiyorum birçok
cin), o kişinin vücudunu kendilerine mekân edinmişlerdir.
Diledikleri zaman girerler, diledikleri zaman çıkarlar o
vücuttan. Bütün gayeleri insan vücutlarını kontrolleri altına
almaktır. Bu konuda da yetenekli olarak yaratılmışlardır.
Cinler, bir insanın vücudunun içine girebilirler, hem de
bir cin değil, birçok cin girebilir.
Sevgili
kardeşlerim, Allah neyi emretmişse, bu suflî cinler, onun
tamamen dışındaki şeylere o kişiyi adapte etmeye çalışırlar.
Namaz kıldırmazlar, zikir yaptırmazlar, Allah neyi yasak
etmişse onu yaptırırlar.
Sevgili
kardeşlerim birçok insan nefsleriyle cinlerin vücutları,
fizik vücutları birbirine çok yakın bir yapıda olduğu için
cinlerle temas kurarlar. Cinlerle, cinsel temastan bahsediyorum.
Ve o kişi böyle bir alışkanlığın zebunu olduktan sonra kolay
kolay bundan vazgeçemez. Öyleyse şeytan, insanları sonsuz
huzursuzlukların içine atar. O kişi cinlerle temas kuran
kişi devamlı bir huzursuzluğun içindedir ve korunması olmadığı
için, başının üzerinde devrin imamının ruhu bulunmadığı
için, şeytana açıktır.
İşte,
bu istikamette sevgili ziyaretçiler, bilin ki Allah'ın müsaadesi
olmadan, şeytan kimseye bir zarar veremez. Allah ne zaman
müsaade etmez, şeytanın zarar vermesine kişiye?
Kişinin
başının üzerinde Devrin İmamı'nın ruhu gelip, önden arkaya
doğru yere paralel olarak yerleştiği zaman. O bir muhafızdır,
kişi o zaman hafîz adını alır; muhafaza altına alınan ve
dikkat edin Allahû Tealâ diyor ki:
"O
kişi hareket tarzını değiştirmediği sürece, kötüye dönüştürmediği
sürece, Biz onun üzerindeki muhafızımızı geri almayız, onu
muhafazanın dışında bırakmayız." diyor Allahû Tealâ.
Peki,
böyle bir şey mümkün mü?
Kişi
muhafaza altındayken muhafazadan dışlanabilir mi? Evet.
Biliniz
ki siz, Allah'a ulaşmayı dilediğiniz zaman, Allah sizi mutlaka
kendine ulaştıracaktır. Allah'a ulaşmayı diledikten, Allah'a
ulaşana kadar geçen 3. basamaktan 21. basamağa kadar süreç
içerisinde şeytan size hiçbir şey yapamaz. Cinler de hiçbir
şey yapamazlar.
Ama
ne zaman ki ruhunuz Allah'a ulaşır, Allah'ın üzerinizdeki
koruyucu kalkanı kalkar. Başınızın üzerinde Devrin İmamı
vardır, İmam'ın ruhu vardır, ama şeytan size tesir etmek
için zemin bulacaktır. Bütün gayretiyle sizi Allah'ın yolundan
saptırmak için Allah konusunda, Resûl konusunda ve Allah'ın
âyetleri konusunda sizde şüphe uyandırmaya çalışır. Bunu
başarabildiği an, artık şeytanın adımlarına tâbî olursunuz,
bunu başarabildiği an, 21. basamaktan zemine düşersiniz.
Bunun adı fıska düşmektir. İşte o noktadan itibaren cinler
size saldırmak imkânının gene içindedirler. Çünkü fıska
düştüğünüz an, Devrin İmamı'nın ruhu derhal başınızın üzerinden
alınır, ruhunuz tekrar size iade edilir, kalbinizin içindeki
îmân kelimesi alınır, küfür kelimesi yazılır ve kalbiniz
tekrar mühürlenir.
Şeytanın
saldırılarına, cinlerin saldırılarına, yeniden açık bir
hüviyet kazandınız demektir. Ve de burada cinlerin saldırısı
sizi her an rahatsız edecektir. Öyleyse, cinleri yaratan
Allahû Tealâ, şeytanı yaratan Allah, insanı da yaratmıştır
ve korunma vasıtalarını da insana vermiştir. Aklı başında
olan insan, mutlaka Allah'a ulaşmayı diler. Dilemek bir
kurtuluştur, mutlaka Allah'ın cennetine ulaştırır kişiyi,
hem de 3. kat cennete. Çünkü Allah o kişiyi mutlaka kendisine
ulaştıracaktır; ulaştırdığı an kişi 3. kat cennetin sahibidir
ve korunma altına da girmiştir, başının üzerinde Devrin
İmamı'nın ruhu vardır.
İşte,
sevgili kardeşlerim sizlerle birlikte bir güzelliği daha
yaşadık ve sihir (yani büyü) ve hüddam isimli yazımızın
sonuna geldik.
İSKENDER ALİ MİHR