|
Meditasyon
nedir?
Transandantal
meditasyon
Sevgi
meditasyonu
Meditasyon nedir?
Bir
internet sayfasında, bu soruya şöyle cevap veriliyor:
"Meditasyon,
zihnin nasıl çalıştığını değiştirmek için, şuurlu bir gayrettir."
Bunlar
Türkçe'yi de pek bilmiyorlar. Bu çeviriler hep yanlış. "Zihnin
nasıl çalıştığını değiştirmek için...." diyorlar.
"Zihnin çalışmasını değiştirmek için şuurlu bir gayrettir."
denmesi lâzım; ama böyle çevrilmiş Türkçe'ye. Yabancı menşeli
olduğu çok belli oluyor.
Meditasyon,
sadece bir zikir
sahtekârlığıdır. Şeytanın sahtekârlığı ise kişide sadece stres
oluşturur. Konunun gerçeği bu.
Meditasyon
önemli midir?
Sorusuna
verilen cevap ise şöyle:
"Evet
önemlidir. Eğer şu andaki gibi davranmamıza sebep olan içimizdeki
arzuları değiştiremezsek, değişmeyi ne kadar çok dilediğimizin
bir önemi yoktur. Örneğin, hanımına bağıran bir kişi, her
ne kadar kendi kendine söz verse de, 1 saat sonra yine bağırıyor
olabilir. Bunun sebebi, kişinin kendisinin farkında olmaması,
sabırsızlığın o farketmeden açığa çıkmasıdır."
Bakınız
ne kadar güzel demişler. İçimizdeki arzuları değiştiremezsek;
(arzular, nefsimizin afetlerine
dayalı) afetler orada durdukça, arzuları değiştiremezsiniz.
Değiştirebilmeniz ancak
zikirle, nefsinizin afetlerini azaltmanızla mümkün. Nefsinizin
afetleri aynen yerinde duruyorsa, onları azaltamazsınız.
"Örneğin,
hanımına bağıran bir kişi, her ne kadar kendi kendine söz
verse de, 1 saat sonra yine bağırıyor olabilir. Bunun sebebi,
kişinin kendisinin farkında olmaması, sabırsızlığın o farketmeden
açığa çıkmasıdır." diyorlar.
Yani
sabırsızlığını farketse, sabırsız olmayacak gibi bir mânâ
çıkıyor. Bu mümkün değil.
Aynı
internet sitesinde: "Meditasyon, zihinsel (mental) alışkanlık
biçimlerini değiştirmek için, gerekli farkındalığı ve enerjiyi
geliştirmeye yardımcı olur." deniyor.
Tabirler,
yabancı dilden alındığı için hiç yerine oturmuyor. "Farkındalık"
İlk defa böyle bir tabir duyuyorum. Farkında olma işlemi demek;
ama bu farkındalığa, farkında olmak değildir çözüm. Onun,
negatif faktörlerin kökünden yok olmasıdır. Bu da ancak afetlerinizin
yok olmasıyla gerçekleşebilir.
Soru:
Bu ifadelere göre, insanlar nefsin varlığını kabul ediyorlar.
Afetleri olduğunun da farkındalar ve değişmesi gerektiğine
de inanıyorlar. Bunun için ters bir yönde de olsa, gayret
gösteriyorlar. Sadece yöntem seçimleri yanlış. Bu iyi niyetli
insanları, Allah seçer mi?
Hangi
iyi niyet?
Adamlar
meditasyon yapıyorlar.
Şeytanın
uşağı olmuşlar.
Bu
Transandantal meditasyon, nefsin kalbindeki karanlıkları sadece
arttıran bir fonksiyon eda eder.
İnternet
sitesinde yer alan bir başka soru ise şöyle:
"Meditasyon
tehlikeli olabilir mi?"
Bu
soruya şöyle yanıt verilmiş:
"Yaşamak
için tuza ihtiyacımız vardır. Ama 1 kg tuz yerseniz, bu sizi
öldürür. Modern hayatta bir arabaya ihtiyacınız vardır. Ama
trafik kurallarına uymaz veya alkollü araba kullanırsanız,
araba tehlikeli bir makine olur. Meditasyon da bunun gibidir.
Depresyonu, irrasyonel korkuları, şizofrenisi olan insanlar,
meditasyonu bir tedavi olarak görüp başladıklarında daha da
kötüleşebilirler."
Ama
aynı kişiler, zikir yaparlarsa kötüleşmezler; sadece iyileşirler.
Eğer Allah'a
ulaşmayı dilemişlerse ve zikir
yapıyorlarsa, zikir mutlak bir tedavi vasıtasıdır.
Ve
açıklamalarına şöyle devam ediyorlar:
"Bazı
insanlar da adım adım ilerlemek yerine, çok fazla enerji ile,
uzun süre meditasyon yapıyorlar ve yoruluyorlar. Bazıları
da kanguru gibi, bir meditasyon tekniğinden diğerine atlıyorlar.
Bu da bir hatadır. Eğer ciddi bir mental probleminiz yoksa
ve meditasyon yapmaya başladıysanız ve mantıklı bir şekilde
uyguluyorsanız; bu, kendiniz için yapabileceğiniz en iyi şeylerden
biridir."
Biz
buna hiç mi hiç katılmıyoruz. Tam aksine meditasyon, şeytanın
sizi kontrolü altına almak için, uyguladığı bir yöntemdir
ve çok tehlikeli bir standardı vardır. Başınızın üzerine,
daire şeklindeki bir alana şeytan, hükmetmeye başlar. Ve orada
bir hissizlik duyarsınız. Şeytanla ilişki kuranların hepsinin,
bunu mutlaka yaşadıklarını görüyoruz. Buna zülmanî ilimlerle
uğraşanlar; "şeytanın onların beyinlerini çekiçlemesi"
diyor. Şeytanın kendilerine dost olmadığını onlar da biliyorlar
ve bu negatif faktörlerden kurtulmak için metotlar arıyorlar.
Yazının
başında, korkuları olanlar için meditasyonun tehlikeli olabileceğini
yazılırken; yazının sonunda pek çok psikiyatrist ve psikolog
tarafından tedavide kullanıldığı yer alıyor. Bu ifadeler,
birbirleri ile tezat oluşturuyor; ama bu insanlar neyi yutturabilirlerse,
onu kâr sayıyorlar.
Transandantal meditasyonun
gerçek yüzü:
İnsan
üç vücuttan oluşur; fizik vücut, ruh
ve nefs. Akıl da, ona
verilen bir ni'mettir. Fizik vücutla zihin; yani, akıl müessesesi
daimî bir beraberlik içersindedir. Akıl; beyni kulllanarak,
bütün vücudu dilediği istikamette, teçhiz eder.
Stres,
sizin üzerinizde vücuda gelen bir birikimdir. Ya yapmak istediğiniz,
fakat yapamadığınız bir olay sebebiyle, ya da başkalarının
size verdiği bir eziyetin yükünü taşımanız ve bunu kaldıramamanız,
taşıyamamanız sebebiyle stres oluşur. Stres,
alınamamış intikamın adıdır, stres insanı hüzne götüren bir
olaydır. Mutlaka nefs ile ruh arasındaki bir kavganın ürünüdür.
Nefsin, şeytanın da yol göstermesi ile insanlara oynadığı
bir oyundur! Ve kişi sadece huzursuz olur. Nefs ve
ruh; birbirinin tam zıddı olan bu iki vücudumuz, devamlı birbirleriyle
kavga halindedirler. (ezeli diyalekt) Nefsin muhtevasında
fitne, fesat, dedikodu, yalan, sabırsızlık vefasızlık v.b
gibi 19 afet bulunmaktadır. Ruhun muhtevasında ise bunların
tam zıddı olan sevgi, adalet gibi 19 haslet. Bu yüzden, insan
iç dünyasında mutlu değildir.
Mutluluk kesintisiz bir sulh ve sukûn halidir.
Bu
kesintisiz sulh ve sukûn haline, nefs tezkiyesi ile ulaşılır.
Kur'ân-ı
Kerim'de birçok şifreler var. Bunlardan bir tanesi de "Allah"
kelimesidir. Zikir, "Allah" kelimesinin "Allah,
Allah, Allah" diyerek ard arda tekrar edilmesidir.
Bir
insan zikir yaparsa ne olur?
Allah'ın
nurları kalbine dolmaya başlıyor. Doldukça îmân
kelimesinin etrafı da doluyor. Ve doldukça, onun nefsinin
afetlerini birer birer yok ediyor. Bunun mânâsı, kişinin
Allah'la giderek daha candan dost olması ve neticede Allah'ın
sonsuz lütuflarına mazhar olmasıdır. Ve zaten zikrin tesirli
olmasının arkasında, nefsimizin kalbindeki mührün açılması,
küfür kelimesinin alınması ve kalbimizin içine îmânın yazılması
vardır. Eğer bu yoksa, zaten zikir yapsanız da nefs tezkiyesini
gerçekleştiremezsiniz.
İşte
iblisin "Allah" kelimesinin tekrarıyla yapılan bir
zikri önleme konusundaki gayretleri, meditasyona ulaşıyor.
Meditasyonda
size bir kelime verilir, genellikle sankristçe bir kelime
(sanskritçe büyü yapmak için kullanılan bir lisandır). Meselâ
"ohm" kelimesi. 20 veya 30 dakikalık bir zaman parçası
içersinde, bütün dikkatinizi bu kelime üzerinde toplamanız
ve bu kelimeyi tekrar etmeniz istenir. Bir kelimenin üstüne
konsantre olduğunuz zaman, diğer düşüncelerin sizden uzaklaşması
ve o kelimenin üzerinde konsantrasyonunuz söz konusu. Bu da
20 dakikalık süreç içerisinde size, diğer düşüncelerden ayrılma
özgürlüğünü verir. İşte şeytan bunun bir nevi rahatlama olduğunu
söylüyor. Ve böyle bir hakikatten yola çıkarak, bütün insanları
Maharishi vasıtasıyla ve onun başındaki Lord Mentre vasıtasıyla,
transandantal meditasyona davet ediyor.
Zikri ve meditasyonu karşılaştırdığımız zaman, arada korkunç
bir farklılığın var olduğunu görürüz.
Zikir,
insanın kalbindeki nurları arttırır. Meditasyon, insanın kalbindeki
karanlıkları arttırır.
Transandantal
meditasyon zikir değildir, bir zikir sahtekârlığıdır. Şeytanın,
bütün insanları zikirden alıkoymak için ortaya çıkardığı korkunç
bir tuzak.
Soru: İnsanlar günümüzde, özellikle zikir taklidi
insanda transandantal meditasyondan şeytanın zülmanî bir tuzağından
medet umuyorlar. Özellikle bu şeytanın zülmanî tuzağından
kurtulabilmek ve Allahû Tealâ'nın nurlu yoluna tâbî olmak
için Maide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde ifade edilen
nefs tezkiyesini, biz insanlar nasıl gerçekleştirebiliriz
ve bu transandantal meditasyon denilen şeytanın tuzağından
da nasıl kurtulabiliriz?
CEVAP:
Allahû Tealâ, Adem (A.S)'ı yarattığı zaman, ona ruhundan üfürüyor
ve diyor ki: "Ona ruhumdan üfürdüm. Hepiniz Adem (A.S)'ın
önünde secde edin." Bütün melekler ve cinler secde ediyor.
Ama iblis, yani şeytan secde etmiyor. Allahû Tealâ buyuruyor:
"Emrime karşı geldin, kâfirlerden oldun. Seni sonsuza
kadar, cehennemde cezalandıracağım."
İblisin
cevabı şöyle: "Yarabbi! Beni kıyâmet gününe kadar hayatta
bırak. Ben bu ademoğullarının önlerinden, arkalarından, sağlarından,
sollarından gireceğim, onları dalâlette bırakmaya çalışacağım
ve eğer bana bu yetkiyi verirsen, kıyâmet günü onların çoğunu
sana şükreder bulmayacaksın. Senin ihlâs sahibi kulların hariç."
(Demek ki iblis, Adem (A.S)'ın bütün zürriyetine düşman.)
Bu düşmanlık, Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimesinde
çok açık bir şekilde ifade buyurulmuş. Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
36/YASİN-60:
E lem a'had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta'buduş şeytân(şeytâne),
innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza
dair ahd almadım mı? Muhakkak ki; o (şeytan), size apaçık
bir düşmandır.
36/YASİN-61:
Ve eni'budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?)
Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
İşte
Allahû Tealâ böyle söylüyor. Şeytan bizim ezelî düşmanımız
ve ebedî düşmanımız. Bu düşman, çok aktif bir faaliyetin sahibidir
ve ne kadar hazin bir tecellidir ki; hedefini büyük ölçüde
gerçekleştirmiş. İşte, şeytanın tuzaklarından biz 19 tane
tespit etmiştik, her birini ayrı ayrı ifade etmiştik. Bunlardan
bir tanesi de, bu transandantal meditasyon tuzağı. Yani zikir
sahtekârlığı.
Bu
şeytan, ne yapmış şimdiye kadar? Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'den
evvel indirdiği 3 kitabı tahrip etmiş ve insanları mutluluğa
ulaştırabilecek olan bütün özelliklerini yok etmiş. Kur'ân-ı
Kerim'in bir harfine bile dokunamamış; ama onun tatbikatına
büyük değişiklikler yapmayı başarmış ve insanlar bugün Kur'ân-ı
Kerim'de hiçbir değişme olmadığı halde aslında; ama tatbikatın
değişmesiyle yine saadete ulaştıracak olan, bütün muhtevadan
mahrumdur.
İşte
bir kişinin cennet saadetine ulaşması için temel şart, Allah'a
verilen 3 tane yeminin yerine getirilmesidir. Nefsimizi tezkiye
edeceğiz. Allah'ın nurlarıyla yarıdan daha fazla dolduracağız.
Ruhumuzu ölmeden Allah'a ulaştıracağız ve fizik vücudumuzu,
vechimizi şeytana kul olmaktan kurtarıp, Allah'a kul edeceğiz.
Bu 3 istikamette Allah'a yemin vermişiz, misak vermişiz, ahd
vermişiz. Allah da yeminimizle, nefsimizin tezkiyesiyle, fizik
vücudumuzun Allah'a kul olmasını 3 defa üzerimize farz kılmış.
Üçer defa. Ama ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah'a ulaşmasını
9 defa farz kılmış. Bu yüzden bir kişi, bu 3 tane yemini yerine
getirirse onun makamı mutlaka cennettir.
İşte
Fecr Suresi 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerime; Allahû Tealâ
buyuruyor ki:
89/FECR-27:
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28:
İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. (Ey ruh!)
Allah'a (Rabbine) geri dönerek ulaş.
89/FECR-29:
Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve
ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın
arasına gir.
Böylece,
bu noktada 3 yemin de gerçekleşmiştir. Nefs tezkiye olur,
ruh Allah'a ulaşmış, fizik vücud da şeytana kul olmaktan kurtulup,
Allah'a kul olmuş. Sonuç ne olur?
Fecr
Suresi 30. âyet-i kerimede bunu söylüyor:
89/FECR-30:
Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
"Ve cennetime gir." İşte burası 30. âyet-i kerime,
bir insanın Allah'a, nefsinin, ruhunun ve fizik vücudunun
verdiği yemini, misaki ve ahdi yerine getirdiği halde, mutlaka
Allah'ın cennetine gireceğini ifade ediyor.
Allahû
Tealâ buyuruyor: "Allah'ın katında söz değiştirilmez."
İşte bunu söyleyen Allahû Tealâ. Kim, bu 3 yeminini yerine
getirirse, o kişiyi mutlaka cennetine kabul buyurur. Böyle
bir dizayn içerisinde, şunu görüyoruz; insanların Allah'a
verdiği yeminleri yerine getirmesi, onların cennet saadetine
ulaşması için asıldır. Şimdi bu 3 yemin arasındaki ilişkiyi
incelediğimiz zaman, net olarak şunu görüyoruz ki; insan nefsini
tezkiye edemez ise ruhunu asla Allah'a ulaştıramaz.
Bir
insanın nefsi 7 kademeden oluşuyor. Emmare, Levvame, Mülhime,
Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Tezkiye. Bu 7 tane kademe, ruhun
Allah'a ulaşması istikametinde, son derece önemli bir rol
oynar. Bir insan, nefsinin Emmare kademesinde temizlenmedikçe,
ruhu zemin kattan 1. kata kadar yükselemez, Nefs-i Emmare'yi
tamamladığı zaman o kişinin ruhu, sadece 1. gök katına kadar
yükselebilir, 2. gök katına çıkması mümkün değildir. Ne zaman
bu kişi Nefs-i Levvame'yi tamamlar, ruhu da 2. gök katına
yükselebilir. Bu statü içerisinde demek ki nefsimiz tezkiye
olamazsa, bütün bu 7 kademeyi birer birer gerçekleştiremez
ise; ruhumuz da 7 tane gök katını aşıp, Allah'a asla ulaşamaz.
Bir insanın nefsi ve ruhu kendilerine verilen yeminleri yerine
getirmedikçe, o kişinin fizik vücudu Allah'a kul olamaz. Fecr
Suresindeki bu âyet-i kerimeler, bunu açıkça gösteriyor.
Allahû
Tealâ diyor ki: "Fedhulî fî ibâdî ""Fe:
o zaman, o zaman kullarımın arasına gir."
Ne
zaman? Nefsini tezkiye ettiğin zaman, ruhunu Allah'a ulaştırdığın
zaman, o zaman kullarımın arasına gir. İşte, bir kişinin fizik
vücudunu Allah'a kul etmeye ulaştırabilmesi, önce nefsinin
tezkiyesini gerektirir, nefsinin tezkiyesi sebebiyle ruhun
Allah'a ulaşması tahakkuk etmişse, bu iki yeminini gerçekleştirmesi
sebebiyle, yemini, misaki, o kişi ahdi olan fizik vücudunun
Allah'a verdiği şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah'a kul
olmak hedefini de gerçekleştirmiştir. Öyleyse görülüyor ki;
nefs tezkiyesi asıldır. Nefs tezkiyesi kademe kademe gerçekleşmedikçe,
o kişinin ruhunun Allah'a ulaşması mümkün değildir. Bu işlemi
gerçekleştirmeyen kişinin fizik vücudunun, Allah'a kul olması
mümkün değildir. Öyleyse nefs tezkiyesi, 3 yeminin de temelini
oluşturuyor, esasını oluşturuyor.
Nefs
tezkiyesi de bir temel şarta dayalı.
Nur
Suresi 21. âyet-i kerime:
24/NUR-21:
Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni),
ve men yettebi' hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye'muru bil fahşâi
vel munker(munkeri), ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu
mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men
yeşâ'(yeşâu), vallâhu semîun alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar! Şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim
şeytanın adımlarına tâbî olursa o, muhakkak ki ; (nefsi ve
şeytan tarafından) fuhuşla ve münkerle emredilmiştir. Eğer
Allah'ın fazlı ve rahmeti üzerinize olmazsa (nefsinizin kalbine
giremezse), içinizden hiçbiriniz, ebediyyen nefsinizi tezkiye
edemezsiniz. Ve lâkin Allah, (nurlarını kalbine göndererek)
dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, işitir ve
bilir.
Öyleyse,
Allah'a verdiğimiz yeminlerden, bizi cennet saadetine ulaştıracak
olan nefs tezkiyesi, ancak nefsimizin kalbinden içeri rahmet
ve fazl isimli iki tane ruhun girmesiyle gerçekleşebilir.
Başka bir alternatif yok. Allah'ın nurları nefsimizin kalbine
girip de bizi huşu sahibi kılmadıkça ve daha ötede nefsimizin
kalbindeki karanlıkları yok ederek, nefsimizin kalbindeki
kasiyeti, perdeyi ve karanlığı yumuşatıp aydınlatmadıkça,
nefsimizin tezkiye olması mümkün değildir.
İşte
bu nurların insan kalbine, insanın nefsinin kalbine ulaşması,
nefs tezkiyesine başlaması, bir tek işlem ile mümkündür;
ZİKİR, ZİKİR. Allah'ın isminin ard arda Allah, Allah,
Allah... diye tekrar edilmesiyle gerçekleşir ve Kur'ân-ı
Kerim'imiz bu zikre; zikrullah diyor. Allah'ın isminin
tekrarıyla oluşan bu zikre, zikrullah diyor. Zikir farzdır.
İşte Allahû Tealâ, açık bir şekilde şöyle söylüyor:
73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin (Allah'ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek
O'na (Allah'a) dön (ulaş, vasıl ol).
Demek
ki; Allah'ın ismiyle zikretmemiz lâzım. Bu, zikrin farz olduğunu
gösteriyor. Ama Allahû Tealâ burada durmamış, daimî zikrin
farziyetini de üzerimize yüklemiş. Bizim mutluluğumuz için,
dünya saadeti elde edebilmemiz için, daimî zikre ulaşmamız
asıldır. Burada üzerimize farz kılınmış. İşte Yüce Rabbimiz
bu hususu söylüyor:
4/NİSA-103:
Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve
alâ cunûbikum, fe izatma'nentum fe ekîmus salât(salâte), innes
salâte kânet alel mu'minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken
(yan üstü yatarken) Allah'ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda
namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü'minlerin üzerine,
vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.
Bir
insan 3 halde bulunuyor. Üç halin üçünde de zikretmemiz, hepimizin
üzerine farz kılınmış, hepimizin üzerine daimî zikir farz
kılınmış. İşte iblisin bizlerden kopardığı temel faktörlerden
bir tanesi de "ZİKİRDİR." 14 asır evvel bütün
sahâbe, daimî zikre ulaşmış. Aradan 14 asır geçmiş. 14 asır
sonra hiçbir dîn öğretim kurumu, artık insanlara daimî zikrin
değil, zikrin bile farz olduğundan bahsetmez olmuş. O zikir
ki; nefs tezkiyesini gerçekleştiren temel faktör ve yok. 14
asır sonraki tatbikatta, insanlara dîn öğretenler bunun farziyetinden,
mutlaka yerine getirilmesi lâzım gelen bir farz olduğundan
artık bahsetmiyorlar. Öyleyse zikir yaparsak ne olur? Zikir
yaparsak Allah'ın nurları kalbimizden içeri girer.
Hedefimize,
her basamağı birer cümle ile anlatarak ulaşmak istiyorum.
Zikrin muhtevası hangi standartlarda neyi oluşturur? Onu şimdi
beraberce göreceğiz. Bu sebeple, Allah ile insan arasındaki
ilişkiler, 28 basamakta dizayn edilmiş.
103/VEL
ASR-1: Vel asr(asri).
Asra (zamana) yemin ederim.
103/VEL
ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki; insanlar, hüsrandadırlar.
103/VEL
ASR-3: İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil
hakkı ve tevâsav bis sabr(sabri).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar) hariç ve amilüssalihat
(nefs tezkiyesi) yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar) hariç
ve (Allah'a ruhen ulaşıp) Hakk'ı tavsiye edenler (üçüncü 7
basamağı aşanlar) hariç ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü
7 basamağı aşanlar) hariç.
İşte
görünen o ki; Allahû Tealâ'nın indinde 4 tane 7 basamaklık,
28 basamaklık bir yaklaşım söz konusu Allah'a.
İşte
1. basamakta olayları yaşıyoruz. 2. basamakta bu olayları
muhakeme ediyoruz. 3. basamakta bir yere ulaşmamız lâzım.
Ya Allah'a ulaşmayı diliyoruz veya dilemiyoruz. İşte bir insanı
kurtuluşa ulaştıracak olan faktör budur; "Allah'a
ulaşmayı dilemek."
Kim
Allah'a ulaşmayı dilerse, o kişi mutlaka kurtuluşa ulaşır,
mutlaka cennet saadeti onun olur. Neden? Çünkü kim Allah'a
ulaşmayı dilerse, Allah da onu kendisine ulaştırmayı diler.
Böylece bu kişi, Allah'ın mutlaka kendisine ulaştıracağı bir
kişi olur. 3. basamakta kişinin, Allah'a ulaşmayı dilediğini
düşünün. 4. basamakta bu sebeple, kalbinde Allah'a ulaşma
talebini gören Allahû Tealâ, kişinin üzerinde Rahîm esmasıyla
tecelli eder. 5. basamakta onun, o kişinin irşad makamıyla
arasında bulunan hicab-ı mesture adlı bir perdeyi, gizli perdeyi,
görülmez perdeyi, örtülü perdeyi alır. 6. basamakta, kişinin
kalbindeki işitmeye engelleyen, vakra isimli bir sistemi alır.
7. basamakta kişinin kalbindeki idraki engelleyen ekinneti
alır; kişi âmenû olur. Bu ekinnetin alınması, sadece idraki
sağlamıyor. Kalbe Allah'ın nurlarının girmesi için, özel bir
zemin hazırlıyor. 7. basamaktayız, âmenû olduk ve Vel Asr
Suresinin ilk 2 âyet-i kerimesi burada bitti. 8. basamakta,
Allah kalbimize hidayet koyuyor.
Tegabün Suresinin 11. âyet-i kerimesine göre:
64/TEGABUN-11:
Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve
men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli
şey'in alîm(alîmun).
Allah izin vermedikçe, kimseye bir musibet isabet etmez.
Kim Allah'a âmenû olursa, Allah onun kalbine ulaşır. Ve Allah,
herşeyi bilir.
Niçin
koyuyor? Kalbimizin nur kapısını Allah'a döndürmek için ve
kalbimiz Allah'a dönüyor. Kaf Suresi 32. âyet-i kerime, 33.
âyet-i kerime:
50/KAF-32:
Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte vaadolduğunuz şey (bu cennettir). Bütün evvab (Allah'a
ruhu ulaşmış ve sığınmış) ve hafîz (başları üzerinde devrin
imamının ruhunu muhafız olarak taşıyan) olanlar için.
50/KAF-33:
Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîb(munîbin).
Gaybte Rahmân'a huşû duyan ve (Allah'a) dönük bir kalple
(Allah'ın huzuruna) gelenlerdir.
Demek
ki bir nevi insanlar, bir grup kalpleri Allah'a dönük olarak,
Allah'ın huzuruna gelen insanlar. Kim bunlar? 10. basamağa
ulaşabilecek olanlar, 10. basamakta Allah, o kişinin göğsünden
kalbine bir yol açıyor. En'am Suresinin 125. âyet-i kerimesi
gereğince ve böylece kişinin nefsinin kalbinde 2 şart tamamlanmış
olur.
6/EN'AM-125:
Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi),
ve men yurid en yudıllehu yec'al sadrehu dayyikan haracen,
ke ennemâ yassa'adu fîs semâi, kezâlike yec'alûllâhur ricse
alâllezîne lâ yu'minûn(yu'minûne).
Artık Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü
teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse,
onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı
yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine pislik (azap,
darlık, güçlük) verir.
O
kişinin kalbine hidayet koymuş olur Allahû Tealâ.
1-Bu
hidayet, o kişinin nefsinin kalbinin nur kapısını Allah'a
çevirmiştir.
2-Allah,
o kişinin göğsünden kalbine, o kişi zikir yaptığı zaman gelecek
olan nurların ulaşması için bir yol açmıştır. Kişi zikir yapar
ve Allah'ın nurları göğsüne gelir, göğsünden kalbine gelir.
Bu nurlar, 2'şer, 2'şer, iner Zümer Suresi 23.ayet-i kerime,
Allahû Tealâ şöyle söylüyor:
39/ZUMER-23:
Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye
takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu
culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi
yehdî bihî men yeşa'(yeşau), ve men yudlilillâhu fe mâ lehu
min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını, ikişer
ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih
(benzer) olarak indirir. Bu (nurlar)dan, insanların derileri
(tüyleri) ürperir ve Rab'lerine karşı huşû sahibi olurlar.
Sonra Allah'ın zikri ile (bu nurlar) kişinin derilerini (vücudunu)
ve (nefsinin) kalbini yumuşatır (titretir, aydınlatır, tezkiye
eder ve böylece kişinin ruhunu Allah'a ulaştırır ve onu hidayete
erdirir). İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki; Allah, dilediği
kişiyi (nefsini Allah'ın nurlarıyla tezkiye ederek ve böylece
Zat'ına ulaştırarak), hidayete erdirir (3 hidayete de erdirir).
Kimi de dalâlette bırakırsa, onun için bir hidayetçi yoktur.
Allah
göğsümüzden kalbimize bir yol açıyor, Allah'ın nurları o kişinin
kalbine ulaşsın diye. Allah'ın nurları o kişinin kalbine ulaşıyor,
kişinin kalbi Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesine göre
mühürlü. Bu mühürlü kalbin kenarından sızabilen rahmet isimli
nur, o kişinin nefsinin kalbinde hafif bir birikim yapar,
bu birikimin neticesinde kişi, huşû sahibi olur, 12. basamak.
Ve huşû sahibi olan kişi, hacet namazını kıldığı zaman; Allah,
verdiği söz üzere ona mutlaka mürşidi gösterir, 13.basamak.
Hacet namazı kılan kişiye mutlaka Allahû Tealâ mürşidine ulaştırır
ve o kişiyi mürşidine ulaştırır.
Mürşidine
ulaşan kişinin kalbine, Mücadele Suresinin 22. âyet-i kerimesi
gereğince îmân kelimesi yazılır.
58/MUCADELE-22:
Lâ tecidu kavmen yu'minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne
men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum
ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne
ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin
tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum
ve radû anh(anhu), ulâike hizbullah(hizbullahi), e lâ inne
hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya)
îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir
bulamazsın. Velev ki; onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri
veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır.
Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla
(devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile)
desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar.
Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar
da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar.
Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Bu,
kalbin zikir için önemli olan 4. ve son şarttır. Kimin kalbine
Allah, îmânı yazmışsa, o kişinin kalbindeki hususlar nefs
tezkiyesi için tamamlanmıştır ve zikreder.
Allah'ın
o kişinin kalbine, îmân kelimesini yazarken mühürü açması
asıldır. Bu mühür artık açılmıştır, hareketli hale gelmiştir.
Kişi burada zikir yaptığı zaman, Allah Allah Allah... diye
tekrar ettiği zaman, bu nurlar o kişinin göğsüne, göğsünden
de kalbine ulaşır. Kalbindeki mührü, kalbin iç boyutuna doğru
indirmeye başlar. 3 tane nur; rahmet, fazl ve salâvât. 3.
nur, o kişi mürşidine ulaştığı için gelmeye başlayacak. Bu
üç nur beraberce, mührü üzerine yaptıkları baskıyla aşağıya
doğru indirir.
Aşağıdan
yukarı bir başka baskı var. Şeytanın zulmeti, karanlıkları,
nefsimizin kalbine, alttaki kapıdan dolar ve burada bir enerjetik
tesir oluşturur. Negatif tesir oluşturur; ama bire karşı üç
tesir, bu sebeple Allah'ın nurları mührü, zülmanî kapıya kadar
indirir ve zülmanî kapıyı örter. Bu demektir ki zikir boyunca,
o kişinin nefsinin kalbine, zulmet, şeytanın nefsimizin afetlerini
arttıran karanlıkları giremez. Buna karşılık rahmet kapısını,
nur kapısını örten mühür, oradan aşağıya indiği için, nur
kapısı açılmıştır. Allah'ın nurları nefsimizin kalbinden içeriye
dolmaya başlar. İşte bu dolan nurlar, nefsimizin kalbinin
iç dünyasında aydınlıkları oluşturmaya başlar.
Bu
nurlar, kalbinizde yazılan îmân kelimesi bir çekim alanı oluşturduğu
için, onun etrafında yuvalanmaya başlar, toparlanmaya başlar,
%7'yi gerçekleştirdiğiniz zaman Nefs-i Emmare'yi gerçekleştirirsiniz.
%14'te Nefs-i Levvame, bir %7 daha Nefs-i Mülhime, bir %7
daha Nefs-i Mutmainne, sonra Nefs-i Radiyye, Nefs-i Mardiyye
ve Nefs-i Tezkiye. Yedisi de tamamlandığı zaman, %49 nur durumu
tahakkuk eder. Huşû sırasında da %2 nur, kalbimize girmiştir
ve nefsimizi tezkiye ettiğimiz gün, nefsimizin kalbinde artık
şeytanın karanlıkları hüküm perva değildir. Nefsimizin kalbinde,
artık Allah'ın nurları duruma hakim olmuştur. İşte bu sebeple,
nefsimiz o noktada şeytanın kulu olmaktan kurtulmuştur ve
Allah'a kul olmuştur. Allah'a fizik vücudunun verdiği ahdi
gerçekleştirmiştir.
Bu
statü içerisinde bir olay daha var. Ne zaman bir insan mürşidine
ulaşırsa, o kişinin ruhu mutlaka vücudundan ayrılır Sıratı
Mustakîm'e ulaşır. O kişi Nefs-i Emmare'yi tamamlayana kadar,
ruhu zemin katta bir rahle-i tedris sistemi içerisinde eğitim
görür. Nefs-i Emmare'yi tamamladığı zaman, o ruh zemin kattan
1. kata kadar yükselmeye başlar. Nefs-i Levvame'yi tamamladığı
zaman, o kişinin ruhu 2. kata kadar yükselmeye başlar. Nefs-i
Mülhime'de 3. kata, Nefs-i Mutmainne'de 4. kata, Nefs-i Radiye'de
5., Nefs-i Mardiyye'de 6. ve Nefs-i Tezkiye'de 7. kata kadar
yükselir. 7. katın 7 tane âlemini geçer, en son Sidret-ül
Münteha'yı, varlıklar âleminin en üst noktasındaki ağacı aşar
ve yokluğa geçer ve yoklukta Allah'ın vechine, Allah'ın Zatı'na
ulaşır Allah'ın Zatı'nda ifna olur, yok olur.
Bu,
o kişinin ruhunun Allah'a verdiği misaki yerine getirmesidir.
Nefs tezkiye oldu, ruh da Allah'da verdiği misaki yerine getirdi.
Bu ikisi gerçekleştiği zaman, artık o kişi ruhu Allah'ta olan
bir insandır. Artık ruhu kendi vücudunda değildir. İşte bu
sebeple, o kişi şeytana kul olmaktan kurtulmuş, yine Allah'a
kul olmuştur ve başlangıçta söylediğimiz Fecr Suresinin 27,
28, 29 ve 30. âyet-i kerimeleri gereğince o insan, Allah'a
olan 3 yeminini de gerçekleştirmiş ve Allah'ın sevgisine bundan
14 asır evvel, bütün sahâbe nasıl ehil olmuşsa o da ehil olmuştur.
Şimdi
olaya bakalım; bir insanın nefsi neyle tezkiye olur? O kişinin
nefsinin içine, Allah'ın gönderdiği nurla; rahmetle ve fazılla
ve aralarında salâvâtla. Kalbin 4 tane şartla şartlanması
lâzım, tamamlanmış şartlarda zikir kişiyi mutlaka nefs tezkiyesine
ulaştırır. Bu üç yemini de gerçekleştirir. Öyleyse zikrin
ibadetler arasındaki yerine dikkatle bakalım. Zikrin en büyük
ibadet olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.
İşte
Ankebut Suresi 45. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:
29/ANKEBUT-45:
Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte),
innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri) ve le zikrullâhi
ekber(ekberu), vallâhu ya'lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Sana Kitab'tan vahyedileni oku, namazı kıl. Çünkü namaz
kötülükten ve fuhşiyattan meneder ama Allah'ın zikri, en büyüktür.
Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.
Kur'ân-ı
Kerim tilaveti bir zikirdir. Kur'ân-ı Kerim öyle söylüyor.
Namaz kılmakta bir zikirdir, Kur'ân-ı Kerim öyle söylüyor.
Allah'ı zikretmek, zikrullah da bir zikirdir, bu üç tane zikirden
en üstün olanının Allah'ı zikretmek olduğunu söylüyor Allahû
Tealâ.
Dînin direği dediğiniz namazdan daha üstün bir ibadet zikrullah.
Ankebut Suresinin 45. âyet-i kerimesine Allah bunu yerleştirmiş.
Öyleyse zikir bütün insanları nefs tezkiyesine ulaştırıyorsa,
şartlar uygun hale getirildiği takdirde, bu ruhun Allah'a
ulaşmasına vesile oluyorsa, fizik vücudun Allah'a kul olmasına
vesile oluyorsa ve neticede kişi Allah'ın cennetine giriyorsa;
şeytan zikir yapmanızı istemez. Dikkat edin ki Allah sizi
mutlaka cennetine almayı ister; çünkü yemininizi, misakinizi
ve ahdinizi üzerinize farz kılmıştır. Onları gerçekleştiriniz
ki; mutlaka Allah'ın cennetine giresiniz diye. Allah cennete
gitmenizi istemekle kalmaz, bu dünyada da mutlak saadete ulaşmanızı
ister, şu dünyada da cennet hayatını yaşamanızı ister.
İşte böyle bir yaşantı için, üç ayrı emir daha vermiş. İrşad
emri vermiş, daimî zikir emri vermiş ve teslim emrini vermiş.
Kim bunları gerçekleştirirse o kişi dünya saadetine de ulaşır.
Allah'ın dediği bu. Şeytan ne ister sizlerden? Hepinizin şu
dünyayı son derece huzursuz geçirmenizi, huzursuz bir hayat
yaşayarak geçirmenizi ister. İster ki cehenneme kendisiyle
beraber sizler de girin. İşte iblis bunu sağlayabilmek için,
ne yapabilirdi? Yapması lâzım gelen en önemli faktör; sizin
nefsinizi temizleyecek olan, nefs tezkiyesine sebep olacak
olan zikri ortadan kaldırmak. Bunu İslâm dünyasında başarmış.
Artık bizler gibi tasavvuf topluluklarının dışında kimse zikir
yapmıyor. Kur'ân-ı Kerim'de Allahû Tealâ zikri, hem de daimî
zikri farz kıldığı halde, artık zikir tatbikatta yok. İblis
bir başka cepheden daha harekete geçmiş. Zikri İslâm dünyasına
unutturmakla kalmamış, insanları bir zikir sahtekârlığı olan
transandantal meditasyonla, zikirden tamamen koparmak istiyor.
Nedir
transandantal meditasyon? Size bir kelime veriyorlar, sankristçe
bir kelime genellikle. Ve diyorlar ki 20 dakikalık bir zaman
parçası içersinde, bütün dikkatini bu kelime üzerinde toplayacaksın
ve bu kelimeyi tekrar edeceksin. Meselâ "ohm" kelimesi.
Bu kelimeyi tekrar edeceksin. Gerçekten bir insan, bir konu
üzerine tam konsantre olduğu zaman, onun düşüncesindeki düğümlerden
bazılarının bu sebeple çözüldüğünü görüyoruz.
Böyle
bir hakikatten olayı alan iblis, bütün insanları Maharishi
vasıtasıyla ve onun başındaki Lord Mentre vasıtasıyla, transandantal
meditasyona davet ediyor.
Eğer
"occult kültür" diye birşeylerden bahsedildiğini
duymuşsanız, "kozmik şuur" diye bir şeylerden bahsedildiğini
duymuşsanız, biliniz ki occult kültür şeytanın kültürüdür.
Ve insanlar farkına bile varmadan şeytanın pençesine düşüverirler.
Şeytanla
yapılan mücâdelede, birçok insanın transandantal meditasyonu
zikir gibi zannetmesi büyük bir hatadır. Transandantal meditasyon
zikir değildir, bir zikir sahtekârlığıdır. Şeytanın bütün
insanları, zikirden alıkoymak için ortaya çıkardığı korkunç
bir tuzak. Ne yazık ki aklı eren insanlar, dinlenilen insanlar,
hatta profesörler bu korkunç tuzağa düşmüş vaziyette. Yetmez,
başkalarını da aynı tuzağın içine çekmek için büyük bir gayret
sarf etmekteler.
Transandantal
meditasyon konusunda söyleyeceklerimiz burada inşallah tamamlanıyor.
Bu konuda bizlerle tartışmak isteyenlerin mutlaka bize ulaşmalarını
dileriz. Allah razı olsun.
Bir
internet sitesinde Loving-Kindness (sevgi) meditasyonunun
nasıl yapıldığı anlatılıyor:
"Haftada
2-3 kere, dikkatinizi kendinize vererek şu sözleri söyleyin:
Ben iyi ve mutlu olayım. Ben sulh ve sukûn içinde olayım.
Ben tehlikelerden korunayım. Zihnim nefretten uzak olsun.
Benim kalbim sevgi ile dolsun. Ben iyi ve mutlu olayım."
Gördünüz
mü? Hallettiler bile adamlar. Ama zikir muhtevasında hiçbir
şey yapmayacaksınız. Nefsinizin kalbini şeytan da karanlıklarla
dolduracak siz meditasyon yaptıkça; ama siz bunları söyleyeceksiniz
ve söylediğiniz için de olacak bu iş. İddia bu.
"Sonra
teker teker sevdiğiniz bir kişi için, sonra nötr olduğunuz
bir kişi için ve son olarak da hoşlanmadığınız bir kişi için
aynı şeyleri dileyin." deniyor.
Şimdi konunun can alacak yerine geldik. Palavranın büyük
bir kısmı burada.
"Böylece
kendinize karşı daha bağışlayıcı olduğunuzu, sevdiğiniz insanlara
karşı, duygularınızın arttığını, umursamadığınız insanlarla
arkadaş olabileceğinizi, sevmediğiniz insanlara karşı da olumsuz
duygularınızın azaldığını göreceksiniz. Bazen de hasta ve
mutsuz olduğunu bildiğiniz insanları da meditasyonunuza alabilirsiniz.
Ve onların durumlarının düzeldiğini göreceksiniz."
demişler.
Bir
kuyruklu yalan daha. Yani siz, hasta veya mutsuz olduğunu
bildiğiniz insanları, meditasyonunuza aldığınız zaman, onlar
iyileşsin diye şeytandan talepte bulunduğunuzda, onların durumlarının
düzeldiğini göreceksiniz diyor. Bu kuyruklu bir yalan!
"Pozitif
mental enerjimizi onlara projekte ederiz ve bu onları değiştirir."
diyorlar.
Şeytanı
devreye sokan bir dizayn bu. Şeytanın devreye girmesi ise,
hiç kimse için onları mutlu edecek bir durum vücuda getiremez.
Böyle bir sonuç, şeytanla hiçbir şeklide elde edilemez. Bu,
şeytanın bir sahtekârlığı.
"Pozitif
mental enerjimizi onlara projekte ederiz." Yani zihni
enerjiyi, karşısındakine enjekte edip hasta olan kişiyi iyileştirmek.
Eğer şeytan böyle bir iyileştirme neticesini sağlamak istiyorsa
orada sizin verdiğiniz mental enerji falan yoktur. Şeytan
vardır. Ve böyle bir noktada insanların, ayrı ayrı açılardan
defaatle aldatıldığını görüyoruz. Bu da onlardan bir tanesi.
Pozitif mental enerjimizi onlara projekte edip onları iyileştirmek.
"Kendimize
karşı bağışlayıcı olmamız gerekiyor mu?"
Bağışlayıcı
olmak yerine, Allahû Tealâ'dan bağışlanma dilemek, en doğrusudur.
"Sevgi
meditasyonu ile, insanları daha çok sevmek mümkün müdür?"
Mümkün
değildir. Sevgi, ancak nefsinizdeki nefret afetinin, öfke
afetinin, kin afetinin, düşmanlık afetinin azalmasıyla artar.
İSKENDER ALİ MİHR
|