Osmanlı deyince ne düşünmeliyiz?
Her şeyden evvel adaleti düşünmeliyiz.
Hangi açıdan?
Objektif açıdan, âfâkî açıdan.
Bütün Avrupa'da, Osmanlı'ya
verilen değer neden o kadar üst seviyedeydi?
Çünkü Osmanlı kadıları, adaletin
ateşten bir gömlek olduğunu en iyi idrak eden insanlardı. Onların
gözünde, Allahû Tealâ'nın karşısında, adalet açısından herkes eşitti.
Eğer bir padişah, bir kral, halktan herhangi bir kişinin hakkını
haleldâr etmişse; o hakkı, hakkın sahibine iade etmek, kadıların
temel göreviydi, hiç şaşmazdı bu.
Oysa ki Avrupa'da, asillerle
halk arasında bir uçurum vardı. Eğer bir asil yolda giderken kazara,
halktan birini atıyla çiğnemişse, onun hesabını kimseye vermezdi.
Vermeye gerek görmezdi. O asildi, ötekiler de halktı. Osmanlı'da
da asiller vardı; beyler, beylerbeyleri... Bunlar asaletin temsilcileriydi.
Ama adalete geldiği zaman konu, beylerle, beylerbeyleriyle, padişahla
halk arasında en ufak bir farklılık gözetilmezdi. İşte adalet bu
demektir.
Her toplumda ileri gelenler
vardır ve halk vardır. Bu ileri gelenler, her yerde kendilerine
mevki edinirler, bir şeylerin sahipleridir; zengindirler, çevre
yapmışlardır. Bütün ileri gelenler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler
ve ötekiler halktır. Adalet dağıtanlar, bu şehrin ileri gelenleri
tarafındandır ve adalet hep tek taraflı olarak dağıtılır.
İşte, böyle bir Orta Avrupa,
Ortaçağ Avrupası'nda Osmanlı, adaletin bütün standartlarında tam
dağıtıldığı, müstesna bir ülke oluyor. Allahû Tealâ'nın Kur'ân-ı
Kerîm'de söylediği gibi kıst'ı, adalet müessesesini, Osmanlı tam
olarak tanzim ediyor . Tatbik ediyor, %100 yerli yerine oturtuyor.
Osmanlı kadısı, hiç kimsenin hakkının, çiğnenmesine müsade etmiyor.
Bu hakkı çiğneyen kişi padişahta olsa bu durum değişmiyor.
İşte, Fatih Sultan Mehmet,
işte İstanbul'da bir Rum:
Fatih Sultan Mehmet talepte
bulunuyor, diyor ki:
"Orada cami yapacağım,
arazini bana satmanı istiyorum."
Biliyorsunuz, her arazinin
bir rayiç bedeli vardır. Yani o çevrede o arazinin ne kadar para
ettiği, aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Bir alt hududu ,
bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını
veriyor. Ama Rum vermemekte ısrarlı. Bir Hristiyan olduğu için caminin
kurulmasına gönlü razı olmuyor.
Fatih Sultan Mehmed ise "O
kadar para verdiğim halde, bu adam arsayı vermiyor. Demek ki bunu,
inadından yapıyor; nefsani ir davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki
nefsani değil ruhani." diye düşünyor.
Ve sonuçta Rum'un arsasını
alıyor , camiyi yaptırıyor.
Adam perişan. Sonra, diyorlar
ki:
"Ya, bu kadar üzüntünün
sebebi ne?"
"İşte, yapabileceğim
bir şey yok ki! Bunu yapan padişah; daha ötesi yok. Onun üstünde
kimse yok. O bana bunu yaptığına göre. Her şey bitti!" diyor.
Diyorlar ki:
"Her şey bitmedi, bu
memlekette kadılar vardır."
"Yani? Ne demek istiyorsunuz?"
diyor.(Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.)"
Diyorlar ki:
"Gidersin kadıya, adaletsizliği
anlatırsın, Padişah da olsa, o hesabı görür."
Adamcağız hiç inanamıyor böyle
bir şeye; ama diyor hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim.
Ve kadıya müracaat ediyor.
Adamın gözleri hayretten açılıyor;
Fatih Sultan Mehmet mahkemeye geliyor. Padişah ayakta, kadı efendi
oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmed, adamın arsasını
zorla iktisab etmektan suçlu bulunuyor ve elinin kesilmesi kararı
alınıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek; ama Osmanlı adaletinde,
bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı
taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer.
Bu kanuna göre teklifte bulunuluyor.
Deniyor ki:
"Bunun bedeli şu kadar
altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan,
o ödemese bile (Padişah ödemese bile) onu sana beytülmal öder. Razı
mısın?"
Rum: "Şey..." Bir
Padişaha bakıyor, inanamıyor, sonra: "Tabiî razıyım. Razı olmaz
mıyım? O, Padişah. " diyor.
Fatih Sultan Mehmet diyor
ki:
"Benden beytülmalın talebi
200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim. Ve her gün de bir altın
daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek
bu zata."
Ve kadı yerinden kalkıyor,
Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor:
"Padişahım, şu ana kadar
ben Allah'ı temsil ediyordum. Ben oturuyordum, siz ayaktaydınız.
Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz.
Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz, mahkemenin sonunda
belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim
o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, size tâbî olan,
sizin imparatorluğunuzun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer."
diyor.
Padişahın eteğini öpüyor ve
ondan sonra Padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.
Bu size neyi anlatıyor?
Adalet müessesesini anlatıyor.
Osmanlı'nın adaletini anlatıyor. Adamlar, o güne kadar bir asille,
bir halktan birisi mahkeme edilecek de, mahkeme halktan birisine
hakkını verecek. Asırlar boyunca böyle bir şey görülmemiş Ortaçağda
Avrupa'da. Böyle bir şey yok. İlk defa Osmanlı götürüyor adaleti.
İnsanlar arasında, Kur'ân-ı Kerîm'e göre fark olmadığını orada ispat
ediyorlar insanlara (İslâm'ın ne olduğunu.)
İşte bu adalet müessesesidir
ki, yüz binlerce insanı Osmanlı'ya teslim etmiş.
KADI VE MAHKEME
Muhâkeme, mutlak şekilde umuma
açık, alenidir. Bu bir prensiptir. Kadı, önüne getirilen bütün hukukî
mevzuları bildiği iddiasında değildir. Bu da diğer bir prensiptir.
Onun için kadı, göreceği dâvânın konusunu en iyi bilen bir veya
birkaç ehl-i vukufu (bilir kişi) yanında bulundurmaktadır. Onların
söyleyecekleri ile kayıtlı değildir, hüküm kendisine aittir. Fakat
onlara danışmaktadır. Ayrıca ehl-i vukufun mütâleaları, hâkimin
kararına ekli olarak adlî sicile geçirilmektedir. Bu ehl-i vukuf
heyeti ile aynı zamanda, kadı'nın kararı, bir kat daha teminat altına
alınmaktadır.
Kadı'nın doğru hükmetmesinde
en büyük teminat, kadı'nın vicdanı idi. Bugün de öyledir. Fakat
kadı'da vicdan yoksa ne olacaktır? Buna karşı bir takım baskı tedbirleri
alınmıştır. Haksız hükmeden bir kadı, gerek münferit ve şahsî, gerekse
o kazânın halkının topluca müracaatı ile şikâyet edilebilmekte ve
bu gibi şikâyetleri hükümet, mutlaka değerlendirmekte, bazen müfettişler
göndermektedir. Haksız hükmettiği, hele rüşvetle hüküm verdiği anlaşılan
bir kadı'nın istikbali mahvolmaktadır.
Şahsın veya halkın müracaatı,
bölgenin en büyük âmiri ve hükümetin temsilcisi olan sancak beyine
ve daha çok beylerbeyine yapılabilmektedir. Şahıs veya halk bu şikâyeti
isterse, sancak beyine, beylerbeyine veya herhangi bir kişiye danışmaksızın
doğrudan doğruya Divân'a da yapabilmektedir. Divân'a şikayette bulunmanın
hiçbir prosedürü yoktur. Bir kağıt yazıp imzalamak kâfidir. Bu şikâyetler,
yüzde doksan nispetinde mutlaka tahkik edilmektedir. Padişaha müracaat
yolu da açıktır.
Kadı, belirli bir suçu olmadıkça
azlolunamaz, ancak daha yüksek bir kazâya tâyin edilmek üzere bulunduğu
kazâdan alınabilirdi. Ticaret yapması yasaktı. Borç alıp veremez,
hediye kabul edemez, umumî ziyaretlerde bulunamazdı. Kadı, halife
olan Padişahın vekili olarak, onun adına adalet tevzî ettiği için,
kendini sadrazama tâbî, onun emrinde saymazdı. Sadrazam, kadı'nın
kazâya, adalete ait işlerine, hüküm veriş şekline karışmazdı. Kadılar
gerektiği durumlarda, Padişahları dahi mahkeme çağırmak ve yargılamak
yetkisine de sahipti.
Osmanlı düzeninde kadı, kazâsının
belediye başkanıydı ve belediye başkanı olarak salahiyetleri çok
genişti. Zira aynı zamanda, kazâ kaymakamıdır. Bu suretle imparatorluğun
bütün ilçelerine, ilmiyye sınıfından kadılar hâkimdir ve devleti
onlar temsil etmektedirler.
Beledî işlerde kadıya, kedhudâlar
yardımcı olmaktadır. Bunlar, esnaf teşekküllerinin seçimle işbaşına
gelmiş mümessilleridir. Ve klasik Osmanlı düzeninde nüfuzları çok
fazladır. Beledî düzen, bilhassa bunlar tarafından sağlanmakta ve
kadıya az iş düşmektedir. Fakat kadı, kaymakam ve belediye başkanı
sıfatlarıyla, esnafı, fiyat ve temizlik bakımından ve istediği başka
bakımlardan, teftiş edebilmekte ve hemen teftişi sırasında o anda
istediği cezayı kesebilmektedir.
Zabıta, tamamen kadı'nın emrindedir.
Her kasaba ve şehirde, askerî yetkilerle donatılmış subaşı ve onun
emrinde asesbaşı ve asesler vardır. Bunlar güvenlikten ve asayişten
sorumlu polislerdir; fakat asker sınıfından sayılmaktadırlar.
Hızlı Yargı
Osmanlı düzeninde, hemen tevzî
edilmeyen adalet, adaletsizlik sayılırdı. Osmanlı adaletinin bu
husustaki şöhreti ise, cihanşümûldü.
Batılıların bu konudaki görüşlerinden
birkaç örnek:
"2 veya 3 celsede nadirdir,
ekseri dâvâlar bir celsede hükme bağlanır." (d'Ohsson, VI,
204-5).
"En mühim dâvâlar, bir
saat içinde hükme bağlanır. Hüküm, derhal infaz edilir. Avrupa'da
olduğu gibi hükmü geciktirecek oyunlardan hiçbiri tatbik edilmez".
(Sir Paul Ricaut, II, 327).
"XV. asrın sonlarında
Türk adaleti, dünyanın en liberal, şefkatli ve doğru adaleti idi."
(Cantacasin,14-5).
Esir olarak birkaç yıl İstanbul'da
kalan ve Türkiye'de gördüklerini İspanya kralı II. Felipe'ye takdîm
ettiği eserinde anlatan bir İspanyol müellifinin müşahedeleri şu
şekildedir: (Kânûnî Devrinde İstanbul, 95-102).
"Türk'ün adaleti, Hristiyan
olsun, Mûsevî olsun, müslüman olsun, herkese eşit şekilde tatbik
edilir. Kadı'nın kürsüsü üzerinde Kur'ân'ın yanında bir haç ve bir
Tevrât bulunur. Kadı, Hristiyan'a haçı, Mûsevîye Tevrât'ı öptürerek
yemin ettirir."
"Türkiye'de iltimas mektubu
geçmez. Adaletlerinin en iyi yanı, dâvâların kısa sürmesidir. İspanya'da
olduğu gibi, 'nasıl olsa dâvâ bitmiyecek' diye haklı taraf, haksız
tarafla uyuşmaya mecbur bırakılmaz. Gerek kadı mahkemesinde, gerek
Dîvân-ı Hümâyûn'da dâvâlar bitince mübaşir: 'Kimin maslahatı var?'
diye üç defa bağırır. Dâvâlar bitmeden kadı veya kazasker, kürsüden
kalkamaz..."
Vatandaş, çok mühim dâvâlar
için kadı'ya giderdi. Ufak tefek anlaşmazlıkları, büyük otoriteleri
olan aile reisleri, esnaftan olan zâtlar, esnaf kedhudâları, hakem
olarak çözerlerdi. Böyle şeyler için çok mühim bir adam olan kadı'nın
huzuruna çıkmak ayıptı. Gerçi kadı, bir akçalık dâvâyı görmeye kanunen
mecburdu. Ahlâk ve gelenekler çok sağlamdı. O zamanki dâvâ sayısı
ile bugünküler rakam şeklinde mukayese edilirse, ortaya çok feci
bir sosyal durum çıkar. Bugün ülke, adeta birbiriyle anlaşamayan
insanların yurdu olmuştur.
HUKUK
Dînî Hukuk ve Millî
Hukuk
.
Osmanlı'da hukuk sistemi için "Hâkânî" veya "Sultânî"
denilen sistem geçerliydi. Devletin yüksek menfaatlerini kollayan
bir düzendi. Osmanlı Devleti'nde Padişah, mutlak icra otoritesine
dayanarak, devlet ihtiyaçları için, bir nizam koyma yetkisine sahipti.
Bu düzene göre yasama yetkisi, Padişahındı veya Padişah adına yapılırdı.
Ceza hukuku ve diğer sahalarda, kesin şekilde, işte bu sultânî hukuk
hakimdi. Devletin başından sonuna kadar durum bu şekildeydi.
Yükselme devri boyunca Padişahtan
aşağıya doğru herkes, Allah'ın dostuydu. Sultan Osman'dan başlayarak
hepsinin mürşidleri oldu. Görüyoruz ki; mürşide yüzde yüz bağlı
olan Padişah, aslında Allah'ın Padişah'ı oluyordu. Bu dizaynın yukarıdan
aşağı inen çatısına baktığımız zaman, önce Allah'ı görüyoruz, sonra
Allah'a bağlı mürşid, mürşide bağlı Padişah, sonra onun emrinde
kim varsa hepsi Allah'a dostlar.
Medenî Hukuk ve Ceza Hukuku
Medenî kanunda, hele evlenme ve boşanmada, tamamen şeriat hükümleri
ve Hanefî mezhebi tatbik edilmektedir. Hanefî hukuku esas olmakla
beraber, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî hukuku da geçerli idi ve vatandaşın,
bu sistemlerden birinin kendisine tatbik edilmesini istemek hakkı
vardı. Ceza kanunları, mürşidinden emir alan Padişahların iradesiyle
konulmuş kanunlardı. Daima yukarıda bahsettiğimiz sultânî denilen
hukuk hakim olmuştu. Bu hukukun gayesinin de, kanun metinleri gözden
geçirilirse, devletin yüksek menfaatlerini kollamak olduğu açıkça
görülebilir.
Birden fazla kadınla evlenmek,
sanıldığı kadar yaygın değildir.
Sultanlar ve hanım sultanlarla
evlenenler, hiçbir zaman ikinci bir zevce alamamışlardır. Esasen
bir kız, istediği taktirde, evlenme akdine, kocasının başka bir
eş alamayacağına dair şart koydurabilirdi.
SOSYAL SINIFLAR
Devletten dirlik veya maaş
alan bütün görevlilere "askerî" denirdi. "Askerî"
sınıf, yalnız savaşan sınıf değil, bütün devlet görevlileri idi.
Vergi vermezlerdi. Yani sistem şu idi: Kendilerine bir maaş verilip
o maaştan vergi kesilmek yerine, devletin ödeme gücü neyse, o miktarda
net olarak hesaplanır ve verilirdi. İkinci bir sosyal sınıf, şehirlilerdi:
Tüccar ve esnaftı. Nihayet "reâyâ" denilen köylü gelirdi.
"Reâyâ" adı altında,
herkesin zannettiği gibi, aşağı derecede bir sınıf veya mezheb kastedilmemektedir.
İmparatorluğun bütün çiftçileri, Anadolu'nun İslâm halkı ile Tisza
vâdisindeki Hristiyanlar, Padişah'ın bütün tebaası, reâyâ olarak
adlandırılır. Daima reâyâ, Padişah'ın himayesinde yaşar.
Askerî, şehirli ve râiyyet
dışında bir sosyal sınıf daha vardır: Esirler. Harp esirleri değil,
hizmet maksadıyla kullanılan, para ile alınmış insanlar, kölelerdi.
Esir, daha doğrusu köle ve cariye, efendisi aleyhine kadı'ya müracaat
edip dâvâ açabilmekte, hakkını koruyabilmektedir. Kölesine efendi,
kızını verebilmekte, efendisi cariyesi ile evlenebilmektedir. Demek
ki; kölelik de bir sosyal baraj değildir.
Sosyal sınıfların batıdaki
sosyal sınıflardan farkı, asaletin olmamasından ve serf bulunmamasından
doğmaktadır. Bu iki büyük fark, Avrupa ile Türkiye'nin sosyal yapıları
arasında çok büyük bir ayrılık manzarası arz etmektedir. Osmanlı
Türkiyesi'nin her asrında pek çok örneği gösterilebileceği gibi,
ayağında çarık, sırtında heybe, beş parasız İstanbul'a gelen bir
Türk köylüsü, gerekli kademelerden geçip, bir çeyrek asır sonra,
bazen daha fazla, fakat bazen de daha kısa bir müddet içinde, sadrazam
olmakta, hattâ Padişahın kızını almaktadır. Böyle bir durum, Batı'da
mümkün değildir. 1975 Batısı'nda bile başbakan olması mümkün bulunan
böyle bir şahıs, kral kızı ile evlenememektedir.