-İlk Öğretim
-Medreseler
-Enderun Mektebi
-Bir İngilizin Osmanlı eğitim sistemi ile ilgili
görüşleri
İlk
Öğretim
Osmanlıda ilk öğretim
"Mektep" veya "mahalle mektebi" denilen ilkokullarda
yapılırdı, öğrenim karma idi; fakat kız çocuklar ayrı sıralarda,
erkek çocuklar ayrı sıralarda otururlardı. Hoca, nadiren kadındı
ve "hoca hanım" denilirdi. İlkokulun gayesi, Türkçe okuyup
yazmak, aritmetik, iyi yazı yazmak (hat), Kur'ân okuyabilmek, lüzumlu
dîn ve Kur'ân bilgileri verebilmekti.
Çocuk, 4 ilâ 6 yaşında
mektebe verilirdi. İlk öğrenim genellikle 4 yıl olmakla beraber,
6 yaşından küçük verilenler ekseriya daha çok okurlardı.
Osmanlı düzeninde, parasız
ilk öğretim olduğunu iddia etmek kolay değildir. Hiç olmazsa varlıklı
aileler için böyledir. Fakat yoksul çocuk, o zamanın sosyal şartları
içinde, mutlaka bedava tahsil yapmakta, üstelik yiyip giyinmesi
sağlanmakta, çok defa ailesi çok fakirse, ailesine de yardım edilmektedir.
"Dârüttâlim",
"muallimhane" gibi adlar verilen, padişah vakfı ilkokulları
da vardı. Vakfın şartlarına göre buraya devam eden fakir çocuklara
yiyecek, içecek, giyecek, ayrıca harçlık verilirdi. Böyle vakıf
geliri olmayan mekteplerde fakir çocukların yiyip içmesi, elbise
ve kitabı, aynı okulda çocuğu bulunan varlıklı ailelere aitti. Tabiî
bu hususta hiçbir mecburiyet yoktu. Fakat varlıklı bir ailenin,
çocuğunun mektep arkadaşı fakir çocuğun, ilk tahsilini üzerine almaması,
görülmüş şey değildi.
Bir çok ilkokulda mûsikî
de öğretiliyor, istidat gösterenler ayrıca himaye ediliyordu. En
büyük bestekârlardan olan ve kısaca "Dede Efendi" diye
anılan Hammâmîzâde İsmail Dede, böyle ilkokul talebesi iken mûsikî
eğitimine sokulmuştu. Meşhur bestekârlarımız arasında böyle birçok
örnek daha vardır. En büyük şarkı bestekârı olan Hacı Ârif Bey de
ilkokulda "keşfedilerek" mûsikî eğitimine tâbî tutulmuştur.
Bazı ilkokullar da,
Arapça ve Farsça öğretmekle meşhurdu.
Bazı aileler, çocuklarını
ilkokula bile vermez, sadece Kur'ân kurslarına gönderirlerdi. Bu
kurslarda ilerleyenler, medresenin ilk basamaklarına girebiliyorlardı.
Camiler, namaz saatleri
dışında birer okul halindeydi. Osmanlı Türkiyesi'nde de bu durum,
Cumhuriyet'e kadar devam etmiş ve medrese öğretimine çok katkıda
bulunmuştur. Cami derslerinde çok değerli bilginler camilerde ders
vermişlerdir.
Selâtin camileri bu
şekilde, birer yüksek dînî okul halindeydi. Küçük camilerde de daha
aşağı derecede tedrisat yapılırdı. Medrese derslerinden çok daha
büyük ölçüde, umuma açık derslerdi. Camide ders veren müderrise
"ders-i âm" denilirdi. Ders-i âm Efendi, mevzuu kısaca
takrir ettikten sonra sorular başlar, dersler sorulu cevaplı yürürdü.
Binaenaleyh ders-i âmın çok uyanık ve bilgili olması lazımdı. Böyle
olmayanlar tutunamazdı. Zira, her zaman için karşısına kendisinden
bilgili biri çıkabilirdi. Onu susturması da kabil değildi. Zira
serbest kürsü idi. Medresedeki müderrisin otoritesi ve softanın
disiplini, bahis konusu edilemezdi. Cami dersleri sabah, öğle ve
ikindi namazlarından sonra verilirdi. Sultan Abdülaziz'in şeyhulislâmı
Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi, böyle cami derslerinden yetişmiş,
sonra imtihan vererek "İstanbul Rüûsu" denilen en yüksek
diplomayı almıştı. Zira babası Ayasofya çarşısında Safranbolulu
bir turşucu idi ve oğlunun medreseye devamına izin vermemişti, turşucu
çıraklığı yapmasını istiyordu.
Medreseler
Orhan Gazi, 1330'da
İznik ve daha sonra Bursa Medreseleri'ni kurdu. İlk ciddi orta öğretim
ve müesseseleri bunlardır. Bursa Medresesi gittikçe gelişerek, Yıldırım
Bayezid zamanında (1389-1402) tıb dahil, yüksek ilimler okutulan
bir üniversite haline geldi.
XVI. asrın ortalarında
Süleymaniye Medresesi'nin açılması ile Türkiye, kesin şekilde, İslâm
dünyasının en üstün eğitim veren müesseselerine sahip oldu.
Sınıf usûlü yoktu. "Sofra"
veya "talebe-i ulûm" denilen medreseli, kabiliyetine göre
bir basamağı birkaç yılda da, birkaç ayda da bitirilebilirdi. 25
yaşında müderrisliğe çıkan kabiliyetler de az değildi. Her derece,
o derecenin müderrisinin icazeti ile tamamlanırdı. Müderris, okuttuğu
mevzuu öğrendiğine kanaat getirdiği softanın, bir üst dereceye başlamasına
izin verirdi. Müderrisin dersi, umuma açıktı. Softa olmaya lüzum
yoktu. İsteyen her vatandaş, gelip dinleyebilirdi. Büyük müderrislerin
dersleri, bu yüzden çok kalabalık olurdu, medresede yapılamaz, avluya
çıkılırdı.
Okuyan softaya her türlü
sosyal güvenlik sağlanmıştı. Bedava yer içer, yatıp kalkardı. Softanın
yemeği ve yatacağı yerinden başka kitabı, mumu, odunu da sağlanmıştı.
Fatih Medresesi'nde softaların yatıp kalkması için 300 oda vardı.
Her odada 4 veya 5 softa yatıp kalkardı. Gündüz devam eden talebenin
de aynı sayıda olduğu kabul edilirse, yalnız Fatih Üniversitesi'nde
XVII. asır ortalarında 3000'e yakın talebenin bulunduğu anlaşılır.
Süleymaniye Üniversitesi'nin kapasitesi ise, daha büyüktü. Fatih
Üniversitesi'nin her odası için bir hizmetkâr vardı. Bu 300 hizmetkâr,
temizlik, ısıtma gibi işlere bakardı. Müderrisler, softalardan ayrı
bir salonda yemek yerlerdi. Medresenin 70 kubbeli muazzam bir mutfağı
vardı. Mutfak, yalnız softalara değil, bütün fakirlere açıktı. (Evliyâ
I, 314-5)
Böyle muazzam teşkilatı
olanlar yanında, mütevazı, bugünkü ortaokul seviyesinde medreseler
de pek çoktu.
Tarikatlardaki mürşid-mürid
geleneği, ulemây-ı rüsûmu yetiştiren medrese öğreniminde de vardı.
Hoca-talebe münasebetleri, bugünkü gibi değildi. Hoca, talebesine
her bildiğini verebilmek için çok büyük gayret gösterir ve yetiştirdiği
talebe ile iftihar ederdi.
Medrese Dereceleri
Klasik medrese dereceleri,
XVI. Asır ortaları ile XIX. asır ortaları arasında 12'ye ayrılmıştı.
(Sırasıyle ve alt basamaktan üst basamağa doğru):
İbtidây-ı hâric, Hareket-i
hâriç, İbtidây-ı dâhil, Hareket-i dâhil, Mûsıla-i Süleymâniyye,
Havâmis-i Süleymâniyye, Süleymâniyye, Dârulhadîs.
Son basamak, yüksek
tahsilin üzerindeydi, bugünkü doktora öğrenimine tekabül ediyordu.
Son dört basamakta yüksek öğrenim veren medreselerin "kibâr-ı
müderrisin = büyük müderrisler" deniliyordu.
Medrese öğreniminde
esas, kitâb idi. Öğrenci, ilk basamaklarda, Arapça ve Türkçe klasik
eserleri, tam manasıyla, dil ve mefhumun bütün incelikleriyle okuyup
anlayabilecek şekilde yetiştirildi. Sonra bu klasik kitaplar, her
kelimesi üzerinde uzun uzun durularak, adeta ezberlenerek, okunur,
tefsir ve tahlil edilirdi. Metin, öğrenimin esası idi.
İbtidây-ı hâriç derecesinde,
öğrencinin ilkokulda veya hususî olarak öğrendiği bilgiler pekleştirilir,
kaidelere oturtulurdu.
Hareket-i hâriçde arapça
gramer, hendese (geometri) ve daha ileri bir seviyede Kur'ân dersleri
başlardı. Bu şekilde öğrenim devam ederdi. Yüksek kısma geçen softa
tıb, riyâziyyât, hey'et (astronomi), göz hekimliği, hukuk (fıkh
ve farâiz), kelâm ve felsefe, tefsir ve hadîs gibi branşlardan birini
seçerek bu konularda yazılmış en üstün eserleri okur, imtihan vererek
rüûs alırdı.
ENDERUN MEKTEBİ
Sarayda eğitim ve öğretim
yapılan mektep. Osmanlı Devleti sivil memurlarının, devlet ileri
gelenlerinin ve askerî görevlilerinin büyük bir bölümünü, yeniçeri
ağalarını sadrazamını, defterdarını, kubbe vezirini beylerbeyini
ve sancakbeylerini yetiştiren en önemli eğitim müessesesiydi.
Devletin idaresi için
gerekli mülkî ve idarî kadronun yetişmesine yönelikti. Devrin en
meşhur ilim adamları sarayda toplanarak bu mektepte ders vermekle
görevlendirilirdi.
Bir sürü üçkağıtçı diyorlar
ki:
"Osmanlı, gittikleri
ülkenin çocuklarını çalardı, getirirdi, okuldan geçirirdi, bunları
adam ederdi."
Hayır çalmazdı; buna
gerek yoktu; çünkü adamlar Osmanlı adaletini gördükten sonra, kendi
ülkelerinde de böyle insanlar yetişmesi için çocuklarını kendileri
gelip teslim ediyorlardı; Osmanlı usullerine göre yetişsin çocukları
diye ve Osmanlı kabul ediyordu bunları.
Hangi milletten ve hangi
dinden olursa olsun devşirmeler devlet merkezine getirildikten sonra,
önce Divân-ı Hümayun'a sevk edilip hepsi padişah tarafından tek
tek görülürdü. Daha sonra padişahın emriyle kapıağası, bu küçük
çocukların zekâlarını ölçerek zekâsı üstün ve keskin olanları seçerdi.
Seçilenler, enderûn mektebine talebe yetiştiren ve beş yerde bulunan
orta dereceli saray mekteplerine yerleştirilirlerdi. (Galatasaray,
Eski Saray , İbrahim Paşa Sarayı, İskender Çelebi Sarayı ve Edirne
Sarayı)
Hazırlık sarayları da
denilen bu mekteplerin en önemli özelliği, içoğlanların daha mektepte
iken iş ve memuriyet hayatına başlamasıydı. Talebeler böylece bir
takım dersler yanında kabiliyetlerine göre çeşitli sanatlar öğreniyor
ve mektebin genel eğitimine katılıyorlardı. Bu arada seçkin İslâm
âlimleri tarafından eğitilip tam bir müslüman olarak yetişiyorlardı.
Böylece edep, ahlâk, bilgi, iş, memuriyet ve stajı hep bir arada
yürütüyorlardı.
Dînî ilimler ile idarî
ve askerî derslerin yanında, bedenî eğitimlerine de önem verilen
içoğlanlar; ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve tomak oynamak ve
binicilik gibi sporları da yaparlardı. Bundan dolayı kuvvetli, çevik
ve her türlü zorluğa dayanıklı idiler.
İçoğlanlarının oda denilen
koğuşları, muntazam olup yiyecekleri de çok dikkatli hazırlanırdı.
Her oda efradının isim ve künyesiyle, yevmiye mikdarını gösteren
maaş defterleri vardı. Maaşları diğer ulûfeler gibi üç ayda bir
verilir, elbise, ayakkabı, iç çamaşırı ve sair ihtiyaçları hep saray
tarafından karşılanırdı. Çok büyük bir ihtimamla yetiştirilen bu
çocuklar, tam bir itaat ve terbiyeye sahiplerdi.
BÜYÜKLÜĞÜN
SIRRI
Osmanlı Devleti'nin
Viyana'ya kadar ilerlemesinden çok korkup başarısının sebebini aradıkları
halde bulamayan Avrupa'ya, İstanbul'daki İngiliz sefiri bu durumu
anlatarak büyük bir sevinçle şu mealdeki şifreli mektubu yazıyordu:
"Buldum buldum!.. Osmanlılar'ın zaferden zafere ulaşmalarının
sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum. Osmanlılar, aldıkları
esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi
milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını
ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar seçilerek, saray mektepleri ve
sonra da Enderûn Mektebi'nde değerli öğretmenler tarafından okutuluyorlar.
İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli ve başarılı
müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Bunların arasından da Osmanlı
ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular
ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları çıkıyor. Osmanlı
akınlarını durdurmak için bu mektepleri ve bunların kolları olan
medreseleri yıkmak, Müslümanları ilim ve fende geri bırakmak lâzım."