|
||||||||||
|
|
||||||||||
|
|
Osmanlı'da devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi
sağlamak, sınırları muhafaza etmek, devlet düzenini ne bahasına olursa olsun
her şeyden üstün tutmak, bu düzeni ilgilendiren her türlü yüksek menfaati
sağlamakla mükelleftir. Bayındırlık eseri yaptırmakla, vatandaşı okutmakla, onun
ibadetine yarayan yapılar inşa etmekle ve bu gibi şeylerle mükellef değildi.
Yalnız askerin üzerinden geçtiği yollar, köprüler, barındığı kaleler ve
kışlalar, silahlandığı fabrikalar ve emsali şeyler vardı. Peki, bu kadar cami, mektep, çeşme, imaret, hastane ve
benzerlerini kim yaptırdı? Hemen hiç birini devlet değil! Şahıslar yaptırdı.
Asırlarca ayakta durmalarını kim sağladı ve bugün ayakta durmalarını kim
sağlıyor? Gene şahıslar!
II. Bayezid devri (1481-1512) müelliflerinden Cantacasin,
klasik eserlerinde o devir için şöyle der ( s. 207-8) : "Küçüğü ve
büyüğü ile Türk ileri gelenleri (seigneurs Turcaz), cami ve hastane
yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onları zengin vakıflarla techiz
ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar,
köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok
daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Türk, hristiyan ve
yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et
verirler. Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hristiyan ve Yahudi
bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar. D'Ohsson'a göre bu derece hayırseverliğin menşei İslâm
dînidir. Şöyle der (VI, 302) : "Kur'ân, Türkleri, dünyanın bütün
milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir." Vakıf Çeşitleri Hayır sahipleri neler yaptırmışlardır? Akla gelen her şey:
Cami, mescid, külliye, medrese, mektep, çeşme, sebil, selsebil, şadırvan,
yalak, fıskıye, havuz, kuyu, kaplıca, hamam, çifte hamam, ılıca, hela, yol,
köprü, kervansaray, imaret, hastane, kütüphane, namazgah, musallâ, gasilhane,
tekke, ribat, zaviye, hücre, dergâh, türbe, künbed, çarşı, pazar, han, bahçe,
tarh, lağım, kışla, kale, hisar-beçe, palanka, burç, hendek, tabya, kaldırım,
sokak, park, bulvar, miskinhane, kalenderhane, darülkura, darülhuffâz,
dârülhadis, muvakkıthane, liman, fener, deniz feneri, yunak (çamaşırhane),
yağhane, mumhane, şekerhane, demirhane, dökümhane, fırın, tezgâh, mezbaha,
tophane, güllehane, şişhane, ahır, hara, dershane, tımarhane, dârüşşifâ,
nişangâh, fetvâhane, menzilhane, nişantaşı, sâyebân, kameriyye, çardak,
suyolu, sarnıç, tâbhane (prevantoryum), müftihane, mahkeme, sığınak,
kabristan, köşk, konak, saray, sâhilsaray, yalı, ev, meşrûtahane, liman,
iskele, kahvehane, bozahane, şırahane, kıraathane, eczahane, mahzen, cedvel
(kanal) ve daha pek çok şey... Bunların bir kısmı hayır eseri, bir kısmı da hayır eserlerine
gelir sağlayan vakıf mülk olarak yaptırılıyordu. Her birinin çeşitleri de
vardı. Hastaneler Hastaneler yalnız, yatan hastalara mahsus değildi. Ayakta
tedavi de yapılırdı. Her gelen hastanın tedavisi yapılır ve fakir olduğunu
beyan edenlere (başkaca bir vesika falan istenmezdi) bedava ilaç verilirdi.
İstanbul, Edirne gibi büyük şehir hastaneleri aynı zamanda hekimlerin ihtisas
yeri idi. Hekimler burada, her dalda ihtisas yaparlardı. Umumî ve yalnız bir
tip hastalığa mahsus olanları dünyaca ünlüdür. 1451'de kurulan Edirne ve
1514'te kurulan Karacaahmed (İstanbul) cüzzam hastaneleri de tıp
literatüründe ünlüdür. Zira XIX. asırdan önce cüzzamlılar, Avrupa'da
hastaneye alınmıyor, ıssız yerlere sürülüp kaderlerine terk ediliyorlardı.
Dışarıdan ayak üstü tedavi ve ilaç almak için gelenler, sabahtan öğleye kadar
kabul ediliyorlardı. Öğleden sonra, yalnız yatan hastalarla uğraşılıyordu. hastaneler bir iki istisna ile yalnız müslümanlar için
değildi, "Allah'ın kulları olan bütün beşeriyete" açıktı. Batı'daki
hastaneler ise yalnız ülkenin mezhebindeki mezhepten hasta kabul ederdi. 150 ilâ 300 hasta tedavi edebilen hastaneler vardır. Bir kaçı,
hem müslüman, hem hristiyan hastayı, ayırmaksızın kabul eder. Kadınlara
mahsus hastaneler de vardır. Bazı hastanelerde de kadınlara mahsus kısımlar
bulunur ve bunlar, mutlak şekilde erkek hastalara ait kısımdan ayrılmıştır.
Kadın hastalar, mutlaka kadın hastabakıcılar tarafından bakılır. Hekim
olmayan hastane mensubu, kadın hastanın yanına bile yaklaşamaz. Daha 1396'da Schiltberger, Bursa'da her dînden hasta kabul
eden 8 hastane bulunduğunu yazmaktadır. Bundan tam bir asır sonra da
Cantacasin (s.204), Sultanmehmed (Fatih) hastanesi'ni anlatırken, Müslüman,
Hristiyan ve Yahudi hasta kabul eden, hastalarına çok büyük ihtimamla bakan,
fevkalâde büyük geliri olan bir müessese olduğunu söyler. İmâretler İstanbul'da II.Bayezid İmâreti, günde 1000 muhtaca iki öğün
yemek dağıtıyordu (Sarrâf Hovennesyan, v 72; İnciciyan tercümesi, 135, not
2). Kânûni'nin yaptırdığı Süleymâniye İmâreti'nde ise, medresenin 600 softası
ve hastalar dışında sayısız muhtaca yemek veriliyordu (Hovennesyan, v. 68;
İnciciyan, 135, n.3). Bu imâret, bir büyük mutfakla üç yemek salonundan
ibaretti. Arka tarafta, yolcuların hayvanları için bir ahır vardı ve burada
da yolcuların hayvanları bedava yiyip tımar ediliyordu. Fakat bir yolcu, bu
şekilde ancak üç gün ve tabiatiyla tamamen bedava misafir ediliyordu. Misafir
yolcuların beş kişisi bir sofraya alınıyor ve her öğünde böyle 40 sofra
kuruluyordu. Demek ki yalnız yolcu sıfatıyla günde 200 kişi yemek yiyordu.
Her yolcuya günde 50 dirhem bal, misafirin hayvanına günde bir şinik arpa
veriliyordu. Padişahın vakıf şartı böyleydi. Vakıflar ve Sosyal Yardım D'Ohsson (II,460-1) şöyle diyor: "İmâretlerde fakirlere
her öğün bir ekmek, bir tabak dolusu koyun eti ve bir tabak dolusu sebze
verilmektedir. Fakir olarak tanınmış ailelere ayrıca günde 3 ilâ 6 akça nakdî
yardım yapılıyordu." Fatih imâret ve kervansarayında her şeyin mükemmel ve bedava
olduğunu, orada yalnız fakirlere değil, kibar yolcuları da gözleriyle
gördüğünü nakleder. II.Murat'ın 1436'da yaptırdığı Edirne'deki Muradiye İmâreti
için 436718 akça gelir getiren vakıflar temin etmişti. 1611 yılı haziranında Polonyalı Simeon, Edirne'ye gelmiştir.
"İstanbul-Edirne yolunun iki tarafı kâmilen kaldırım döşelidir".
Her konakta hanlar, hastaneler, kervansaraylar, hamamlar vardır. Her
menzildeki imâretlerde yolculara günde iki öğün bedava pilav, yahni (et),
zerde ve iki fodla(ekmek) verilmektedir. Hayvanlar aynı şekilde bedava
bırakılmaktadır. Kervan, bin kişilik olsa gene aynı ihtimam gösterilmektedir.
XV. asrın ilk yıllarında Bursa'da 7 imâret vardı. Alman
gezgini Schiltberger'e göre bu imârette "Hristiyan, Mûsevî veya
putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu."
(Telfer nş., s. 404). Bu yazar, Bursa'nın 1400 yıllarında, Yıldırım Bayezid
devrinde, Osmanlı taht şehri Edirne'ye nakledilmeden hemen önceki yıllarda,
Bursa nüfusunu 200000 olarak vermektedir. Kervansaraylar Çok büyük hayır müessesesi olduğu kadar, ticareti ayakta ve
yolları canlı tutan bir kuruluş, kervansaraylardır. Kervansarayların daha mütevazı olanlarına "han"
denilmektedir. (Vakıf olmayan yolcu hanları yani bugünkü oteller ve
şehirlerdeki ticaret hanları ile karıştırılmamalıdır.) Han ve
kervansarayların ekserisinin vakıfnâmesinde, yolcuların, hayvanları ile
beraber, üç gün misafir edileceği, yedirilip içirileceği şartı vardır. Bunlar, mimari bakımından da çok büyük sanat eseri olan
muhteşem yapılardır. Sir Paul Ricaut (II,495): "Türkler'in bu binaları,
son derece muhteşem yapılardır ve Türk eyaletlerinde pek çoktur." der.
Havza gibi mütevazı bir kasabada (Doğu Trakya) böyle iki vakıf hanı vardı,
yolcular bedava ağırlanırlardı. Çok büyük gelirli vakıflar tahsis edilmişti.
Gelirleri ekseriya artardı. Meselâ Çatalburgaz'da İstanbul-Edirne yolu
üzerinde Mustafa Paşa Kervansarayı'nın yıllık gelir fazlası ile haftada bir
gün, civar köylere bedava yemek dağıtılıyordu. "Anadolu'ya yollar üzerinde her fersahta kervansaray
vardır. Bunlar, başka ülkelerde hiç görülmeyen hayır müesseselerdir."
Daha XIII. asırda birinci imparatorluk Türkiyesi'nde, üç saatlik mesafeye bir
kervansaray kondurulmuştu ve bu Selçukoğulları'nın eseriydi, başka ülkelerde
yoktu.
Türbelerin bakımı için de vakıflar yapılmış olması tabiîdir.
Bunların en muazzamı Eyüp Türbesi idi. 10 türbedar, 72 hafız olmak üzere
türbenin hizmetinde 117 kişi bulunuyordu. (T. Öz, İstanbul camileri, I, 55).
Zira dünya müslümanlarının büyük ziyaret yerlerinden biriydi ve her gün
binlerce ziyaretçisi bitip tükenmek bilmezdi. Avlusundaki binlerce leylek ve
güvercinin beslenmesi için de tertibat alınmıştı. (Şimdi leylek çok
azalmıştır.) Çok ziyaret edilen ikinci türbe, Fatih Türbesi idi. Dindarâne
bir titizlikle bakılırdı. 12 daimî hizmetkârı vardı. Ayrıca 90 kadar hafız,
her biri günde 16 dakika Kur'ân okumak üzere her gün münâvebe ile türbeye
gelirdi. Bu suretle 1481'den 1924'e kadar 443 yıl boyunca, Fatih'in
başucunda, bir dakika olsun Allah kelamı eksik olmamıştır.
Son derece sevap sayılan vakıflardan biri, su vakıfları idi.
Her taraftan su akardı. Bazı camilerde -abdest almak için- yaz kış sıcak su
akması, o caminin vakıfnâmesi icabı idi. Su vakıflarının en büyük masraflıları şüphesiz suyolları ve
barajlardır. Su bulunan bir yerden, nüfusu kalabalık bir iskân mahalline su
vermektir. Meselâ Kânûnî, Mekke'ye bol su getirtmiş ve Harem-i Şerif'i 360
kubbe ile örttürmüştü. |
|
|||||||
|
|
|
||||||||
|
|
|
|
|
|||||||
|
|
|||||||||