}
Hidayet ve Dalâlet 26.12.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100097

SOHBETİN ADI: HİDAYET VE DALÂLET
TARİHİ: 26.12.2000


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah hepinizden razı olsun.

İşte Allah’ın bir güzelliğini daha yaşamak için bir aradayız. Bir doğruyu daha belirtmek için, bir doğrunun daha anlaşılması için, bir Kur’ân mevhumunun realizasyonu için, bir sohbet yapmayı Allahû Tealâ bizlere nasip kıldığı için O’na sonsuz hamd ve şükrederiz.

Hidayet ve Dalâlet.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Öyleyse konumuza gelelim inşaallah. Hidayet nedir? Hidayet, bir anlam taşıdığı istikamette doğru yolun üzerinde bulunmak ve bu yoldan hedefe ulaşmak mânâlarını taşıyor. Dalâlet de doğru yoldan sapmak, yanlış bir yolda olmak mânâsını taşıyor. İşte şeytanın tuzağı da buradan başlıyor.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bir Sıratı Mustakîm’den bahsediyor; insan ruhunu Allah’a ulaştıran yolun adı. Ama bir daha Sıratı Mustakîm; fizik vücudumuzun Allah’a teslim olduğu kemal yolu, olgunlaşma yolu. Bir yükselmeyi ihtiva etmiyor, bir imajiner yol, hayalî bir yol. Bu yol yükseltmiyor, yüceltiyor. Bir daha Sıratı Mustakîm; nefsimizi Allah’a teslim eden yol.
Ve üç yol da hidayete erdiriyor. Sıratı Mustakîm, ruhumuzu hidayete erdiriyor. Allah’a ulaştırıp Allah’ın Zat’ında yok ediyor. Böylece Allah’ın evliyası oluyor kişi. Ruhu, Allah’ın Zat’ında fâni oluyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Muddessir Suresinin 38, 39, 40. âyetlerinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.


“kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun, illâ ashâbel yemîn, fî cennât:  Bütün nefsler rehinedirler (fizik vücudun içinde bütün nefsler rehinedirler) ama yemin sahipleri, onlar cennette olacaklardır.”  diyor Allahû Tealâ.

Yemin sahipleri, yeminlerini yerine getirenler. Yemin, nefsimize ait olan bir yemindir. Kur’ân-ı Kerim’de de yemin adıyla geçiyor ve yemin, birinci safhasında nefsimizin kalbindeki nurların %50’yi aşması hali, tezkiye noktası. İkinci noktasında nefsimizin kalbi %100 Allah’ın nurları ile doluyor. Nefsimizin kalbinde hiçbir afet kalmıyor. O noktada farklı bir olgu var; orada tasfiye söz konusu. Birincisinde (tezkiyede) nefsimizin hidayetinin yarısı oluşuyor. İkincisinde (tasfiyede) tamamı oluşuyor. Öyleyse sevgili kardeşlerim, üç tane Sıratı Mustakîm’den bahsediyor Kur’ân-ı Kerim, üç tane de hidayetten bahsediyor.

Öyleyse ruhumuzun hidayeti nedir, fizik vücudumuzun hidayeti nedir, nefsimizin hidayeti nedir? Gelin beraberce Kur’ân-ı Kerim’e bir göz atalım. Bakalım neymiş olay? Ruhumuzun hidayeti neymiş? Fizik vücudumuzun hidayeti neymiş? Nefsimizin hidayeti neymiş?

Ruhumuzun hidayeti Âli İmrân-73’te net olarak açıklanmış, görüntü son derece net. Hiçbir şek ve şüpheye mahal verecek bir özelliği yok:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


Diyor ki Allahû Tealâ:  “innel hudâ hudallâh.”

inne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâh: Allah’a ulaşmaktır.

Bakara Suresi 120. âyet-i kerime:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


“inne hudâllâhi huvel hudâ.”

inne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
hudâllâhi: Allah’a ulaşmak.
huve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.

Allahû Tealâ Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesinde diyor ki:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“men yehdillâhu fe huvel muhted ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ: Allah kimi O’na (Kendisine) ulaştırırsa, kimin ruhunu Kendi Zat’ına ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer.” diyor.

Kim de hidayet yoluna girmemişse, hidayetin dışında kalmışsa, hidayet yolunun dışında kalanların hepsine Allahû Tealâ, “Dalâlettedirler.” diyor.  O zaman o kişi için bir velî, evliya olan, Allah’ın evliyası olan bir mürşidin o kişi için bulunamayacağı söyleniyor. Kişi Allah’a ulaşmayı istemiyorsa, böyle bir talebi yoksa hidayetçi de onun için mevcut değil. Neden değil? Çünkü Allahû Tealâ sadece Allah’a ulaşmayı dileyenleri Sıratı Mustakîm’e ulaştıracağını yani mürşidine ulaştıracağını söylüyor. Çünkü ruhumuzun Sıratı Mustakîm’e ulaşması için bizim Allah’a ulaşmayı dilememiz gerek ki Allah bize mürşidi sevdirsin ve göstersin. Bunu yaptığı zaman Allah bize, kalbimizdeki hicab-ı mestureyi alarak irşad makamını sevdirdiğinde, arkadan da 13. basamakta bize mürşidimizi gösterdiğinde, Allah’ın Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesindeki sözünün yerine gelmesi söz konusu:

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


“Biz âmenû olanları mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız.” diyor Allahû Tealâ.

Bir insan mürşidine ulaşırsa ne olur? Devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve ruhu Allah’a doğru yola çıkar. Allah’a giden yolu kendisine yol ittihaz eder. İşte böyle bir mürşidin önünde yapılan tövbe, Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde dizayn edilmiş.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


7 tane şahit huzurunda, kişinin kalbinde Allah’a ulaşma talebiyle mürşid önünde tövbe etmesi söz konusu oluyor. Devrin imamının ruhu derhâl kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor, Mu’min-15 gereğince:

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Ve kişinin ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkıyor. Allah’a ulaşan yolu kişi kendisine yol ittihaz ediyor.

İşte Allahû Tealâ’nın ifadesi:

zâlikel yevmul hakk: İşte o gün Hakk günüdür. Hakk’a ulaşma günüdür. Hakk’a ulaşmak için fizik vücuttan ayrılma günüdür.

“O gün dileyen kişi, Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, kendisine Allah’a ulaştıran yolu yol ittihaz eder ve ruhuna Allah meab olur, sığınak olur.”

Allah’a ulaştıran yol üzerinden Allah’a doğru yola çıkan ruhumuz Allah’a ulaşır, Allah ona sığınak olur, meab olur.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah ile olan ilişkilerinizde ruhunuzun vücudunuzdan ayrılarak ulaştığı Sıratı Mustakîm; bu, fizik bir Sıratı Mustakîm’dir. Ruhunuz emr âleminin malıdır ve Sıratı Mustakîm de emr âleminde Allah’a ulaştıran yolun adıdır.

Öyleyse Sıratı Mustakîm’in başlangıcı, nerede tâbî olmuşsanız o tâbî olduğunuz noktadan itibaren, hangi mürşide tâbî olduysanız, onun bulunduğu dergâha kadar ulaşan bir yol, Sıratı Mustakîm’in ilk sebîli. Sıratı Mustakîm 4 sebîlden, 4 tane yoldan oluşur. 1. sebîl, siz nerede tâbî olduysanız, tâbî olduğunuz noktadan mürşidinizin dergâhına kadar ulaşan sebîl. Bu sebîl daha sonra devrin imamının dergâhına kadar ulaşacaktır. Yatay sebîldir. Yeryüzünün sathına paralel bir yoldur bu. Oraya ulaşıp da sizin yaptığınız zikirle nefsinizin kalbinde %7 nur birikimi oluştuğunda vücudunuzdaki rehine (nefsiniz),  1. gök katının kapısını açma imkânının sahibi olur. Uzaktan kontrolle rehine 1. gök katının kapısını açacaktır ruhunuza. Ve ruhunuz 1. gök katını ulaşacaktır. 1. gök katı, Tarîki Mustakîm’in 1. katıdır. Sonra 2., 3., 4., 5., 6., 7. kata çıkacaksınız. Devrin imamının bulunduğu dergâhın Tarîki Mustakîm’e açılan kapısı, altın bir kapısıdır. 7. katın girişi de aynı ölçülerde ve aynı standartta gene bir altın kapıdır. Üzerine tokmak falan olmayan, kapı eli olmayan, baklava dilimli, yaklaşık 4 metre yükseklikte, belki 1,5 metre genişliğinde tek kanatlı otomatik açılıp kapanan bir kapı. İkisi birbirinin aynı. Tarîki Mustakîm burada sona erer. 7. katın giriş kapısında Tarîki Mustakîm tamamlanmıştır. Allahû Tealâ diyor ki:

23/MU'MİNÛN-17: Ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne).

Ve andolsun ki Biz, sizin üzerinizde 7 yol yarattık ve Biz, yaratmaktan gâfil değiliz.


“Biz üzerinize 7 tane yol inşa ettik.”

7 tane katı birbirine bağlayan 7 tane yol. Böylece bu 7 tane yol birleşince Tarîki Mustakîm’i oluşturur. Bu Tarîki Mustakîm, 7. kata kadar ulaşır. Orada yatay bir yolculuk başlayacaktır. Fetih kapısından içeri girdiğinizden sonra 7 tane âlem geçeceksiniz. Yatay bir yolculukla 3. sebîle ulaşacaksınız.

1. sebîl; sizi altın kapıya ulaştıran yol.
2. sebîl; Tarîki Mustakîm; 7 tane gök katını aşırtan yol.
3. sebîl; 7. kattaki 7 tane âlemi yatay geçiş. 1. sebîlde yatay, 3. sebîlde yatay.
4.sü; dikey bir yol. Sidretül Münteha’dan Allah’a ulaşan 4. sebîl.

Bu sebîllerin hepsi beraber 1. Sıratı Mustakîm’i oluşturur. Bu, fizik bir Sıratı Mustakîm’dir. Gerçek anlamda bir yoldur ve kişiyi yükseltir. Kişinin ruhu bu yol boyunca giderek daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı fizik standartlarda uçarak yükselecektir. Neticede Sidretül Münteha’dan sonra dikey bir çıkışla Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır, sonra Allah’ın Zat’ında yok olacaktır. Ve böylece 1. Sıratı Mustakîm tamamlanacaktır. Bu, ruhun Sıratı Mustakîm’idir. Ve bu 7 tane gök katını aşma imkânını bize sağlayan, fizik vücudumuzun içinde bir rehine olan nefsimiz, her %7 temizlik kademesinde bir gök katını aşma imkânına kavuşuyor. Bir gök katı kapısını açma imkânının, uzaktan kumanda ile açma yetkisinin sahibi ve o rehine temizlenmedikçe hiçbir zaman gök kapıları açılmaz.

A’râf-40’da Allahû Tealâ: “Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, hidayeti inkâr edenlere ve Allah’ın âyetleriyle alay edenlere, gök kapıları açılmaz.” diyor.

7/A'RÂF-40: İnnellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ lâ tufettehu lehum ebvâbus semâi ve lâ yedhulûnel cennete hattâ yelicel cemelu fî semmil hiyât(hiyâti) ve kezâlike neczîl mucrimîn(mucrimîne).

Muhakkak ki âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara kibirlenenler; onlara gök kapıları açılmaz (ruhlarını hayatta iken Allah’a ulaştıramazlar). Deve (veya urgan) iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. Mücrimleri (suçluları) işte böyle cezalandırırız.


Allah’ın âyetlerini kim yalanlarsa, inkâr ederse, onlar için gök kapıları açılmaz. Onlar Allah’ın âyetlerinden de haberdar değillerdir, Yûnus-7 ve 8’e göre ve bu sebepten onlar ebediyyen cehennemde olacaklardır. Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için hiçbir zaman Allah’a ulaşamazlar.

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


İşte burada 1. Sıratı Mustakîm sona ermiştir. Ruh Allah’a ulaşmıştır. Yükselme bitmiştir ve bundan sonra rehine bir süre daha rehine olacaktır. Bizim nefsimizin kalbindeki nurlar %51 olduğu anda ruh, Allah’a ulaşır. Bu fenâfillah devresinde nurlar, %61’e ulaşır. 61’e yükseldiği zaman beka makamının sahibi oluruz, 71’e kadar. Ne zaman günün yarısından daha fazla zikretmeye başlarsak, nefsimizin kalbindeki nurlar 71’e ulaşmıştır ve 71’den 81’e kadar, bu giderek, zikrimiz artarak devam eder. Ve %81’e ulaştığı zaman bir de bakarız ki fizik vücudumuz Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özellik kazanmış, fizik vücudumuz da Allah’a teslim olmuş.

İşte ruhumuz Allah’a teslim olduktan sonra, hidayetini tamamladıktan sonra biz, kemal derecelerinde olgunlaştıran ve fizik vücudumuzu Allah’a teslim edecek olan 2. bir Sıratı Mustakîm üzerindeyiz. Bu, fizik vücudumuzun teslimi, fizik vücudumuzun Allah’a ulaşmasını gerektirmiyor. Öyleyse bir yükseliş olayı, bulunduğu yerden ayrılıp Allah’a kadar yükselme olayı, fizik vücudumuz için geçerli değil. Ama bir Sıratı Mustakîm üzerinde bulunduğu da kesin. Ve bu fizik vücudumuzun hidayete erdiği noktada, ruhumuzun Allah’a ulaşarak ulaştığı 1. teslimle, fizik vücudumuzun Allah’a teslim olduğu nokta arasında geçen süreçte, zaman parçasında fizik vücudumuz Allah’a yükselmez ama kemal derecelerinde giderek olgunlaşır.

İşte bu kemal derecelerinde olgunlaştığı imajiner yolun, hayalî yolun yani fizik standartlara tâbî olmayan yolun adı gene Sıratı Mustakîm’dir. Fizik vücudumuzun kemal derecelerinde olgunlaşmasını temin eden bir 2. yol. Daha sonrası, fizik vücudumuz Allah’a teslim olduğu zaman, o noktaya kadar rehine olmak hüviyetini devam ettiren nefsimiz, artık rehine olmaktan kurtulur. O da bir emanet olur. Ve o noktadan itibaren kemal derecelerinde kişi daimî zikre doğru olgunlaşacaktır. Daimî zikre ulaştığı zaman 3. hidayetini de tamamlamış olacaktır. Bu %91 nurdan, kişiyi daimî zikirle sonsuz nurlara ulaştıran noktaya kadar geçen süreçte, nefsiniz Sıratı Mustakîm üzerindedir; 1. Sıratı Mustakîm, fizik Sıratı Mustakîm, ruhumuzun Sıratı Mustakîm’idir. Fizik vücutla ve nefsle bir alâkası yoktur. 2. Sıratı Mustakîm, kemal derecelerinde fizik vücudumuzu hidayete erdiren Sıratı Mustakîm, fizik vücudumuza aittir. Ruhumuzun Allah’a ulaştığı noktadan itibaren geçerlidir. Fizik vücudumuzun Allah’a teslim olduğu noktaya kadar vardır. Ve sadece kemal derecelerinde olgunlaştırır. Bu, fizik vücudumuzun Sıratı Mustakîm’idir. Fizik vücudumuzu hidayete erdiren Sıratı Mustakîm, Allah’a teslim kılan Sıratı Mustakîm. Ruhumuz Allah’tan gelmiştir, bir yükselme, irtifa kaydederek Allah’a doğru yükselecektir. Allah’ın Zat’ında yok olarak teslimini tamamlayacaktır. Ruhumuzun hidayeti böyle tahakkuk eder.

Fizik vücudumuz Allah’tan gelmemiştir. Allah onu çamurdan yaratmıştır. Salsalinden veya tînden yaratmıştır ve şekillendirmiştir. O fizik vücudumuz Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi olduğu noktada Allah’a teslim olur. Bu teslim, fizik vücudumuzun Sıratı Mustakîm’inin tamamlandığı yerdeki olaydır; 2. teslim. Ve fizik vücudumuzun hidayeti ruhumuzun hidayetinden sonra kemal derecelerinde olgunlaşarak devam eder. Aslında fizik vücudumuz kendi olgunlaşma Sıratı Mustakîm’inde nefs tezkiyesine başladığı andan itibaren devam etmektedir. Çünkü nefs tezkiyesine başladığımız an, fizik vücudumuzun Allah’a itaati nefsimizin afetlerine paralel bir özellik taşır. Nefsimizin kalbinde %100 afet varsa, fizik vücudumuz Allah’a hiç itaat etmiyor ve şeytanın tesirinde. Şeytan bütün afetlerimize tesir ediyor ve bu istikamette bir dizaynı içeriyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir süreçte muhtevaya baktığımız zaman bir 3. teslimin daha var olduğunu görüyoruz. Nefsimiz de neticede Allah’a teslim olacaktır. Bu teslimle fizik vücudun teslimi, fizik vücudumuz teslim oluncaya kadar beraberce gider. Ama fizik vücudumuzun teslimi noktasında nefsimizin teslimi daha tamamlanmamıştır. Nefsin kalbinde %9 karanlık mevcuttur. Başlangıçta %19 karanlık mevcuttur. %9 karanlığa kadar nefsimiz Allah’a teslimiyet keyfiyetinin hep içindedir. Yani fizik vücudumuz, nefsimizin kalbinde bulunan afetlerin %19’dan 9’a doğru giden süreç içerisinde davranış biçimlerini kale almaz, dikkate almaz. Umurunda bile olmaz. Onlar ne söylerlerse söylesinler fizik vücut Allah’ın bütün emirlerini gerçekleştirir, yasak ettiği fiilleri işlemez. Bu nokta fizik vücudumuzun hidayete erdiği yerdir. Bu nokta fizik vücudumuzun Allah’a teslim olduğu yerdir. 3 hidayetin de tamamlandığı yer, teslim noktasındadır.

Ne zaman nefsimizin kalbindeki bütün afetler yok olursa, onların yerini ne zaman ruhun hasletleri alırsa işte o zaman sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, o zaman her şey en güzele dönüşüyor. Ve nefsimiz de başlangıçtan beri yani mürşidimize tâbî olduğumuz andan beri devam eden kendi manevî Sıratı Mustakîm’inin son safhasını yaşar. Ve nefs Allah’a teslim olur. Şeytanın hâkimiyeti nefsin afetleri üzerindeki, nefs üzerindeki hâkimiyeti %100’den %0’a ulaşır. Nefs böylece Allah’a ful teslimle teslim olur. Ama fizik vücudumuzun Allah’a tesliminde nefsimizin kalbindeki afetler %100’den %9’a düşmüştür. Tamamen düşmemiştir. Ama fizik vücudumuz kendi standartları içinde Allah’a teslim olmuştur, %9’luk farklı bir yapıyla.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, hidayet dediğimiz zaman bakıyoruz, Allahû Tealâ ruhumuzun hidayetini çok net olarak tarif etmiş. 3 âyetten bahsetmiştik. Ruhumuzun hidayeti, ruhumuzun Allah’ın Zat’ına ulaşarak tamamlanabiliyor. Allah’tan gelen ruhumuz yükselerek Sıratı Mustakîm üzerinde, kendi Sıratı Mustakîm’i üzerinde Allah’a ulaşıyor. Bu, onun hidayeti. Peki, fizik vücudumuzun Allah’a köle olması söz konusu, Allah’a kul olması söz konusu, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olması söz konusu, bu da mı hidayet? Evet, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu da hidayet. Allahû Tealâ Yâsîn Suresinin 60, 61. âyet-i kerimesinde fizik vücudumuzun Allah’a verdiği ahdi anlatıyor.

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.


Diyor ki Allahû Tealâ: “Ey Âdemoğulları, Ben sizden ahd almadım mı şeytana kul olmaktan kurtulun diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Ben sizden Bana kul olun diye ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm’dir.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, öyleyse fizik vücudumuzun Allah’a teslimi de bir Sıratı Mustakîm. Allahû Tealâ açıkça; “Şeytana kul olmaktan kurtulun, Bana kul olun diye sizden ahd aldım. Bu da Sıratı Mustakîm’dir.” diyor.

Öyleyse fizik vücudumuz da Allah’ın Sıratı Mustakîm’inin üzerinde Allah’a kul olmak durumundadır. Bu da onun Sıratı Mustakîm’idir. Ve işte bu Allah’a kul olma müessesesi; şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olma müessesesi bir hidayettir. Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesi kendi Sıratı Mustakîm’inin olduğu bu Sıratı Mustakîm sürecini bir hidayet olarak açıklıyor. Diyor ki Allahû Tealâ Nahl-36’da:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz bütün kavimlerde resûller beas ederiz, vazifeli kılarız. O kavimlerde yaşayan insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar, Allah’a kul etsinler diye. Bir kısmı bu sebeple hidayete erdiler. Bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, öyleyse bir güzelliği yaşıyoruz. Fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtuluyor, Allah’a kul oluyor. Ve bunun da adına Kur’ân-ı Kerim ‘hidayet’ diyor. Nasıl ki ruhumuz bizden ayrılarak Sıratı Mustakîm üzerinde (emr âlemi ruhumuzun kendi âlemi), kendi âleminde fizikî bir yolculuk yapıyor; Allah’ın Zat’ına ulaşıncaya kadar bir yükselme olayı söz konusu, bu onun hidayeti, Allah’a ulaştıran bir Sıratı Mustakîm’in üzerinde.

Peki, fizik vücudumuzun tesliminin standardı neden ondan farklı? Şu sebeple farklı; ruhumuz Allah’tan gelmiştir, Allah’a dönecektir; madde-1. Onun için, dönebilmesi için sonsuz bir uzaklığı aşması gerek. Sıratı Mustakîm’in üzerinde 7 tane gök katı yükselecektir. Böylece Allah’a ulaşacaktır.

Sevgili kardeşlerim, bu Allah’a ulaşma, Allah’ın Zat’ında yok olma Allah’ın emri gereği mutlaka geçerlidir. Allahû Tealâ bir emanetten bahsediyor Ahzâb-72’de, diyor ki:

33/AHZÂB-72: İnnâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).

Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.


“Biz emaneti göklere ve yerlere teklif ettik ama onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar. İnsan emaneti yüklendi. Çünkü insan zalim ve cahildir.”

Demek ki nefsle fizik vücut beraberliği var burada. Çünkü zulüm ve cehalet nefsimizin afetleridir. Ve işte bu afetlerin sahibi olan fizik vücudumuz ve nefsimiz; bu afetlerin sahibi olan nefsimizle birlikte fizik vücudumuz emaneti yüklenmişler; ruhu. Yani emanetin sorumluluğunu almışlar. Onu Allah’a ulaştırmak üzere beraberce gayret edecekler. Ne fizik vücudumuz ne nefsimiz başlangıçta ahsen değildir ama ruhumuz programlandığı an ahsendir. Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibidir. Ruhumuz böyle programlanmıştır, programlandığı andan itibaren ahsendir. Allahû Tealâ tarafından üfürülmüştür. Allah’a tekrar geri dönecektir. Öyleyse Allah’a geri dönüş, sonsuz bir mesafede Allah’a ulaşmayı Sıratı Mustakîm üzerinden 7 katlık bir yolculuğu gerektirir.    

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ruhunuz zaten ahsen olduğu için, bir temizlenme, bir ıslah olma emrine muhatap değildir. Çünkü temizliğin, ıslah olmanın son safhasında yaratılmıştır, en üst seviyesinde yaratılmıştır. Onun görevi sadece ahsen olan ruhumuzun görevi, Allah’ın Zat’ına geri dönüp ulaşmak. Hidayetini öyle tamamlıyor. Onun hidayeti söylediğimiz âyetler gereğince Allah’a geri dönüp ulaşmak. Ama fizik vücudumuz ahsen değil. Teslim olabilmesi için Allahû Tealâ’ya, ruhumuzun teslimi nasıl onun görevini yapmasıyla; Allah’ın Zat’ına ulaşmasıyla mümkün oluyor; nefsimiz içinse ahsen olmakla mümkün. Ruhumuz zaten ahsen olduğu için bir defa daha ahsen olması gerekmiyor. Allah’tan geldiği için de Allah’a geri dönmesi lâzım. Onun hidayeti Allah’a teslimi. Fizik vücudumuzunsa ahsen olması gerekiyor. Bunun için nefsindeki bütün afetleri yok etmeden belli bir nokta, belli bir devre evvel %9 karanlıkta, %9 nefsin afetleri kaldığı noktada fizik vücudumuz Allah’a teslim oluyor, hidayete eriyor. Ve nefsimiz de sıfırda hidayete eriyor, nefsin afetleri onun içinde sıfırlandığı an, ancak o zaman. Çünkü şeytanın tesiri ancak o zaman sıfırlanıyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah ile olan ilişkilerinizde üç tane hidayetin var olduğunu görüyorsunuz. Görüyorsunuz ki fizik vücudunuzun da Allah’a kul olması Allah’ın bizden aldığı bir yemindir. Allah’a teslim olması, bunun da adına Allahû Tealâ ‘hidayet’ diyor. Peki nefsimizin tezkiyesi, tasfiyesi bir hidayet midir? Evet.

İşte Allahû Tealâ bakınız ne söylüyor Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde:

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


Diyor ki Allahû Tealâ; “Nefslerinizin sorumluluğu üzerinize farzdır, ey âmenû olanlar!” diyor.

yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar, ey Allah’a ulaşmayı, ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenler, nefsler üzerinizedir (nefsleriniz üzerinizedir); nefslerinizin temizliği, temizlenmesi üzerinize farzdır.
lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum: Siz hidayete adım attığınız andan itibaren, hidayet üzere olduğunuz an (olduğunuzda), o zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.

Âyet-i kerime çok açık bir şekilde nefsimizin de hidayetinden bahsediyor, bu da nefsimizin hidayeti.

Öyleyse 3 hidayet söz konusu:

1- Ruhumuzun hidayeti.
2- Fizik vücudumuzun hidayeti.
3- Nefsimizin hidayeti.

İşte sevgili kardeşlerim, üç hidayetin de başlangıç noktası, Allah’a ulaşmayı dilediğiniz andır. Hidayet, insan zihninde bir ide olarak, bir hedef tayin etmiş bir fikir olarak yerleştiği an, kişi başlangıç hidayetindedir. Hidayetin başlangıç noktasındadır. Ne ruhu Allah’a doğru yola çıkmıştır ne fizik vücudu fizik olarak hidayete başlamıştır ne de nefsi. Ama kafasında mutlaka Allah’a ulaşmak ve Allah’a ulaşacağından emin olmak standartlarının ikisi de mevcuttur. Onun için fizikî standartlarda değil ama düşünce standartlarında başlamıştır hidayetlerin üçü de. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, nefsinin temizlenmesi yoluyla buraya ulaşacağını, fizik vücudun da kölelikten şeytana kul olmaktan böyle kurtulacağını bilmektedir. Üç hidayetin de düşünce platformunda start noktası burasıdır; Allah’a ulaşmayı dilediğiniz nokta. Başlangıç hidayeti. Sonra mürşidinize ulaşacaksınız, Allahû Tealâ size Allah’a ulaşmayı dilediğiniz için 12 tane ihsan da bulunacak.

3. basamakta Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz. Allah, Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor ve sizinle irşad makamının arasında bulunan hicab-ı mestureyi aranızdan alıyor, irşad makamına sevgi duymaya başlıyorsunuz nefret yerine; 1. ihsanı. Basar hassanızdaki gışaveti alıyor; 2. ihsan. Kulaklarınızdaki irşada müteallik şeyleri anlamaya engel olan vakrayı alıyor, Allahû Tealâ mânâya varmanıza engel olan vakrayı alıyor; 3. ihsanı. İşitme hassanızın mührünü alıyor; 4. ihsan. Kalbinizdeki idraki önleyen ekinneti alıyor; 5. ihsanı. İdrak hassanızın mührünü açıyor; 6. ihsan. Yerine idraki sağlayan ihbat koyuyor; 7. ihsanı.

Siz bir şey yapmadınız, sadece Allah’a ulaşmayı dilediniz. Allah sizi mürşidinize ulaştırmak için ne yaptı? İrşad makamı ile aranızda bulunan hicab-ı mestureyi aldı. Onun sözlerini anlayabilmeniz için kulaklarınızdaki vakrayı aldı,  mânâya varmanız için. Yetmez, mânâyı bütünlendirebilmek, kendinize mâl edebilmek için kalbinizdeki ekinneti de alıp yerine ihbatı yerleştirdi.

8. ihsanı Allahû Tealâ’nın; kalbinize hidayeti koymak.
9. ihsanı; kalbinizin nur kapısını Allah’a çevirmek.
10. ihsanı; göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açmak. Muradı ne? Allah’tan gelen nurların kalbinize ulaşmasını temin etmek.
11. ihsanı; kalbinize ulaşan ve kalbinizin içine sızan %2 rahmetle sizi huşû sahibi yapmak.
12. ihsanı; size mürşidinizi göstermek.

Ve 12 ihsan alarak bir adım atıyorsunuz siz, Allaha ulaşmayı diliyorsunuz, hidayetin düşünce platformundaki başlangıç noktasındanız. Bu, başlangıç hidayeti. Mürşidinize ulaştınız; artık start noktasındanız. Nefsiniz tezkiyeye başlayacak, fizik vücudunuz Allah’a kul olmaya başlayacak, ruhunuz Allah’a doğru yola çıkacak. Fizik standartlardaki bu başlangıç noktası, ön hidayettir. Daha hidayete adım atıyorsunuz. Hidayete üç açıdan da ruhunuz, vechiniz ve nefsiniz açısından da hidayete adım attığınız yer burasıdır. Burada Allah’ın size verdiği 7 ni’metin 3’ü, ruhunuzun hidayete başlamasıdır. Yani vücudunuzdan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkmış olmasıdır. Mürşidinize ulaştığınız zaman gerçekleşir. 2.’si, fizik vücudunuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlamasıdır. Gene mürşide ulaştığınız andan itibaren gerçekleşir. 3.’sü nefsinizin tezkiyeye başlamasıdır. Nefsiniz tezkiyeye başladığı için, ruhunuz Allah’a doğru yola çıkabilir, gök katlarında yükselebilir, nefsiniz tezkiyeye başladığı için. Fizik vücudunuz da gene nefsiniz tezkiyeye başladığı için, şeytana kul olmaktan adım adım kurtulacaktır.

Böylece 3 ayrı cephede, 3 ayrı hidayet başlar, mürşidinize ulaştığınız an, Allah’ın 3 ni’meti. Peki, nasıl başlar? Bu 3 ni’meti sağlayacak olan, diğer ni’metlerle başlar.

1. ni’meti Allahû Tealâ’nın, devrin imamının ruhunun başınızın üzerine gelip yerleşmesidir; 1. ni’met. Ve bu ni’met başınızın üzerine geldi diye, kalbinizin içine îmânın yazılması için bir ni’met daha alırsınız. Allahû Tealâ kalbinizin mührünü açar; kalbinizin içindeki küfür kelimesini Allahû Tealâ alıp atar ve kalbinizin içine îmân kelimesini yazar.

Öyleyse kalbinizin kapısındaki mührü açması mührü yok etmiyor. Mühür hareketli hale geliyor sadece; Allah’ın 1. işlevi. 2.’si, küfür kelimesinin alınması. Böylece kâfir olma vasfından kurtulmanız, yerine îmân kelimesini kalbinize yazması Allahû Tealâ’nın (3. işlev), böylece îmânın sahibi mânâsına gelen mü’min kelimesinin sahibi olmanız; 2. ni’met.

Bu 2 ni’metin neticesinde nefs tezkiyesine başlıyorsunuz. Zikir yaptığınız zaman Allahû Tealâ’nın katından gelen rahmet fazl ve salâvât parkitülleri göğsünüze, göğsünüzden kalbinize ulaşıyor (Allah’ın açtığı yolu takip ederek). Kalbinizin mührü açılmış, hareketli hale gelmiş. Bu mührün üzerine baskı yapan rahmet, fazl ve salâvât ismindeki 3 grup nur, 3 grup enerji, mührü zulmanî kapıya götürüyor. Şeytanın karanlıklarının aşağıdan zorlamasına rağmen, karanlıklar 3 grup nuru, 3 grup enerjiyi yenemiyor. Mühür aşağıdaki zulmanî kapıyı kilitliyor, zikir boyunca. Zikir var olduğu sürece rahmet, fazl ve salâvât gelecek, baskı devam edecektir. Ve îmân kelimesi, nefsinizin kalbine Allah’ın yazdığı îmân kelimesi, rahmet ve fazl ve salâvâttan fazılları etrafında toplamaya başlıyor. İşte bu, nefs tezkiyesinin, nefsin hidayetinin başlangıç noktasıdır. Demin söylediğimiz gibi, bu başlangıçtaki 2 ni’metten sonra, nefsin hidayeti böyle başlıyor. Nefs tezkiyesi, nefsinizin kalbindeki afetler azalıyor. Neden? Çünkü yerlerini ruhun hasletleri faziletler adıyla alıyor. Bu, nefsinizin hidayetidir.

Peki, ruhunuz ne oldu? Ruhunuz Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince, devrin imamının ruhu başının üzerine gelip ona; “Senin Allah’a ulaşma günün geldi. Vücudu terk et.” emrini verince, vücudunuzu terk ediyor. Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor. Fizik bir Sıratı Mustakîm üzerinde Allah’a doğru yola çıkıyor (4. ni’met). Sıratı Mustakîm’in 1. sebîlinde, bulunduğunuz yerden mürşidinizin bulunduğu noktaya ulaşıyor.

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir de fizik vücudunuzun hidayete adım atması var (5. ni’met). Nefsinizin kalbindeki afetler azaldıkça şeytanın size tesiri azalıyor. Böylece şeytana kul olmaktan adım adım kurtuluyorsunuz. Başlangıçta bütün insanların kalplerine şeytan, o kalpler sadece afetlerden oluştuğu için %100 tesir eder insanlara. Ama Nefs-i Emmare’ye ulaştığınız zaman, nefsinizin kalbindeki afetlerden %7’si azalmıştır. Şeytanın o %7’ye tesir etmesi artık mümkün değildir. Öyleyse fizik vücudunuz da şeytana kul olmaktan %7 oranında kurtulmuştur. Bu da fizik vücudunuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmak istikametindeki ilk %7’lik hidayetidir.

Öyleyse 3 vücudunuz da böylece hidayete başlıyor. Nefsinizin hidayeti, nefsinizi tezkiye etmekti. %7 oranında tezkiye oldu, afetlerden kurtuldu, nurlar gelip yerleşti.

Allahû Tealâ’dan aldığınız 7 ni’metin 6.’sı; günahlarınızın sevaba çevrilmesi. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre. Yani Allahû Tealâ‘nın size mağfiret buyurması ve o güne kadar size 1’e 10 veren Allah’ın, 1’e 100 vermeye başlaması.

Ayrıca Allahû Tealâ size salâvâtla rahmet verirken evvelce zikir yaptığınız zaman, salâvâtla fazlı da ayrıca bunlara ilave eder. İradenin afetler karşısında güçlenmesi; 7. ni’met.
 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


İşte böylece hidayet üzere olursunuz. Bir kişinin hidayet üzere olabilmesi, hidayete adım atabilmesi, dalâletten kurtulabilmesi, mutlaka mürşidine tâbî olmakla gerçekleşir. Başka bir yolu yok. 10 âyet-i kerime mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette kalacağını söylüyor.

1- Kasas-50:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habibim! Eğer senin davetine icabet etmezlerse bil ki onlar kendi hevalarına tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına tâbî olursa, ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?”

2- Tâhâ-123:

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


“Hadi hepiniz oradan aşağıya inin, birbirinize düşman olarak. Size hidayetim gelecek. Kim hidayetçime tâbî olursa sadece o, dalâletten kurtulur, şaki de olmaz.”

3. âyet-i kerime, Kehf-17:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“Allah kimi Zat’ına ulaştırsa o zaman o kişi hidayete erer. Kim de dalâlete ise o kişi için bir hidayetçi yoktur. O kişi için bir velî mürşid bulunmaz.”

4. âyet-i kerime, Casiye-23:

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


 “Habibim, o hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyorsun. Allah onları ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalpleri mühürlüdür.”

5. âyet-i kerime, Cuma-2:

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


“Biz ümmîlerin arasında resûl beas ederiz. Bu resûle tâbî olmadan evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

6. âyet-i kerime, Âli İmrân-164:

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


“Bütün kavimlerde resûl beas ederiz, mü’minlerin üzerine ni’met olsunlar diye. Bu resûle tâbî olmadan evvel onlar, apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

7. âyet-i kerime, Ahkâf-32:

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.


“O Allah’ın davetçilerine tâbî olmayanlar var ya onlar, Allah’ın davetçilerine tâbî olmadıkları için apaçık bir dalâlet içindedirler.”

8. âyet-i kerime, Nahl-36:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz bütün kavimlerde resûl beas ederiz, o kavimlerde bulunanların şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmalarını temin etmeleri için. Bu yüzden bir kısmı hidayete erdiler, bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu.”

9. âyet-i kerime, Zumer-23:

39/ZUMER- 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


“İşte bu, Allah’ın hidayetidir. Allah bununla (gönderdiği nurlarla) kullarını hidayete erdirir. Dilediğini hidayete erdirir. Kim de dalâlette ise, hidayeti istememişse onlar için bir hidayetçi yoktur.”

10. âyet-i kerime, A’râf-186, Allahû Tealâ buyuruyor:

7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Onları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır. Onlar için hidayetçi yoktur.”

Belli ki Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemeyen, ulaşmamak konusunda isyanda olanlar sadece onlar dalâlette bırakılıyor. Ve dalâlette kalmanın sonu cehennem, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. İşte A’râf-179, Allahû Tealâ buyuruyor:

7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


“Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır, fıkıh edemezler onunla. Görme hassaları vardır, göremezler. İşitme hassaları vardır, işitemezler. Onlar hayvanlardan daha çok dalâlettedirler.”

Kimler? Kendileri için cehennem hazırlanmış olanlar, cehenneme gidecek olanlar.

A’râf-178:

7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).

Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).


“Dalâlette olanlar, hüsranda olanlardır.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Mu’minûn-103’te ise Allahû Tealâ buyuruyor ki:

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Hüsranda olanlar, günahları sevaplarından fazla olanlardır. Onlar ebediyyen cehennemde kalacaklardır.”

Görülüyor ki dalâlette olanlar için gidilecek yer, cehennem. Nisâ-167, 168, 169’da da Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


“Onlar kâfirdirler ve insanları Allah’ın Sıratı Mustakîm’inden uzaklaştırırlar. Onlar dalâlettedirler. Onlar kâfirdirler ve zalimdirler. Allah onların asla günahlarını sevaba çevirmez. Allah onları asla Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz. Onları ancak cehennem yoluna ulaştırır. Onlar edebiyyen cehennemde kalacaklardır.”

Kim bunlar? Dalâlette olanlar, aynı zamanda kâfir olanlar. Bütün dalâlette olanlar, hepsinin kâfir olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Mürşidine ulaşmayan herkesin dalâlette olduğunu, hepsinin de aynı zamanda kâfir hüviyetinde olduğunu söylüyor. Yani kalplerinde îmân yazılı olması mümkün değil. Çünkü mürşidlerine ulaşmamışlar.

İşte buradan başlayan hidayet, 7 kademede ruhun hidayetini -ki burası 22. basamaktır- sağlar. 25. basamakta fizik vücudun hidayetini sağlar. 26. basamakta da nefsin hidayetini sağlar. Ve hidayetler tamam olur.

Öyleyse görüyorsunuz ki üç vücudunuz için 3 hidayet söz konusu:  

* Hidayet (başlangıç hidayeti, ön hidayet).  
* Ekber hidayet.
* Azim hidayet.

İşte hidayetler. Üç vücudunuza ait, üç ayrı Sıratı Mustakîm, üç tane hidayet.

Sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz ki dalâlette olan insanlar hidayete kendi kendilerine eremezler. Mutlaka Allah’a ulaşmayı dileyecekler. Mutlaka Allah’a ulaşmak için mürşide tâbî olacaklar. Nefsleri, Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde 7 kademe arınırken, o kişi şeytanın tasallutundan %51 oranında kurtulmuş olacak. Nefsi aynı sebeple şeytanın tasallutundan kurtulduğu için şeytana itaat etmekten fizik vücut %51 oranında kurtulacak ve bu süreç içerisinde ruh, Allah’a doğru yaptığı yolculuğunu 7 tane gök katı üzerinden tamamlayacak, Allah’ın Zat’ına ulaşacak. Daha sonra fizik vücudun hidayeti, daha sonra nefsin hidayeti.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir insan mürşidine ulaşmadıkça, Allah’ın yoluna ruhu ulaşmadıkça, o kişi dalâlettedir. Nefs tezkiyesine başlamadıkça, fizik vücudu şeytana kul olmaktan kurtuluşa başlamayınca diye ilaveler yapmak mümkündür buna. Üçü de hidayettir. Hidayetten evvelki devre ise dalâlettir. Bütün insanlar dalâlette olarak doğarlar.  Peygamberler de buna dâhildir. Ama Allahû Tealâ onların hepsini mutlaka hidayete erdirir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, görüyorsunuz ki hidayet ve dalâlet birbirinin tamamen tersi iki mefhumdur. Bir tanesi dalâlette kalan insanı cehenneme götürür, ikincisi hidayete ulaşan insanı Allah’a ulaştırır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, hepinizin Allah’a teslim olarak hidayetlere ulaşmanızı, Allah’ın cennet ve dünya saadetini elde etmenizi, zülcenahayn olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.  

İmam İskender Ali M İ H R