SOHBETİN ADI: İSLÂM’DAN KOPARILAN KAVRAMLAR- KUR’ÂN HAKİKATLERİ VE FARZLAR.
TARİHİ: 02.01.1998
Sizlere bugün İslâm’dan kopan, 14 asırda unutulan birçok hakikatten birden bahsetmek istiyorum. Aslında bunların hepsini yarım saatlik bir kasete sığdırmak, izahlarıyla beraber mümkün olmadığı için, hepsini birden de sizlere sunmak istediğim için evvelce basmış olduğumuz Risalet Nurlarının açıklamasındaki son kesimi sizlere aktarmak istiyorum. Evvelki kısa açıklamalarla, yarım saatlik kısa bir devrede hepsinden bahsetmek istediğim için.
Evvela Kur’ân kavramları İslâm’dan kopmuştur. Bunların hangi kavramlar olduğunu çok kısa açıklamalarla anlatmak istiyorum.
1- Mü’min Olmak: İnsanlar zannediyorlar ki Allah’a inanıyorlarsa mü’min olmuşlardır. Hâlbuki mü’min olmak için Allah’a, Allah’ın kitaplarına, meleklerine, resûllerine, basû badel mevte, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna ve Allah’a ulaşmaya inanmak şarttır. Yetmez, bunlar inanç şartıdır. Şekil şartı olarak da kişinin kalbine îmânın yazılması şarttır. Ruhunun vücudundan ayrılarak, Sıratı Mustakîm’e ulaşması şarttır. Nefs tezkiyesine başlaması şarttır. Bunlar olmadan İslâm olunmaz ama insanlar bunu bilmiyorlar.
2- Hidayet ve dalâlet kavramı: Mürşide ulaşmadan hiç kimse dalâletten hidayete adım atamaz.
3- Sıratı Mustakîm kavramı: Sıratı Mustakîm’e herkes “doğru yol” diyor. Oysaki Kur’ân-ı Kerim’de Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yol olarak geçiyor.
4- Takva sahibi olmak: Kim Allah’a verdiği yemini yerine getirirse yani ruhunu Allah’a ulaştırırsa o, takva sahibidir. Kim nefsini tezkiye ederse, nefsinin Allah’a verdiği yemini yerine getirirse o takva sahibidir. Kim fizik vücudunu Allah’a kul ederse yani Allah’a verdiği ahdi gerçekleştirirse o, takva sahibidir.
Hâlbuki insanlara takva sahibi olmak, Allah’tan korkmaktır diye sadece lügat mânâsını söyleyerek ahkâm kesiyorlar.
5- Teslim: Ruhun, fizik vücudun ve nefsin Allah’a teslimi. İnsanlar diyor ki: “Biz, İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiririz. Öyleyse Allah’a teslim olduk.”
Oysaki ruhun teslimi 21. basamakta, fizik vücudun teslimi 25. basamakta, Nefsin teslimi 27. basamakta hepsinin ahsen olmasıyla yani Allah’ın emrettiği her şeyi yerine getirmek, yasak ettiği hiçbir fiili işlememek hüviyetine dönüşmesiyle gerçekleşebilir.
Tabii kimsenin teslim kavramından haberi yok.
6- Zikir ve ehl-i zikir kavramı: Zikir deyince “Allah’ı anmak” diyorlar. “Allah’ı hatırımıza getirmek; işte bu zikirdir. Kur’ân-ı Kerim’de zikirdir, namaz kılmak da zikirdir.” diyorlar, doğru. Ama zikir; en kıymetli zikir, zikrullah’tır. Allah’ın İsmi’ni zikretmektir. Allahû Tealâ: “Allah’ın İsmi’yle zikredin.” diye emrettiğine göre zikrin ne olduğuna dikkatle bakmak lâzım.
Kim daimî zikre ulaşırsa, onlar ehl-i zikirdir. Hâlbuki insanlar kitap okuyanları ehl-i zikir olarak kabul ediyorlar. Kim daha çok kitap okursa o, ehl-i zikirmiş. Kur’ân-ı Kerim’le insanların söylediklerinin birbirleriyle hiç alâkası olmadığını söylemek istiyorum.
7- Zühd kavramı: Bir insanın zikri günün yarısını aşmadıkça (12 saati aşmadıkça), o kişinin zahid olması mümkün değil. Zühdü diledikleri gibi tarif etmişler.
8- İhlâs kavramı: Nefsinizin kalbindeki bütün afetleri daimî zikirle yok etmedikçe, ihlâs sahibi olamazsınız. Hâlbuki diyorlar ki: “İhlâsla bir namaz kıldığın zaman ihlâs sahibi olursun.”
9- Ulûl’elbab kavramı: Allahû Tealâ, ulûl’elbabı daimî zikrin sahipleri olarak, amel açısından vasıflandırıyor. Ve ulûl’elbab’ı mânâ açısından da Allah’ın sırlarına vakıf olanlar olarak değerlendiriyor. Oysaki insanlar sadece “akıl sahibi” diyorlar ulûl’elbab’a.
10- Tezkiye kavramı: Nefsin kalbindeki afetlerin yarısından daha fazlasının yok olmasını ifade ediyor. Onlarsa tezkiyeyi Allah’tan geçer not almak olarak değerlendiriyorlar.
11- Tasfiye: Nefsin afetlerinin tamamen yok olması anlamında kullanılıyor Kur’ân-ı Kerim’de. Bu kavram zaten hiç onlar tarafından kullanılmıyor.
12- Resûl: Resûl adı nerede geçerse diyorlar ki: “Bütün resûller peygamberdir.” Allahû Tealâ da bütün resûllerin peygamber olmadığını, bir kısmının Allah’la bile hiç alâkası bile olmadığını, resûllerin bir kısmının rızaya ulaşamadığını, bir kısmının melek olduğunu, bir kısmının cin olduğunu söyleyerek onların bütün söylediklerini boşa çıkartıyor.
13- Mürşid kavramı: Bir öğretmen olarak değerlendiriliyor. Bizim ilâhiyat mensuplarına bakarsanız Diyanet İşleri Teşkilatının bütün kadroları mürşidmiş. İlâhiyat Fakültesindeki bütün doçentlerle profesörler de mürşidmiş.
Oysaki mürşidin 19 tane vasfı var ve biz mürşid kavramında bu vasıfları söyledik. Yani Allahû Tealâ’nın söyledikleriyle insanların söyledikleri birbirine hiç uymuyor.
14- Amilüssalihat: Nefsi ıslah edici ameller demek, nefs tezkiyesi demek yani nefsinizin kalbine Allah’ın nurlarının gelip yerleşmesi demek. Hâlbuki onlar namaz kılmayı da oruç tutmayı da hep amilüssalihat olarak değerlendiriyorlar.
15- Birr: Zekâtın ötesinde Allahû Tealâ’nın bizlerden istediği bir maddi kaynak. O maddî kaynaktan insanların artık haberleri yok. Zekâtı bile vermekten vazgeçmiş insanlar. Ayrıca birrin sahipleri, Allahû Tealâ’nın evliyasıdır.
16- Abd ve abid: Birisi kul, ötekisi ibadet eden demek. Bu iki kavram her zaman birbirine karıştırılıyor. Allahû Tealâ’ya göre kul olmak demek, aslında Allah’ın evliyası olmak demek. Kul olduğunuz an ruhunuz Allah’a teslim olmuştur. Ekber kul olduğunuz zaman fizik vücudunuz da teslim olmuştur. Daha ötesi azîm kuldur. O noktada ise nefsimiz de Allahû Tealâ’ya teslim olmuştur.
17- İrfan kavramı: İlmin ötesidir. İlmin ötesi irfandır. Yani kalp gözünüz açılmadıkça, kalp kulağınız açılmadıkça, bu âlemin ötesini göremedikçe, Allahû Tealâ ile konuşamadıkça irfan sahibi olamazsınız. Hâlbuki onlar irfanı, insanları kötülükten (nehiyden), kötülüklerden nehy etmek için herkes tarafından kullanılabilen bir sistem olarak düşünüyorlar.
18. Hikmet kavramı: Hikmetin sahibi olmak için mutlaka kalp gözünüzün açılması ve Ayn’el yakîn de bulunmak lâzım.
Ayn’el yakînin;
1. kademesi, ulûl’elbâb kademesidir.
2. ve son kademesi ise ihlâs kademesidir.
19- Tövbe ve mağfiret: Hep birbirine karıştırılan iki kavram. Tövbe, günahların af edilmesi, mağfiret ise sevaba çevrilmesidir.
Bütün kavramlar birbirinden farklı ama hepsi unutulmuş. Kur’ân hakikatleri, İslâm’dan kopmuştur. Ve bütün bu olay yanlış halini almış, yanlışlar da literatüre doğru olarak girmiş. İnsanlar şeytanın bütün yalanlarını doğru olarak kabul etmişlerdir.
İşte aşağıda bu yanlış kavramların hepsi verilmektedir:
1- Allah peygamberlerden başkasına âyet indirmez: İşte bir Kur’ân hakikati. Tam bunun tersi geçerli. Bu 19 tane şimdi söyleyeceğimiz şeylerin hepsinin sadece tersi, Kur’ân-ı Kerim’de var.
2- Resûllerin hepsi peygamberdir hem de kendilerine kitap verilen peygamberlerdir; tamamen tersi geçerlidir.
3- Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir; Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde nebîlerin kendilerine kitap verilen peygamberler olduğunu söylüyor.
3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
4- Mürşid denen, Allah’a ulaştırmakla vazifeli kimse yoktur. Peygamberimizle beraber irşad müessesesi kapanmıştır (İnsanlardan irşad etmek): Allahû Tealâ ise bütün sahâbeyi Peygamber Efendimizden sonra Hz Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e, Hz Osman’a ve Hz. Ali’ye tâbî kıldırdı. Onlardan sonra da insanlar zamanın halifelerine biat ettiler fakat sahâbeye tâbî oldular. Onlara “tâbiin” deniyor. Öyleyse irşad müessesesi her zaman vardır. Var olmakta da devam edecektir.
5- “Allah’la kul arasına kimse giremez.” diyorlar. Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün insanların ruhlarının Kendisine ulaştırılması için vazifeli kıldığı insanlardan bahsediyor. Yani insanla Kendisi arasına, Kendisinin bir takım insanları koyduğunu söylüyor.
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
6- Allah, peygamberlerden başkasına vahiy etmez: Vahiy, Hatem-ul Enbiyâ olan Peygamberimiz (S.A.V)’den sonra kesilmiştir: Bunu da defalarca anlattık ki Allahû Tealâ Hz. Musa’nın annesine, Hz. İsa’nın annesine, Hz. İsa’nın havarilerine hep vahiy etmiş.
7- Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür. Bu sebeple ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşması diye bir şey yoktur: Oysaki ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması konusu, Allahû Tealâ tarafından üzerimize 9 defa farz kılınmış. Bunlar, “Yok.” diyorlar, Allahû Tealâ da onların yok dediği şeyin 9 defa farz kılınmasını emrediyor. 9 defa farz kılıyor üzerimize.
8- Dünyada rahat yoktur: Oysaki Allahû Tealâ bu dünya hayatında mutlak saadete ulaşmamızı istiyor. Bunun için de 3 emir var; daimî zikir, irşad ve teslim.
9- Dînde zorlama vardır: Dînde zorlama yoktur. Bakara Suresinin 256. âyet-i kerimesinde buyuruluyor ki:
2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
lâ ikrâhe fîd dîni: Dînin için dînde zorlama yoktur.
10- Mürşide ulaşmak farz değildir, mürşidsiz de cennete girilebilir: Allahû Tealâ 10 âyet-i kerimesinde diyor ki: “Mürşide ulaşamayan dalâlettedir.”
8 gurup âyet-i kerimede de dalâlette olanların cehenneme gideceğini söylüyor.
11- Allah görülemez: Allah’ın birçok âyet-i kerimesi, Allah’ın görülebileceğinin kesin işaretini taşıyor.
12- Allah’a ulaşılamaz: Oysaki Allahû Tealâ ruhumuzu ölmeden evvel O’na ulaştırmamızı 9 defa üzerimize farz kılıyor. Bunları gerçekleştiremeyenlerin yani ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştıramayanların kurtuluşunun mümkün olmadığını da söylüyor.
13- Cehennemde bir süre cezalandırıldıktan sonra inananlar muhakkak cennete girer: 30’dan fazla âyet-i kerime Kur’ân-ı Kerim’de, insanların cehenneme girerlerse ebediyyen cehennemde kalacaklarını, cennete girerlerse ebediyyen cennette olacaklarını söylüyor. Hiçbir zaman Kur’ân-ı Kerim’de ne cennetten çıkıp cehenneme gitmek ne de cehennemden çıkıp cennete girmek asla söz konusu değil.
14- Şekil şartlarına riayet etmeyenlerin namazı kabul olunmaz: Eğer insanlar farkına bile varmadan şekil şartlarına riayet etmemişlerse bu, onların hatası değildir. Allahû Tealâ ise kişinin iç dünyasına bakar; iç dünyanız da ne var.
15- Tecvitte veya harflerin mahreçlerinden çıkması gereken telaffuzuna uymayan kıraatlar kabul olunmaz: Bu 14 ile 15’te bu insanlar, Allah hakkında hüküm veriyorlar. “Allah mutlaka böyle yapar.” diyorlar. Neye dayalı olarak? Hiçbir delil yok ellerinde.
Oysaki Allahû Tealâ bizim niyetimize yaptıklarımızdan daha çok değer verdiğini söylüyor Kur’ân-ı Kerim’de. Ve biz Arap olmadığımıza göre birçok kelimeyi Araplar gibi söyleyemeyeceğimizi Allahû Tealâ bilmiyor mu? Öyle söyleyemedik diye namazlarımızı kabul etmeyecek mi?
16- İrciî emri, bir ölüm emridir: Değildir. İrciî emri; ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırma emridir. Çünkü hayatta olan, iradesi var olan bir insanın kendi iradesini kullanarak ruhunu Allah’a ölmeden evvel göndermesini emretmektedir.
17- Allah’ın rahmet ve fazlının yani nurlarının nefsin kalbine doluşacak tarzda bir nefs tezkiyesi yoktur: Oysaki nefsimizin kalbindeki nurlar %50’yi geçmezse hiçbir zaman nefs tezkiyesi yapmamız mümkün değildir.
7 kademede; emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye ve tezkiye kademelerinde bunları gerçekleştiremezsek, nefsimizi tezkiye etmemiz asla söz konusu değildir. Bu adamların Nur Suresinin 21. âyet-i kerimesinden de haberleri yok.
24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
18- Hidayet de doğru yoldur, Sıratı Mustakîm de doğru yoldur:
Sıratı Mustakîm’e doğru yol adı da verilebilir. Gerçekten bir doğru yoldur. Ama nasıl bir yoldur? Allah’a insanların ruhlarını ulaştıran yoldur. Böyle söylemediğiniz takdirde herkes kendisini doğru yolda kabul ediyor.
Oysaki ruhunuzu Allah’a doğru yola çıkarmadıkça, Sıratı Mustakîm’in üzerinde olamazsınız. Sıratı Mustakîm’in üzerinde olan bütün sahâbeydi, hepsi de ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırdılar.
Hidayete gelince; hidayet yol değildir. Sıratı Mustakîm üzerinde seyr-i sûlük adlı bir yolculukla ruhunuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması işlemine, Kur’ân-ı Kerim’de hidayet denir.
Lütfen yayınladığımız Kur’ân-ı Kerim lügatına bir göz atın da hakikatlerin neler olduğunu oradaki mealden öğrenin.
19- “Lâ ilâhe illâllah” diyen cennete girer: Bu da yanlış. “Lâ ilâhe illâllah” diyen herkes cennete girmez. Ne zaman hacet namazını kılmışsanız, mürşidinizi Allah’tan sormuşsanız ve o mürşide ulaşmışsanız, onun önünde diz çöküp tövbe etmişseniz, ancak o zaman siz onun önünde zaten tövbe edip el öptükten sonra, “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullah” demek mecburiyetindesiniz.
O zaman Allahû Tealâ kalbinizin içine îmânı yazdığı için mü’min oluyorsunuz. Mü’min olduğunuz için de -Mücâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre bu oluyor- Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesine göre mutlaka gideceğiniz yer cennettir.
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
Ne ile gittiniz? Gerçekten o zaman “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlulah” dediniz. Ama bu şartlar altında böyle bir şey mümkün.
Siz bizim Buharî’ye bakarsanız, “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlulah” diyen herkes cennete girermiş. Bunlar, Kur’ân-ı Kerim gerçeklerini hiç bilmeyen insanların kendilerine göre yorum yapmalarından kaynaklanıyor. İslâm’dan farzlar kopmuştur.
Ruhun Allah’a ölümden evvel ulaşması konusunda verdiği misak, 9 defa farz. Artık böyle bir farz yok.
Nefsin Allah’a tezkiye olmak konusunda verdiği yemin, 3 defa farz. Böyle bir farz yok artık zamanımızda.
Fizik vücudun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmak konusunda Allah’a verdiği ahd, 3 defa farz. Ve zamanımızda ne 32 farzın ne 54 farzın içinde bu farzlar mevcut değil.
Bunlar ne yapıyor bizi? Cennet saadetine ulaştırıyor ve farzların arasında yok. Yapmazsak, muhakkak cehenneme gideceğiz. Bu farzlar Kur’ân-ı Kerim’in hakikatlerinden koparılmış.
Dünya saadetinin farzları; irşad, daimî zikir, teslim.
Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesine göre irşad, farz.
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesine göre daimî zikir, farz.
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesine göre teslim, farz.
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
Bu farzların 3’ü de yok artık. Bırakınız; daimî zikirden vazgeçtik, zikir de farz değil. Ne 32 farzın içinde ne 54 farzın içinde zikrin farziyetine dair hiç bir şey bulamazsınız. Ve zikir olmayınca ne nefsinizi tezkiye edebilirsiniz ne ruhunuzu Allah’a ulaştırabilirsiniz ne fizik vücudunuzu şeytan kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul edebilirsiniz. Yani kurtuluşa ulaştıracak olan reçetenin bütün pozisyonları, bütün maddeleri yok edilmiş 14 asırda. Ve iblis böyle bir tahriple her şeyi tahrip etmiş.
Diğer farzlar;
Mürşide ulaşmak: Kur’ân-ı Kerim farz kılmış. Ama bugün insanlar zaten mürşide inanmıyorlar, mürşide ulaşmaya ise hiç inanmıyorlar.
Sıratı Mustakîm’e ulaşmak: Ruhumuzun bizden ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşması. Bu da farzlar arasında yok.
Takva sahibi olmak: Zaten ruhunuzu Allah’a ulaştıramazsanız, nefsinizi tezkiye edemezseniz, fizik vücudunuzu Allah’a kul edemezseniz takva sahibi olamazsınız. 3 âyet-i kerime takva sahibi olabilmek için 3 ayrı cepheden bunların hepsini gerçekleştirmenizin gerektiğini söylüyor.
Böylece Allahû Tealâ’nın ifadelerine dikkatle baktığımız zaman bir başka faktör görüyoruz; Kur’ân-ı Kerim’in en hayatî suresi İslâmî tatbikattan kopmuş: Vel Asr Suresi.
103/ASR-1: Vel asri.
Asra yemin olsun.
103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.
Vel Asr bildiğiniz gibi İmam-ı Şâfî Hz.’nin şu ifadesine mazhar olmuştur, diyor ki İmam-ı Şâfî Hz.’leri: “Kur’ân-ı Kerim kaybolmaz. Ama bir an için kaybolduğunu farz etsek, Vel Asr Suresi tek başına bütün Kur’ân-ı Kerim’i temsil eder.”
Gerçekten insanla Allah arasındaki ilişkiler, olgunluk basamakları da dâhil, 28 basamaktır. 4 tane 7 basamak kapsar. Vel Asr Suresi bu 4 tane 7 basamağın tamamını ihata etmektedir.
İşte ilk 7 basamak: Âmenû olmak yani Allah’a ulaşmayı dilemek. O zaman ne oluyor? Allahû Tealâ insanlarla irşad makamı arasındaki hicab-ı mestureyi alıyor. Sonra, kişilerin kulaklarındaki vakrayı alıyor. Kalplerindeki ekinneti alıyor. Ve kişiler cennete girebilecek olan bir vasıf kazanıyorlar. Bu, ilk 7 basamaktaki muhtevayı ifade ediyor.
İkinci 7 basamak: Amilüssalihata başlamak (nefs tezkiyesine başlamak), mürşide ulaşıldığı takdirde geçerli. Kim mürşidine ulaşırsa o zaman kalbindeki 7 tane şart tamam oluyor ve kişi nefs tezkiyesine başlıyor.
1- Allahû Tealâ, kalbindeki ekinneti alıyor, yerine ihbatı koyuyor.
2- Allah, bir kompüter sistemi ile kişinin kalbine ulaşıyor.
3- Kalbindeki nur kapısını şeytana dönük konumdan,
4- Allah’a dönük konuma getiriyor.
5- Kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açıyor.
6- Kişinin kalbinin mührünü açıyor.
7- İçine îmânı yazıyor.
Son ikisi, mürşide ulaşıldığı takdirde gerçekleşen iki husus. Bunlar olmadıkça bir kişi asla nefs tezkiyesine başlayamaz. Çünkü bundan evvel o kişinin kalbi mühürlü olduğu için, daha evvel de göğsüyle kalbi arasındaki yol kapalı olduğu için kişinin zikri, kalbine nurların ulaşmasına müsaade etmez.
Kişinin kalbine nurların ulaşabilmesi için mutlaka 7 tane şartın tamam olması lâzım. Artık o zaman kişi, zikir yaptığı zaman Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvat kişinin göğsüne, oradan kalbine ulaşır, kalpteki mührü aşağı doğru indirir, kalbin içine dolmaya başlar. Ve îmân kelimesinin etrafında fazl yerleşmeye başlar. İşte bu, nefs tezkiyesidir.
Böyle bir şey mürşide ulaşmadan asla gerçekleşemez. Ayrıca ruhun Allah’a doğru yolculuğa çıkması da mürşide ulaşmadan hiçbir zaman gerçekleşemez. Mürşidin ruhu ancak başımızın üstüne gelip yerleştikten sonra bizim ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşır.
Öyleyse hem nefs tezkiyesine başlamamız hem de ruhumuzu Allah’a ulaştırabilmemiz mutlak olarak mürşide ulaştıktan sonra geçerlidir. Zaten Allahû Tealâ 10 âyet-i kerimede: “Mürşidinize ulaşamasanız dalâlettesiniz.” diyor. 8 gurup âyet-i kerimede de dalâlette olanların gideceği yerin de cehennem olduğunu söylüyor.
Bütün bu söylediğimiz hususlar, Kur’ân-ı Kerim’de hepsi bir bütün genişliğinde ifade edildiği halde zamanımızdaki İslâmî bildiride artık mevcut değil.
Sonra üçüncü 7 basamak: Hakk’ı tavsiye etmek yani ruhun Allah’a ulaşması. Aynı anda nefs tezkiye olmuştur 7 kademede. Her kademede ruh, Allah’a doğru bir gök katı yükselmiştir. Allah’ın Zat’ına ulaşmıştır. Ve böylece başkalarına, ulaştığı Hakk’ı, Hakk’a nasıl ulaşıldığını anlatarak, onlara tavsiye etmek yetkisini almıştır. Bu, üçüncü 7 basamaktır.
İlk 7 basamakta sadece âmenû oluyoruz. Allah’a ulaşmayı dileyen îmân sahipleri. İkinci 7’li basamakta mürşidimize ulaşıyoruz. Nefs tezkiyesine başlıyoruz. Böylece ruhumuz da Allahû Tealâ’ya ulaşmak üzere vücudumuzdan ayrılıyor. Dalâletten hidayete adım atıyoruz. Yani ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor. Sıratı Mustakîm’e ulaştığı an dalâletten kurtulup hidayete adım atıyoruz. Ondan sonra 7 tane gök katını aşacaktır. Bu, 7 tane kademe ifade eder; nefsin 7 kademede tezkiyesine paralel bir yaklaşım ve Allah’ın Zat’ına ruhunuzun ulaşması, ruhu Hakk’a ulaşan kişinin, başkalarına Hakk’ı tavsiye etmesi.
Dördüncü 7 basamak: Sabrı tavsiye etmek yani nefsimizdeki bütün afetleri yok etmek, onların yerine ruhumuzun bütün hasletlerini faziletler adıyla gelip yerleştirmek. Nefsimizi ahsen kılmak; Tîn Suresinin 4. âyet-i kerimesi gereğince bir zaman parçası içinde, bir takvim içinde bunu gerçekleştirmek.
95/TÎN-4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).
Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.
Böylece 28 basamağın hepsinin gerçekleştiğini görüyoruz. Ne sağlar? 21. basamakta takva sahibi olduğumuz an 3 ayrı açıdan takva sahibi oluruz, mutlaka cennet bizim olur. Ve 28. basamakta mutlak olarak dünya saadeti de bizim olur. Yani hem iç âlemimizde hem dış âlemimizde hem de Allah ile olan ilişkilerimizde mutlak olarak dünya saadetinin, kesintisiz bir dünya saadetinin sahibi oluruz. Bir başka açıdan İslâm oluruz.
* Ruhumuzu Allah’a teslim etmişizdir; 1. teslim.
* Fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmişizdir; 2. teslim.
* En son nefsimizi de Allah’a teslim etmişizdir; 3. teslim.
İslâm olmak, Allah’a teslim olmak demektir. Ve görüyoruz ki, Vel Asr Suresi 28 basamakta bir insanı sıfır kottan alır, İslâm olma şerefine erdirir. Ve insanlar İslâm olmanın ne olduğundan zaten habersiz. “Kim ‘lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlallah’ derse İslâm olur.” diyorlar. Kolay gelsin arkadaş! Nasıl oluyor İslâm? İslâm dairesine girer.
İslâm olmak; 28 basamağın 27.’sinde gerçekleşen, daimî zikirsiz hiç kimsede gerçekleşmesi mümkün olmayan bir büyük, sonsuz vetiredir. 15-20 yılınızı alır. Böyle bir statü içerisinde bütün insanların İslâm olması Allah’ın temel emridir. Bütün sahâbe bunları gerçekleştirmişler.
Kaç yıl üzere inmiş Kur’ân-ı Kerim? Tam 23 sene sürmüş. Bütün sahâbe, bütün tekâmüllerini bu 23 sene içerisinde hepsi gerçekleştirmiş, hepsi İslâm olmuşlar. Şimdiki gibi İslâm dairesine girerek İslâm olmak değil, gerçek anlamda İslâm olmuşlar. Ruhlarını, 21. basamakta Allahû Tealâ’ya teslim etmişler. Fizik vücutlarını, 25. basamakta teslim etmişler Allahû Tealâ’ya. Nefslerini, 26. basamakta Allahû Tealâ’ya teslim etmişler. Yetmez, 28. basamakta, son basamakta Tövbe-i Nasuh’a da davet edilmişler. Tövbe-i Nasuh’un gereklerini gerçekleştirmişler ve salâha geçmişler.
Dikkat edin ki salâhta olanlar için Allahû Tealâ: “Biz onları peygamberlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşrederiz.” diyor.
4/NİSÂ-69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan).
Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır.
Hepsi bu şerefe lâyık olmuşlar. Hazz’ul azîmin, Fevz-ul azîmin ve ecrul azîmin yani en yüksek ücretin, en yüksek mükâfatın, sonsuz dünya saadetinin sahibi olmuş hepsi; zülcenahayn olmuşlar. Hem cennet saadetinin hem dünya saadetinin sahibi olmuşlar.
Bütün bunların ötesinde Kur’ân-ı Kerim bütün insanlar için bir saadet davetiyesidir. Bir saadet reçetesidir ve bir saadet garantisidir. Bu 3 tane temel mevhum da İslâm’dan ne yazık ki 14 asırda koparılmıştır. Herkes mutsuz bir şekilde İslâm’ın 5 tane şartıyla İslâm’ı yaşadığını zannetmekte. Mutsuzluklarına da yorgan giydirmişler, demişler ki: “İslâm’da rahat yoktur. Dünyada yaşarken rahat yoktur, herkes mutsuzdur. Cennette mutlu olacak.” Allahû Tealâ da diyor ki: “Ben sizi cennet saadetini yaşayasınız diye de dünya saadetini yaşayasınız diye de yarattım. Size hem cennet saadetini uygun gördüm hem de dünya saadetini uygun gördüm. Eğer benim Kur’ân’da verdiğim emirleri yerine getirirseniz, reçeteyi tahakkuk ettirdiğiniz zaman cennet saadeti de sizin olur, dünya saadeti de sizin olur.”
Böylece gördüğümüz şey odur ki İslâm müessesesi, İslâm olmaktan çoktan çıkarılmış ne olduğu belli olmayan insanların uydurduğu bir dînin içinde yaşamaya başlamışız. Aslında İslâm bir bütündür. Bu bütünü kim öğrenmek istiyorsa, biz her zaman buradayız. Arkamızdaki 500 binden fazla insanla birlikte bütün insanlığa bu dîni bu devirde öğretmek de vazifemiz ve bunu aslî vazifemiz telâkki ederiz.
Hepinizin bu hakikatleri öğrenerek cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dilemek suretiyle bugünkü sohbetimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizi sonsuz saadetlere naim kılsın dileklerimizle ve dualarımızla.
Allah razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



