}
Transandantal Meditasyon (Şeytan'ın Tuzakları) 02.01.1999
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100324

SOHBETİN ADI: TRANSANDANTAL MEDİTASYON (ŞEYTAN’IN TUZAKLARI)
TARİHİ: 02.01.1999


İnsanoğlunun kâinattaki en büyük düşmanı iblistir. Sadece birimizin ikimizin değil, hepimizin müşterek düşmanı. Allahû Tealâ tarafından Âdem (A.S)'a secde etmediği için kovulan ve cehennemde sonsuza kadar kalacağı kesinleşen iblis, hata kendisinde olmasına rağmen başına gelenler Âdem (A.S) yüzünden oluştuğu için Âdem (A.S)'ı düşman olarak kabul etmiş ve onun bütün zürriyeti de düşmanlarının arasında. İşte bizler de onun zürriyetiyiz. Ve dolayısıyla kıyâmet gününe kadar var olacak olan bütün insanlar, yalnız bizim dünyamızda değil bütün kâinatta var olacak olan bütün insanlar, iblisin düşmanı. Ve hepsine düşmanlık edecek, onları tuzağına düşürmeye çalışacak.
 
Nasıl bir tuzak söz konusu? İblis düşüncelerimizin arasına girmeyi düşünür hep. Öyle şeyleri bize ulaştırır ki çoğumuz onu kendi düşüncemizin bir mahsulü zannederiz. Onun sesini tanımayanlar için zan kesinlikle böyledir ve insanlar kendilerinin Allah'a isyan ettiğini, kendilerinin Allah'a düşman olduğunu zannederler. Oysaki iblis, onların kendisindenmiş gibi bir hissi onlara vermek suretiyle bu hedefine ulaşır. Ve tabiatıyla iblisin hükümranlık alanı nefsimizin afetleridir. Bütün insanlar ise nefslerinde sadece afetler var olarak doğarlar. Bu konuyu tersine çıkarmak, geceyi gündüz yapmak demektir yani afetler karanlıklarla temsil olunur. Ve bütün bu karanlıklara şeytanın tesir etmesi her zaman imkân dâhilindedir. İşte iblisin bu tesirini ortadan kaldırabilen; kesinlikle kaldırabilen en üstün çözüm, nefsimizdeki afetleri yok edip yerine ruhumuzun hasletlerini getirmek ve yerleştirmektir. Öyleyse ne zaman bunu gerçekleştirebilirsek, o zaman hedefe ulaşırız.
 
Bütün insanlar için söz konusu olan şey nefsindeki afetlerden kurtulup ruhunun bütün hasletlerini nefsinin afetlerinin yerine getirmek, yerine monte etmektir. Öyleyse insanoğlunun muhtevasına baktığımız zaman 2 ayrı yönlendirmeye sahip olduğunu görürüz. Birisi insanların nefsi, öteki de ruhu. Nefs, doğuştan itibaren afetlerle dolu olan bir vücudumuz. Öfke, kin, intikam, kıskançlık, isyan, düşmanlık her nevî negatif faktör nefsimizin afetleri arasındadır. İşte bütün bu afetleri yok edebilmek rahatlıkla mümkündür. Bunun ilacı zikirdir. Zikrimizi arttırdıkça nefsimizdeki afetlerin birer birer yok olduğunu ve yerine ruhumuzun hasletlerinin gelip yerleştiğini görürüz. Şeytan bunu ortadan kaldırmak imkânının sahibi değildir ama ortadan kaldırabilmek için de çeşitli hileleri son derece kurnaz bir standartta ortaya koymuştur.

İşte şeytanın bu hilelerinden bir tanesi meditasyondur. Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de zikirden bahsediyor. Diyor ki:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Allah'ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah'a dön.”

Allahû Tealâ zikri bu standartta bırakmamış yani ara sıra yapılan bir zikir hüviyetinde bırakmamış, öteye geçmiş. Nisâ-103'de daimî zikri farz kılıyor. Diyor ki:

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikret.”

Öyleyse Allahû Tealâ'nın, zikirden bir muradı olmalı. Zikir; nefsimizdeki afetleri yok edebilecek olan yegâne silahtır. Bir ikinci silah mevcut değil. Ötekilerin hepsi bu silahın yardımcılarıdır. Bu silahın güçlü olması, tesirli olması için bütün diğerleri namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, kelime-i şahadet getirmek, mücahede yapmak, nefsimizin afetlerine yapılan her türlü savaş; riyazet de dâhil olmak üzere hepsi, hepsi zikrin bir yardımcısıdır. Çünkü nefsinizin afetlerini yok edecek olan bir tek sonuç vardır; nefsimizin kalbine Allah'ın nurlarını taşımak ve onları nefsimizin kalbinde yerleştirmek. Yerleştirdiğimiz an onların kapladığı alan, karanlıklar tarafından boşaltılmış demektir. Bunu sağlayabilecek olan şey ise sadece Allahû Tealâ'nın zikridir. Ne demek istiyoruz? Zikrimizin neticesi kalbimizin temizlenmesidir. Kalp temizliği ise Kur'ân-ı Kerim'de “tezkiye” adını alıyor. “Tezkiyetun nefs” diyor Allahû Tealâ. Nefsin tezkiyesi, temizlenmesi.
 
Böylece gördüğümüz o ki nefsimizin kalbi, Allah'ın kurduğu kanunlardan hareket ederek söylüyorum, doğuşumuzdan itibaren sadece afetlerle doludur ve tamamen karanlıklardan ibarettir. Nasıl yarasalar karanlık mağaralarda ancak kalabilirlerse afetler de karanlıkta barınabilirler. Onun için bütün insanların doğdukları andan itibaren kalpleri tamamen karanlıktır ve sadece afetlerden örülüdür. İşte böyle bir dizaynda insanların yapması lâzımgelen şey kalp şartlarına sahip olup, zikir yapmak yani sadece zikir yaptığımız zaman olmuyor mu? Hayır olmuyor. Kalp şartlarına sahip değilsek, yaptığımız zikirle Allah'ın katından rahmetle fazl isimli 2 tane nur geliyor. Göğsümüze geliyor, zikir yapan biz olduğumuz için, bu an çeneden çıktığı için ses, buraya geliyor ama göğsümüzden kalbimize ulaşamıyor. Çünkü kalbimizin şartları eksik. Göğsümüzden kalbimize yol açılmamış mesela. Açılsa kalbimizde mühür var, mühür olduğu için giremeyecek ama kalbimizin içine nurların girmesi lâzım.

İşte bu nurların nefsimizin kalbine girmesi halinde ne olur? Nefsimizin kalbinde îmân kelimesi yazılmışsa, mürşidimize ulaşabilmişsek o zaman nefsimizin kalbindeki bu karanlıkları yok etmek istikametinde artık sağlam bir şekilde harekete geçmişiz demektir. Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 nur var o zaman. Bunlar göğsümüze gelir, göğsümüzden kalbimize ulaşır. Kalbimizdeki mührü aşağı iterek kalbimizin içine gelir. Îmân kelimesinin etrafında rahmet, fazl ve salâvât isimli bu 3 tane nurdan fazıllar, îmân kelimesinin çekim gücüne tâbî olarak nefsimizin kalbinin etrafında, îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlar. İşte bu toplanmanın neticesidir nefsin tezkiyesi. Çünkü nefsimizin kalbinde nurlar %7, %7 birikimler husule getirir. Bu birikimlerin muhtevası da sonuca götürür bizleri. Bu sonuç, o kişi için neticeyi değiştirebilir bir sonuç olabilir ama zikre bağımlı bir tatbikat biçimiyle.
 
Öyleyse sonucu hemen söyleyelim; nefs tezkiyesi %7, %7 nur birikimiyle tahakkuk eden 7 kademeden oluşur. Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye. 7 kademe %7 nur birikimiyle %49'a ulaşır ve %2 nur birikimiyle hûşûda alınan; %51'e ulaşır. Bunun mânâsı; nefsimizin kalbindeki afetlerin %50'den fazlasını yok etmişiz, %51'ini. Yerine ruhumuzun hasletlerini getirip nefsimizin kalbine yerleştirmişiz. Böyle bir yerleşme söz konusu olduğu zaman şeytanın hâkimiyet alanı başlangıçta %100 iken bu noktada %49'a düşmüştür yani hâkimiyet artık şeytanda değil Allah'ın nurlarındadır.

İşte bunu sağlayan güç, bunu sağlayan kuvvet Allah'ın bir formülüne bağlı. Bu formülün adı zikir. Kim Allah kelimesini “Allah, Allah, Allah, Allah” diye art arda tekrar ederse, bu takdirde o kişinin göğsüne, kişi mürşidine ulaşmamışsa mutlaka Allah'ın salâvâtla rahmet isimli 2 tane nuru gelir. Mürşidine ulaşmışsa salâvât rahmet ve salâvât fazl isimli 2 grup nur gelir yani 3 tane nur oluşur; rahmet, fazl ve salâvât. Ve şartlar tamam olduğu için bu sonradan gelen nurlar, mürşidimize ulaştıktan sonra gelen nurlar, nefsimizin kalbinden içeri girerek nefsimizin kalbinde yerleşirler. İşte nefs tezkiyesi bunların yerleşmesinin neticesinde tahakkuk eder. Tasfiye de bunun tamama ulaşmasıdır yani %100'e ulaşmasıdır.
 
Öyleyse en büyük düşmanımız olan şeytanın bizim üzerimizdeki hâkimiyetini sıfıra indirmek mümkün mü? Mümkün. Neyle mümkün? Daimî zikirle mümkün. Evvela zikirle mümkün. Adım adım yürüyeceğiz. Zikrimiz giderek artacak ama bir gün daimî zikre ulaştığınız zaman artık nefsimizin kalbinde hiç bir karanlık, hiçbir afet kalmayacak. Ruhumuzun bütün hasletleri faziletler adıyla gelip nefsimizin kalbine yerleşecek.
Bu hedefe ulaşmak için nefsimizin kalbinde tam 7 tane değişiklik yapması lâzım Allahû Tealâ'nın. İşte o değişiklikler muhtelif âyetlerde dizayn edilmiş. Evvelâ Allahû Tealâ'nın nefsimizin kalbindeki ekinneti alması lâzım, yerine de ihbat koyması lâzım. Allahû Tealâ İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde ekinnetten bahsediyor. Anlıyoruz ki ekinnet, nefsimizin kalbinde idrake mâni olan bir engel olarak konulmuş nefsimizin kalbine.
 

17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ 46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


Allah'a ulaşmayı dilemeyen insanlar hiç bir zaman Allah'ın temel umdelerini keşfedemeyecekler, öğrenemeyecekler. Onlar Allah'ın söylediklerini hiç anlayamayacaklar, idrak edemeyecekler. Yetmez, mürşidin söylediklerini de idrak edemeyecekler ve gidecekleri yer cehennem; kendilerine düşen hiçbir şeyi yapmadıkları için. Eğer Allah'a ulaşmayı dileseler, nefslerinin kalbindeki ekinneti mutlaka Allahû Tealâ alacak, ihbatla değiştirecek.
 
Öyleyse ihbat ne? İhbat da nefsimizin kalbinde Allahû Tealâ'nın sünnetullahının öyle bir computer sistemi ki bu irşada muteallik hususları idrak etmemize sebebiyet veriyor. Ekinnet idraki önlerken, irşada muteallik hususları, irşadla alâkalı konuları idrak etmemizi engellerken ihbat bunu sağlıyor; idrakimizi sağlıyor. İşte Allahû Tealâ ekinneti alacak evvelâ nefsimizin kalbinden, sonra da ihbat koyacak. Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bir takım insanlardan bahsediyor.

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


“Onlar irşad müessesesinin, mürşidin söylediklerinin Hakk'tan inen sözler olduğundan kesinlikle emindirler. Emin olsunlar diye onların kalplerine ihbat koyduk. Biz onları mutlaka Sıratı Mustakîm'e ulaştırırız.” diyor Allahû Tealâ. Anlamı; “Mürşidine ulaştırırız.” Yani kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allah onları, mutlaka Sıratı Mustakîm'e ulaştırıyor. Yani? Yani mürşide ulaştırıyor. Öyleyse mürşide ulaşmayı dilemeyenler aynı zamanda Allahû Tealâ'ya ulaşmayı dilemeyenlerdir. Allah'a ulaşmayı dileyenlerin hepsi mutlaka Allahû Tealâ tarafından mürşide ulaştırılacaktır. 1. hamle bu. İşte bunun sağlanabilmesi için Allahû Tealâ o insanların kalbindeki ekinneti mutlaka alıyor, yerine ihbat koyuyor.
 
3. konu: Allahû Tealâ'nın sünnetullahının kalbimize ulaşarak, kalbimizin nur kapısını şeytana dönük konumdan Allah'a dönük konuma getirmesi lâzım.

4. konu: Allahû Tealâ'nın göğsümüzden nefsimizin kalbine bir nur yolu açması lâzım.
Allahû Tealâ'nın kalbimizin nur kapısını Allah'a çevirmesi, Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesinde dizayn edilmiş.

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


“Onlar gaybda Rahmân'a huşû duyanlardır.” diyor Allahû Tealâ ve işaretini veriyor: “Onlar kalpleri Allah'a dönük olanlardır.”

Demek ki kalplerin nur kapısı ne zaman Allah'a dönerse, o insan artık kalbi Allah'a dönük bir insandır. Göğsümüzden kalbimize bir nur yolunun açılmasına gelince bu konu, En'âm Suresinin 125. âyet-i kerimesiyle alâkalı. Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


“fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm: Allah kimi Kendi Zat'ına ulaştırmayı, hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime açar.” diyor Allahû Tealâ.

“Onun göğsünü teslime açar.”
 
Peki ne olur teslime açarsa? O kişinin kalbine Allah'ın nurları mutlaka girer zikir yaptığında. Nerden biliyoruz? Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinden. Diyor ki Zumer-22'de:

39/ZUMER 22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.


“Sadece Allah'ın göğüslerini teslime açtığı kişilerin kalbine Allah'ın nurları girebilir.”

Öyleyse Allah'ın nurlarının nefsimizin kalbine girmesinden Allah'ın muradı ne? Nefs tezkiyesi. Diyor ki: “ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden.”

Nûr Suresi 21. âyet-i kerime:

24/NÛR 21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“Eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı kalbinize girmiyorsa, içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.”
 
Demek ki 2 tane nur mutlaka nefsimizin kalbinden içeri girecek. Hele bir 3.'sü de girerse o zaman çok daha iyi olur. Salâvât da girerse. Ama önemli olan fazlın girip nefsinizin kalbinde yerleşmesi olayı. Öyleyse Allah'ın 4. ihsanı, nefsimizin kalbine Allah'ın bir nur yolu açması; açıyor. En'âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince Allahû Tealâ bunu yapıyor. Göğsümüzden kalbimize Allah'ın nurlarının girmesi için bir yol açılıyor. Ondan sonra biz zikir yapmaya başlayınca Allah'tan gelen rahmetle fazl göğsümüze geliyor. Göğsümüzden kalbimize ulaşıyor ama kalbimiz mühürlü. Bu mührün muhtevası içersinde içeri giremeyen rahmetle fazl içeri girmek için büyük bir gayret sarf ediyorlar. Fazl hiç giremiyor, sızamıyor da ama rahmet hafif bir şekilde sızmayı başarıyor. İşte bu sızıntı %1 derken %2 olur. Ve ne zaman bu nurlar %2'yi bulursa o zaman huşû sahibi oluruz. Allahû Tealâ'nın nurları nefsimizin kalbinde huşû sahibi olacak kadar; %2 yerleştiği zaman hacet namazını kıldığımızda mutlaka Allahû Tealâ bize mürşidimizi gösterecek. Mutlaka gösterecek. Neden? Çünkü Hacc-54'de diyor ki: “Biz onları mutlaka Sıratı Mustakîm'imize ulaştıracağız.” Sıratı Mustakîm'e ulaştırmak için garanti veriyor Allahû Tealâ. Bu verdiği garantiyi mutlaka gerçekleştirecek. Kimler için? Allah'a ulaşmayı dileyenler için. Gerçekleştirmesinin arkasında bu var. Hani bir takım saflar, “Rüyayla amel edilir mi?” falan gibi safsatalar söylüyorlar da onun için bu açıklamayı yapıyorum. Allahû Tealâ Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde açık bir şekilde kimin kalbindeki ekinneti almış, onun yerine ihbat koymuşsa, onlar irşad makamının söylediklerinin Hakk'tan inen sözler olduğundan eminse, onları mutlaka o mürşide ulaştıracağını garanti ediyor Allahû Tealâ Hacc-54'de.

Sıratı Mustakîm'e ulaştırmak demek, mürşide ulaştırmak demek ve kişi hacet namazını kılıyor. Mutlaka Allahû Tealâ ona mürşidini gösteriyor. Zaten Bakara Suresinin 45, 46 âyetlerinde de Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne): Allah'tan sabırla ve hacet namazıyla mürşidinizi isteyin. Bu zor bir iştir ama huşû sahibi olanlar için zor değildir.” diyor.

Öyleyse Allahû Tealâ'nın âyetleri her yerde olduğu gibi burada da birbiriyle çok sağlam biçimde bağlanmış durumda. Bir hakikatin açıklanmasında âyetler hep birbirlerini tamamlayarak hedefe gider. Burada da böyle oluyor. Kur'ân-ı Kerim'in her yerinde bu güzelliğe, bu muhteşemliğe şahit oluyoruz. İşte böyle bir dizaynda Allahû Tealâ ile olan ilişkilerimizde Allah mürşidimizi gösteriyor. Mutlaka ulaşmamız lâzım. Ulaşıyoruz. Ne oldu ulaştığımız zaman? 5 tane kalp şartı kalbimizde oluştu. Tekrar edelim:
 
1- Kalbimizin içindeki ekinnet alındı (nefsin kalbindeki ekinnet alındı); idraki önleyen müessese.
2- Yerine ihbat konuldu; idraki sağlayan müessese konuldu.
3- Allahû Tealâ kalbimizin nur kapısını Allah'a döndürdü.
4- Göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açtı.
5- Huşû sahibi olduk.

Ve tabiatıyla mürşidimizi gösterdi Allahû Tealâ. Mürşide ulaştık. Önünde diz çöküp tövbe ettik. "lâ ilâhe illallâh, muhammeden resûlullâh” deyip el öptük. Hepimiz bunu yaptık. Herkes kendi mürşidine tâbî olmak mecburiyetinde; yaptık. Allah'tan sorduk; mürşidimizi gösterdi, ona ulaştık. Önünde diz çöküp tövbe ettik; "lâ ilâhe illallâh, muhammeden resûlullâh” dedik. Ne oldu? Allahû Tealâ kalbimizin mührünü açtı ve kalbimizin içine îmânı yazdı. Neden mürşidimize ulaştığımızda oluyor bu iş? Çünkü Allahû Tealâ Mu'min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde diyor ki:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi Allah, kullarından lâyık olanların üzerine (başlarının üzerine) emrinden bir ruh ulaştırır (mürşidin ruhunu ulaştırır); o kişinin ruhuna senin Allah'a ulaşma günün geldi demek için.”

Ve hangi ruha bu söylenirse mürşidin ruhu tarafından, mânâsı mürşidin ruhu gelip artık o kişinin başının üzerine yerleşecektir. Kendi ruhu ise vücudundan ayrılıp Allah'a doğru yola çıkacaktır. İşte Sıratı Mustakîm üzerinden Allah'a doğru yapılan böyle bir yolculuğu ruhun gerçekleştirebilmesi, vücuttan ayrılmasına bağlıdır. Ancak o zaman gerçekleşir; bu olay tahakkuk ettiği zaman.

Öyleyse Allah ile olan ilişkilerimizde bu meseleyi ait olduğu yere koyduğumuz zaman kalpteki 6. ve 7. kalp şartının burada tahakkuk ettiğini görüyoruz. Allahû Tealâ Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde diyor ki:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların başlarının üzerine katımızda eğitim görmüş bir ruhu gönderir; onu destekleriz ve onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor Allahû Tealâ.

Kimin başının üzerine mürşidin ruhu ulaşırsa, Allahû Tealâ o kişinin kalbinin içine îmânı yazıyor. Mânâsı, kişinin mü'min olmak şerefine ermesi. 2 nevî kalp var: İçinde îmân yazan kalpler; onlar mü'minlerin kalpleri. İçinde küfür yazan kalpler; kâfirlerin kalpleri, küfürde olanların kalpleri. Unutmayın, Allah'ın kanunu o ki mürşidinize ulaşacağınız güne kadar hepinizin, kim olursanız olun hepinizin kalbinde küfür yazıyor. İşte Allahû Tealâ'nın bu olayı gerçekleştirmesi demek, kalbinizdeki 7 tane kalp şartının tamamlanması demek. 5.'de huşû sahibi olduk. 6. kalp şartı gerçekleşti, Allah kalbimizin mührünü açtı. 7. kalp şartı gerçekleşti; Küfür kelimesini Allahû Tealâ oradan aldı, îmân kelimesini küfrün üzerine yerleştirdi. Artık o kalpte küfür yazmıyor, îmân yazıyor. O kişi böylece mü'min olmak şerefine erdi.

Bu noktadan sonra zikir yapan bu insanın durumuna şimdi beraberce bakıyoruz. Zikir yaptığı zaman Allah'ın katından salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl o kişinin göğsüne geliyor; göğsünden kalbine geliyor ve kalbin mührü hareketli hale gelmiş, açılmış mühür. O mührün üzerine baskı yapan rahmet, fazl ve salâvât, mührü kalbin alt boyutuna doğru itmeye başlıyor ve zülmanî kapıya ulaştırıyor. Zülmanî kapıya yerleştiriyor, zülmanî kapı kilitleniyor. Neden kilitleniyor? Çünkü zikir yaptıkça kişi, Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvât mutlaka devamlı gelecek; mührün üzerine baskı yapacak. Aşağıdan şeytanın karanlıklarının yaptığı karşı baskı ise 3 tane enerji grubuna karşı bir şey ifade etmeyecek. Zikir boyunca nefsin kalbinin kapısı daima kapalı kalacak. Kapalı kaldığı için de şeytanın karanlıklarının nefsimizin kalbine girmesi mümkün değil. Hiç kimse zikir boyunca bir günah işleyemez. Onun için zikir son derece önemli bir konudur. Ayrıca nefs tezkiyesi zikirden başka hiçbir şeyle mümkün değildir. Bunun için zikir çok önemli bir konudur.

İşte nefs tezkiyesinin oluşuna geldik. Zülmanî kapı mührü kapandı. Mühür artık rabbani kapının mührü değil, zikir boyunca zülmanî kapının mührü. Karanlıkların girmesine manî oluyor. Yukarısı açıldı; Allah'ın rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 tane nuru o kapıdan içeriye doluyor kalbimize. Îmân kelimesi görevini yapmaya başlıyor. Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvâttan fazlı, etrafında çekim gücüyle toplamaya başlıyor. Bu toplama %1, %2 derken %7'yi bulur. O zaman Nefs-i Emmare’yi tamamlamış oluruz. Sonra yolumuza devam edersek bir %7 daha biriktiririz; Nefs-i Levvame’yi tamamlamış oluruz. Bu arada “Senin Allah'a ulaşma günün geldi.” diyen mürşidin ruhuna itaat eden ruhumuz vücudumuzdan ayrılmış, Sıratı Mustakîm'e ulaşmıştır. Nefs-i Emmare’de 1. kata kadar çıkmak hakkını elde eder. Ruhumuz 1. gök katına kadar tırmanmaya başlar; diğer ruhlarla birlikte saf halinde ama 2. kata çıkamaz. Ötekiler çıkarlar ama o çıkamaz. Sonra Nefs-i Levvame’yi tamamlarız. O zaman ruhumuzun 2. gök katına çıkması söz konusu olur. Nefs-i Emmare’de tamamen şerri emreden nefsimiz, Nefs-i Emmare’yi tamamladığımız zaman %7'si artık şerri emretmiyor, hayrı emretmeye başlamış.

Nefs-i Levvame yani nefsimizi levm etmeye başladığımız, kınamaya başladığımız, yaptığımız bütün günahlardan derin pişmanlık duymaya başladığımız devrede nefsimizi kınarız. Bu devrede ruhumuz 2. gök katına ulaşır. Nefsimizin kalbindeki nurlarsa bir %7 daha artmıştır. Ve zikrin artışına devam ederiz. Artan zikirle bir üçünü %7 nur, nefsimizin kalbinde oluşur. Bu üçüncü %7 nur Mülhime’ye ulaştırır bizi. Artık Allah'tan ilham almaya başlamışsınızdır.

Nefs-i Emmare, Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ tarafından belirtilmiş. Diyor ki Hz. Yûsuf Allahû Tealâ'ya:

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“Yarabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem; çünkü nefsim bana şerri emreder.”

İşte bu %100 şerri emreden nefs kademesinin bir atlaması, Nefs-i Levvame’ye ulaşmamızdır. “ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh.” diyor Allahû Tealâ Kıyâme Suresinin 2. âyet-i kerimesinde:
 

75/KIYÂME 2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.


“O levvame nefse kasem ederim.”
 
Kişi yaptığı işlerden utanç duyuyor, günahlardan. Allahû Tealâ'dan utanıyor, mürşidinden de utanıyor. Onları gerçekten yapmamak istiyor ama bütün gayretine rağmen nefsi o hataları gene işliyor. O zaman kişi nefsini kınıyor. Devamlı Allahû Tealâ'dan tövbe ve istiğfarda bulunuyor; Nefs-i Levvame. Bu kişinin ruhu 2. gök katına kadar yükselir. Sonra üçüncü %7'yle kişi Allah'tan ilham almaya başlar. Ruhu da 3. gök katına ulaşır. “fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.” Şems Suresi 8. âyet-i kerime:

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


“O nefse Allah'ın takvası da şeytanın fücuru da ilham edilir.”

Daha çok zikrediyor kişi; bir sonraki kademede; Mutmainne kademesi. Kişi Allah'ın verdiklerinden tatmin olmuş, doyuma ulaşmış durumda. Ve ruhu 4. kata kadar ulaşıyor. Sonra nefsi bir daha %7 nurla Nefs-i Radiye'ye ulaşıyor; Allah'tan razı oluyor. Bir daha %7 nurla Nefs-i Mardiyye'ye ulaşıyor. Allah da ondan razı oluyor. Mutmainne, Radiye ve Mardiyye, Fecr Suresinin 27. ve 28. âyetlerinde yer almış.
 

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ buyuruyor ki:

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr: Kim nefsini tezkiye ederse o kişi bunu kendi nefsi için yapmış olur ve ruhu Allah'a ulaşır.”

Nefsin tezkiyesi demek; nefsin kalbine 7 defa %7 nur birikimini gerçekleştirmek, %49 eder. Huşûdaki %2'yle beraber bu nurlar %51'i bulmuştur. Şeytanın hâkimiyeti baştan kapkaranlık bir dünyaydı, %100'dü. Nefsin bütün afetleri ayaktaydı. Hiç haslet nefsin kalbine gelip yerleşmemişti ve şeytan, nefsin kalbinin %100'üne tesir etmek imkânının sahibiydi ama bu noktada şeytanın hâkimiyet alanı %100'den azalmış, azalmış, azalmış; yarıdan daha aşağı düşmüş, %49'a düşmüş. Artık şeytan hâkim değil duruma. Hâkim olabildiği alan yarının altında. Asıl hâkimiyet artık Allah'ın nurlarına geçmiş durumda. Burası tezkiye noktası. Neyle geldik buraya? Buraya zikirle geldik. Bu noktada ne olur? Bu noktada ruhumuz 7. gök katına ulaşmıştır, 7 tane âlemi geçmiştir, 7. gök katında Sidretül Münteha'ya ulaşmıştır. Oradan, varlıklar âleminin en son noktası olan bu noktadan, Allah'a doğru yola çıkmış, Allah'ı görmüş, Allah'a ulaşmış ruhumuz; Allah'ın Zat'ında ifna olmuştur. Bir başka ifadeyle Allah'ın Zat'ı bizim ruhumuza meab olmuştur, sığınak olmuştur. İşte bu, ruhumuzun Allah'a ulaşması ve teslim olmasıdır. İslâm olmanın 1. safhası. Neyle gerçekleşti? Zikirle gerçekleşti.

Öyleyse zikir, Allah'ın öyle bir silahıdır ki nefsimizi ancak onunla tezkiye edebiliriz. Unutmayın, bu anlattığım kademelerde ulaştığımız sonuç, ruhumuzun Allah'a ulaşıp Allah'a teslim olmasıdır. Bu husus üzerimize Allahû Tealâ tarafından tam 9 defa farz kılınmıştır. İşte bu 9 defa farz kılınan hususu, şeytan devreden çıkarmak istiyor. Ve diyor ki: “İnsan ruhunun, o insan hayattayken Allah'a ulaşması diye bir şey olamaz. Azrail (A.S) gelir, sizin ruhunuzu alarak öldürür. Ruhunuzu aldığı için ölürsünüz. Hiç kimsenin de ruhu bu sebeple, o kişi ölmeden Allah'a ulaşmış olamaz. Öyleyse kim derse ki ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmış; o yalandır; işte iblis bunu söylüyor, insanları bununla aldatıyor. Aslında bildiğiniz gibi iblisin söylediklerinin hiç birisi Kur'ân-ı Kerim hakikati değildir. Tam tersine bütün söyledikleri Kur'ân-ı Kerim'e ters düşer ama ne kadar hazin bir olgudur ki bugün bizim ülkemizdeki âlimler şeytanın bu tuzağına düşmüş durumdalar. Ve Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'ine ters düşen ne kadar şeytanın ortaya koyduğu yanlış varsa hepsi onlar tarafından tatbik edilir.
 
İşte insanların nefslerindeki tezkiyenin gerçekleşmesi, ruhlarının Allah'a teslim olarak İslâm'ın 1. safhasını gerçekleştirmesi; zikir adı verilen bir işleme bağlı. Zikir yani zikrullah Allah'ın isminin “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah” diye anılmasına bağlı. Bununla ancak Allah'ın rahmeti, fazlı ve salâvâtı o kişiye ulaşabilir. Söylediğimiz gibi kalbinde 7 tane de şartın oluşması lâzım. İşte insanlar bu konuda fazla bir bilginin sahibi olmadıkları için şeytan, özellikle dîn adamlarını rahatlıkla aldatabiliyor. Bugün dîn adamlarımız: “Allah'ın mürşidi diye bir şey yoktur. Mürşid, Kur'ân-ı Kerim'dir. Son mürşid Peygamber Efendimiz (S.A.V)'dir.” diyorlar. “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması diye bir şey olamaz. Böyle bir husus gerçek değildir. Ancak insan ölümden sonra Allah'a ulaşır.” diyorlar. Ve “İnsan nefsinin zikirle tezkiye olması diye bir şey yoktur. Zaten biz bu sebepten zikri farz olarak almadık.” diyorlar.

Allahû Tealâ Muzzemmil-8'de diyor ki:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Allah'ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah'a ulaş.”

Ne diyor? “Allah'ın İsmi’ni zikret.” Kur'ân-ı Kerim'de hangi konu bir emir şeklinde tecelli ederse, herkesin normal standartlarda anlayabileceği bir açık emir, bu bir farz-ı ayndır. Yani hepimize düşen bir farzdır. Öyleyse ruhumuzun Allah'a ulaşması için yapmamız lâzımgelen zikir, hepimizin üzerine farz-ı ayndır. “vezkurisme rabbike: Allah'ın İsmi’yle zikret.” Ama burada Allahû Tealâ süre vermemiş. Demek ki günün belli bir kısmında zikredeceğiz. Kur'ân-ı Kerim'in muhtelif âyetlerinde sabah zikrinden, öğlen zikrinden, akşam zikrinden, muhtelif zikir zamanlarından bahsediliyor ama bu, daimî zikirden evvelki safha ve neticede Allahû Tealâ daimî zikri farz kılmış. Nisâ-103'de diyor ki:

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikret.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Öyleyse daimî zikir de farz, zikir de farz. Şeytansa zikrin bütün insanları mutlaka nefs tezkiyesine ulaştıracağını, mutlaka ruhun Allah'a ulaşmasını sağlayacağını çok iyi biliyor. Bunu bildiği için insanların arasına bir fitne yaymış iblis. Bu fitnenin adı meditasyon. İşte zamanımızda zülmanî ilimlerle meşgul olan insanlar herkese meditasyon öneriyorlar artık.

Nedir meditasyon? Meditasyon, bir zikir sahtekârlığıdır. Nasıl zikirde Allahû Tealâ, “Allah” kelimesiyle ki bu kelimeyi kullandığınız zaman Allah'ın katından, hiçbir şeye sahip olmasanız bile mutlaka salâvâtla rahmet isimli 2 tane nur iner. Mürşidinize ulaştığınız zaman salâvâtla rahmete bir de salâvâtla fazl ilave edilir. 4 tane nur iner aşağı ve göğsünüze gelir. Doğrudan doğruya göğsünüze gelir. Öyleyse bu bir şifredir. Kur'ân-ı Kerim'de birçok şifreler var. Bunlardan bir tanesi de zikrin vücuda getirdiği şifre. Bu şifre bütün insanların göğüslerine Allah'ın rahmetinin, fazlının ve salâvâtının gelmesine sebebiyet verir. İşte bunun nefs tezkiyesine daha sonra nefs tasfiyesine sebebiyet vereceğini çok iyi bilen iblis, insanların birer birer elinden kurtulmasına fena halde içerliyor. İçerlediği için de çözüm aramış ve bulmuş. Zülmanî ilimlerle meşgul olan insanlara transandantal meditasyon adlı veya yalnız meditasyon diye bir formül ulaştırmış.
 
Zikirde sonucu sağlayan nedir? “Allah” kelimesi. Eğer şeytan “Allah” kelimesini değiştirirse meselâ sanskritçe bir büyü kelimesini onun yerine koyarsa, kişinin kalbine Allah'ın nurlarının ulaşması mümkün değil ama bir taraftan da zikirden bahsediyor Kur'ân-ı Kerim. İşte bir zikir müessesesiymiş gibi eğer insanlara başka bir kelimeyle tekrarı sağlayabilirse, kabul ettirebilirse iblis, bütün insanların zikir yapmasına manî olacak. Becermiş mi? Ne yazık ki evet ve günümüzde birçok popüler dîn adamı meditasyonun mutlaka Kur'ân-ı Kerim'de mevcut olduğunu söylüyorlar. Daha hazini bunlardan bazıları zikir için hint fakirlerinin mantrası diyorlar. Halbuki hint fakirlerinin mantrası meditasyondur yani Allah'ın zikrinin yerine şeytanın ikame ettiği sahtekârlık.
 
İşte şimdi karşılaştıralım; bir insan zikir yaparsa ne olur? Anlattık; Allah'ın nurları kalbine dolmaya başlıyor. Doldukça îmân kelimesinin etrafında doluyor ve doldukça onun nefsinin afetlerini birer birer yok ediyor. Bunun mânâsı, kişinin Allah'la giderek daha candan dost olması ve neticede Allah'ın sonsuz lütûflarına mazhar olması ve zaten zikrin tesirli olmasının arkasında asıl 6. ve 7. işaretler var yani nefsinizin kalbindeki mührün açılması, küfür kelimesinin alınması ve kalbimizin içine îmânın yazılması. Eğer bu yoksa zaten zikir yapsanız da nefs tezkiyesini gerçekleştiremezsiniz. İblis bunların hepsini sırayla önlemiş.

İşte şimdi iblisin, “Allah” kelimesinin tekrarıyla yapılan bir zikri önleme konusundaki gayetleri nereye ulaşıyor? Meditasyona ulaşıyor. Bu insanlar yani zülmanî ilimlerle meşgul olan bu insanlar size bir kelime veriyorlar. Bu kelime genellikle sanskritçe bir kelime oluyor. Meselâ “ohm” kelimesi bunlardan bir tanesidir. Diyorlar ki: “Yarım saat süreyle, en az 20 dakika süreyle bir yerde tek başına oturacaksın. Sakinleşeceksin. Ondan sonra da bu kelimeyi tekrar etmeye başlayacaksın. Sessiz bir şekilde. Gevşemiş bir vaziyette. O zaman mutlaka sen yaşadın. Rahatladın. Büyük bir rahatlığa ulaştın.”

Şimdi ne oluyor? Bir kelimenin üzerine konsantre olduğunuz zaman diğer düşüncelerin sizden uzaklaşması ve o kelimenin üzerine konsantrasyonunuz söz konusu. Bu da o süreç içersinde, 20 dakikalık süreç içersinde size diğer düşüncelerden ayrılma özgürlüğünü verir. İşte bunun bir nevî rahatlama olduğunu söylüyor iblis ve insanlar da bu yüzden iblise aldanıyorlar. Oysaki sonuçlara baktığımız zaman, ikisini karşılaştırdığımız zaman arada korkunç bir farklılığın var olduğunu görürüz. Farklılık şu: Zikir; insanın kalbindeki nurları arttırır, meditasyon; insanın kalbindeki karanlıkları arttırır.

Burada bir meditasyon seansında Connecticut'da birisine soruyorum. Diyorum ki ne hissettin? “Aşağıdan bir şeylerin gelip kalbime dolduğunu hissettim.” diyor. Şeytan karanlıklarını, nefsinizin kalbinin zülmanî kapısından yani aşağıki kapısından yukarı doğru gönderir. Allah'ın nurları ise zikir yaptığınız zaman yukardan gelir, yukarıdaki kapıdan kalbinize girer. İlk farklılık burada ve ne oluyor? Biz zikir yaptığımız zaman diyelim ki Nefs-i Emmare’yi daha yeni tamamladık. Nefsimizin kalbinde %7 nur var. Ondan sonra daha çok zikir yaptığımız zaman Allah'ın katından gelen nurlar nefsimizin kalbinde yerleşince bu %7 nur, %8 olur, %9 olur, %10 olur ama devamlı artar her zikirde. İşte netice, her zikrin sonunda nefsimizin kalbindeki nurların artmasıdır. Artamayacağı bir yer var mı? Var, daimî zikre ulaştığımız zaman nefsinizin kalbi tamamen nurlarla dolu olduğu için, başka da yer olmadığı için aynı seviyede kalırız artık. Ulaşabileceğimiz son seviye, nefsimizin kalbinin tamamen Allah'ın nurlarıyla dolması halidir.
 
İşte transandantal meditasyona gelince, kişinin meditasyon yapması halinde kalbindeki nurlar değil, tam tersine karanlıklar artar. Çünkü kullanılan zülmanî kelimeler, o kalbe karanlıkların daha da üst boyutta gelmesine ve yerleşmesine sebebiyet verirler ve şeytan insanları böyle bir tuzağa düşürür. Bu transandantal meditasyonu veya meditasyonu yapanlar, insanlara çeşitli yalanlar söylüyorlar. Rahatlamaya ulaşıyorlarmış, dünya ilimlerinde büyük bir aşama kaydediyorlarmış, falan filan. Bunların hiçbirinin ilmi bir ispatı söz konusu olmadı. Tam aksine biliyoruz ki kim meditasyon yaparsa, onun meditasyon seansının sonunda kalbindeki karanlıkların oranı eskisine nazaran mutlaka artar. Zikir yapan kişide ise aydınlıkların, Allah'ın nurlarının yani nefsindeki hasletlerin oranı artar.

Öyleyse meditasyonun bir insanın kalbinde aydınlık sağlayamamasının başka bir sebebi daha var mı? Elbette var. Çünkü bu meditasyonu yapanların hepsi kâfirler yani mürşidlerine ulaşamamış olan, kalplerinde küfür yazılı insanlar. Öyleyse bunların kalplerine nur gelmiş olsaydı bile o kişinin kalbinde kalması mümkün değildi. Derhal nur tekrar kaçacaktı geriye. Neden? Çünkü îmân kelimesi yok. Îmân kelimesi yoksa çekim alanı da yok. Çekim alanı yoksa Allah'tan gelen fazlın o kalpte yerleşmesi mümkün değil.

İşte meditasyon bir insanın kalbindeki karanlıkları, nefsin afetlerini arttıran, azgınlaştıran bir özel işlemdir. Bu meditasyonun dünya üzerindeki en büyük temsilcisi, Deccal’in sağ kolu olan Maharishi'dir. Ayova’da bir üniversite kurdular ve bu istikamette, transandantal meditasyon ve meditasyon istikametinde o üniversite kurdukları yerin yakınındaki kasabadaki herkesi o üniversitelerine davet ettiler. Neticede birçok insan onların üniversitesine katıldı. Neticede onların bir kısmı Maharishi'yi mahkemeye verdiler ki: “Sen bize, bizden bu kadar para alıp bizi mutlu etmek konusunda meditasyonu öğrettin ama meditasyon bizi mutlu kılmadı. Daha da sinirli, daha da sıkıntılı bir hale geldik.”

Öyleyse Allah'ın evliyalarına dikkatle bakın! Onlardaki sükûneti, onlardaki huzuru, her geçen gün yüzlerindeki nurun artışını dikkatle izleyin. Bir taraftan şeytan kendisini hissettirdiği gibi Allah da hissettirir. İnsanların yüzüne dikkatle bakın. Orada nurları görürsünüz. Orada huzuru görürsünüz. Orada mutluluğu görürsünüz. Onlar Allah'ın dostlarıdır. Bir de insanlar vardır ki bizim sevgili âlimlerimizden bir kısmı öyle. Hatırlayacaksınız kimler olduğunu. Yüzüne baktığınız zaman gözlerindeki ifadeden sanki şeytanla karşılaşmış gibi hissedersiniz kendinizi. Doğru değil mi? Hatırlamadınız mı?

Öyleyse Allahû Tealâ'nın işareti, dostlarının yüzündedir. Şeytanın işareti de şeytanın dostlarının yüzündedir. Hemfikir olduğunuz birçok kişi var ki onları gördüğünüz zaman şeytanla karşılaşmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. İşte o insanlar, bu meditasyonu da söyleyen ve meditasyonun asıl zikir olduğunu, zikrinse Hintlilerin mantrası olduğunu iddia eden insanlar. Bunlar profesör. Kimleri kastettiğimi biliyorsunuz ama bu insanlar ne yazık ki Allah'ın ilminden haberdar değiller. En kötüsü mü? En kötüsü bu adamların Kur'ân mealleri var. Her şeyin ait olduğu aslî kaynaklarından, aslî dayanaklarından çıkıp şeytanın sultası altında bir yeni hüviyet kazanması hali.

İşte ne kadar hazin bir şey. İblis insanlara hem sahtekârlığı anlattırıyor hem de sahte olmayanın sahte olduğu iddiasıyla anlattırıyor yani üst üste yapılmış hileler dizisi. Hani diyelim ki bir insan bir firma kurmuş. Meselâ Koç firması kurulmuş. Yıllarca çalışmış, çalışmış. Birisi çıkıyor “Hakiki Koç” diyor yani mânâsı, o koç sahte, hakiki olan biziz demek. Oysaki bu istikamette Allahû Tealâ'nın dostlarıyla Allah'ın düşmanlarıyla farklılıkları var elbette. Evvelâ yüzlerinden onları tanırsınız. Bir şeyden daha tanırsınız. Onlara saldırıldığı zaman onlar sükûnetlerini bozmazlar. Diğerleri ise öfkeden cin ifrit olurlar.
 
Öyleyse bu istikametteki olaylar dizisini yerli yerine oturttuğumuz zaman, Allah'ın zikrinin neticesini, insanın ruhunu, daha sonra fizik vücudunu, daha sonra nefsini Allah'a teslim edecek olan bir devamlı arınmayla süslediğini görürüz. Oysaki Allah'ın nurlarının artmasından oluşan bu devamlı arınma müessesesi, 2 ana sebepten dolayı meditasyonda hiçbir şekilde vücut bulamaz.

1- Yaptıkları zikir değildir. Bu yüzden Allah'ın katından nur taşımaz. Asla nur gelmez. Ancak şeytanın karanlıkları gelir onların kalbine.
2- Kalplerinde îmân yazmadığı için gelen nurları kalpte tespit edecek olan bir çekim alanı mevcut değildir.
 
Öyleyse görüyorsunuz ki meditasyon sadece bir zikir sahtekârlığıdır ve zikir bu yüzden Allahû Tealâ tarafından en büyük ibadet olarak konulmuştur. Bu dîn adamları var ya işte bu yüzlerini görünce şeytanı görmüş gibi olduğunuz kişiler, onlar özellikle zikrin, farzlar arasında mevcut olmamasını sağlamak istemişler. Bunu evvelkilerin de yardımıyla kesin şekilde başarmışlar.

Gördünüz ki hem zikir farz hem daimî zikir farz ama zikir, ne normal zikir ne de daimî zikir; Hiç birisi bizim 32 farzın içinde de yok, 54 farzın içinde de yok. Bugün İslâm âleminin sadece bizim ülkemizde değil, bütün dünyada İslâm âleminin düştüğü en büyük tuzak budur. Zikir müessesesi devreden çıkartılmıştır ve birçok dîn adamı için zikirle meditasyon arasında farklılık yoktur. Hatta birtakım şeytanî dîn adamları da zikrin zülmanî olduğunu iddia etmektedirler; ona Hint mantrası demekle. Mantra kelimesi, size verilen kelimenin adı. Kelimenin, kullanılan kelimenin, size verilen kelimenin mahiyeti ne olursa olsun, “ohm” kelimesi olabilir, başka bir kelime olabilir ama her kelimenin genel adı mantradır yani verilen kelime anlamına geliyor mantra. Bunu söyleyenler de Hint fakirlerinin mantrası dedikleri, onlar meditasyonla bir takım zülmanî ilimleri öğreniyorlar ve kullandıkları da mantralar. Yani zülmanî ilimlerle meşgul olanlar tarafından kendilerine verilen büyüyle, sihirle, hüddamla alâkalı kelimeler bunlar ve söylediğimiz gibi kalbi ancak karartıyor, karartıyor, karartıyor.
 
Öyleyse Allah'ın yolu nur yoludur. Öyleyse şeytanın yolu karanlıkların yoludur. Şeytan kalbin kararmasından yanadır. Allah da nurlanmasından yana. Şeytanın ne yazık ki yalanlarını insanlara, insanların gerçekten adam sandıkları bir takım fikir sahibi olan insanlar vasıtasıyla dağıtması, bugün artık dînimizde usul haline gelmiştir. Bu insanlar bir utanç duymaksızın, Kur'ân-ı Kerim hükümlerine tamamen ters düşen zülmanî konuları insanlara rabbaniymiş gibi gösterme telaşesi içinde. Bugün şeytanın ekmeğine yağ sürmekle meşguller, şeytanın emrinde hizmet görmekteler. Oysaki Allahû Tealâ'nın indinde, Allah'ın koyduğu bütün kanunlar onun künhünü bilenler için, onun sırlarını bilenler için muhteşem kanunlardır. Bütün insanları kurtuluşa ulaştıracak olan bütün faktörler Allah'ın bu kanunlarında mevcuttur.
 
Öyleyse bu dizaynı Allah'ın standartları içinde ele aldığımız zaman şunu görüyoruz; zikir Allah'ın en büyük ihsanıdır. Bu zikir olmaksızın hiç kimse Allah'ın yolunda ilerleyemez. Ne nefsini tezkiye edebilir, 3 defa farz ne ruhunu Allahû Tealâ'ya ulaştırabilir, 9 defa farz ne de fizik vücudunu şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah'a kul edebilir, 3 defa farz. Yani insanlar Allah'ın koyduğu farzları hiçe sayıp onun tam aksini iddia edebilmektedirler. Herkesin içinde çok popüler olan bu insanlar, bu yanlışları her zaman yapıyorlar ve insanları Allah'ın yolundan ayırıp şeytanın yoluna almaya çalışıyorlar. Bunu da bu aşamada başardıkları kesin ama daha bizi yeni yeni tanımaya başladınız. Daha bizi yeni dinlemeye başladınız. Dinledikçe, âyetleri yerli yerine oturttukça onların sözlerinin bir hiç olduğunu, bir sivrisinek vızıltısı olduğunu yakın gelecekte hepiniz yerli yerine oturtacaksınız inşallah.

Öyleyse biz Allah’ın Kur'ân-ı Kerim'ini söyleriz, onlar da şeytandan öğrendiklerini. Bizim söylediklerimize sadece “Hayır öyle değildir.” diyebilirler. Bugüne kadar hiçbir karşıt âyet hiç kimse gösteremedi. Ve onların titrine bakıp da “İşte bu adam ilâhiyat fakültesi profesörü canım. O bilmeyecek de bu mu bilecek?” diye insanlar, onların titrine bakıp hüküm veriyorlar ama çok yanılıyorlar. Çünkü bir küçücük farkımız var onlardan. Biz Allah'ın üniversitesinden mezunuz, onlar şeytanın üniversitesinden.

Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in söylediğini hiç unutmayın. “Faydasız ilimden Allah'a sığınırım.” diyor. Bugün Türkiye'de dîn âlimlerinin insanlara ulaştırdıkları ilim tam bir faydasız ilimdir. İnsanları Allah'a değil şeytana ulaştıracak olan bütün yanlışlıklar bu ilimin içindedir. Ne kadar Kur'ân-ı Kerim'de kavram varsa hepsi değiştirilmiş ve aslî mânâsından uzaklaştırılmış durumdadır. Bu yüzden bizim ilk çıkardığımız Kur'ân-ı Kerim meali 1. cilt, (19 ciltten oluşacak inşaallah), burada 94 sayfalık bir Kur'ân-ı Kerim lûgatı vermek mecburiyetinde kaldık. Orada göreceksiniz ki bir sürü mefhum Allah'ın emrettiği standartların tamamen dışına çıkmış. Allah'ın hedeflediğinin tamamen dışına, iblis tarafından çıkartılmış. Ve insanlar ne yazık ki o değişmiş olan şekli kabul etmişler. İşte bunlardan bir tanesi de zikir. Adamlar çıkıp rahat rahat radyolardan, televizyonlardan insanlara zikrin bir Hint mantrası olduğunu yani Hint meditasyonu olduğunu, meditasyonunsa insanlara çok faydalı bir şey olduğunu iddia edebilmektedirler. Birinde Allah'ın farz kıldığı ve tartışılmaz bir şekilde bir insanı mutlaka Allah'ın evliyası yapacak olan zikir, ötekisinde de o zikri devreden çıkarmak için şeytanın bir sahtekârlığı transandantal meditasyon veya meditasyon. Ama şuanda medyaya yalancılar hâkim, Allah'ın dostları değil, şeytanın dostları hâkim. Birçok insanın da bu zaten işine geliyor. İnsanların Allah'ın yolunda olmaları, Allah'ın yolunda ilerlemeleri bu tarzda düşünenleri fena halde sinirlendiriyor. Ve onlar Allah'ın güzellikleri yerine, insanların şeytanın zülmanî ilimleriyle meşgul olmasını istiyorlar. Başka bir ifadeyle herkesin iblisle beraber şeytana ulaşması ve neticede de şeytanla birlikte cehenneme ulaşması hepsinin temel hedefi.
 
Öyleyse gördüğünüz gibi şeytanın tuzaklarından biri olan meditasyon bir zikir sahtekârlığıdır ve Allah'ın indinde sadece insanları cehenneme götürecek olan bir faktördür. Hepinizin Allah'ın zikriyle Allah'ın evliyası olmanızı, sonra da cennet saadetinden sonra dünya saadetinin de sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R