}
Berat Kandili Sohbeti 2 22.11.1999
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100332

 

SOHBETİN ADI: BERAAT KANDİLİ-2
TARİHİ:  22.11.1999

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Yüce Rabbimiz’e sonsuz hamdeder şükrederiz ki, bu mübarek beraat kandili gecesinde gene hep beraberiz. Biliyorum, orada saatler çok ilerlemiş durumda. Ama uyanık olanlar, Allah ile bu geceyi geçirmek isteyenler için bu da bir fırsattır. Biz de sizinle beraber oluruz. Hep beraber Allahû Tealâ’yla hemhal oluruz. Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, hepinizin beraat kandili mübarek olsun. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice beraat kandillerine el ele gönül gönüle ulaştırmasını Yüce Rabbimiz’den dileyerek sözlerime başlarız.

Berat müessesesi, bir mânidir. Aslında berat, padişahın mührünü taşıyan berat-ı humayûn ve padişahın sözlerini, emrettiği kişiye ulaştıran kâğıdın adıdır. Padişahın tuğrasını taşır üzerinde. Böyle bir müessese, insanlara verilen mükafaatın o devirde en büyüğüydü, padişahın beraatı.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ‘beraat’ kelimesi ise aklanmayı ifade eder. Bir mahkeme söz konusuysa o mahkemeden bir kişi beraat ederek çıkıyorsa, ‘o, suçsuz bulundu’ demektir, ‘aklandı’ demektir. “Beraat etti.” denir buna.

Beraat gecesi, insanlarla Allahû Tealâ arasında bir muhteşem ilişkiyi sergiler. İnsanlar Allahû Tealâ’nın kullarıdır. Ve kim Allahû Tealâ’nın beraatını alırsa o, Allah’ın İndi’nde o kişiye verilmiş en büyük hediyelerden biridir. Beraat kandili, Allahû Tealâ’nın beraatını, müjdelerini, güzelliklerini, insanlara ulaştırması, beraat muhtevasını ifade eder.

Bu gece, beraat gecesi sevgili izleyenler ve dinleyenler. Hatırlayacaksınız, ramazan ayında olan bir başka geceyi. Allahû Tealâ o gece, kadir gecesi için diyor ki: “Bu gece bin aydan daha hayırlıdır.” diyor Allahû Tealâ. Acaba böyle demesinde, Allahû Tealâ’nın nasıl bir muradı var?

97/KADR (KADİR) 1: İnnâ enzelnâhu fî leyletil kadr(kadri).

Muhakkak ki Biz, O’nu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde Biz indirdik.

97/KADR (KADİR) 2: Ve mâ edrâke mâ leyletul kadr(kadri).

Ve Kadir Gece’sinin ne olduğunu sana bildiren nedir?

97/KADR (KADİR) 3: Leyletul kadri hayrun min elfi şehr(şehrin).

Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.


“leyletil kadr (kadri): kadir gecesi. Kur’ân-ı Kerîm’in yeryüzünün semasına indirildiği gecenin adı; leyletil kadr, kadir gecesi”

Allahû Tealâ’nın takdiri, Allah’ın elinde olan mukadderat, kader, O’nun kudretini ifade ediyor. Kaadir olmaksa kudretin ifadesidir. İktidar kelimesi, muktedir olmak, kaadir olmak; 3’ü de aynı kökten geliyor; “kaf, dal, rı.”

Öyleyse bu istikamette olaya baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın, bütün kudretlerin sahibi olduğunu görüyoruz. İşte böyle bir dizaynda Allahû Tealâ, kâdir gecesi için çok enteresan bir ifade kullanıyor, diyor ki: “O gecenin; kâdir gecesi ne olduğunu bilir misin? O gece bin aydan daha bereketlidir, daha değerlidir.” diyor, “Daha kıymetlidir.” diyor.
 
Acaba ne demek istiyor Allahû Tealâ? Allahû Tealâ’nın normal standartlarda zamanın diğer parçalarında insanlara verdiği hediye, eğer o insan Allahû Tealâ’nın yolunda değilse, kazandığı her derecenin karşılığı 10 kat olarak ona ödenir. Kaybettiği derece ise 1’e 1’dir. 1 derece kaybeden bir insan, amel defterine ‘1’ derece negatif yazılan bir insandır. Kırmızı renklerle negatif ‘1’ yazılır.

1 derece kazanan herhangi bir insana, yeşil rakamlarla pozitif olarak 10 derece yazılır sevgili izleyenler dinleyenler. İnsanoğlu kim olursa olsun, dünyadaki en kötü adam olsa da Allahû Tealâ onu da kazandıklarının 10 katını kazanmaya ehil görmüştür. Sonra mı? Sonra daha ötesi de var tabîi.

Ne zaman? Bir insan Allahû Tealâ’ya ulaşmayı diler de mürşidine ulaşırsa bu noktadan itibaren ruhunun 7 kat yükselebilmesi için nefsinin 7 kademede aklanması gerekiyor, kişinin. Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademeleri. Her kademede artarak giden böyle bir sistem, 700 katına kadar götürür insanoğlunu.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, normal standartlarda demiştik, bir kişinin alacağı normal bir insanın alacağı, Allah’ın yoluna girmemiş bir insanın alacağı, herhangi bir insanın alacağı değerler onun pozitif 1 derecesine karşılık 10 derecedir. Yani o kişinin amel defterine, rakamlı kitabına yani hayat filmine hologram stili olan, bir perdeye, bir ekrana ihtiyaç göstermeyen hayat filmine o kişi 1 derece kazandığı zaman on pozitif rakamı yazılır.

Ama ya bu kişi Allah’a ulaşmayı dilediyse; orada durun. Orada her şey değişiyor, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu kişi Allah’a ulaşmayı dilediyse o kişinin mürşidine ulaşması kesindir, yaşarsa mutlaka mürşidine ulaşacaktır. Ulaştığı andan itibaren o kişinin almakta olduğu 10 kat, 100 kata çıkar sevgili izleyenler. Allah’a ulaşmayı dileyen birisi, mürşidine ulaşmış da başının üzerine mürşidinin ruhu gelip, yerleşmişse ki; bu mutlaka onun kalbinde Allah’a ulaşma talebini Allah’ın gördüğünü, işittiğini ve bildiğini kesinleştirir. Böyle bir durumda bu kişinin aldığı, kazandığı ‘1’ derecelik rakama karşılık o kişiye Allahû Tealâ’nın kiramen katibîn melekleri artık kalbinde küfür yazmayacağı için, îmân yazacağı için kalbine îmân yazıldığı andan itibaren o kişinin kazandığı her derecatın karşılığı 100 kat olarak ödenmeye başlar. Nefsi emmarededir kişi; %100 şerri emreden bir nefs kademesi. Bu kademeden kurtulabilmek için kişinin nefsinin kalbindeki nurlar karanlıklardan %7’sini yok etmesi lâzım. Hatta huşuyu da %2 olarak sayarsak %9’unu yok etmesi lâzım, nefsinin kalbinden. Onun yerine Allah’ın nurlarının yerleştirmesi lâzım. Bu nurların 2’si; %2’si rahmet partiküllerinden oluşur, %7’si ise fazl partiküllerinden oluşur. Bunlar, o kişinin nefsinin kalbinde îmân kelimesinin etrafında yuvalanan nurlardır. ‘Îmân’ kelimesinin cazibe merkezi, çekim merkezi olması hasebiyle onun etrafına gelen Allah’ın katından inen rahmetin, fazlın ve salâvatın yalnız bir tanesi fazl adı verilen nurlar, îmân kelimesinin çekim gücünün karşıtını teşkil ederler. Birisi (-) elektrik yüklü, diğeri (+) elektrik yüklü olduğu için îmân kelimesiyle fazıllar birbirini çekerler ve îmân kelimesine gelen fazılların hepsi otomatik olarak ona yapışır. Belli bir mesafe içerisinde bu yapışma işlemi kesinleşir. İşte böyle bir dizaynla her şey başlıyor sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Nefsi Emmare; o kişinin kazandığı her dereceye 100 katı ihsan edilir. Ne zaman 2 tane %7 nur birikimi gerçekleşmişse o kişi Nefsi Levvame’ye geçmiştir, kınanan bir nefse sahiptir. Ve o kişinin kalbine, Allahû Tealâ %14 nur göndermiş ve nurlar îmân kelimesinin etrafında yerleşmiştir. Bu kişiye Allahû Teala’nın ihsanı; 1’e 200 olur. Daha sonra kişinin nefsinin kalbindeki nurlar, 3. defa %7 artacaktır; Nefs-i Mülhime. Kişi Allah’tan ilham almaya başlayacaktır. Ve yeniden katlanma olayı ve 3. defa %7 nur birikimi, 300 kat ihsanı Allahû Tealâ’nın… Bu sefer 300’e çıktı. 4. defa %7 nur birikimi kişiyi, Nefs-i Mutmainne noktasına getiririr. Kişi tatmine ulaşmıştır, doyuma ulaşmıştır, Allah’ın verdiklerinin kendisine yeterli olduğunu kesin olarak idrak etmiştir. Bu noktada o kişiye Allahû Tealâ’nın ihsanı 1’e 400 olacaktır. Daha sonraki devrede %7 nur birikimiyle kişi Allah’tan razı olur; 1’e 500 almaya başlar. Daha sonra aldığı yeniden %7 nur birikimiyle Allah da ondan razı olur. Bir daha %7 nur birikimi olmuştur; 600 kat olur. Ve son noktada nefs tezkiyesi tahakkuk ettiği zaman yani nefsinin kalbindeki nurlar karanlıkları aştığı zaman bu kişiye Allah’ın verdiği ihsan, artık 1’e 700’dür.

Demek ki bir insan var, ona Allahû Tealâ 1’e 10 veriyor. Bir başka insan var, 1’e 700’ü hak ediyor. İşte liyakâtla mükâfat arasındaki ilişki budur, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Kişinin nefsindeki afetler azaldıkça, nefsinin kalbindeki hasletler arttıkça kişinin liyakâti artar. Artan liyakât, artan mükâfata ehil kılar kişiyi. Çünkü liyakâtle mükafat daima birbirine eşittir. Her liyâkatın seviyesi aynı seviyede mükâfatı mutlaka hak kazanır. Bu bir muktesep haktır, Allahû Tealâ mutlaka verir.

Allahû Tealâ diyor ki: “Allah’ın Kat’ında söz değiştirilmez.”

Öyleyse Allahû Tealâ mükafat veriyor insanlara, onların liyakâtiyle paralel olarak. İşte bu husus, Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesinde son derece net olarak anlatılmış, Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.


“Kim Allahû Tealâ’nın yolundaysa, fî sebîlillâhsa, diyor, yani ruhun vücudundan ayrılmış da Allah’a doğru yola çıkmışsa, Biz, onlara bir başağında yüz dane bulunan yedi tane başaklı bir nebat grubu kadar ihsanda bulunuruz.”

“Biz onlara 1’e 700 veririz.” demiyor Allahû Tealâ. Bir başağında 100 dane bulunan yedi başaklı bir buğday grubu kadar… Yani bu işin birden bire olmayacağını, yedi ayrı kademede gerçekleşeceğini ifade ediyor, Allahû Tealâ.

Birinci şartını koşmuş; “fî sebîlillâh” olacak kişi. Yani mutlaka mürşidine ulaşmış olacak. Mutlaka mürşidinin ruhu başının üzerinde olacak. Mutlaka kendi ruhu vücudundan ayrılmış ve Allah’a doğru yola çıkmış olacak. Bir şey daha sevgili izleyenler ve dinleyenler; bu kişi infak etmekte olan bir kişi olacak. İnfak etmekte olan bir kişi…

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, muhtevaya dikkatle bakalım. Allahû Tealâ’nın ihsanı, bütün insanlara başlangıçta 1’e 10. Ama kim liyakât kazanırsa, liyakâti mükâfatıyla beraber büyüyor, 1’e 10’dan 1’e 100’e, 1’e 100’den, 200, 300, 400, 500, 600, 700’e. Ne zaman? Bütün zamanlarda…

İstisna var mı? İki tane, izleyenler ve dinleyenler:

* Birisi kadir gecesi,
* Birisi de bu gece, sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu gece, Beraat kandili gecesi.

Allahû Tealâ, bu gece için ihsanda bulunuyor insanlara. Bu ihsan 700 kat değil, belki 1000 kat, belki ondan da fazla. Normal insanlar için bile çok büyük ihsanı var Allahû Tealâ’nın. Tasavvufta olanlar için onların kaç yüz katı…

Öyleyse hadi 2 nevi dîn yolunda insan vardır, diyoruz ya:

1- Dîn adamları
2- Allah’ın adamları.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Mihr Vakfı’nın muhterem mensupları, sizler dîn adamı değilsiniz, sizler Allah’ın adamısınız. Dîn adamlarından farklı bir hüviyetiniz var. Hepimiz Allah’ın kölesi olmak yolunda gayret sarfetmeliyiz. Hedefiniz; Allah’a köle olmaktır, bunu hiç unutmayın. Zaten bu yolda ilerledikçe, hayatınızın hiç kıymeti olmadığını yavaş yavaş idrak edeceksiniz. Her şeyinizin sizi yaratan Allah’a ait olduğunu, yavaş yavaş idrak edeceksiniz. Sahibinizin O olduğunu, sizin sadece bir köle olmanız lâzımgeldiğini, adım adım idrak edeceksiniz. Daimî zikre ulaştığınız zaman, O’nun size verdiği ihsanların büyüklüğü karşısında, sizin O’nun yapabildiklerinize baktığınızda bundan büyük üzüntü duyacaksınız. Yetersizlik olayı ile karşı karşıya kalacaksınız. Ama bunu Allahû Tealâ’ya ulaştırdığınız zaman, O size diyecektir ki: “Seni Biz yarattık, Biz seni neye muktedir kıldıysak, sen o kadarsın ve sen, senin iktidarında olan her şeyi Bizim için verdin.” Ama sevgili izleyenler ve dinleyenler, size bu yetmeyecek. Allahû Tealâ’ya azadsız köle olmak isteyeceksiniz.

İşte en çok dualarınızın kabul edileceği gecelerden bir tanesi bu gecedir. Bu gece uyumayın, onun için gecenin bu saatinde sizi uyandırıyoruz, bizi dinlemeniz için, sonra da sabaha kadar Allah’la hemhal olmanız için, sabaha kadar Allah’tan köle olmayı dilemeniz için.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, O, Allah’tır. Kâinattaki bütün insanlarla onlar aynı anda Allahû Tealâ ile konuşmaya kalksalar, hepsiyle ayrı ayrı konuşmak yetkisinin sahibidir. Sonsuz sayıda insanla milyarlarca olsun, trilyonlarca olsun, her biriyle aynı saniye ayrı ayrı konuşmak yetkisinin sahibidir. O’nu hiçbir zaman lâyık olduğu vechiyle tanıyamazsınız, ait olduğu yere oturtamazsınız. Tanıdıkça O’ndan hoşlanmanız sevgiye, sevginiz aşka, aşkınız hayranlığa dönüşecektir ve ömrünüz olduğu sürece bu noktadan itibaren hep O’na hayran kalacaksınız. O’nun nasıl bir sonsuzluğu temsil ettiğini fark edeceksiniz, O’nun mükemmelliği temsil ettiğini fark edeceksiniz. O fark ettiğiniz her noktada, kendinize dönüp baktığınızda hep biraz daha büyük birisini göreceksiniz; kendinizi, daha büyük bir sıfır, sevgili izleyenler ve dinleyenler, daha büyük bir sıfır…

O, sonsuzluğu temsil eder, siz ve ben her zaman sıfırı temsil ederiz. O, Allah’tır. Sizin düşünebileceğiniz dostlukların en büyüğüne sahip olan dostunuzdur. Karşılıksız verir, yeter ki siz, O’nun istediği standartlarda olmaya çalışın ve O’na kalbinizi açmaktan çekinmeyin. Diyeceksiniz ki: “Zaten O bilmiyor mu?” Biliyor ama siz müracaat etmezseniz, karşılığını alamazsınız. Öyleyse o karşılıksız veren Allah, sizden bir şey almadan verir. Çünkü yaptığınız hiçbir şeyin O’na bir faydası dokunamaz. Onun için Allahû Tealâ’nın size verdiği her şey karşılıksızdır. O almamıştır, sadece verir. Siz ise sadece vermezsiniz, alarak yaşarsınız.

İşte insanla Allah arasındaki ilişkilerde “almak ve vermek” mefhumu Allah’ın istikametinde mukaddestir. Çünkü O, almadan verendir. Öyleyse siz parayı kazanmadan o paraya sahip olmadan harcayamazsınız. Ama Allah, o parayı yoktan yaratandır. Öyleyse neden Allahû Tealâ size karşılıksız verir? Anladınız mı sevgili izleyenler? Çünkü sizin yaptığınız şey ne kadar büyük fedakarlığa bağımlı olursa olsun, dayalı olursa olsun, hangi büyük fedakârlık yaptığınız o hizmete baz teşkil ederse etsin, O’na bir faydası olmaz, size faydası olur.

Öyleyse iştiyak sahibi olan insanlarla iştiyak sahibi olmayan insanlar arasında her zaman fark göreceksiniz sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın kendisine hiçbir şekilde faydası olmayan sizin gayretlerinizle ilişkisi her zaman vardır. Çünkü sizi Allahû Tealâ merdivenin sonsuz basamaklarında her zaman bir yere koyar. Kazandığınız derecata paralel bir basamaktasınız. Sonsuz basamaklardan, her saniye bir tanesindesiniz. Bir saniye sonra her şey değişebilir. Her saniye değişebilir değil, her saniye bulunduğunuz basamak değişir. Hayatınız her saniyesinde Allah’ın katında farklı bir basamaktasınız, sonsuz basamaklardan birindesiniz. Zikretmiyorsunuz, her saniye bir basamak aşağı inersiniz. Zikrediyorsunuz; her saniye 700 basamak yukarı çıkarsınız. Her şey muhteşem bir farklılık içerisinde, trilyonlarca insanın hiçbir zaman birbiriyle aynı basamağı paylaşamayacakları bir sonsuz hareket halinde birim, her saniyesi hareket halinde merdivenin.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bulunduğunuz yer, her an bir farklı sonucu ifade eder. Sadece zikir müessesesi bile, zikir müessesesi bile her saniye sizi, zikretmediğiniz takdirde merdivenin bir basamak aşağısına, zikrettiğiniz takdirde 10 basamak yukarısına, 100 basamak yukarısına, 200, 300, 400, 500, 600, 700 basamak yukarısına çıkarır. İşte bu normal şartlardaki olay.

Ya bu gece sevgili izleyenler ve dinleyenler? Bu gece yaptığınız her dua, bu gece yaptığınız her ibadet, bu gece zikrinizin her parçası, sonsuz mükâfat görür Allahû Tealâ’dan. Birlere 700 değil, belki 7000 belki 40.000, Allahû Tealâ binlerle mükâfat verir. Bu gece ayrı bir gece, beraatınızı alıyorsunuz Allahû Tealâ’dan. Peryamber Efendimiz (S.A.V) şu dünya üzerinde o beratların en üstününü alan peygamberdir.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu akşam hayatınızın en güzel gecelerinden birisi olmalı. “İyi de ben yarın işe gideceğim, orada uyuklarsam, ne olacak?” diye mi düşünüyorsunuz? Deneyin, sabaha kadar uyumayın. Ondan sonra da uykusuzluktan kendinizi öldü zannederken, nasıl dirildiğinizi yaşayacaksınız. O’nun her şeye kaadir olduğunu bir defa daha yaşayacaksınız. Ondan sonra da 5-6 gece sonra 10 saat uyku uyuyun. Eğer dilerse sizi hiç uyumamış gibi kaldırır. O gün işe gittiğiniz zaman dehşetle uyku hissedersiniz; bunu da deneyin. O zaman her şeyin aslında O’nun eseri olduğunu ve O, sizde nasıl isterse öyle tasarruf ettiğini net olarak yaşayacaksınız.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, kısaca O, sizsiz olur ama siz O’nsuz olamazsınız. O’nsuz olduğunuz zaman, şeytanla beraber olursunuz ve kaybınızın ne olduğunu da bu dünyada çok kolay anlayamazsınız. Huzursuz ve mutsuz bir insan olarak şu dünyayı geçirirsiniz. Sonrası mı? Sonrası cehennemdir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler düşünün, bir düşünün, bir defacık düşünün, şu dünyada kaç sene yaşarsınız? Sorarım size. 100 sene yaşayın, olmaz ama 200 sene yaşayın. Adem (A.S) kadar yaşayın, 1200 sene yaşayın. Ama cennette geçirirseniz o hayatı, o cennet 1200 yıl değil, 1200 milyon değil, 1200 milyar değil, 1200 trilyon değil, bir sonsuz hayat… Bu dünya hayatındaki rakamlarla hafızalarınızın alması mümkün olmayan bir sonsuzluk taşıyor zaman, cennet hayatı. Sonu var ama öyle bir sonsuzluğun arkasında ki, siz bunu sonsuz olarak rahatlıkla düşünebilirsiniz. İnsanlara göre sonsuz, Allah’ın mutlak sonsuzluğunda sonlu. Düşünemeyeceğiniz kadar sonsuz yıllarda tahakkuk edecek olan bir hayat…

O sonsuz cennet hayatını yaşamak sizin sadece bir talebinize bağlı biliyor musunuz, sevgili izleyenler ve dinleyenler? Elbette Mihr Vakfı’nın muhterem mensupları biliyorlar. Ötekilere sesleniyorum, biliyor muydunuz? Sadece bir dileğiniz, Allah’a ulaşmayı dilemek, sizi cehenneme gidecek iken mutlaka Allah’ın cennetine ulaştırır. Biliyorum ki, çoğunuz namaz kılan, oruç tutan, zekât veren, hacca giden, kelime-i şahadet getiren herkesin cennete gideceğinden eminsiniz. Ama böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, sevgili dinleyiciler ve izleyiciler. İnsanlar İslâmın beş şartını yapıyor diye, Allah’ın cennetine giremezler. Neden? Sadece bir 5. şartın değişmesi, şeytanın bu işi halletmesine, herkesi cehenneme göndermesine yeterli olmuş. Hani 5. kol vardır ya, böyle ülkelerin içine girer düşman casusları, ülkeyi demorilize etmeye çalışır (insanları), ülkenin damarlarını yakalamaya çalışır, nerede cephanesi var, nerede silah var; onları, casusluk ederek öğrenemeye çalışırlar, 5. Kol; adı budur. Bu 5. şart da bunun gibi sevgili izleyenler ve dinleyenler, şeytan 5. şartı 5. kol haline getirmiş. Ne yapmış? Eğer bir insan “lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” diyecekse bunu her yerde söyler. Kendi kendine söyler, başkalarının yanında söyler. Bir de Allah’a ulaşmayı dileyen kişi mürşidine teslim olduğu an, onun önünde söyler. İşte bu olay, “lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” cümlesi, Kelime-i Şahadet eğer bu şartlar altında yani kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi şartıyla tahakkuk etmişse o kişi gerçekten cennete girer sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ötekilerden hiç biri olmasa bile, tek bu şart kişiyi cennete götürür ama bu şart, bu şartla. Olmazsa olmaz. Bu ‘olmazsa olmazı’ hiç unutmayın. Olmazsa olmaz. Vazgeçilmez şartı ifade eder; olmazsa olmaz.

Eğer siz sevgili dinleyenler ve izleyenler, Allah’a ulaşmayı gerçekten diliyorsanız, kalbinizde bu talep varsa o talebi kalbinizde görmek için sonsuz olarak sizi tarafsız olarak gören Allahû Tealâ o anda kalbinizdeki Allah’a ulaşma dileğini 3 ayrı cepheden müşahade eder; işitir, görür ve bilir. Üç ayrı cepheden oluşan bu müşahade Allahû Tealâ’nın derhal harekete geçmesine sebebiyet verir. Ne olur sevgili dinleyenler ve izleyenler? Derhal Allahû Tealâ, kalbinizdeki ekinneti alır, yerine ihbat koyar, kulağınızdaki vakrayı alır, irşad makamıyla aranızdaki hicab-ı mestureyi alır, kalbinizin nur kapısını Allah’a çevirir, göğsünüzden kalbinize nur yolu açar. Bakın, ne kadar çok şey yaptı. Siz ne yaptınız? Allah’a ulaşmayı dilediniz. Yaşıyorsunuz. Eğer yaşıyorsanız bunları yapan Allahû Tealâ, neden hicab-ı mestureyi alıyor, kulağınızdaki vakrayı alıyor; bir düşünün. Kulağınızdaki vakrayı almaktan muradı, irşad makamının sözlerini işitebilesiniz, mânâsına varabilesiniz diye... Ne olur mânâsına varırsanız? O zaman mürşide ulaşmanın farziyeti, sizin kalbinize inecektir. İşiteceksiniz, Allah’ın davetini o zaman işiteceksiniz.

Bizim kör, sağır ve dilsizler hiç işitemiyorlar sevgili izleyenler ve dinleyenler. Kulaklarında vakra var. Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Dilemedikleri sürece işitemezler, işitemedikleri sürece Allah’ın davetine icabet edemezler. İşte En’âm Suresinin 36. âyet-i kerimesi… Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM 36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).

(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra O'na döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)


“Davete, Allah’ın davetine sadece işitenler icabet ederler.” diyor. İnsanların işitebilmesi için de insanların kulaklarındaki vakrayı, Allah’ın alması gerekiyor. Alır mı? Mutlaka alır. Ne zaman? Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerseniz…

İşte davete icabet ettiği zaman kişi ne olur? Mürşidine ulaşır. Mürşidine ulaştığı zaman ne olur? Mürşidine ulaştığı zaman dalâletten kurtulur. Mürşidine ulaştığı zaman kalbindeki küfür kelimesi alınır, yerine îmân yazılır, kişi mü’min olur.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, şu cennet denilen şey, Yûnus’un söylediğine göre değerlendirelim, isterseniz. Ne diyor:

“Cennet cennet dedikleri,
Birkaç melek birkaç huri.
İsteyene ver git ani.
Bana Seni gerek, Seni.” diyor Yûnus.

İşte Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi sadece bunu der. “Bana Seni gerek, Seni” der.

Eğer insan Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa dîn adamları dostlarımız gibi, o zaman: “Seni gerek Seni.” demezler. O zaman Allahû Tealâ ulaşmayı dilemeyen insanın da Allahû Tealâ kalbine bakar ve bu talebi görmediği sürece o kişinin kurtulması mümkün değildir, sevgili izleyenler dinleyenler. Çünkü Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyet-i kerimeleri bunu imkânsız kılıyor. Ne diyor Allahû Tealâ?

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Diyor ki: “Onlar dünya hayatını yaşarken Bize mülâki olmayı, ruhlarını Bize ulaştırmayı dilemezler. Dünya hayatından razı olurlar. Dünya hayatıyla doyuma ulaşırlar. Onlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır. Onların gidecekleri yer ateştir, cehennemdir, kazandıkları dereceler itibariyle.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki:

“Sen en sevdiğini bile hidayete erdiremezsin.”

Sevgili dostlarımız, bunun mânâsını hiçbir zaman anlamış değiller. Diyorlar ki: “Bak ne diyor, Kur’ân-ı Kerim? Peygamber Efendimiz (S.A.V) bile hidayete erdiremiyormuş, sen mi erdireceksin?”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, çok iyi de Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin hidayete erdiğini söylüyor:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Kim demiş acaba? Siz ne dersiniz? İsterseniz Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesine beraberce bakalım:

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


“ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ: İnsanlardan imamlar kıldık, emrimizle onların ruhlarını Bize ulaştırsınlar, hidayete erdirsinler diye.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ise Allah’tan aldığı emirle bütün sahâbeyi hidayete erdirmiş. Neden? Çünkü sahâbe Allah’a ruhlarını ulaştırmayı dilemişler. Zumer 21 ve 22 bunu kesinleştiriyor.

39/ZUMER 21: E lem tere ennallâhe enzele mines semâi mâen fe selekehu yenâbîa fîl ardı summe yuhricu bihî zer’an muhtelifen elvânuhu summe yehîcu fe terâhu musferran summe yec’aluhu hutâmâ(hutâmen), inne fî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).

Allah’ın gökten su indirdiğini böylece onu (suyu), yerin su pınarlarına akıttığını görmedin mi? Sonra onunla çeşitli renklerde ekin çıkarır. Daha sonra kurur. Artık onu sararmış görürsün. Sonra onu kuru bir çöp kılar. Muhakkak ki bunda ulûl’elbab için mutlaka zikir (ibret) vardır.

39/ZUMER 22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.


Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V), sevmesine rağmen, amcasıdır, elbette sevecektir ama amcasını hidayete erdiremedi. Amcasını cennete ulaştıramadı, cehenneme gitti. Cehenneme gidecek amcası. Neden? Çünkü Allah’a ulaşmayı dilemedi, hiçbir zaman da kurtulması mümkün değil. O zaman Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişiyi hidayete erdirebilir mi? Hiçbir zaman, hiç kimse erdiremez. Allah mı? O da erdirmez. Çünkü kanunu öyle. O kanunu Allah yazmış.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, acaba anlıyor musunuz, ne kadar basit ve kolay birşeyden bahsettiğimi? Bu gece Beraat Gecesi tasavvufun içindekilere olanlara değil, dışında olanlara söylüyorum. Bu gece bir fırsat gecesi. Bu gece Allahû Tealâ’ya; “Yarabbim! Ben Sana ulaşmayı istiyorum.” deyin. Açın kalbinizi O’na. söyleyin kalbinizin bütün içindekileri. Problemleri kendinize dert etmeyin, Allah’a ulaştırın. Özellikle bu gece ulaştırın. O, sizin içinizi ferahlatacaktır. Problemleri içinizde düğüm yapmayın. Onları sahibi olan, çözme yetkisinin sahibi olan Allah’a ulaştırın. Siz söyleyin. Duymadığını hiç mi hiç zannetmeyin. Hepsini duyar. Ne söylemişseniz 1 milyar insan, 10 milyar insan, 7 milyar insan, 100 milyar insan hepsi aynı anda Allahû Tealâ ile konuşsa O hepsiyle aynı anda konuşur. Hepsine aynı anda, ayrı ayrı cevap verir sevgili izleyenler ve dinleyenler. O, Allah. Öyleyse neden içinizde biriktiriyorsunuz herşeyi. O’na söyleyin, açın kalbinizi.

Bakınız diyelim ki; dertlerinizi insanlara anlattınız. Çözüm getirebilirler mi? Ama O getirir. Belki de diyeceksiniz ki: “iyi de O zaten biliyor kalbimde olanları.” Yeter mi zannediyorsunuz. Elbette biliyor. Ama siz O’na, O’nu Rab mevkiine koyarak müracaat etmedikçe bir talebiniz yoktur. Yoksa hedefe ulaşamazsınız. Kanunu böyle koymuş ve diyor ki sahâbeye:

“Ey sahâbe! Siz eğer bu günahları işleyip de Bizden af dilemiş olmasaydınız, Bize müracaat etmeseydiniz, Biz sizi yok ederdik ve yerinize o günahları işleyen ama bize mutlaka müracaat eden insanlar yaratırdık.”

Allah’ın Kat’ında O’na müracaatınız bu kadar önemli. Kendisi için mi zannediyorsunuz yoksa? Hayır, sizin için önemli. Bakınız bir defa daha tekrar ediyorum. Siz ne yaparsanız yapın, Allahû Tealâ’ya bir kötülük, Allahû Tealâ’ya bir iyilik sağlayamazsınız, yapamazsınız. Ama sevgili izleyenler ve dinleyenler, kendinize çok kötülük yapabilirsiniz, çok iyilik yapabilirsiniz.

Allahû Tealâ hepinize akıl vermiş. Eğer insanlar Allahû Tealâ’nın verdiği aklı, normal standartlarda kullanabilseydi, Allahû Tealâ aklınızı kullanmak üzere, nasıl kullanacağınızı öğretmek üzere kitap indirmezdi. Anlıyor musunuz mantığı? Eğer sizin akıllarınız size idare etmeye yetseydi, Allahû Tealâ o akılları nasıl kullanacağınızı bildiren semai kitapları indirmezdi, Kur’ân-ı Kerim’i indirmezdi, Allahû Tealâ. Size, aklınızı nasıl kullanacağınızı öğretmek üzere indiriyor. İşte o öğretiye kulaklarınızı tıkarsanız, o zaman gideceğiniz yer hiçbir zaman cennet olamaz. Ey akıl sahipleri! İçinizde şöyle düşünenler var, biliyorum: “Biz namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, zekât veriyoruz, hacca da gittik, oh! “lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” da diyoruz. Keka! Mutlaka cennete gideriz.” mi diyorsunuz? Gidemezsiniz. İşte aklınızı kullanmayı bilmediğinizin kesin delili. Hayatınızı bunlarla geçireceksiniz diyelim. 30 sene, 40 sene, 50 sene, 60 sene namaz kılacaksınız, bu söylediklerimizin her birini yapacaksınız ama cennete gidemeyeceksiniz. Aklınızı kullanmayı öğrenmediğiniz için… Halbuki, bir defacık Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dileseniz, o talebi kalbinizde Allahû Tealâ görse kurtuldunuz.

“Peki bu büyük bir haksızlık değil mi?” diyeceksiniz. Elbette değil, Allahû Tealâ size niçin kitaplar indiriyor zannediyorsunuz? O akıllı zannetiğiniz aklınızı, kendiniz kullandığınız takdirde kurtuluşa ulaşacağınızı Allahû Tealâ bilmez miydi? O zaman ne gerek vardı kitapların indirilmesine? Herşeyi aklınızla bulurdunuz. Ama o çok çalışan aklınız var ya, hani size profesör yapan aklınız, o akıl Allah’a ulaşma talebinin bütün o ibadetlerinizin ötesinde bir kurtuluş olduğunu size öğretememiş.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, anladınız mı aklınızı nasıl kullanacaksınız? Bir tarafta insanlar var; hayatının bütününü namaz kılmakla oruç tutmakla zekat vermekle hacca gitmekle geçiriyor. Bir tarafta başkaları var; Allah’a ulaşmayı dilemiş, ertesi gün ölmüş. 2. cennete girecek, 1. cehenneme. Neden? Allahû Tealâ’nın söylediklerinden haberdar olmadığı için, aklını kullanmayı öğrenemediği için… Bir Kur’ân-ı Kerim’e baksalar meseleleri hemen çözecekler. Hayır bakmıyorlar. Asırlardan beri yazılan kitaplar onlar için yeterli.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bütün gönlümüzle bu insnaların kurtuluşa ulaşmalarını istiyoruz. O kadar kolay ki, öylesine kolay ki… Ve gözümüzün önünde bu kadar kolay olan cennete gitmenin yerine, 60-70 milyon insan gözümüzün önünde cehenneme sürükleniyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu hakikatleri bildikten sonra buna tahammül edebilir miydiniz? “Bana ne!” diyebilir miydiniz? “Kendileri seçmişler, öyleyse buyursunlar cehenneme gitsinler diyebilir miydiniz?” İnsan bunlar ve cehenneme gidiyorlar, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’inden haberdar olmadıkları için.

Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de en sevgilisi de olsa kiç kimse, Allah’ın cennetine giremez. Ve şimdi biz sizlere bunları anlatıyoruz. Bir çoğunuz, görüyoruz, dudak büküyorsunuz. “Hadi canım sen de, diyorsunuz, o kadar yüzlerce, binlerce profösör bilmiyor da sen mi biliyorsun?” Bana dikkatle bakın, ben bilmiyorum, O biliyor. Eğer O, bana bunları öğretmeseydi, ben de bilmeyecektim, o zaman ben de sizinle beraber cehenneme gidecektim. Ama biliyorum; O, öğretti. Öyleyse boşuna mı konuşuyoruz? 37 yıldır sizlere bunları boşuna mı anlatıyoruz? Gözümüzün önünde insanlar sizi cehenneme sürüklesinler diye mi? Hâlâ akıl etmeyecek misiniz? Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de o kadar söylediği; “e fe lâ ta’kılûn: hâlâ akıl etmeyecek misiniz?” sözünü niye söyledi zannediyorsunuz?

2/BAKARA 44: E te’murûnen nâse bil birri ve tensevne enfusekum ve entum tetlûnel kitâb(kitâbe) e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).

İnsanlara birr’i (tezkiye ve teslim olmayı) emrediyorsunuz da siz kendinizi unutuyor musunuz? Ve siz, Kitab’ı okuduğunuz halde hâlâ akıl etmiyor musunuz?


Bu kadar yakında, elle tutulacak kadar yakında bir mutluluğunuz var. Trilyonlarca seneyi mutluluk içinde Allah’ın cennetinde geçireceğiniz bir sebep halk etmiş Allahû Tealâ. Bakınız ne diyor: “O sizin için güç dilemez, Allah sizin için kolaylık diler.” diyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor: “Güçleştirmeyiniz, kolaylaştırınız, nefret ettirmeyiniz sevdiriniz.” diyor.

Bir takım ukalâlar da çıkmış, ‘biz güçleştiriyormuşuz’; öyle söylüyorlar. Yahu, kardeşim, neyi güçleştiriyoruz? Şu dünya üzerinde, kâinat üzerinde daha kolay ne var şu, söylediğimizden daha kolay: Bir dilek, Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Hepsi bu kadar, bitti. Onlar gene söylemekte devam etsinler: “İslâmın 5 tane şartı vardır, yapamazsanız böyle olur, yaparsanız şöyle olur.” Onları sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, kayıkçı baba erenlerin hikayesini anlatın onlara, fıkrasını. Hani Üsküdar’dan karşıya talebeleriyle üniversitenin öğretmenlerini taşıyan baba erenler, kayığa koymuş profösörleri. Karşıya geçiyorlar. Biri demiş:

- Matematik bilir misin?

Baba erenler; “Bilmem.” demiş.

- Hayatının demiş %10’u gitti.

Öteki demiş:

- Kimya bilir misin?

- Bilmem.

- %10 daha gitti.

- Fizik bilir misin?

- Bilmem.

- %10 daha gitti.

Bizimkinin hayatı bitmek üzereyken fırtına kopuyor. Kayık alabora… Adamlar suya düşerlerken baba erenler sesleniyor: “Yüzme biliyor musunuz?” diyor.

- Bilmiyoruz.

- Hayatınızın, diyor, bütünü gitti.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler anlıyor musunuz ne söylediğimizi? Soruyoruz size, yüzme biliyor musunuz? Can kurtaran simidi; Allah’a ulaşmayı dilemek. İsterseniz kayıktan atalım sizi de bir tane. Belki senelerce sonra aklınız başınıza gelecek ama çoğunuz ölmüş olacaksınız. O zaman sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, o zaman anlayacaksınız, kimin doğruyu söylediğini kimin yanlışı söylediğini. Ama kurtuluşunuz mümkün olmayacak, çok geç olacak. Allah’ın en kıymetli hazinesi zamanı boşuna tüketiyorsunuz. Allahû Tealâ söyleyeceğini söylemiş. İnsanların nasıl kurtulacağını bütün boyutlarıyla açıklamış.

İşte bu gece de o kurtuluş gecelerinden bir tanesi. Bu gece, açın içinizi Allahû Tealâ’ya. Bu gece O’na tamamen içinizi boşaltın. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, insanlar her halükârda kalplerine bir takım kederleri, hüzünleri doldururlar. Hiç farkına varmadan birikim başlar iç dünyalarında. Bu birikim, stres adı verilen bir sonuca ulaşır ve kişi hep huzursuzdur. Öyle yapmayın, buna müsaade etmeyin. Ne zaman derdinizi, gece herkes uyurken siz uyanır da Allahû Tealâ’ya açarsanız, duymasanız da O’nun size işittiğini hatta size cevap da verdiğini bilin. Ve içinizdeki o birikimi, kefekeyi, o içinizdeki karanlıkları almasını söyleyin. Hemen alır, ferahladığınızı hissedersiniz. O zaman belki beni hatırlarsınız.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, deneyin. Kâinattaki en büyük dostunuz, ne başkaları ne de biziz, fakat O’dur. Bütün problemlerinize cevap verebilecek olan, aklınıza hangi tarzda bir problem gelirse gelsin, gelmeyenler de dahil, düşünebileceklerinizin ötesi de dahil, bütün problemleri çözecek olan sadece bir tek varlık vardır kâinatta; kâinatın da ötesinde, o kâinatı yaratan Allah’tır, size de yaratan. Işte O’na bu yüzden hayranız, O herşeye kaadirdir, biz O’nun azad kabul etmez kölesiyiz. Kâinattaki en büyük şerefin de bu olduğunu  biliriz.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler bu gece bir fırsattır. İnsanlara dertlerini açanlar, onların dertlerine çözüm getiremediklerini görünce hep üzülürler. Oysa ki, müracaat edeceğiniz yer orasıdır, asıl makamdır. Biz mi? O makama ulaşmanıza yardımcı oluruz. Ayrıca biz de sizinle beraber dua ederiz. Ola ki; bir kişinin yerine iki kişinin duası, Allahû Tealâ tarafından daha çok kabul görür. Biz öyle düşünüyoruz, ne diyorsunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler? Hani bazı saflar, sevgili profösörlerimizden safça olanlar diyorlar ki: “Neden başkalarını karıştırıyorsun bu işe? Allah’a kendiniz dua edin sadece. Yedek bir Allah vücuda getirmeyin.” Şimdi şuradaki mantıksızlığı görebiliyor musunuz sevgili izleyenler? Ermişlere gidenler, türbelere gidenler ne diyorlar türbedekine? “Bugüne kadar ben dua ettim. Ama orası kabul etmiyor. Eğer sen de devreye girersen, bizim duamıza sen de yardımcı olursan senin yüzün suyun hürmetine inşaallah Allahû Tealâ kabul eder.” Böyle deyip onun da dua etmesine çalışıyorlar.

Bizim aklı evveller de türbeye gidiyorlar ya, sanki türbedekileri Allah mevkine koyuyorlarmış gibi “Yedek ilâhlar yaratıyorsunuz.” diyorlar. Allah’ın etrafından olan işlerle bu kadar ilişkisi olmayan, hakikatlerden bu kadar uzak insanlar bütün televizyonları parsellemiş, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Köşe başlarını tutmuşlar ve ahkâm kesiyorlar. İyi de sevgili izleyenler ve dinleyenler, söyledikleri şey, toplayın hepsini biraraya, yarın dediğini yapın bakalım. Bir tanesinin bir makalesini alıp okuyun. Okuduktan sonra kapatın makaleyi, bir düşünün bakalım, ne demiş? İncir çekirdeğini dolduran birşey bulamadığınızı göreceksiniz sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve bu insanlar bize diyorlar ki: “Allah’a ulaşmayı dilemek mi? böyle saçma şey mi olurmuş. Mürşid mi? Mürşid diye birşey yoktur. Ne demek o, insan ruhunun hayattayken Allah’a ulaşması? Azrail (A.S) gelir, size öldürür. Nasıl öldürür? Ruhunuzu alarak öldürür. Ruhunuzu aldığı zaman zaten öldünüz. Hiç kimse hayattayken Allah’a ruhunu ulaştıramaz. Öyleyse, öyleyse size bütün söylenenler lâfı güzaftır.” derler. Derler de bunu sadece kitaplardan örnekler vererek söylerler. Ve biz de karşılarına Kur’ân-ı Kerim’le ve sahâbenin Kur’ân-ı Kerim’deki o ispatlı hayatıyla çıktığımız zaman, bütün bu söylediklerimizin farz olduğunu, bütün sahâbenin de bütün farzları yerine getirdiğini ispat ederiz. O zaman onlar da hep susarlar. Ve sizler onlara birşey sorduğunuz zaman gene “Olmaz öyle şey.” derler sadece. İyi de onlara, bakalım, ne zaman sormayı akıl edeceksiniz: “Güzel de o zaman buna ait olan âyet-i kerimeleri getirin de bizim de ilmimiz artsın.” deyin.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu gece Berat kandili gecesi. Bu gece içinizi Allah’a boşaltın, ferahlayın. Eğer birisi size derse ki: “Herkes gelip bana gelip dert yanıyor. İçim dışım doldu insanların dertleriyle. Ben de onlarla beraber dertli oldum.” Deyin ki: “Çok yanlış yaptın. O içindeki herşeyi Allah’a havale et ve boşalt.” Öyle yapın, Bana öyle yapmayı öğretti.
 
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu öylesine huzur verici birşey ki, herkes size derdini söyleyecektir. Ama siz onu kalbinizde tutarsanız, kalbiniz hareketsiz kalır. Ama hemen Allah’a ulaştırın. Dualarınızla Allah’a yönelerek ve onların dertlerine derman dileyerek, o zaman boşaldığınızı hissedeceksiniz. O zaman güzelliği yaşayacaksınız.

Öyleyse bütün bu dizayn, hep hepiniz için sevgili izleyenler. Şunu hiç unutmayacaksınız: Allahû Tealâ hepinizden sizin mutlu olmanızdan başka hiçbirşey istemez. Tek bir dileği vardır; mutluluğunuz. Ve onun için sizi yaşatır. Eğer O’nun ne dediğini anlayabilirseniz onu yaparsanız, mutluluğunuzun ne kadar basit sebeplerin arkasında saklı olduğunu hemen yakalayacaksınız.

Öyleyse bunu yaptığınız zaman Allahû Tealâ’ya bu gece müracaat ettiğiniz zaman, her saniyenizin binlerce hediyeyle mükâfatlandırılacağını bu gece hiç unutmayın. Özellikle bu gece ve özellikle kadir gecesi, size düşenleri en güzel şekilde yapmaya çalışın. Korkmayın, Allah aküleri doldurur.

Öyleyse görüyorsunuz, şu dünya, bizim ölçülerimizle yaşamaya değer bir yer. Allahû Tealâ’nın sonsuz mükâfatına bu dünyada nail olursunuz. Herşey, hazineler O’nundur. O dilediğine, dikkat edin, dilediği daima verdiği hediyeye lâyık olandır. Dilediğine, dilediği hediyeyi verir. Ama o dilediği hediye mutlaka o kişinin liyakâtinin tam seviyesindedir. Ne yukarıda ne de aşağıda, bütün mükâfatlar liyakâtlere eşittir.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler Allah’a lâyık olmaya çalışın, özellikle bu gece lâyık olmaya çalışın. Bu gece her saniyeniz, binlerce derecelik mükâfatı size ulaştırmak üzere Allahû Tealâ’nın hazırladığı ihsanlar paketiyle paketleriyle dolu. Aslında bir kısmınız için ni’met, bir kısmınız için ihsan… Ne mutlu nimetin sahiplerine!

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, hepinizin Berat Kandiliniz mübarek olsun. Hepinizin Berat Kandili’ni bir defa daha kutlayarak, hepinizin cennet ve dünya saadetine ulaşmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada noktalıyoruz. Allah hepinizden rası olsun.

İmam İskender Ali M İ H R