}
Mutluluk Üzerine 21.11.1997
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100380

 


SOHBETİN ADI: MUTLULUK ÜZERİNE
TARİH: 21.11.1997

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere Allahû Tealâ, bir araya getirdi.

Muhakkak ki sizlere haftada bir de olsa buradan seslenebilmek, Rabbimizin yüce bir ihsanı. Bizim için doyulmaz bir zevk. Size, Allah’ın sonsuz hazinelerini anlatabilmek, hepinizi mutlu etmek için Allahû Tealâ’nın bir temel hedefi olduğunu söylemek, bütün bunlar Rabbimizin indinde muhakkak ki en güzel şeyler. Size gönlümce, gönül dolusu mutluluklardan bahsetmek istiyorum. Hepinizi saadet içinde bir hayat yaşarken görmek, bizim en büyük hedefimiz, idealimiz ve bu, mümkündür. Nasıl bundan 14 asır evvel sahâbe mutluluğu bütün boyutlarıyla yaşadılarsa, hepsinin cennete gitmesi kesinleştiyse, sizler için de aynı şey olabilir. Hiçbir devir, bir başka devirden farklı bir hüviyet arz etmez Allah için. Sizin liyakatinize göre ölçülür her şey.

Öyleyse siz lâyık olmayı denedikçe, çalıştıkça, her şeyin en güzel olmaması için hiçbir sebep yok. Biliyoruz ki insanların mutsuzluğunun arkasında sadece bir tek şey yatar, onların mutluluğun standartlarına tâbî olmamaları. Hepiniz için aynı şey söz konusu, siz mutlu olmak istiyor musunuz?  Ben size soruyorum şimdi. Ey benim sevgili hemşerilerim, Denizlili kardeşlerim! Mutlu olmak istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız, Allahû Tealâ size bunu garanti ediyor. Şunu hiç unutmayacaksınız, 3 tane şeyi; Kur'ân-ı Kerim, Allahû Tealâ tarafından neden indirilmiş, hedefi ne, mahiyeti ne?

1- Kur'ân-ı Kerim, bütün insanlar için bir mutluluk davetiyesidir.
2- Kur'ân-ı Kerim, bütün insanlar için bir mutluluk reçetesidir.
3- Kur'ân-ı Kerim, bütün insanlar için bir mutluluk garantisidir.

Bu üç faktöre dikkatle bakın. İşte Kur'ân-ı Kerim budur. Allahû Tealâ bize Kur'ân-ı Kerim’le saadetimizin standartlarını veriyor. Diyor ki: “Şöyle, şöyle, şöyle yaparsanız mutlaka dünyada mutluluğa ulaşırsınız, mutlaka cennete gidersiniz.” Sonra diyor ki: “Ben Rabbiniz olarak bunu garanti ederim. Kim benim söylediklerimi, söylediğimi bütünüyle yerine getirirse, onun mekânı mutlaka cennettir. Dünyada da saadet adı verilen şeyi mutlaka yaşar. Ve Ben, bu kitabı indirerek, sizi bu saadete davet ediyorum.”

Öyle mi, değil mi? Belki hakkımızda yanlış değer hükümlerine sahip olanlar, “hayır, öyle değil” diyeceklerdir, o kafalarındaki dar bilgilerin, yetersiz ilmin ışığı altında. Bilmiyorum buna ışığı altında mı, karanlığı altında mı demek daha doğru. Çünkü her eksik bilinen şey bir gölgedir, bir zuldür. Bu zul, gölge anlamına geliyor. Öyle bir hüviyet ki bir insan için onu hedefe gitmekten alıkoyar. İşte bugün bizim ülkemizdeki dîn âlimlerinin üzerindeki gölge odur ki onlar, dîn ilmini Kur'ân-ı Kerim’den değil başka kitaplardan öğrendiler ve öğrendikleri eksik. Yetmez, aynı zamanda da yanlış. Daha bir tamamlama getirirsek, insanları Allah’ın cennetine ve dünya saadetine ulaştırmaya asla müsait olmayan, tam aksine bunun ışığı altında, bunun karanlığı altında insanları cehenneme çeken bir dîn öğretisi.  

Hepimiz biliyoruz, sizlere İslâm’ın 5 tane şartı öğretiliyor. Ve de deniyor ki: “Namaz kılacaksın, oruç tutacaksın, zekât vereceksin, hacca gideceksin, kelime-i şahadet de getirdin mi, doğru posta cennete gideceksin.” Biz de diyoruz ki; bunları yaptığınız zaman, hele onların anlattığı standartlar içinde yaptığınız zaman hiçbir zaman İslâm’ın 5 tane şartıyla cennete gitmeniz mümkün değil. Biz diyoruz ve Kur'ân-ı Kerim diyor. Biz, size sadece Kur'ân-ı Kerim’i dile getirerek sesleniyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bir hadîs-i şerifi şöyle: “Mü’min kulağından sulanır.” diyor. “Nasıl bitkileri sulayarak yetiştiriyorsak, mü’min de kulağından sulanır.” diyor. Anlamı şu; her insanın mutlaka doğduğu an Allahû Tealâ tarafından mürşidi tayin edilir. O kişi için bir tek mürşid vardır, kim tayin edilmişse o. İşte bütün insanlar boyunca, bütün devreler, bütün asırlar boyunca herkesin mürşidi, onun için tayin edilmiştir. Hayattadır, daima bir anlatan, daima bir dinleyen olacaktır. Bütün devirlerde böyle olmuştur.  Onun için Allahû Tealâ irşad müessesesini şart kıldığı gibi, mürşidi de şart kılıyor.

Allahû Tealâ, Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde diyor ki:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“vebtegû ileyhil vesîlete:  O’na ulaşmaya (Allah’a ulaşmaya) size kim vesile olacaksa, o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde vesile var sizin için. O vesileyi Allah’tan istemeniz, konunun temel şartı. Ve farz, Allahû Tealâ mürşidin istenmesini farz kılıyor. Yetmez, Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Mürşidin tayini yalnız Benim üzerime vazifedir.”  Ve diyor ki: “Ve Biz mürşidler kılarız, emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye.”

İşte Secde Suresi 24. âyet-i kerime:

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


“ve cealnâ minhum eimmetenyehdûne bi emrinâ: Onlardan (insanlardan) imamlar kılarız, mürşidler kılarız emrimizle (Bizden aldıkları emirlerle) insanları hidayete erdirsinler diye. (İnsanların ruhlarını, Bizden aldıkları emirleri onlara tebliğ ederek bize ulaştırsınlar diye, ulaştırmaya kılavuz olsunlar diye, ulaştırmaya medar olsunlar diye, ulaştırmaya vesile olsunlar diye).”

Sac ayağının bir ucunda mürşid var, bir ucunda siz varsınız, bir ucunda Allah var. Öyleyse sözümüzü Allah’ın kanununa göre kanunlaştıralım. Ne diyor? “Gayret sizden.” Mürşidin bir görevi vardı, neydi? Mürşid, sizin için Allahû Tealâ’dan bir şeyler diler. Neydi onun adı? Himmet. Himmet, mürşidden. Allah da size yardımcı olacaktır. Nusret, yardım Allah’tan.

Gayret, himmet, nusret üçlüsü gene bir saç ayağı oluşturuyor. Ne demiştik? Siz saç ayağının bir noktasında, bir ayağındasınız. Gayretinizin adı, gayret. Sac ayağının diğer ayağında mürşidiniz var; onun gayreti, himmet. Allahû Tealâ’nın yardımı, nusret. Ve bu üçlü bir insanı mutlu etmek için yeterli olan optimâl bir hüviyet gösteriyor her devrede. Bütün asırlar boyunca böyle olmuş. Hangi kitaba bakarsanız Allah’ın indirdiği, şeytanın değiştiremediği noktalarda Tevrat’tan, İncil’den ve Zebur’dan bahsediyorum, çok büyük kısımlarını şeytan mahvetmiş. Ama el süremediği noktalarda, belki sürmeyi aklına getirmediği demek daha doğru, orada teslimi görüyoruz. Tevrat’ta da İncil’de de Zebur’da da teslim müessesesi birçok noktalarda silinememiş, aynen duruyor. Kur'ân-ı Kerim’e ise şeytan zaten el sürememiş, orada bütün boyutlarıyla duruyor. Ve Allahû Tealâ’nın teslimi farz kıldığını görüyoruz. Farz mı? Bakınız ne diyor, Zumer Suresi 54. âyet-i kerime:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün (ruhunuzu Allah’a döndürün, böylece Allah’a dönmüş olun). Ve O’na (Allah’a) teslim olun. Yoksa sonra yardım edilmezsiniz.”  diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse teslim farz mı? Hangi hüküm, Kur'ân-ı Kerim’de açık bir şekilde emir hüviyetinde tezahür ederse mutlak olarak bu bir farz-ı ayindir. İşte burada farz-ı ayinle farz-ı kifaye arasındaki farkı söylemek istiyorum. Cenaze namazı, bir namazdır ama farz-ı ayin değildir, farz-ı kifayedir. Yani cemaatin bir kısmı cenaze namazına girdiği zaman geri kalanın üzerinden bu yük kalkmış olur. Böyle olan sistemlere İslâm, “farz-ı kifaye” diyor. Ama teslim olmak mı? Hepiniz, tek tek hepiniz Allah’a teslim olmak mecburiyetindesiniz.  Bizim sayın hocalara, sayın profesörlere bir sorun bakalım, deyin ki onlara: “Teslim olmaktan bahsediliyor, nedir bu teslim? Biz çok merak ettik.” Ne diyeceklerini şimdiden söyleyeyim. “Kardeşim sen namaz kılıyor musun? Oruç tutuyor musun? Zekât veriyor musun? Hacca da gittin mi? Hele hele, ‘lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullah’ diyor musun sık sık kendi kendine? Tamam, sen Allah’a teslim olanlardansın.”

İşte bu insanlar, size dîn öğretmekle mükellef olan bu insanlar, ne yazık ki dînlerini bilmiyorlar. Teslim olmakla söyledikleri şey arasında uzaktan yakından en ufak bir ilişki mevcut değil. Teslim, Allah’a teslim olmak demek.

* Allah’a ruhunuzu teslim etmeniz demek; 1.
* Allah’a fizik vücudunuzu teslim etmek demek; 2.
* Allah’a nefsinizi teslim etmek demek; 3.

Ve ruhunuz, nefsiniz 7 kademede tezkiye olmadıkça, başka bir ifade kullanayım, siz 21. basamağa ulaşmadıkça, ruhunuz Allah’a teslim olamaz. Hiç uzatmak istemiyorum, birer cümleyle 21 tane basamağa nasıl ulaşılır onu söyleyeceğim, hiç uzatmadan.  

Madde- 1: Olaylar etrafınızda cereyan eder.

Madde- 2: Siz bir karar vermek mecburiyetindesiniz, bu olayları inceleyerek.

3. basamakta eğer Allah’a ulaşmayı dilerseniz, etrafınızdaki olayların incelemesi sizi oraya ulaştırırsa, Allah’a ulaşmayı dileyen bir insansınız yani âmenûsunuz.

4. basamakta, kalbinizde Allah’a ulaşma talebini gören, işiten ve bilen Allah, sizin irşad makamıyla aranızdaki hicab-ı mesture adlı perdeyi kaldırır.  Evvelâ üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli bir standardın başlamasıdır.

Ondan sonra irşad makamıyla aranızdaki perdeyi kaldırır; 5. basamak.

Ondan sonra kulaklarınızda bulunan vakra isimli bir engeli kaldırır;  6. basamak.

Ondan sonra nefsinizin kalbinde bulunan ekinnet isimli bir başka engeli kaldırır; 7. basamak.
3. basamakta Allah’a ulaşmayı dileyen siz,  ilk 7 basamakta aynı standartlarda âmenû olan bir insansınız. 3. basamakla 7. basamak arasındaki zaman farkı birkaç yıl mı, ay mı, hafta mı, gün mü? İnin, inin aşağıya. Saat mi, dakika mı? Saniye.
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an Allah, kalbinizde Allah’ a ulaşma talebinizi görür, kalbinizdekini bilir ve kalbinizdekini işitir. İşittiği anda bu iş olmuştur. İrşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mesture alınmıştır. Kulaklarınızdaki vakra isimli, sizi irşada müteallik şeyleri anlamaktan alıkoyan sistem alınmıştır. Kalbinizdeki ekinnet isimli, sizi irşada müteallik hususları idrakten men eden şey alınmıştır.

Âmenû oldunuz, 7. basamaktasınız, kurtuldunuz zaten. Neden? Kim âmenû olursa Allahû Tealâ onun kurtulduğunu söylüyor.
8. basamakta Allah, kalbinize bir kompüter sistemi koyar.
9. basamakta Allah, kalbinizdeki Allah’ın kapısını; nur kapısını (nefsinizin kalbine Allah’ın nurlarını ulaştıracak olan kapıyı) aşağı dönük konumdan yukarı dönük konuma döndürür. Yani siz, kalbi Allah’a dönmüş bir insan olursunuz.
10. basamakta göğsünüzden kalbinize nurların girmesi için bir yol açar.
11. basamakta, yaptığınız zikir, Allah’ın katından rahmet ve fazl isimli iki tane nuru çeker. Göğsünüze gelen bu nurlar, kalbinize ulaşır ama kalbiniz mühürlü. Bu mühürden içeriye rahmet hafif bir sızıntıyla sızmaya başlar, 11. basamak.
Bu sızıntı %2’yi bulunca 12. basamaktasınız, huşû sahibi oldunuz. Önemli mi? Çok önemli, kim huşû sahibi olursa Allah ona mutlaka mürşidini göstereceğine dair söz vermiş Kur'ân’da. Ve hacet namazını kılarsınız. Allah size mürşidinizi gösterir; 13. basamaktasınız. Ona ulaşırsınız, önünde diz çöküp tevbe edersiniz, el öpersiniz ve işte o zaman söyleyeceğiniz, lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullah (kelime-i şehadet), sizi gerçekten cennete ulaştırır. Neden? Çünkü bunu söylediğiniz an Allah, kalbinize îmânı yazmıştır. Dikkat edin, o zaman mü’min oldunuz; kalbinize îmân yazıldığı için. Ve böyle olduğu için de kurtuluşa ulaştınız.
Çünkü 40 numaralı Sure, Mu’min Suresidir ve bunun 40. âyet-i kerimesi şöyle der:

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


“Allah, mü’minleri kadın olsun erkek olsun mutlaka cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”

Mü’minler cehenneme girmezler, doğrudan doğruya cennete girerler. Sakın, “Allah mü’minleri bir süre cehennemine atıp hafifçe kavurduktan sonra cennetine alacak” tarzında bir masal anlatırlarsa size, bu masala sakın inanmayın. Böyle bir olay Kur'ân-ı Kerim’de yok. Cehenneme bir defa girenlerin oradan çıkıp da cennete ulaşacağına dair bir işaret, Kur'ân-ı Kerim’de mevcut değil.

Neredeyiz? 14. Basamaktayız. Mürşidinize ulaştınız. Ne oldunuz? Dalâletten hidayete adım attınız. İşte gene önemli bir konu, eğer mürşidinize ulaşamazsanız, hayatınız boyunca dalâlette kalmaya mahkûmsunuz. Tam 10 tane âyet-i kerime bunu söylüyor.

Mürşidinize ulaştınız, dalâletten kurtuldunuz, hidayete adım attınız, hidayete erdiniz mi?
Hayır. Hidayete ermek için nefsinizin kalbinde en az %51 nur birikmesi lâzım. Bunu 7’şer 7’şer biriktiriyor Allahû Tealâ.

Nefs-i Emmare, ilk %7 nur birikimi aşıldığı zaman yani nefsinizin kalbinde, îmân kelimesinin etrafında  %7 nur biriktiği zaman  Nefs-i Emmare’yi tamamlamış olursunuz. Yani şerri emreden nefs kademesi aşılmış olur. Ruhunuz mu? Mürşidinize ulaştığınız an sizden ayrılmıştır. Neden? Çünkü size, sizin ruhunuzdan Allah’ın katında çok daha kıymetli başka bir ruh hediye edilmiştir, başınızın üzerine gelir ve yerleşir. O, mürşidinizin ruhudur. Mu’min Suresi 15. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Ve sizin ruhunuz vücudunuzdan ayrıldı, Sıratı Mustakîm’e ulaştı. Yani hangi mürşide ulaştıysanız, onun dergâhına ulaştı. Eğer ulaştığınız, zamanın halifesinin dergâhı ise Sıratı Mustakîm’e doğrudan ulaştı. Öyle değil, onun dışında herhangi bir mürşide ulaştınız, her sabah namazını sizin ruhunuz dergâhta kıldıktan sonra, sizin mürşidinizin dergâhında kıldıktan sonra, mutlaka halifenin dergâhına ulaşacaktır, yükselme devresi geldiğinde. İşte ne zaman bir insan Nefs-i Emmare’yi tamamlarsa, iç dünyasının nefsinin kalbinde %7 nur birikimini sağlarsa, o kişi zemin kattan 1. kata kadar yükselme imkânını bulunmuştur. Ve ruhu, zemin kattan 1. kata yükselir. Devam eder zikrini artırmaya. Bir %7 daha nur birikimi, Nefs-i Levvame, nefsini kınadığı nefs kademesi, ruhu %14 nur birikiminde, 2.gök katına yükselir.

Bir %7 daha nur birikimi; Nefs-i Mülhime, Allah’tan ilham almaya başlıyor kişi. Ve ruhu 3. gök katına yükseliyor, %21 oldu nurlar. Bir %7 daha nur birikimi; Nefs-i Mutmainne, kişi doyuma ulaştı. Allah’ın verdiklerinin kendisini doyurduğunun mutlak olarak farkına vardı, ruhu 4. kata ulaşır.

Nefs-i Radiye, kişi Allahtan razı oldu, ruhu 5. kata ulaşır.

Nefs-i Mardiyye, yeniden bir %7 kişi, 6. kata ulaşır, Allah da ondan razı olur.

Yeniden bir %7 nur birikimi, 7. defa oluyor bu, Nefs-i Tezkiye. Nefs tezkiye oldu yani nefsin kapkaranlık dünyasında, yalnız afetlerden oluşan dünyasında Allah’ın nurları %50’yi aştı. Aştı mı? Beraber bakalım; 7 tane 7, 49 eder, huşûda kazanılan nurla beraber  %51.

Öyleyse o kişinin nefsinin karanlıklarına artık %50’nin üzerinde oluşan nurlar hâkim. Nefsin kalbi ruhun hâkimiyetine girdi, Allah’ın nurlarının hâkimiyetine girdi. Bunun adına Kur'ân-ı Kerim, “Tezkiye” diyor.

Ruhu ne oldu kişinin? 7. gök katına ulaştı, 7. gök katında 7 tane âlemden geçti ve en son Sidretül Münteha’yı aşarak yokluğa ulaştı, yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaştı, Allah’ın Zat’ında yok oldu, fâni oldu, ifna oldu. İşte ifna olduğu için bu makama, ifna olma makamı yani fenâ makamı deniyor.

Ruh, Allah’a teslim oldu; 1. teslim. Ne demiştik? Allahû Tealâ, Allah’a teslim olmanızı emreder. Ne söyledik? Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesini söyledik, yeri geldi bir defa daha söylüyoruz:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün, ruhunuzu Allah’a döndürün, ulaştırın ve ona, Allah’a teslim olun.” diyor.

Önce ruhunuzu teslim edeceksiniz; 21. basamak. 14. basamakta mürşidinize ulaştınız. Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Tezkiye. 7 kademede de ruhunuzu 7 tane gök katını aşırıp Allah’a ulaştırdınız. Allah’a ruhunuz teslim oldu; 1.teslim.

Şimdi bana hanginiz söyleyebilir ki; İslam’ın 5 tane şartıyla bunlar gerçekleştirilebilir diye. Evvelâ İslâm’ın 5 tane şartının arasında zikir yok. Zikir yoksa nefs tezkiyesini gerçekleştirmeniz mümkün değil. Çünkü Allah’ın katından Allahû Tealâ’nın rahmeti, fazlı ve salâvâtı ancak zikirle göğsünüze gelir, göğsünüzden kalbinize ulaşır ve kalbinizde îmân kelimesinin etrafında yerleşir, yoksa hiçbir zaman yerleşmesi mümkün değil, gelmesi de mümkün değil. Onları davet edecek olan bir tek müessese var elimizde, bir tek anahtar var, bir tek silah var. Allahû Tealâ adına “zikir” diyor. Ve şeytanın, size; bütün insanlara uyguladığı tuzağa bakın ki zikir, farzların arasında mevcut değil. 14 asır evvel bütün sahâbe zikir yapıyorlar. Yetmez, hepsi daimî zikrin sahibi oluyor. 14 asır sonra zikir, daimî zikirden vazgeçtim, zikir farzların arasında yok. Hiç kimse nefs tezkiyesini gerçekleştiremez. Nefs tezkiyesi (%51 nurların nefsinizin kalbine yerleşmesi) söz konusu değilse, ruhunuzun Allah’a ulaşması söz konusu değil. Ayrıca ruhunuzun sizden ayrılabilmesi için mutlaka mürşidinize ulaşmanız lâzım. Nefs tezkiyesine başlamanız için mutlaka mürşidinize ulaşmanız lâzım. Dalâletten hidayete adım atmanız için mutlaka mürşidinize ulaşmanız lâzım. Ve bizim sevgili dîn adamlarımız mürşidi inkâr ediyorlar, “Mürşid yoktur.” diyorlar. Allahû Tealâ demin söylediğim gibi diyor ki: “Kim, sizi Allah’a ulaştırmaya vesile olacaksa onu Allah’tan isteyin. Vesileyi Allah’tan isteyin, mürşidinizi Allah’tan isteyin.”

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 112. âyet-i kerimesinde diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 112: Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).

Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.


“Bütün insanların üzerine zillet damgası vuruldu; ama Allah’ın ipine ve insanlardan bir ipe sarılanlar hariç.”

Allah’ın ipi, Sıratı Mustakîm. İnsanlardan bir ip; işte o da mürşid. Allahû Tealâ’nın mürşid adını verdiği, hidayetçi adını verdiği, tam 19 tane tabir kullandığı, Allah’ın emriyle insanları sıfır koddan alıp Allah’a ulaştıracak olan, ulaştırmaya vesile olacak olan kişi. Hepiniz için bir tane mutlaka var, hiç endişeniz olmasın,  Allah’tan sorun, cevabı alırsınız. Öyleyse Allah’ın emri ne? Beraberce bakıyoruz şimdi, Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesi:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah, muhakkak ki (şüphesiz ki) emanetleri, o emanetlerin sahibine teslim etmenizi emreder.”

Sahiplerine demiyor, dikkat edin, “Emanetleri, onların sahibine teslim etmenizi; tevdi etmenizi emreder.” diyor Allahû Tealâ. Eğer başka başka insanlardan aldığınız emanetleri kastetseydi, dünya emanetleri olacaktı bu. Ama Allah, “Emanetleri sahibine iade etmenizi emreder.” diyor, sahiplerine değil. Öyleyse ne demek istiyor?

3 emanetimiz var, 3 tane.

* Ruhunuz, onun vazifesini şimdi söyledik.  
* Fizik vücudunuz, ikincisi.
* Nefsiniz, en zor teslim edilen, size en güçlük çıkaracak olan, işte o nefsiniz. Ama onu da teslim etmekle mükellefsiniz.

İslâm olmak, bedava bir olgu değildir. İslâm olmak istiyor musunuz? Öyleyse  Ben, ‘lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullah’ dedim ve İslâm oldum diyenlere sakın inanmayın.  Onlar ne kendileri İslâm oldular, ne de onların sözünü dinleyerek siz, İslâm olabilirsiniz. Sadece İslâm dairesine girersiniz. İslâm olmak, teslim olmak demektir. Allah’a teslim olmadıkça; Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta teslim olmadıkça İslâm olamazsınız. İşte bu ifadeye dikkat edin.

Bizim sayın müftülere sorarsanız, size diyecekler ki: “Gelsin Hans, bizim önümüzde desin ki: ‘lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullah,’ etraftakiler de bunu duysun. Tamam, Hans İslâm oldu.” Hayır, İslâm olmadı. İslâm dairesine girdi. Sorun bakalım onlara, Hans’ın kalbinin ne olduğunu biliyorlar mı? Allahû Tealâ, acaba kalbine îmânı yazdı mı? Hans ruhunu, Hans fizik vücudunu, Hans nefsini Allah’a teslim etti mi? Etmediyse, teslim olamazsınız, teslim olamadıysanız, İslâm olamazsınız. Hans’ın dediğini yapan herkes İslâm olamaz ama İslâm dairesine girer. Mânâsı bunu söyleyen kişi, İslâm adetlerine göre defnedilecektir. Tamam, İslâm dairesine girmiş olarak hepimiz onu kabul etmek mecburiyetindeyiz. İç dünyası bizi alâkadar etmez. Davranış biçimimizi onun dış görüntüsüne göre tayin etmek mecburiyetindeyiz. Hans, “lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullah” dediği andan itibaren İslâm cemaatinin içinde, İslâm’ın bir üyesidir ama İslâm’ın dairesine girmiş olan bir üyesidir. İslâm olmamıştır. İslâm olmayı, o kadar kolay mı zannediyorsunuz?

Allahû Tealâ’nın dediği, kâinatta İslâm’dan başka bir dîn hiç olmadı.

3/ÂLİ İMRÂN 19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).

Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.


“inned dîne indâllâhil islâm: Allah’ın katında İslâm’dan başka bir dîn yoktur.”

İşte o İslâm dediği şey, Allah’a teslim olmanızdır. İslâm kelimesi, “silm” kökünden geliyor; sin, lam ve mim. Sizin, Allah’a ruhunuzu (21. basamak), fizik vücudunuzu (25. basamak),  Nefsinizi (27. basamak) Allah’a teslim etmenizle gerçekleşir.

Teslim olmadınız, İslâm da olmadınız. Çünkü İslâm, teslim demektir. Ve Allahû Tealâ bütün peygamberlerin, kendilerine tâbî olanlarla birlikte Allah’a teslim olduklarını ve İslâm olduklarını söylüyor. Hepsi Allah’a teslim olmuşlar. Onlar, peygamberler ve onlara bağlı olan herkes, Peygamber Efendimiz (S.A.V).  Bakınız, Allahû Tealâ ne kadar açık söylüyor; Âli İmrân Suresi 20. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN 20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habîbim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz kendimizi Allah’a teslim ettik.”

Teslim olmanın sadece ruhun teslimi olmadığı, fizik vücudun ve nefsin teslimini de kapsadığı ise hemen arkasından anlatılıyor:  “Sor bakalım o kitap sahipleri ve ümmîlere, onlardan da teslim olanlar var mı? Eğer olsaydı, onlar önce hidayete ermiş olacaklardı.”  Yani önce ruhlarını Allah’a teslim etmiş olacaklardı, sonra fizik vücut, sonra nefs.

Ve Allahû Tealâ, “emaneti” demiyor. “Sizde ruh adlı bir emanetim var. Onu Bana teslim edin” demiyor, “Emanetleri sahibine teslim edin.” diyor. Sahibi kim? Sahibi Allah. Üç emanetin üçünü de ona teslim etmenizi istiyor.

Zumer-54’te, “Allah’a teslim olun.” diyor.

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


Nisâ Suresi 58. âyet-i kerimede ise diyor ki:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“Allah emanetleri sahibine tevdi etmenizi, teslim etmenizi emreder.” diyor. Sahibi bir tane,  işte o Allah.

Teslim etmezseniz ne olur? Teslim ederseniz ne olur? Âli İmrân Suresinin 76 ve 77. âyet-i kerimelerine bakarsanız, teslim ederseniz ne olur; teslim etmezseniz ne olur görürsünüz.

3/ÂLİ İMRÂN 76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).

Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) ahdini yerine getirir ve takva sahibi olursa, o taktirde muhakkak ki Allah, takva sahiplerini sever.

3/ÂLİ İMRÂN 77: İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm(elîmun).

Muhakkak ki onlar; Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar. İşte onlar için ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap vardır.


“Eğer Allah’a verdiğiniz yemini ve misaki yerine getirmezseniz, sizin ahirette bir nasibiniz yoktur, gideceğiniz yer cehennemdir. Eğer Allah’a verdiğiniz yemini, misaki ve ahdi gerçekleştirirseniz, o zaman siz takva sahibi olursunuz.” Âli İmrân Suresinin 15. âyet-i kerimesi ve 198. âyet-i kerimesinde de “Takva sahiplerinin gideceği yer cennettir.” diyor.

3/ÂLİ İMRÂN 15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


3/ÂLİ İMRÂN 198: Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr(ebrâri).

Fakat Rab'lerine karşı takva sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyafet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrar kullar için daha hayırlıdır.


Her şey öylesine güzel bir dizayn içinde yerli yerine cuk oturuyor ki Kur'ân-ı Kerim’i öğrendiğiniz zaman, özellikle dîn adamlarına sesleniyorum; Kur’ân-ı Kerim’i öğrendiğiniz zaman her şeyin ne kadar muhteşem bir dizayn içinde orada yerleştirildiğini göreceksiniz. Ve kafanızdaki sualler birer birer yok olacak, en sonunda mutlak cevaplara kavuşacaksınız. Biz her zaman gönüllüyüz, hangi noktada tereddüdünüz varsa, gelin tereddüdünüzü giderelim. Başka birinden bahsetmiyoruz biz. O, bize öğretiyor. Biz de sizlere öğretmekle mükellefiz. Siz de bu öğrendiğiniz bilgilerle, başkalarının vebalini yüklenmekten vazgeçeceğiniz zaman bize geleceksiniz. Bunu defaatle söyledim, gene söylüyorum. Başka bir kurtuluş yolunuz yok, ne sizin ne de yanlış ve eksik bilgilerle donattığınız insanların. Dikkat edin, sadece eksik demiyoruz, eksik ama sadece eksik değil. Neler eksik? Siz insanlara Allah’a ulaşma dileme talebinden bahsetmiyorsunuz, insanı kurtaracak olan asıl talepten. Siz insanlara, Allah’a verdikleri yeminden, misakten, ahden bahsetmiyorsunuz ki bunları yerine getiren herkes mutlaka Allah’ın cennetine gider. Siz insanlara, fizik vücudun tesliminden bahsetmiyorsunuz, siz insanlara nefsin tesliminden bahsetmiyorsunuz, çünkü bunları bilmiyorsunuz.

Eğer sizin 14 asırda kitaplardan öğrendiğiniz farzlar dizisinde, bu söylediklerimizden hiçbirisi farz değilse (cennet saadeti için 3 tane hedef; nefsinizin tezkiyesi, ruhunuzun Allah’a ulaşması, fizik vücudunuzun Allah’a kul olması), Allahû Tealâ tarafından iki tanesi üç defa, bir tanesi dokuz defa farz kılınmasına rağmen, sizin ortaya koyduğunuz, 14 asırdır kitaplardan öğrendiğiniz farzlar içinde bunlar yoksa ortaya koyduğunuz sistem eksik değil midir? Allahû Tealâ farz kılıyor, iki tanesinde üç defa, nefsinizin tezkiyesi üç defa, fizik vücudunuzun Allah’a kul olması üç defa, ruhunuzun Allah’a ulaşması dokuz defa farz kılınmış üzerimize. Ve dokuz defa farz kılınmasına rağmen, sizin farzlarınız arasında bunların hiçbirisi mevcut değil. Öyleyse, eksik değil mi bilgileriniz? Öğretim sisteminiz, farzlarınız eksik değil mi? Eğer  dünya saadetine ulaşmayı, Allahû Tealâ daimî zikre, irşada ve teslime bağlamışsa ve bunları insanların üzerine farz kılmışsa ve sizin farzların arasında bunlar yoksa eksiklik değil mi? Bırakınız bu kadar detayı, eğer Allahû Tealâ; “Allah’a ulaşmayı dilemeyenin gideceği yer cehennemdir, hiçbir kurtuluşu yoktur.” diyorsa ve siz, Allah’a ulaşmak diye bir şeye inanmıyorsanız, evvela bu küfrü gerektirmez mi?

Eğer Allah’ın size söylediği şey, “Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanın gideceği yer cehennemdir” ise ve siz, insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanmıyorsanız, bize açık açık kaç defa, kaçınız söylediniz. İnsanın ruhu Azrail (A.S) tarafından alınır, insan ölür ve ruh o zaman Allahû Tealâ’ya ulaşır, bunun dışında insan ruhunun Allah’a ulaşması diye bir şey yoktur demediniz mi kaç defa?  Hâlâ demiyor musunuz?  Hâlâ mürşide inanmıyorsunuz, Allahû Tealâ mürşidi farz kıldığı halde. Bütün bu yanlış sistemlerle hem kendinizi cehenneme götüreceksiniz hem de size inanan bu tertemiz insanları cehenneme götüreceksiniz. Bunun hiç vebalini hissetmiyor musunuz? Bir ağırlık, kalbinizde bir burukluk, başka insanlara bu kadar büyük bir kötülük etmeyi nasıl göze alabilirsiniz? Bizim söylediklerimize dikkatle bakın. Biz, size bunları yerine getirin diye bir tazyikte bulunuyor muyuz? Öğrenin diyoruz. Öğrenmek mecburiyetindesiniz. Çünkü siz öğretici mevkiindesiniz, öğreteceksiniz. Bilmeden nasıl öğretirsiniz? İşte söylüyoruz, öğrendiğiniz şeyler eksik. Eksik değil mi?

Bakın sizlere neler söylüyorum; Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz ve öğretmiyorsunuz. Ruhunuzun Allah’a teslimini bilmiyorsunuz, öğretmiyorsunuz. Nefsinizin Allah’a verdiği yemini; nefs tezkiyesini bilmiyorsunuz, öğretmiyorsunuz. Fizik vücudunuzun Allah’a verdiği ahd; şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmak, bilmiyorsunuz, öğretmiyorsunuz. Bundan 14 asır evvel sahâbenin, bunların hepsini yerine getirdiğine dair, kaç yüz defa âyetler söyledik size ve hepsi birer gerçek. Bütün sahâbe kurtulmuşlar, bunları gerçekleştirdikleri için.  Yetmez, dünya saadeti için daimî zikir ve irşad farz ve teslim farz. Siz bunlardan da hem haberdar değilsiniz hem bu söylediklerimizin hiçbirisi sizin vaaz ettiğiniz, insanlara değerli olarak gösterdiğiniz farzların arasında mevcut değil. Öyleyse eksik değil mi öğretiniz? Aksini kim iddia edebilir ki?

Ya yanlışlar! Bütün kavramları değiştirmişsiniz. Mü’min olmayı Allah’a inanmaya bağlamışsınız. Diyorsunuz ki:“Allah’a inanan mü’mindir.” Hayır, değildir. Allah’a inanmak, mü’min olmanın temel şartıdır ama kimseyi mü’min kılamaz. Mü’min olmak için kalbinize îmân yazılması lâzım. Kalbinizin içine îmânın yazılması lâzım. Yazılmazsa mü’min olamazsınız. Mürşidinize ulaşmazsanız, yazılmaz. Mü’min olabilmeniz için ruhunuzun vücudunuzdan ayrılıp, Sıratı Mustakîm’e ulaşması lâzım. Allah’a doğru yola çıkmanız lâzım. Mürşidinize ulaşmazsanız hiçbir zaman bu gerçekleşmez; mü’min olamazsınız. Mü’min olmak için nefs tezkiyesine başlamanız lâzım. Mürşidinize ulaşmazsanız, bu da gerçekleşemez.

Öyleyse hem mürşide inanmayacaksınız hem Allah’ın farzlarına inanmayacaksınız hem insanlara yanlış bilgiler öğreteceksiniz ve de ondan sonra da hem kendinizin hem de o yanlışlıkları öğrettiğiniz insanların kurtulacağına inanacaksınız.

Eğer siz diyorsanız ki: “Allah’a inanan mü’mindir.” Biz de diyorsak ki hayır, bu kâfi değildir. Bir defa inanç açısından kâfi değildir. Neden? Allah’a siz inandıktan sonra, Allah’ın kitaplarına, peygamberlerine, bâsu badel mevte, Allah’ın meleklerine inanmak mecburiyetindesiniz. Yetmez, eğer Cibril hadîsine dikkatle bakarsanız, bunlara bir şey daha ilâve edilmiş; “ve likaihi.” diyor.  Allahû Tealâ’ya, ruhun ölmeden evvel ulaşmasına da inanmak mecburiyetindesiniz. Yani âmenû olmak mecburiyetindesiniz. Tabiî bunlardan haberiniz yok ve kendinizi suçlamıyorsunuz. Pekala bir yönde sizi haklı görmemek de mümkün değil. Neden böyle söylüyorum? Çünkü onları öğrendiniz mezun olduğunuz üniversitelerden, bu eksik ve yanlış bilgileri öğrenerek mezun oldunuz. Yetmez, onları öğretmekle mükellefsiniz, öyle kılındınız. Çünkü size onun için para veriyorlar, onları öyle öğretesiniz diye.

Bir dîn öğretimi düşünün ki baştan aşağı her taraf,  her şey yanlış. Siz öğrettiğiniz dîn ilmiyle, ne kendiniz kurtulabilirsiniz ne de öğrettiğiniz insanlar kurtulabilir. Ve daha kötüsü, daha hazini bizim anlattıklarımızı dikkate almıyorsunuz. Hem kendinize yazık ediyorsunuz hem de arkanızdaki milyonlara yazık ediyorsunuz.

Öyleyse eksikleri gördünüz. Yanlışlar, en önemli kavram mü’min olmak kavramı, daha orada bitti işiniz. Hiç biriniz Allah’ın emrettiği standartlarda mü’min değilsiniz. Evet değilsiniz.  Çünkü kalbinize mürşide ulaşmadığınız ve ulaşmayacağınız için hiçbir zaman îmân yazılmayacak. Eğer Mücâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine bakarsanız, ne zaman Allahû Tealâ, mürşidinizin ruhunu başınızın üzerine gönderirse o zaman kalbinizin içine îmânı yazacağını söylüyor.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Siz mürşide ulaşmıyorsanız, evvelâ inanmıyorsanız, inanmadığınıza göre hiçbir zaman mürşidinize ulaşmayacaksınız. Ulaşmayacaksanız, hiçbir zaman kalbinizin içine îmân yazılmayacak. Yazılmazsa, hiçbir zaman mü’min olamayacaksınız. Ve mü’min olamazsanız kurtuluşunuz da mümkün değil. Neden? Sadece bir kavramı yanlış bildiğiniz için. Mü’min olmayı, Allah’a inanmaya bağladığınız için sadece. Ama bu kadar basit değil. Yani en azından, o bildiklerinize ve doğru zannettiklerinize bizim söylediklerimizi inceleyerek bir şeyler katmanız lâzım. İki açıdan incelemek mecburiyetindesiniz: Birincisi, bizim yalan söylediğimiz gerçeğinden hareket edersiniz. Bizim yalanımızı yakalamak üzere incelemek mecburiyetindesiniz ki yalanlarımızı yüzümüze çarpasınız. Böyle bir şeyi hiçbiriniz yapamadınız bu güne kadar. Çünkü bütün söylediklerimizin doğru olduğunu, kim onları incelemişse yüzde yüz görmüştür. Bir kısmınız aramıza katıldınız, Allah onlardan razı olsun. Bir kısmınız hakikatleri bile bile hâlâ gizliyorsunuz, hidayeti gizliyorsunuz. Cezanız çok ağır. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde diyor ki:

2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


“Kim Allah’ın âyetlerini ve hidayeti gizlerse…” Özellikle “hidayet’ kelimesini kullanmış Allahû Tealâ. Yani “Kim insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını gizlerse (saklarsa).” diyor, “yektumûne” kullanmış, ketmetmek, saklamak, gizlemek. Bilerek saklamak, bilerek gizlemek. İşte siz o mevkidesiniz şimdi. Hidayeti gizliyorsunuz. Allahû Tealâ diyor ki: “Biz kitapta, insanlara delillerimizi ve onlara bütün bilgileri gönderdikten sonra, kim Allah’a insan ruhunun ulaşmasını (hidayeti) gizlerse, Allah da onlara lânet eder, lânet edicilerin de hepsi lânet eder. Onların gideceği yer cehennemdir.”

Dikkat edin, lânet varsa, kaç tane kişinin günahını yüklendiyseniz, o kadar lânet üzerinize demektir.

Öyleyse hâlâ sorumlu değiliz diyebilir misiniz? Yani sizin kendi kendinize çıkarttığınız değer hükümleri, Allahû Tealâ’yı bağlar mı? Kendi kendinizi aldatmaktan öte başka bir şey yapmıyorsunuz ve kendinize en çok yazık ediyorsunuz ve o insanlara yazık ediyorsunuz ki onlar sizlerden öğrendiklerini, bizden öğrendiklerinden daha doğru olarak değerlendiriyorlar. Bunun adı aldatma değil mi? Hem bilmiyorsunuz hem de insanları, hâlâ o eksik ve yanlış bildiğiniz şeylere inandırmaya çalışıyorsunuz. Yanlış! İşte hidayet diyorsunuz adına, hidayetin doğru yol olduğunu söylüyorsunuz. İşte Sıratı Mustakîm diyorsunuz adına, Sıratı Mustakîm’in doğru yol olduğunu söylüyorsunuz ama iki kavramın da ne olduğunu söylemiyorsunuz kimseye. 23 tane Kur'ân meali hazırlamışsınız. Hepsi yanlış, hepsi yanlış!  Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı da Diyanet Vakfının hazırladığı da birçok profesörün hazırladığı da.

O kitabımızı dikkatle okuyun, orada biz insanları cehenneme sürükleyen ve yanlış tefsir edilen âyetlerden bahsettik, vuslat âyetlerinden bahsettik yani hidayet âyetlerinden. Siz, hidayete doğru yol demişsiniz, çıkmışsınız işin içinden. Hayır, hidayet, doğru yol olarak vasıflandırılamaz. Hidayet, bir yol değildir. Hidayet, bir vetiredir, bir fenomendir, bir fiildir, işlemdir. İnsan ruhunun, insanın vücudundan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkması ve seyr-i sülûk isimli bir yolculuğu tamamlayarak, Allah’ın Zat’ında ifna olması, yok olması demektir. Yani ruhun Allah’a ulaşması, vuslat, işte bu hidayet. Hanginiz şimdi karşıma çıkar da bana, hayır, bu hidayet değil diyebilirsiniz? Sadece 3 âyet-i kerime söyleyeceğim:

Âli imrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


“innel hudâ hudallâhi.”

inne: Muhakkak ki (şüphesiz ki).
el hudâ: Hidayet (Allah'a ulaşmak).
hudallâh: Allah'ın hidayetidir (Allah'ın Kendisine ulaştırmasıdır; Allah’a ulaşmaktır).

Bakara-120:

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


“inne hudâllâhi huvel hudâ.”
inne: Muhakkak ki, hiç şüphesiz ki.
hudâllâhi (hudâallâhi): Allah'ın hidayeti, Allah'a ulaşmak.
huve: O ( işte o).
el hudâ: Hidayettir.

Kehf Suresi 17. âyet-i kerime:

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“men yehdillâhu fe huvel muhted(mühtedi): Allah kimi O’na (Kendisine) ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer.”

Neymiş hidayet efendim? İnsan ruhunun, o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıymış, Allah’a mülâki olmasıymış. 23 tane Kur'ân-ı Kerim meali var ve siz hidayete,  hepsinde aynı şeyi söylüyorsunuz: “Hidayet, doğru yoldur.” Hayır, hidayet yol değildir. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır.

Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey hidayete ermektir. Ve mürşidinize ulaşmadığınız zaman, ulaşmadığınız sürece dalâlettesiniz. 10 âyet-i kerime bunu söylüyor ama siz sözlerimizi hiç dinlemiyorsunuz. Bir kısmınız incelemek gereğini de duymuyor ve gerçekten bu istikamette çok yanlış bir davranış biçimi içindesiniz. Başka insanların da vebalini omuzlarınıza alıyorsunuz. Sizin yüzünüzden milyonlarca insanın cehenneme gideceği, sizin de cehenneme gideceğiniz, sizi hiç düşündürmüyor mu? Hiç sorumluluk hissetmiyor musunuz? Allahû Tealâ son derece açık bir biçimde söylüyor. Sizden bahsediyor, sizlerden bahsediyor. Ahzâb Suresinin 67. ve 68. âyet-i kerimelerinde diyor ki:

33/AHZÂB 67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).

Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”

33/AHZÂB 68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).

“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


“Cehenneme gidenler derler ki: ‘Yarabbi, biz devrimizin küberasına ve sâdatlarına tâbî olduk. Onlara itaat ettik. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi, onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.’”

Sizin yüzünüzden o kadar insan cehenneme gidecek ve siz, bu lâneti almaktan hâlâ korkmayacak mısınız? Yazık değil mi? Hem kendinize hem de sizin yüzünüzden cehenneme gitmek mecburiyetinde kalacak olan o kadar insana.

Ne kaybedersiniz? Soruyorum size, doğrusunun ne olduğunu onlara söyleseniz. Hep böyle mi kalacak zannediyorsunuz? Bu insanlar hep sizin söylediklerinize uyacaklar mı? İncelemeyecekler mi bir gün, söylediklerimizin doğru olduğunu tespit etmeyecekler mi? O zaman ne cevap vereceksiniz? Bu kadar zaman, aradan daha o kadar zaman geçmiş olacak. Bu zaman devresi içinde siz, hakikatleri bildiğiniz halde onlardan gizlemiş olmak mevkiine düşmeyecek misiniz? Ne olur inceleseniz de emin olursanız eğer, onlara söyleseniz; “Evet, biz size bunları söyledik ama bize okulda böyle öğrettiler.” Yanlış değil ki söylediğiniz, doğru. Gerçekten yanlış öğrendiniz. Yanlış öğrendiğiniz şeyleri onlara yanlış öğrettiniz. Bundan daha tabii ne olabilir ki? Herkes sadece bildiğini öğretebilir. Eğer, Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi, biz size nasıl öğretirdik ki? Öyleyse doğruları onlara söylemenin zamanı hâlâ gelmedi mi?

Harp kapımızda, 3. cihan savaşı yaklaşıyor. Siz de içinde olacaksınız. İsteseniz de içindesiniz, istemeseniz de içindesiniz. Ve eğer o savaşta ölürseniz, kendinize ve bütün bu yanlış öğrettiğiniz, sizin yüzünüzden cehenneme gidecek olan insanlara acımayacak mısınız? Onun huzursuzluğu gelip sizi ta yüreğinizden vurmayacak mı?

Ne olur, birazcık aklınızı başınıza toplasanız da hakikatleri onlara anlatmanın bir zaruret olduğunu düşünseniz ve Allah’tan tevbe ve istiğfarda bulunsanız? Bütün güzellikleri öğrenseniz de onlara öğretseniz olmaz mı? O mutluluğu yaşamak istemez misiniz? Size Mevlâna’yı hatırlatıyorum. “İstersen yüz defa, istersen bin defa tövbeni bozmuş olsan da gene gel, bu dergâh ümitsizler dergâhı değildir’’ diyor.
 
Öyleyse herkes için söz konusu olan şeye dikkatle bakın. Sizin için de Kur’ânhükümleri geçerli, bizim için de. Biz doğruyu öğrendik ve sizi de doğruya çağırıyoruz, kitapların yanlış öğrettiklerini silip, Kur'ân-ı Kerim’in doğrularına. Siz ki Arapça bilginizle iftihar ediyorsunuz. Siz ki diyorsunuz ki: “Bizden başka kimse onu bilmez.” Ama böyle söylemenize ve Arapça bilmenize rağmen Kur'ân-ı Kerim’i bilmiyorsunuz. Bunu sizin yüzünüze vurmak istemiyoruz ama ne yapalım ki o insanları kurtarmak için hiç başka çaremiz yok. Her şeyi yok ettiniz. Bizim onlara direk ulaşmamızı engellemek için her şeyi yaptınız ve o insanlar hakikatleri bizden öğrenmek şerefine eremediler. Bir tek televizyonda açık oturum yaptığınız gece, tam 7 defa bu size söylediğim hususları, kalın bir çerçeve içinde onlara 7 defa söylediğimiz halde sonradan dinlediğimizde şunu görüyoruz ki hiç kimse sözlerimize dikkat etmemiş. Bizim söylediklerimizi yalanlamaya çalışanların sözleri onlar için değerli olmuş ve Allah’ın hakikatleri örtülmüş, gitmiş.  Bunlar hep sizin gibi, insanlara Allah’ın hakikatlerini yanlış öğreten dîn adamları yüzünden gerçekleşiyor. Yazık değil mi? Hem size hem de o, sizinle beraber cehenneme gidecek olan onca insana yazık değil mi? İnşallah bir gün bunun sorumluluğunu hissedersiniz diye düşünüyorum. Pişmanlık gözyaşlarıyla Allah’ın huzuruna çıktığınız zaman bu dünyada olmanızı temenni ediyorum hepinizin. Bu dünyada olmalısınız ki Allah’ın o büyük affına ulaşasınız. Her zaman sizi affetmeye hazırdır.

Ne zaman Kur’ân’daki doğruları öğrenerek, Allah’tan mürşidinizi talep ederseniz, o size mutlaka ilk hacet namazını kıldığınız gece mürşidinizi gösterecektir. Ona ulaştığınız zaman bütün günahlarınızın sadece affedildiğini değil, sevaba çevrildiğini göreceksiniz Furkân Suresinin 69, 70 ve 71. âyet-i kerimesi gereğince.

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

25/FURKÂN 71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).

Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).


Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey, bu güzellikleri yaşamak değil mi? Sizler Allahû Tealâ’nın yolunda olduğunuzu söylüyorsunuz ama hiç biriniz insanlara bu yanlışları öğrettiği sürece onun yolunda olamazsınız. Hepinizin onun yolunda olması, bizim en büyük temennimiz. Bunun için ne olması lâzım? Sadece doğruları öğrenmeniz ve öğretmeniz lâzım.

Tekrar ediyorum, öğrendiğiniz dîn ilmiyle ne sizler kurtulabilirsiniz ne de o yanlışları öğrettiğiniz insanlar kurtulabilir. Bu sözlerimden hiç utanç duymuyor musunuz? Sizler ki dîn adamısınız. Hep bize dediniz ki: “Sen ilâhiyat fakültesinden mezun değilsin. Öyleyse biz senin sözlerine kıymet vermeyiz.” Şimdi geldik burada, Amerika’da bu işin doktoru olduk. Columbia Üniversitesinden filozofî doktoru ünvanını aldık. Ne oldu? Boynuzumuz mu büyüdü? Allahû Tealâ’nın standartları içinde, hep böyle bir şey söylenir. İnsanların güzelliğe ulaşması, onların saadete ulaşması, bütün insanlar için bir mutluluk vesilesidir. Bir toplum, mutlu insanlardan oluştuğu zaman her fert, etrafındaki insanlara onların mutluluğunu biraz daha arttıracak şekilde bir davranış biçiminin sahibi olur. Eğer tersi söz konusuysa, insanlar mutsuzsa her fert, etrafındaki insanlara onların mutsuzluğunu biraz daha arttıracak şekilde bir tesir icra eder.

Bunda 14 asır evvel bütün sahâbe, etrafındaki insanları da mutlu edebilecek bir yaşayışın içindeydiler. Bugün sizler ve içinde yaşadığımız toplum, etrafındaki insanlara sadece daha çok mutsuzluk verecek olan bir davranış biçimi sergiliyorlar.

Öyleyse Allahû Tealâ sizi mutluluğa davet ediyor. Biz de mutluluğa davet ediyoruz. Bu saadeti yaşamanız için kendinizden başka, nefsinizden başka hiçbir engel yok. Sadece nefsiniz, sizi ve öğrettiğiniz kişileri, sizin sebebinizle mutluluktan uzak tutuyor. Siz onlara yanlış öğrettiğiniz için bu kadar büyük bir vebal almaya devam edecek misiniz? Bizim naçizane duamız hep aynı istikamettedir ki, hepinizin kurtuluşunu Allahû Tealâ’dan diliyoruz. Hepinizin Allahû Tealâ’nın sözlerine, Kur'ân-ı Kerim’e kulak vererek, cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmanızı, başka insanların da bu hedeflere ulaşmasını temin ederek sonsuz bir saadeti onlarla paylaşmanızı Allahû Tealâ’dan diliyoruz.

Sevgili izleyiciler, sevgili seyirciler, sözlerimiz şu anda hepinize. Hepinizin zülcenahayn olmasını yani hem dünya saadetinin (bir kanat) hem de cennet saadetinin (ikinci kanat) sahibi olmanızı, zülcenahayn olmanızı yani iki kanatlı olmanızı, Yüce Rabbimizden dileyerek, Allahû Tealâ’nın hepinizi en güzel günlere ulaştırmasını candan dileyerek, bugünkü sohbetimizi inşallah burada bitirmek istiyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

Dualarımızla.

İmam İskender Ali M İ H R