SOHBETİN ADI: SORULAR VE CEVAPLAR
TARİH: 11.06.2000
Bugünkü ikinci oturumumuzda, ikinci safhasında konuşmalarımızın, inşaallah sizlerden gelen suallerin cevaplarıyla devam ediyoruz.
SORU: İslâmiyete yeni girecek bir kişi, kendi kendine ve mürşid olmayan bir dîn adamı eşliğinde kelime-i şahadet getirirse İslâm’a girmiş sayılır mı?
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, İslâm’a girmek, İslâm dairesine girmek, bu standartlarda mümkündür. İslâm dairesi içine girmek demek, mürşide tâbî olmak demek değildir. Mürşide tâbî olduğunuz zaman “mü’min” olursunuz. Öyleyse iki konunun arasında büyük bir farklılık var. Zamanımızın dîn adamları bu muhtevalar arasındaki farklılığı pek düşünmüyorlar, akıllarına da gelmiyor. Bir dîn adamının önünde diyor ki; “Lâ İlâhe illâllah, Muhammedun resûllullah de.” O da diyor. “Tamam, şimdi sen İslâm dairesine girdin.” Bu gerçekten İslâm dairesine bir giriş sayılır.
Allahû Tealâ Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde diyor ki:
49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”
“Araplar dediler ki, biz de mü’min olduk.”
Ne yapmışlar? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşmışlar, “Lâ İlâhe illâllah Muhammedun resûllullah” demişler, el öpmüşler ve de “Mü’min olduk.” diyorlar.
Allahû Tealâ cevap veriyor:
“Onlara de ki,” diyor, “Hayır, siz mü’min olmadınız. Mü’min olduk demeyin. İslâm dairesine girdik deyin.” diyor. “Siz mü’min olmadınız. Çünkü kalbinize îmân girmedi.”
Yani? Eğer gerçekten Allah’a ulaşmayı dilemiş olsalardı münafıklar ve o zaman Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşıp önünde diz çöküp tövbe etselerdi, el öpselerdi, ondan sonra da “Lâ İlâhe illâllah Muhammedun resûllullah” deselerdi, o zaman kalplerindeki küfür kelimesini, Allahû Tealâ kalplerinin mührünü açacaktı, nefslerinin kalbinin mührünü açacaktı, kalplerinin içindeki küfür kelimesini alıp dışarı atacaktı, kalbinin içine îmânı yazacaktı ve onlar mü’min olacaklardı. Yani Allahû Tealâ küfrü dışarı çıkarıp kalbin içine îmânı sokmuş olacaktı. Küfür dışarı, îmân içeri. Ama öyle yapmadılar. Tâbî olur göründüler. Onlar da tövbe etti, onlar da el öptü ama Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için, tâbiiyeti hiçbir zaman gerçek anlamda düşünmedikleri için, sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbeyi aldatmak üzere harekete geçtikleri için onların fiiliyattaki yaptıkları tövbe, İslâm dairesine giriş sebebi.
Ne demek bu sevgili izleyenler ve dinleyenler? İslâm olmayanlar eğer İslâmların arasında yaşarlarsa, onlardan cizye adlı bir vergi alınması, konunun kanunudur. Bir defa kim İslâmların arasında yaşayıp da İslâm olmadığı halde İslâm gibi görünürse, o bir defa böyle bir vergiden muaf tutulacaktır. Saniyen, evvelce sahâbeye yapılan işkencelerin, kötü davranışların, katliamın intikamının alınacağını düşünüyorlardı münafıklar. Onun için tâbî olur görünmek durumunda hissediyorlardı kendilerini ki İslâm kendilerine karşı cephe alıp da onlara aynı şekilde işkence yapmasın, onlara kötü davranmasın. İslâm’da zaten böyle bir şey olmaz ama böyle düşünüyorlardı. Ve bunun için de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in önünde bütün sahâbe gibi onlar da geldiler, tövbe ettiler, el öptüler. Tâbî olduklarını iddia ve etraftakilere görüntü olarak ispat etmiş oldular. Ama Allahû Tealâ onların bu tövbelerini kabul etmedi. Onları mü’min standartlarına almadı. Çünkü zaten tövbe etmiyorlardı. Tövbe eder görünüyorlardı. Kirâmen kâtibîn melekleri, kalplerinden geçeni, düşüncelerini de filme aldığı için düşüncelerinde hedefleri çok açık bir şekilde görülmekteydi. İşte onlara Allahû Tealâ “İslâm dairesine girdiniz.” diyor.
Şimdi burada da aynı standartlarda bir tövbe merasimi söz konusu, sevgili kardeşimizin anlattığı tövbede. Tövbe değil, bir “Lâ İlâhe illâllah Muhammedun resûllullah” deme işlemi var ve İslâm’a giriş olarak kabul ediliyor. İslâm’ın standartları içine, İslâm dairesinin içine giriş olarak kabul ediliyor. Biz de iştirak ediyoruz buna. Bu, İslâm dairesinin içine giriştir. İslâm’ın standartları arasında İslâm’la beraber yaşamak demektir bunun mânâsı. Böyle bir kişiden, eski standartlarda olsaydık cizye alınmayacaktı. İslâm’ın arasında İslâm gibi yaşamaya devam edeceklerdi. Bu onlara onu sağlayacaktı. Ama hiçbir zaman mü’min olamayacaklardı. Böyle bir standartta mü’min olmak hiçbir şekilde mümkün değildir. Mü’min olabilmesi için kişinin, Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım ve birçok olayları geçirmesi lâzım.
Ama kardeşimiz “İslâm’a girmiş sayılır mı?” diye soruyor. Evet, İslâm dairesine girmiş sayılır.
Allah razı olsun.
SORU: "Dînden çıkma" şeklinde bir tanımlamayla karşılaşıyoruz. Bu doğru bir tanımlama mıdır? Açıklar mısınız?
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, herhalde bu İslâm’a girişle dîne giriş aynı şey olarak düşünülüyor. Ve kişi bir gün gidip bir Hristiyan rahibin önünde Hristiyan olmayı kabul ederse veya bir Musevî yetkilinin önünde onun dînine girmeyi kabul ederse, İslâm dîninden çıkmış sayılır. Böyle bir ifade, zamanımızın dîn adamları arasında mevcut. Aslında dîne giriş ve dinden çıkış, bu kadar kolay ifadeler değil tabiî sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu, dînin ne olduğuna bağlı. Eğer dîne giriş, İslâm dairesinin içine girmişse kişi, o, kardeşimizin sorduğu standartta bir davranış biçimiyle “Lâ İlâhe illâllah Muhammedun resûllullah” demiş ve İslâm dîninin içine girmiştir, İslâm dairesi içine girmiştir. Ve bir başka dînin mensubunun önünde başka bir açıklama yaparak o dînin mensubu olmayı düşünürse, o zaman da İslâm dairesinden yani İslâm dîninden çıkmış sayılır.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizayn neye göre taayyün eder? Dîn deyince ne anlaşılır? Bizim anlayışımızda bunlar çok eksik şeyler. Dîn deyince, sadece bir tek dîn vardır kâinatta; Allah’a teslim olma dîni. Allah’a; ruhunuzu, fizik vücudunuzu, nefsinizi teslim etmekle emrolundunuz hepiniz.
Öyleyse böyle bir ortamda Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisi, 1 ve 2. basamaklardadır. Kâinattaki bütün insanlar 1 ve 2. basamaklardadır zaten başlangıçta. Allah’a ulaşmayı dilemekle bir insan dîne girer diye düşünüyoruz. Yoksa o, hiçbir şekilde kurtuluşu mümkün olmayan bir insandır, hangi dînden olduğunu zannederse zannetsin. Ama bir toplumun içine girip o toplumun içinde, toplumun şartlarına göre yaşamak, o dairenin içine girmek mânâsında tazammun ettiği için İslâm dairesinin içine girmek şeklinde bir açıklama yapılıyor; İslâm’a girmek, o dairenin içine girmek. Şartlar, kalbî şartlar tamamlanmış tamamlanmamış, orası dıştan belli olmaz. Kalbî şartlar tamamlansa da bir kişinin kendi kendine îmân getirmesi gene neticeyi halletmez. Mutlaka mürşidine Allah’a ulaşma kastıyla ulaşması ve kalbindeki bu talebi 7 tane şahidin görmesi gerekir, kişinin gerçek anlamda İslâm dîninin içine girebilmesi için, dînin içine girebilmesi için. Ama genel anlamda kabul edilen şey, kardeşimizin birinci sualinde söz konusu olan “Lâ İlâhe illâllah Muhammedun resûllullah” ifadelerini kullanarak, kişinin başka bir cemaatin içinden çıkıp İslâm cemaatinin arasına girmesi, böyle bir şeyi sağlar. Bunu dîn olarak kabul edenler var. Böyle bir şey eğer dîn olarak kabul ediliyorsa, o zaman dînden girmek ve dînden çıkmak diye de iki tane kavram vardır demektir. Bu genel anlamda, genel kabul görmüş bir prensip. Ama Kur’ân’ın hükümlerine baktığımız zaman, dînin içinde olmak için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemek lâzımdır. Kur’ân-ı Kerim bu standardı koyuyor.
Ve “Allahû Tealâ, “dîn gününün sahibi” olarak tanımlanıyor Fâtiha Suresinde.
1/FÂTİHA-4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
Dîn gününün mâlikidir.
Dîn gününün mânâsını Allahû Tealâ hemen arkadan ifade ediyor:
1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
1/FÂTİHA-6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).
“Yalnız Sana kul oluruz, yalnız Senden istiane dileriz. Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.”
Öyleyse dîn günüyle Sıratı Mustakîm arasında kesin bir ilişki var. Eğer Kur’ân-ı Kerim esas alınırsa, dîn günü, bir kişinin mürşidine ulaşıp ruhunun Sıratı Mustakîm’e ulaştığı gününün adıdır dîn günü. Ve o gün kişi dîne girer. Kur’ân-ı Kerim’in esası budur. Aynı standartlarda o gün kişi mü’min olur. O gün kişi dalâletten kurtulur. O gün kişi Allahû Tealâ’dan 7 tane hediye alır, 7 tane ni’met alır:
*Devrin imamının ruhu başının üzerine gelir.
*Bütün günahları sevaba çevrilir.
*Ruhu vücudundan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkar.
*Kalbinin içine îmân yazılır; 4 oldu.
*Nefs tezkiyesine başlar; 5.
*Ona verilen sevaplar 1’e 10’dan 1’e 100’e çıkar. 1’e 700’e kadar yükselecektir; 6.
*Rahmetle fazıldan başka rahmet ve salavât da Allahû Tealâ (zikri üzerine) göndermeye başlar;7.
Ayrıca mürşidine ulaştığı gün, kalbinin mührü açılmıştır. Kalbinin… Allah’a ulaşmayı dileyen, daha evvelki şartları tamam olmuş birinden bahsediyorum:
*Kalbinin mührünün açılması; 5. işlem.
*Kalbinin içindeki küfür kelimesinin alınması; 6. işlem.
*Kalbinin içine îmânın yazılması; 7. işlem.
Kur’ân-ı Kerim’imize göre dîne girmek bu standartlarda gerçekleşir. Dinden çıkmak da kişinin fıska düşmesi, tekrar küfre düşmesi mânâsına gelir ki o zaman Allahû Tealâ kalbin içindeki îmân kelimesini alıyor, kalbin içine tekrar küfür kelimesini koyuyor, kalbi tekrar mühürlüyor. Kişinin ruhunu tekrar vücudunun içine gönderiyor. Başının üzerindeki devrin imamının ruhunu da oradan alıyor. Bütün işlemler tersine dönüyor. Kişi tekrar küfür bataklığında yüzmeye başlıyor.
İşte böyle bir dizayn söz konusu, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ama bu söylenilen, asgari standartlarda da bunun Kur’ân-ı Kerim’e göre geçerliliği var. Eğer İslâm dairesine girişle dîne giriş aynı şey kabul ediliyorsa -ki büyük kitle bunu kabul etmiş durumda- aslında bir kıymeti harbiyesi yok. Hiç kimseyi kurtuluşa götüremez.
Kurtuluş açısından konuşuyorsak, ne anlatılan herhangi bir dîn yetkilisinin önünde, mürşid olmayan birisinin önünde “Lâ ilâhe İllâllah Muhammedun resûllullah” demek kişiyi kurtuluşa ulaştırabilir, ne de dîn gününün içine alır, Kur’ân realitesine göre. Ama insanların genel kabul görmüş dîn ölçütlerine göre iki sualin de cevabı, evet.
SORU: Nİsâ Suresi 93. âyet-i kerimede “Bir mü’mini kasten öldürmenin cezası, içinde ebedî olarak kalmak üzere cehenneme atılmaktır. Allah ona azap etmiş, lânet etmiş ve büyük bir azap hazırlamıştır.” diye geçiyor. 94’te de diyor ki Allahû Tealâ:
“yâ eyyuhâllezîne âmenû: Ey îmân edenler! Allah yolunda savaşa gittiğiniz zaman.” diyor. “Mü’mini kâfirden ayırt edebilmek için iyice araştırın.” diyor. “Size selâm verene dünya hayatının geçici menfaatini gözeterek, sen mü’min değilsin demeyin. Allah katında birçok ganimetler var. Önceden siz de öyleydiniz. Sonra Allah lütfetti. Ve siz mü’min oldunuz.” diyor Allahû Tealâ. “Onun için iyice anlayın. (Yani; öldürmekte acele etmeyin. Bu herhalde Mekke’nin fethinden sonraki bir olgu). Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
CEVAP: Şimdi sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ haksız yere bir mü’mini öldürmenin bir kişiyi mutlaka cehenneme götüreceğini 93. âyet-i kerimesinde Nisâ Suresinin açıklamış. Mâide Suresinin 94. âyet-i kerimesini soruyor kardeşimiz. Ama bu sualin cevabı, bu konuya daha yakından alâkalı gibi geldi bize, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Biz Mâide Suresinin 94. âyet-i kerimesine bakalım gelin beraberce. Allahû Tealâ diyor ki:
5/MÂİDE-94: Yâ eyyuhâllezîne âmenû le yebluvennekumullâhu bi şey’in mines saydı tenâluhu eydîkum ve rimâhukum li ya’lemallâhu men yahâfuhu bil gayb(gaybi), fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm(elîmun).
Ey âmenû olanlar! Allah sizi, gıyabında Kendisinden kimin korktuğunu bilmesi (bilinip belli olması için) için ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği av türünden bir şeyle sizi mutlaka imtihan eder. Artık, kim bundan sonra yasak sınırını aşarsa, o taktirde onun için “elîm azap” vardır.
“Ey îmân edenler! Allah gizlide (yani Kendisini görmeksizin) Zat’ından korkanları meydana çıkarmak için ellerinizin ve mızraklarınızın uzanabileceği bir av ile sizi deneyecektir.”
yâ eyyuhâllezîne âmenû: Ey âmenû olanlar!
le yebluvennekumullâhu: İmtihan edileceksiniz.
bi şey’in: Bir şeyden.
mines saydı tenâluhu eydîkum ve rimâhukum: “Ellerinizin ve mızraklarınızın ulaşabileceği bir standartta imtihan edileceksiniz.” diyor, bir avla.
li ya’lemallâhu: “Allah muhakkak ki” diyor, bilir.
men yahâfuhu bil gayb: Kişinin gaybdeki korkusunu (Allahû Tealâ bilir ve bunu meydana çıkarmak için yapacaktır.” diyor).
fe meni’tedâ ba’de zâlike: Bundan sonra kim taşkınlık yaparsa.
fe lehu azâbun elîm: Onlar için elîm bir azap vardır.
Allahû Tealâ burada Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesiyle bir beraberlik sağlıyor. Orada diyordu ki:
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
“Gaybde Rahmân’a huşû duyanların kalplerini, Allah Kendisine çevirir.” diyor. “Allah’a çevirir.” diyor.
Burada da gizlide yani; “men yahâfuhu bil gayb.” diyor; “Onlar ki O’ndan (Allah’tan), gaybda korku duyarlar Allah’a.” diyor.
Allah’ı görmemişlerdir, Allah’ın sesini duymamışlardır (sessiz sesini), kalp gözleri açılmamıştır, kalp kulakları açılmamıştır. Onlar henüz gaybdadırlar ama Allah’a karşı bir korku duyarlar. “Onları,” diyor Allahû Tealâ “imtihan edecektir.”
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, herkes imtihan edilir. Herkes mutlaka imtihana girer. Ama kardeşimizin evvelki sözleriyle Mâide Suresinin 94. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki kurmak; o çok belli olmuyor. Ama Nisâ Suresinin 94. âyet-i kerimesi, sanki bu âyetlerin devamı gibi. Çünkü Mâide Suresinin 94. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, mü’minleri öldürmekle insanlar arasındaki ilişkileri koyuyor ortaya. İnsanların mü’min olmak veya olmamak konusundaki farklılıklara göre öldürülmesiyle alâkalı bir konu bu. Yani dînde olmak veya dînin dışında olmak.
Burada; “Sen mü’min değilsin demeyin” den muradı Allahû Tealâ’nın, “Mü’min olmadığı mülâhazasıyla insanların yüzlerine bakarak, davranışlarına bakarak hemen karar verip onu öldürmeye kalkmayın.” diyor Allahû Tealâ. “Çünkü” diyor “Siz de vaktiyle onun gibiydiniz.”
Gerçekten herkes başlangıçta kalbindeki küfür kelimesiyle birlikte doğar. Herkes hanif fıtratıyla doğar. Yani fıtrat olarak onun mü’min olması, İslâm’ın bütün güzelliklerini yaşayabilmesi yetkisi ve bunu yapabilme kabiliyeti o kişiye verilmiştir. Bu kabiliyetle doğar kişi. Ama ne yazık ki bütün insanların da kalbinde küfür kelimesi yazar.
Allahû Tealâ burada açıkça;
“Onlar kâfir olabilirler.” diyor, “Siz de vaktiyle onlar gibiydiniz, yani sizin de kalbinizde küfür yazıyordu.”
Ne oldu? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldular. Allah kalplerindeki küfür kelimesini aldı, kalplerinin içine îmânı yazdı.
Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu muhtevada insanların imtihan edilmesi söz konusuysa, mutlaka, Allahû Tealâ diyor ki; “Siz hayırla ve şerrle imtihan edileceksiniz.”
21/ENBİYÂ-35: Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneten, ve ileynâ turceûn(turceûne).
Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şer fitneleri ile imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.
Mahkeme-i Kübrâ’daki imtihanınız, hayırla ve şerrle imtihan olmaktır, yani kaybettiğiniz dereceler ve kazandığınız derecelerle. Kazandığınız dereceler üstünse, Allah’ın cennetine girersiniz. Kaybettiğiniz dereceler üstünse, gideceğiniz yer cehennemdir, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Öyleyse bu muhtevada meselelere bakacaksınız.
Allah razı olsun.
SORU: Bakara Suresinin 30. âyet-i kerimesinde, meleklere, “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” diyor Allahû Tealâ. Melekler de; “Kan dökecek bir beşer mi yaratacaksın?’ diyorlar. Halife beşerin özelliklerini açıklar mısınız?
CEVAP: Allahû Tealâ bu konuda neler söylemiş, beraberce bakalım, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Yeryüzünün halifesi, insandır. Âdem (A.S), insanlığı temsil eden ilk insandır. Aynı zamanda peygamberliği temsil eden ilk peygamberdir de. “Yeryüzünde kan dökecek bir halife mi yaratacaksın?” deyince, insanlığın gelecekteki yakın tarihini melekler biliyorlar.
2/BAKARA-30: Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.
Âdem (A.S)’ın oğullarından bir tanesi kardeşini öldürüyor. Tarihin ilk cinayeti böyle işleniyor. Âdem (A.S)’ın iki oğlundan birisi çoban, birisi çiftçi. Ve o devirde bütün doğanlar, başka anne baba mevcut olmadığı için, anne baba sadece Hz. Âdem ile Hz. Havva olduğu için gelecek nesillerin vücuda gelebilmesi kardeşlerin birbiriyle evlenmesine bağlı. Allahû Tealâ bu konuda bir kanun koyuyor. Her doğum, ikiz olarak oluşuyor. Hz. Havva’nın her doğumu mutlaka bir erkek bir kız olmak üzere bir ikiz dünyaya getiriyor. Ve Allah’ın koyduğu kanun şöyle; hiç kimse beraber doğduğu ikizi ile evlenemez. Mutlaka başka bir ikizin kız olanını alacak. Kız olan da mutlaka başka bir ikizin erkek olanıyla evlenecek. Kardeşlerden birisi kendi ikiziyle evlenmek istiyor ve bunda kararlı. Sert mizaçlı birisi, inatçı, nefsinin bütün hislerine kurban giden bir zavallı. Ve kendi ikiziyle evlenmek istiyor. Kardeşi de yani Habil, kendi ikiziyle evlenmek gibi bir yanlış imajın içerisinde değil. O da o sırada ilk doğanlar bunlar olduğu için mecburen Habil’in kız kardeşiyle, ikiz kardeşiyle evlenmek mecburiyetinde. Normal bir evlilik olacak. Ama Kabil, kendi ikiziyle evlenmek isteyen Kabil, buna fena halde içerliyor. Ve de Allahû Tealâ’ya Habil, bir kurbanlık koç veriyor. Kabil de aldığı ekinleri getiriyor oraya bırakıyor. Ve Allahû Tealâ Habil'in kurbanını kabul ediyor, Kabil’in buğdayını kabul etmiyor. Ve bunun üzerine Kabil, Habil’i mutlaka öldürmek üzere harekete geçiyor. Öldüreceğini söylüyor onu. Habil de diyor ki:
“Beni öldürebilirsin. Ama sen beni öldüreceksin diye benim sana karşı silah çekeceğimi, seni öldürmeye kalkacağımı zannetme.” “Biz biliyoruz ki” diyor “Hayatın bundan sonrası da var. Ve sen beni öldürürsen, senin gideceğin yer cehennem olur ve hiçbir şey yapmasam bile beni öldürdüğün için beni cennete yollamış olursun. Ben sana bu konuda silah çekecek değilim. Eğer öldürmek istiyorsan, buyur” diyor, “Meydan açık.”
Ve Kabil kardeşini öldürüyor. Tarihin ilk cinayeti, insanlık tarihinin ilk cinayeti, Hz. Âdem’in ilk iki oğlu arasında cereyan ediyor.
5/MÂİDE-27: Vetlu aleyhim nebeebney âdeme bil hakkı iz karrabâ kurbânen fe tukubbile min ehadihimâ ve lem yutekabbel minel âhar(âhari) kâle le aktulenneke, kâle innemâ yetekabbelullâhu minel muttekîn(muttekîne).
Ve onlara Adem’in iki oğlunun haberini (kıssasını, aralarında geçen olayı) hakkıyla oku, Allah’a yaklaştıracak kurban sunmuşlardı, (Kurban) ikisinin birinden kabul edilir ve diğerinden ise kabul edilmez. (Kurbanı kabul edilmeyen) “Seni mutlaka öldüreceğim” dedi. O da, “Allah sadece takvâ sahiplerinden kabul eder.” dedi.
5/MÂİDE-28: Lein besadte ileyye yedeke li taktulenî mâ ene bi bâsitın yediye ileyke li aktuleke, innî ehâfullâhe rabbel âlemîn(âlemîne).
“Gerçekten, eğer sen, beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.”
5/MÂİDE-29: İnnî urîdu en tebûe bi ismî ve ismike fe tekûne min ashâbin nâr(nâri), ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
“Gerçekten ben, benim günahım ile kendi günahını yüklenmeni, böylece ateş halkından olmanı dilerim. Ve zâlimlerin cezası, işte budur.”
5/MÂİDE-30: Fe tavveat lehu nefsuhu katle ahîhi fe katelehu fe asbaha minel hâsirîn(hâsirîne).
Bunun üzerine nefsi, onu, kardeşini öldürmeye kandırdı (kolay ve zevkli gösterdi). Böylece onu öldürdü, sonra hüsrana uğrayanlardan oldu.
Öyleyse meleklerin, yakın geleceği bilenler olarak Allahû Tealâ’ya bunu söylemeleri söz konusu:
“Yeryüzünde kan döksün diye mi yaratacaksın?” diyorlar. Ondan sonra da insanlık tarihi boyunca hep insanlar birbirlerini öldürmüşlerdir. Haksız yere veya haklı yere, ama öldürmüşlerdir.
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, haksız yere ölümün -biraz evvel âyet-i kerimeye beraberce baktık- haksız yere öldürenin mutlaka cehenneme gideceğini söylüyor. Bir mü’mini haksız yere öldürenlerin gideceği yer mutlaka cehennem oluyor. Ve öldürülen mü’min olduğu için zaten cehenneme gidecek, ama öldürüldüğü için bir defa daha cennete gitmek standardının sahibi.
Habil için de aynı şey söz konusu. Babasına tâbî olmuş ve Allah’ın üst seviye bir evliyası olmayı başarmış. Ve bu sebeple kötülüğe iyilikle mukabele eden bir hüviyette. Kardeşi, üzerine silahla geliyor, onun umrunda bile değil. Kardeşine en küçük bir kötülük yapmak niyetinde değil, çünkü nefsindeki bütün afetleri yok etmiş.
İşte melekler orada “Yeryüzünde kan dökecek bir halife mi yaratıyorsun?” diyorlar. Kan dökecek olan halbuki Âdem değil. Ama bütün insanlar yeryüzünde halifedir. Ve bu halifelerden bir kısmı, Allah’ı temsil ederler, hepsi. Ama bu halifelerden bir kısmı nefslerinin ve şeytanın kurbanı oluyor, başkalarını öldürüyorlar.
Öyleyse sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, âyet-i kerimedeki tanımlama “kan dökecek bir halife” şeklinde. Öyleyse halife beşer, bir taraftan ruhunun standartlarına bürünebilecek olan bir özellik taşıyor. Bu, insan-ı kâmil olmanın en üst noktasına kadar, salâha kadar ulaşır, tam Habil gibi. Bir taraftan da aynı halife, nefsinin kurbanı olabiliyor. O da nefsin bütün afetlerinin hükümferma olduğu, insanı cehennemin en dibine atacak olan bir özelliğin de sahibi olabilir. Kan döker, her türlü kötülüğü işleyebilir. İkisi de yeryüzünde Allah’ın halife olarak tayin ettiği insanı temsil ediyorlar. Birisi şeytanın ve nefsinin kurbanı, öteki Allah’ın ve ruhunun mükâfatını alıyor.
Allah razı olsun.
“Melekler neye dayanarak ‘kan dökecek’ diyorlar?” diyor kardeşimiz.
Buna dayanarak diyorlar, ilk cinayet için. Sonrakileri de gene gelecek konusunda bir fikre sahip oldukları için sonraki cinayetleri de hesaba katıyorlar.
Allah razı olsun.
SORU: Mu’min Suresi, 56. âyette geçen ‘sultan’ kelimesinin, Rahmân Suresinin 33. âyet-i kerimesindeki ‘sultan’ kelimesiyle bir ilgisi var mıdır? Mürşidlerine tâbî olmadan Kur’ân-ı Kerim hakkında açıklama yapan dîn adamları bu âyetin muhtevasına girer mi?
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, şimdi Mu’min Suresinin 56. âyetiyle Rahmân-33. İlişki bu. Allahû Tealâ birinde diyor ki:
“Bir sultan olmaksızın dînde tartışmaya girenler.” diyor:
İkincisinde de diyor ki:
“Hiçbiriniz, şu göklerin kutbunu, çapını aşıp da ötelere geçemezsiniz. Allah’a ruhunuzu ulaştıramazsınız, ancak bir sultanla.”
Teker teker bakalım âyetlere. Rahmân-33’e bakalım:
55/RAHMÂN-33: Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).
Ey insan ve cin topluluğu! Semaların ve arzın kuturlarından (çaplarından) nüfuz etmeye (çıkıp gitmeye) eğer gücünüz yetiyorsa, haydi nüfuz edin (geçip, çıkın)! Bir sultan (bir mürşid) olmaksızın nüfuz edemezsiniz (geçip çıkamazsınız).
yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı: “Ey insan ve cin topluluğu! Gökleri, göklerin çapını aşamazsınız, onun ötesine nüfuz edemezsiniz.” diyor Allahû Tealâ. Göklerin ve yerlerin çapını aşamazsınız. Ötesine nüfuz edemezsiniz.
lâ tenfuzûne: “Nüfuz edemezsiniz, diyor, aşamazsınız.
illâ bi sultân: Bir sultan olmadıkça.
Yani; “Mürşidinize ulaşıp da onun önünde Allah’a ulaşma dileğiyle tövbe etmedikçe, ruhunuz vücudunuzdan ayrılmaz, Allah’a ulaşmaz ve böylece yerin ve göklerin çapını aşamaz.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Buradaki sultan kelimesini bir güç olarak vasıflandıran insanlar da var. Diyorlar ki; “Gökleri aşmak, ancak füzelerle mümkün. İşte bu bir güçtür, bir sultandır.”
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allah’ın ‘sultan’ kelimesini bir ‘güç’ olarak kullanması, aslında bu devrin ilim standartları içinde insanlar tarafından izah edilebilir. Oysaki gücün temelinde, maddenin kendi içindeki enerji vardır. O enerji de insanların kullanması içindir. O gücün kullanılması ‘sultan’ kelimesiyle ifade edilemez. Çünkü herhangi bir vasıtayla yerin çapını aşmak mümkündür, ama göklerin 7 katını aşmak hiçbir şekilde mümkün değildir. Hiçbir uzay gemisi Allah’a ulaşamaz. Öyleyse güç, Allah’a ulaşabilecek standartta, göklerin çapını aşabilecek olan bir standartta oluşmuyor.
“Gökler” diyor Allahû Tealâ, sevgili izleyenler ve dinleyenler, bütün bu yıldızlar, zemin katın tavanını oluşturuyor.
41/FUSSİLET-12: Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Böylece onları iki günde yedi kat gök olarak kaza etti (yarattı, tamamladı). Her gök katına kendi emrini vahyetti. Ve dünya semasını kandillerle muhafaza ederek süsledik. İşte bu, Azîz ve Alîm olan (Allah’ın) takdiridir.
Göğün birinci katı, zemin katın tavanından sonradır. Öyleyse göklerin çapı, bütün bu yıldızlar âlemini aşıp onun ötesinde melekut âleminde de bir yolculuğa çıkmak, Allah’ın Zat’ına varmak anlamını tazammun ediyor. Böyle bir şey, kuvvet adını verdiğiniz hiçbir sultanla tahakkuk edemez. Bu ancak yeryüzündeki Allah’ın mürşidlerinin sultan sıfatıyla değerlendirilmesi olarak biçimlendirilebilir. Ancak bu sultanlardan birine tâbî olan kişi, başının üzerine devrin imamının ruhunun gelmesiyle, 7 şahidin, üzerinde, Allah’a ulaşma dileğini tespit etmesiyle ruh vücuttan ayrılıp, bütün bu yıldızlar âlemini aşar, 1. gök katına ulaşır, ondan sonra da bütün gök katlarını aşar. Yani semavâtın aktarını, kutbunu, çapını aşar ve Allahû Tealâ’nın Zat’ına ulaşır.
Şimdi Allahû Tealâ’nın Mu’min Suresinin 56. âyet-i kerimesinde ne söylediğine beraberce bakalım. Kelime kelime bakalım inşaallah. Diyor ki Allahû Tealâ:
40/MU'MİN-56: İnnellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bi bâligîh(bâligîhi), festeiz billâh(billâhi), innehu huves semîul basîr(basîru).
Muhakkak ki, kendilerine gelmiş bir sultan (delil) olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin sinelerinde sadece (Allah’a) ulaşamayacakları bir kibir vardır. Artık Allah’a sığın, muhakkak ki O, en iyi işiten ve en iyi görendir.
innellezîne: Muhakkak ki onlar, şüphesiz ki onlar.
yucâdilûne: Mücâdele ederler.
fî âyâtillâhi: Allah’ın âyetleri üzerinde.
bi gayri sultânin: Bir sultanın dışında. (Bir sultana tâbî olmaksızın, bir sultana malik olmaksızın).
etâhum: Verilmiş.
hum: Onlara.
“Onlara verilmiş bir sultan olmaksızın; onlara gelmiş, Allahû Tealâ tarafından onlara gönderilmiş.”
Biliyorsunuz ki irşad makamının sahipleri, Allahû Tealâ tarafından tayin edilirler, bir vazifeyle gönderilmiş olurlar. Kim salâh makamına ulaşmışsa, salâh makamının ilk 4 kademesini aşmışsa, Allah’a kul olmak onu ikna etmemişse, tatmin etmemişse, Allah’a köle olmak yolunda kesin bir kararın sahibiyse, Allah’a müracaat etmiş, Allahû Tealâ kabul etmişse, iradesine bağlanmışsa, arkadan da bu irade bağlanmasının ötesinde, bu kişinin iradesi Allahû Tealâ tarafından alınmış ve kaldırılmışsa, o zaman Allah’ın emirlerini yapan, Allah’ın yasaklarını asla uygulamayan, Allah neyi emrederse onu mutlaka pozitif veya negatif, yani emirler ve nehiyler istikametinde sadece Allah’ın emirlerini yerine getiren, yasak ettiği şeyleri hiçbir zaman uygulamayacak olan bir özelliğin sahibi olur kişi. Çünkü sadece Allah’ın, Allah’tan bizatihi aldığı emirleri uygulamaktadır.
İşte; etâhum; ona, onlara gelmiş olan (“Bir sultanın dışında, bir sultan olmaksızın Allah’ın âyetleri üzerinde tartışanlardan bahsediyor Allahû Tealâ).
in fî sudûrihim: Kalplerinin içinde.
illâ kibrun: “Muhakkak ki kibir (vardır).” diyor.
“mâ hum bi bâligîh.”
Yani; “Hiçbir zaman o hedefe, bulûğa, onun bâliğ olacağı şeye hiçbir zaman ulaşamayacakları bir gurur vardır.” diyor, “Bir kibir vardır.” diyor kalplerinde.
festeiz billâh: Öyleyse sen Allah’a sığın.
innehu: Muhakkak ki O.
huve: O.
semîul basîr: İşitir ve görür.
Burada Allahû Tealâ; “festeiz billâh” diyor. Allah’ın kullandığı bu ifadede, yani;
“Onlar seninle tartışmaya geldikleri zaman, sadece o kibirlerine, gururlarına dayalı olarak bildikleri şeylerle sana gelebilirler. Ama Allah’ın ilmi her zaman onların ilimlerinin ötesindedir. Sen Allah’a sığın. Allah’ın sana öğrettikleriyle onlara cevap ver.” diyor Allahû Tealâ.
Yani bir tarafta Peygamber Efendimiz (S.A.V) var, bir tarafta da Allah’ın âyetlerini onunla ellerinde hiçbir delil olmaksızın tartışanlar var. Burada Allahû Tealâ’nın söylediği ‘sultan’ kelimesi, o devirde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i temsil ediyor. O devirde bütün kavimlerdeki, Allah’ın o kavimlere gönderilmiş olan resûllerini temsil ediyor. Ve eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le tartışan kişiler başka kavimlere ait olsalardı, o kavimlerdeki resûlden aldıklarını Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e getirselerdi o zaman tartışmaların hiçbirisi olmayacaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hangi kavimde olursa olsun, o kavimlerin resûlleri de aynı şeyi söyleyeceklerdi. Peygamber Efendimiz, bütün o kavimlerdeki resûllerin üzerine peygamberlik yetkisinin sahibi, kendi kavminin de hem resûlü hem peygamberi ama dünyanın da peygamberi. Diğerleri ise sadece kendi kavimlerinin resûlleri. Eğer tartışma yapanlar, o başka kavimlerden olsalardı, o resûllerle beraber olsalardı o zaman bir sultanla beraber olacaklardı, tartışmaya mahal kalmayacaktı. Çünkü aynı şeyi söylemiş olacaklardı. Ama Arap kavminin içinde bu insanlar. Ve bir tek sultan var. O, Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’tan aldığı Kur’ân-ı Kerim hakikatlerini söylüyor. Diğerleri, babalarından, dedelerinden öğrendikleri yanlışlarla geliyorlar.
Zaten biliyorsunuz ki Mekke, o devirde puta tapanların şehriydi. Lat gibi, Uzza gibi bir takım putlar yapıp onların bir takım sihirli şeylere sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Onlara tapınıyorlardı. Ve kendi elleriyle yaptıkları taşlara, taştan putlara tapınan bu insanlar; “Biz onlara tapınıyoruz ama onlar bizi Allahû Tealâ’ya daha çok yaklaştırsın diye tapınıyoruz.” diye. Bir de, ne derler, özrü kabahatinden büyük bir şeyin arkasına saklanıyorlardı.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın Mu’min Suresinin 56. âyet-i kerimesinde geçen ‘sultan’ kelimesi ile burada Rahmân Suresinin 33. âyet-i kerimesinde geçen ‘sultan’ kelimesi aynı varlığı işaret ediyor. Mürşid, resûl, peygamber, o anda hangisiyle muhatapsanız, o.
Öyleyse eğer, Allah’tan öğrenmiyorsa bir kişi ve kendi öğrendiklerinin doğru olduğundan şüphesi olmayan bir zavallılık içindeyse, o zaman o kişi âyetler üzerinde tartışır, hep de mağlup olur.
İşte devrimizde de birisi çıktı. “Ben nezirim.” diye ortalığa çıktı. Sonra bir de baktı ki; Allahû Tealâ nezirlere ait olan âyetlerinde hep “Müjdeleyici ve nezredici.” diyor, “İkaz edici.” diyor “Uyarıcı.” diyor. Ama kendisi sadece uyarıyor ve kötü istikametlerde söylüyor söylediklerini. Müjdeden hiç bahsetmiyor. O zaman diyor ki; “Bu nezirler,” diyor, “Müjdelemezler. Sadece inzar ederler, uyarırlar.” Hem de ‘çıplak nezir’ diyordu bu zat kendisine. Sonra âyetlerin hepsini dizdiğimiz zaman karşısına, gördü ki nezirler, Allahû Tealâ tarafından tayin edilir. Ona sorduğumuz zaman, Allahû Tealâ tarafından tayin edilme sualinin cevabını veremiyor. Vermesi tabiatıyla mümkün değil, çünkü nezirleri mütedahil olan âyetlerin hepsinde, bir tanesi hariç, Allahû Tealâ hep nezirin görevinin hem uyarmak hem de müjdelemek olduğunu söylüyor. Ayrıca nezirlerin Allah’ın tayin ettiği resûller ve peygamberler olduğunu ifade ediyor. Dikkat edin; sadece peygamberler demiyor, aynı zamanda her kavme tayin ettiği resûllerin de o kavim için nezir olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e söylediği zaman da kendisinden evvel o kavme bir nezirin gelmemiş olduğunu yani bir peygamberin gelmemiş olduğunu ifade ediyor.
Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, işte böyle insanlar, kalplerinde hiçbir zaman ulaşamayacakları bir yerin kibrini taşırlar. Allah tayin etmedikçe ulaşmaları mümkün olmayan bir kibir bu. Böyle insanlar her devirde var olmuştur, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bunlar sadece kızarlar, öfkelenirler, hakaretler ederler. Nefslerinin kurbanı olan zavallılardır.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir defa daha söyleyelim; onlar hiçbir zaman bizim düşmanımız olamazlar. Onlar sadece bize düşman olabilirler. Bu, onların sahasındaki bir olay. Ama bizim sahamızda bu insanların hiç birisine, hangi zavallı standardın sahibi olurlarsa olsunlar, düşman olmak diye bir şey mümkün olamaz. Bütün gönlümüzce, bütün gönlümüzle onların da kurtuluşa ulaşmasını hep Allah’tan niyaz ederiz, onlar için de Allahû Tealâ’ya dua ederiz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.
Allah razı olsun.
SORU: Biat etmek ne demektir, tâbî olmak ne demektir? Aralarında bir benzerlik var mıdır, fark var mıdır?
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
“Habîbim! Sana biat etmek, Allah’a biat etmek demektir. Onlar orada (Akabe’deki biatı kastediyor) sana biat ettikleri zaman, onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” diyor.
Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e devamlı tecelli halindeydi. Ve bu tecelli, bütün vücudunu tecelli ederken tabiatıyla elini de ihtiva ediyordu. Ve tabiî ele yapılan, Allahû Tealâ’nın ele olan tecellisi, elin hudutlarını kapsayacak olan bir tecelliydi. Ele tecelli demek, elin dışındaki safhaya tecelli, sahalara tecelli söz konusu olmayacağına göre el şeklinde bir tecelliyi ifade eder.
Ve Allahû Tealâ: “Onların ellerinin üzerinde.” diyor.
Yani anlamı; o elin, öpülecek olan el olduğunu gösterir. Eğer iki kişi toka ediyorsa, el sıkışıyorlarsa, iki el de aynı hizadadır, sevgili izleyenler ve dinleyenler. İki elin baş parmakları, ikisi de birbirinin üstündedir ama eller aynı hizadadır. İki elden hiç birisi üstte değildir. Ama ne zaman birisinin elini öperseniz, öptüğünüz el sizin elinizin mutlaka üzerindedir. Öpülen el diğerinin daima üzerindedir gördüğünüz gibi.
Ve Akabe biatında, Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Osman biatta bulunamadığı için, sağ elini sol elinin üzerine koyuyor, götürüyor öpüyor, alnına koyuyor ve ondan sonra da diyor ki: “İşte bu da Osman’ın biatı.” diyor. “Aramızda olmayan Osman’ın biatı.”
Ne oldu? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e biat edildi. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den başlayarak ondan sonraki gelen Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in 4 halifesine; birincisi Hz. Ebû Bekir, ikincisi Hz. Ömer, üçüncüsü Hz. Osman, dördüncüsü Hz. Ali. Önce Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e biat ediyor sahâbe. Sonra Hz. Ebubekir’e biat ediyor. Sonra Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, dikkat edin, bu biat, hem dünya için biattı yani dünya standartlarında bir tâbiiyeti. Eğer o, savaş emrini verirse, bunun için savaşa girmeyi, hayatını bu uğurda yok etmeyi göze alarak, biat müessesesini oluşturuyordu. Hz. Ebû Bekir’e biat edenler de gene dünya için ve ahiret için biat ettiler. Bu 4 halife boyunca biat müessesesi hem biatı hem tâbiiyeti gerçekleştirdi.
Tâbiiyetle biatın ayrıldığı yer, 4 halifeden sonraki halifeler içindir. Sahâbe, bu 4 halifeden sonraki diğer halifelere biat ettiler. Sahâbeden sonra gelen nesil de (tâbiîn de) halifelere biat ettiler. Ama sahâbeye tâbî oldular. Burada halifelere yapılan biat, dünya biatı oldu, dünya işlerinde onlara sadakatin bir işaretini temsil etti, emirde olmayı muhtevasına aldı. Ama tâbiiyet, sahâbeye yapıldı. Yani manevî bir gelişmenin sağlanması, ruhun Allah’a ulaşabilmesi, o sahâbenin irşad makamının standartları içindeki dizaynına göre sahâbeye yapıldı.
İşte Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde diyor ki:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
“O sabikûn-el evvelîn var ya, onlardan bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor.
İster ensar olsun, ister muhacirîn, sahâbeden sonra gelen neslin sahâbeye tâbî olduğunu görüyoruz. Ama aynı devirde halifeler de vardı. Sahâbenin yaşadığı devirde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonraki, ondan 30 sene daha sonraki devirde, halifelerin de devrinden sonra gelen devirde devrin halifelerine biat edildi, dünya standartları için. Ama halifeye tâbî olundu, ahiret için. Ruhlarının Allah’a ulaşabilmesi için sahâbeye tâbî oldular.
Öyleyse hem biat, hem tâbiiyet bir bütün oluşturdu Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra gelen 4 halifeden itibaren. Öyleyse bu bağlamda meselemizi ele alıyorsak, biat; dünya işleri için bağlanmaktır, tâbiiyet; ruhun Allah’a ulaşması ve kemâl derecelerinde olgunlaşabilmek için bağlanmaktır.
Allah razı olsun.
SORU: Daimî zikir, küllî zikir ve tesbih kavramlarını açıklar mısınız?
CEVAP: Bir insan zikre başlar, 7 binle. 2 bin 2 bin artırarak devam eder ve bu zikir müessesesi, tesbihle yapılan bir zikirdir, 47 bine kadar devam eder. Bunun adı aslında virddir, yani tesbihle yapılan zikir anlamına gelir.
Ne yapacaksınız? Gecenin bir vakti kalkacaksınız. Elinize tesbihinizi alacaksınız. Beyaz bir örtüyle tamamen dünyadan ilişkinizi keseceksiniz. Seccadenin üzerinde virdinizi yapacaksınız. Bu, zikirdir. Sonra zikrinizi giderek artıracaksınız. Adı vird olan bir zikir çeşididir. 47 bine kadar bu zikir böylece devam eder. 47 bine ulaştıktan sonra zikrinizi daha aşağıda da her zaman çekebilirsiniz. Ama önemli olan bu tesbihli zikri belki daha aşağı çekmekle asıl zikri yerli yerine oturtmanız söz konusu olmalıdır. Önemli olan odur; kalp zikri.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, siz yaşadığınız sürece, hayatta olduğunuz sürece kalbiniz çalışacaktır. Çalışmadığı an, öldünüz zaten. Ama çalıştığı sürece kalbiniz hep çift atar. Yani her çift hecede Allah kelimesini tekrar eder kendi lisanıyla. İnsan kalpleri şöyle atmaz; tık, tık, tık. Ama şöyle atar; tıktık, tıktık, tıktık. Daîma nefslerinizin kalbi “Allah” der, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Çift heceyle bu kelime tekrar edilir.
İşte nefsinizin kalbinin kendi muhtevası içerisinde yaptığı bu zikir, Allah kelimesinin tekrarı, aslında kalbinizi ayrı bir varlık olarak düşünüp yerli yerine oturttuğunuz zaman onun yaptığı bir zikir değildir, onun yaptığı tesbihtir. Neden? Çünkü kalp kendi kendine zikir yapmaz. Kalp, kendi muhtevası içinde daîma kalp atışlarını vücuda getirecektir. Kalp atışlarına paralel olarak da kendi lisanıyla Allah kelimesini o anda söylemiş olacaktır. Yani kalbinin atışlarının her çifti, bir Allah kelimesi mânâsına gelir ki; kendi lisanıyla o Allah’ı zikrediyor. Fakat böyle bir zikir, zikir anlamını neden taşımaz? Çünkü kalbin iradesinde değildir çalışmak. Onu otomatik sistemler çalıştıracaktır. Kanı çekecektir akciğerlerinizden, temizlenmiş kanı, vücudunuza dağıtacaktır. Ondan sonra vücudunuzdan toplayacaktır. Atar damarda birinci işlemi tamamlayınca toplar damarda vücudunuzdan toplayıp tekrar akciğerlerinize basacaktır temizlenmeleri için. Devamlı temizlenen kanın kalbinize geri gelmesi, kalbinizden vücudunuza dağılması ve devamlı çift atışlar, kalbinizin elinde olan bir şey değildir. Kalbiniz çalıştığı için, kalbiniz kendi kendisini çalıştırdığı için bu olay tahakkuk etmez. Otomatik sistemler kalbinizi çalıştırır. Onun için kalbiniz kanı basar ve toplar. Bu sebeple ses olarak çıkan kalbinizin her çift atışı, bir tesbihi ifade eder. Ama eğer siz, iradenizi kullanarak, kalbinizin atışlarına paralel olarak her kalbinizin çift atışında içinizdeki sessiz sesle bir Allah kelimesini söylemeyi adım adım geliştirirseniz işte bunun adı, kalp zikridir. Kalbiniz otomatik çalışır. Ama sizin iradeniz ona eşlik olarak, ona paralel olarak Allah’ın ismini iradî bir yapı içerisinde tekrar eder. Bunun adı, zikirdir.
Bütün elektronlar Allah’ı tesbih ederler. Neden? Elektronlar kendileri dönemezler. Üzerlerine ulaşan nötrinoların onlara verdiği enerjiyle dönerler. Yani dönüşleri, kendi iradelerinin dışındadır. Kalbin çalışması da kendi iradesinin dışındadır ve her dönüşünde kendi lisanına göre bir Allah sesini söylemek standardına göre Allahû Tealâ tarafından programlanmış olan bütün elektronlar, Allah kelimesini tekrar ederler. Ama gayri iradî olarak tekrar ederler. Onun için onların yaptıkları şey gene Allah’ın ismini söylemek olmasına rağmen bir tesbihtir.
Öyleyse kalbinizin her çift atışında Allah kelimesini söylemeyi usûl hale getirdiniz. Zikrinizi giderek artırdınız, artırdınız, bir gün günün yarısını geçtiniz; zahid oldunuz. Devam ediyorsunuz artırmaya. Öyle bir güne ulaştınız ki; günün 24 saatinde ne zaman dinleseniz içinizdeki sesi, sesiniz hep Allah kelimesini tekrar ediyor. Bunu öyle yapmak için aylarca uğraştınız, belki yıllarca sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ama bunu başardığınız zaman gördünüz ki eğer bir yıl, her gün 1 dakika, her hafta dakikaları azaltmak suretiyle giderseniz, 52. dakikaya ulaştığınızda daimî zikrin sahibi olursanız, vazgeçmezseniz, sabırla ve bütün iradenizi kullanarak buna devam ederseniz, bir yılda daimî zikre ulaşabilirsiniz.
Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, daimî zikrin sahibi olduğunuz zaman, bunun adı, zikr-i daimdir. Kalbiniz her an Allah’ı zikreder. Ve neyle zikreder? Sizin iştirak halinde olduğunuz sessiz sesinizle, sizin iradenizle gerçekleşir olay. Kalbiniz, kendi atışlarıyla Allah’ı zikreder; o kalbin tesbihidir. O atışlara paralel olarak siz Allah’ın ismini kendi iradenizle, sessiz sesinizle ikame ettiğiniz zaman, bunu devamlı hale getirdiğiniz zaman, aylarca kendinizi kontrol edersiniz, günün yarısında, ortasında gecenin bir kısmında devamlı kontrol ettiğiniz zaman, her an Allah’ın ismi içinizdeki sesle tekrar ediliyorsa siz, zikr-i daime ulaştınız. Sadece kalbiniz zikrediyor sevgili izleyenler ve dinleyenler, zikr-i daimde.
Sonra, bu zikr-i daime ulaştıktan sonra, aradan bir süre geçince, diğer uzuvlarınızın da bu tempoya iştirak ettiğini yaşamaya başlayacaksınız. Her uzvunuz ayrı ayrı Allah’ı zikretmeye başlar. Eğer bütün uzuvlarınız zikre iştirak ederse, her uzvunuzu denerseniz, gözlerinizde, kulaklarınızda, burnunuzda, başınızda, beyninizde, vücudunuzun her organında zikir adım adım tahakkuk eder. Bütün organlar buna dahildir sevgili izleyenler ve dinleyenler.
Ne zaman bütüne ulaşırsanız o zaman zikr-i küllînin sahibisiniz. Salâh makamında bunlar art arda tahakkuk eder. Zikr-i daim, zikr-i küllîye dönüşür. Sonra da Külli İrade yani sünnetullah, sizdeki bu küllî zikri tesbihe dönüştürür. Artık sizin iradeniz olmaksızın, bütün uzuvlarınızın Allah’ın ismini söylemeye devam ettiğini göreceksiniz. Artık kendi iradenizle bunu tahakkuk ettirmeniz söz konusu değildir. Sistem, otomatik olarak çalışmaktadır. Sorumluluğu sizden almıştır Allahû Tealâ. Sünnetullahına yani bütün kâinatı idare eden o Allah’ın İlâhi kompüter sistemine teslim etmiştir. Bu noktadan itibaren artık zikr-i küllîyi de aştınız ve tesbihe geçtiniz sevgili izleyenler ve dinleyenler.
İşte zikir, daimî zikir, zikr-i küllî ve tesbih, bu sırayı ve bu standartları ifade ve ihata eder.
Allah razı olsun.
Tevbe Suresinin 111. âyet-i kerimesinden bahsediyor kardeşimiz. Diyor ki:
SORU: Muhammed Suresinin 38. âyetini ve Saff Suresinin 4. âyetini açıklar mısınız?
CEVAP: Tevbe Suresi, 111. âyet-i kerimeden bahsediyor kardeşimiz. Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 111. âyet-i kerimesinde diyor ki:
9/TEVBE-111: İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cenneh(cennete), yukâtilûne fî sebîlillâhi fe yaktulûne ve yuktelûne va’den aleyhi hakkan fît tevrâti vel incîli vel kur’ân(kur’âni), ve men evfâ bi ahdihî minallâhi, festebşirû bi bey’ıkumullezî bâya’tum bihî, ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Allah muhakkak ki; Allah yolunda savaşan, böylece öldüren ve öldürülen mü’minlerden onlara verilecek cennet karşılığında, canlarını ve mallarını satın almıştır. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da, O’nun (Allah’ın) üzerine hak olan vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa eden kimdir? O’nunla yaptığınız alışveriş ile sevinin! Ve işte o, en büyük fevz (mükâfat)dir.
innallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum: Allah satın almıştır, iştira etmiştir, diyor. Mü’minlerden onların nefslerini.
ve emvâlehum: Ve onların mallarını.
bi enne lehumul cenneh: Cennet, onlara cennet vererek.
“Onlara vereceği cennetin karşılığında onların canlarını ve mallarını satın almıştır.” diyor Allahû Tealâ. “Cennet karşılığı cennet vererek.”
yukâtilûne fî sebîlillâhi fe yaktulûne ve yuktelûne: Allah yolunda cihad eden, öldürülen ve Allah yolunda Allah için başkalarını öldürenlerin bu hizmetleri sebebiyle, yaptıkları bu cihad sebebiyle satın almıştır.
va’den aleyhi hakkan: Bu Allah’ın onlara vaadettiği bir haktır.
“fît tevrâti vel incîli vel kur’ân; Allahû Tealâ’nın Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân’da da bahsettiği bir haktır bu.” diyor.
ve men evfâ bi ahdihî: Kim ahdini ifa ederse.
minallâhi: Allah’tan.
“Allah’tan daha çok ahdini ifa eden kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.
festebşirû: “Öyleyse müjdeleriz.” diyor.
bi bey’ıkumullezî bâya’tum bihî: “İşte bu, bu tarzdaki bir alışverişten dolayı sevinin.” diyor.
ve zâlike huvel fevzul azîm: İşte bu, en büyük mükâfattır, fevz-ul azîmdir.” diyor Allahû Tealâ.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, burada Allah için savaştan bahsediliyor, Allah için cihaddan bahsediliyor. Öldürmekten ve ölmekten bahsediliyor. Ve bundan 14 asır evvel sahâbe, Allah yolundaki cihadda öldüler ve öldürüldüler. Öyle bir toplumla hayata başlamışlardı ki zaten ölmek ve öldürmek onlar için son derece tabiî bir olaydı. Çünkü kabileler arasında kan davaları vardı. Hepsi kanlı katildiler. Hepsinin kabilesinden birçok insan öldürülmüş, hepsi de başka kabilelerden birçok insanı öldürmüştü. Onun için Allahû Tealâ sahâbeye:
“Siz bir zamanlar birbirinizin can düşmanıydınız. Sonra Allahû Tealâ kalplerinizi telif etti de can dostlar oldunuz.” diyor.
3/ÂLİ İMRÂN-103: Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrakû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufratin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.
İşte bu ölümün ve öldürmenin ve ölmenin zaten standartları içinde en çirkin şekilde yaşayan bu insanlar, kâinatın Allah’a en yakın insanları oldular, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in tâbiiyetinde.
Muhammed Suresinin 38. âyet-i kerimesine bakalım, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allahû Tealâ diyor ki:
47/MUHAMMED-38: Hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh(sebîlillâhi), fe minkum men yebhal(yebhalu), ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsih(nefsihî), vallâhul ganiyyu ve entumul fukarâu, ve in tetevellev yestebdil kavmen gayrekum summe lâ yekûnû emsâlekum.
İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye davet edilirsiniz, buna rağmen sizden bir kısmınız cimrilik yapar. Ve kim cimrilik yaparsa o taktirde sadece kendi nefsi için cimrilik yapar. Ve Allah Gani’dir (zengindir). Ve sizler fakirsiniz. Ve eğer siz (haktan) dönerseniz, (sizi) sizden başka bir kavimle değiştirir. Sonra onlar sizin gibi (cimri) olmazlar.
“Siz öyle kimselersiniz ki; mallarınızı Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz da yine içinizden bazısı cimrilik yapıyor. Ama cimrilik yapan bilsin ki; ancak kendisine zarar etmiş olur. Allah zengindir (yani hiçbir şeye muhtaç değildir). Siz ise fakirsiniz (yani muhtaçsınız). Eğer O’ndan (Allah’tan) yüz çevirirseniz, sizi ortadan kaldırır, yerinize, size benzemeyecek, Allah’a itaatsizlik etmeyecek bir millet getirir.”
Şimdi bundan evvelki âyetlere baktığımız zaman bu Muhammed Suresinin 35, 36, 37. âyetlerinde; “Ey mü’minler!” diyor Allahû Tealâ. “Savaşırken sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasınız. Allah sizinledir. Ve yaptıklarınızın mükâfatını asla eksiltmez.”
47/MUHAMMED-35: Fe lâ tehinû ve ted’û iles selmi ve entumul a’levne vallâhu meakum ve len yetirekum a’mâlekum.
Siz üstün olduğunuza göre gevşemeyin ve (onları) sulha davet etmeyin. Ve Allah sizinle beraber. Ve sizin amellerinizi asla eksiltmez.
36’da diyor ki:
47/MUHAMMED-36: İnnemel hayâtud dunyâ laibun ve lehv(lehvun), ve in tu’minû ve tettekû yu’tikum ucûrekum ve lâ yes’elkum emvâlekum.
Muhakkak ki dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir. Ve eğer âmenû olursanız ve takva sahibi olursanız (Allah’a ulaşmayı dilerseniz) size ecirleriniz verilir. Ve sizden mallarınızı istemez.
“Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Eğer siz îmân eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız.” Burada; “Allah’a takva sahibi olursanız.” diyor Allahû Tealâ, 36’da.
in tu’minû: İnanırsanız.
ve tettekû: Ve takva sahibi olursanız.
yu’tikum ucûrekum: O size ücretinizi verir.
ve lâ yes’elkum emvâlekum: Ve sizden mallarınızın tamamını da sormaz. (Yani mallarınızın tamamını Allah için harcamanızı istemez).
Şimdi diyor ki Allahû Tealâ 37’de:
47/MUHAMMED-37: İn yes’elkumûhâ fe yuhfikum tebhalû ve yuhric adgânekum.
Eğer sizden onu (mallarınızı) istese, böylece ısrar etse, siz cimrilik edersiniz. Ve (bu) sizin hasetinizi açığa çıkarır.
“Eğer sizden mallarınızın hepsini isteyip zorlarsa, cimrilik eder vermezdiniz. Böyle bir durumda Allah da sizin bütün kinlerinizi meydana çıkardı.” diyor.
Şimdi 38’e geliyoruz. Ondan sonra Allahû Tealâ diyor işte:
47/MUHAMMED-38: Hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh(sebîlillâhi), fe minkum men yebhal(yebhalu), ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsih(nefsihî), vallâhul ganiyyu ve entumul fukarâu, ve in tetevellev yestebdil kavmen gayrekum summe lâ yekûnû emsâlekum.
İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye davet edilirsiniz, buna rağmen sizden bir kısmınız cimrilik yapar. Ve kim cimrilik yaparsa o taktirde sadece kendi nefsi için cimrilik yapar. Ve Allah Gani’dir (zengindir). Ve sizler fakirsiniz. Ve eğer siz (haktan) dönerseniz, (sizi) sizden başka bir kavimle değiştirir. Sonra onlar sizin gibi (cimri) olmazlar.
“Siz öyle kimselersiniz ki mallarınızı (aslında yalnız kırkta birini istiyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)) Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz da yine içinizden bazısı cimrilik yapıyor. Ama cimrilik yapan bilsin ki ancak kendisine zarar etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, sizi ortadan kaldırıp yerinize size benzemeyecek bir millet getirir.”
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, burada Allahû Tealâ’nın söylediği; “Yerinize bir kavim getirir.” sözü açık ve kesin. Buradaki ifade sadece sahâbeye ait değil. Burada sahâbenin arasında bulunan, özellikle Allah yolunda mallarını harcamayı istemeyen, savaşmaktan kaçınan münafıklar var. Allahû Tealâ her zaman bunu yapabilecek güçtedir. Dilediği zaman bir cemaati topyekûn ortadan kaldırıp, yerine başkalarını getirir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in zamanında nasıl cemaatin arasında münafıklar varsa, her devirde bütün Allah’ın dostlarının bulundukları cemaatin içinde mutlaka münafıklar yer almıştır. Bugün de bütün cemaatlerde münafıklar mevcuttur.
Saff Suresinin 4. âyetinden bahsediyor kardeşimiz. Diyor ki Allahû Tealâ:
61/SAFF-4: İnnallâhe yuhıbbullezîne yukâtilûne fî sebîlihî saffen ke ennehum bunyânun mersûs(mersûsun).
Muhakkak ki Allah, kendi yolunda saf bağlayarak savaşanları sever. Onlar sanki birbirine birleştirilerek kuvvetlendirilmiş binalar gibidir.
“Biliniz ki Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Allah’ın yolunda).”
innallâhe: Muhakkak ki Allah.
yuhıbbullezîne: Onları sever, onlara muhabbet besler.
yukâtilûne fî sebîlihî: Allah yolunda.
saffen: Saf bağlayarak çarpışanlar (kendileri ölenler, şehit olanlar ve öldürenleri).
ke ennehum bunyânun mersûs: Kilitlenmiş bir duvar gibi.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın söylediği şeylere dikkatle bakın. Kardeşimiz, Ankara’dan kardeşimiz, bu Allah yolunda yapılan cihadın, öldürmekle, ölmekle alâkalı olan kesimlerini veriyor. Allah yolunda cihad, gün gelir ki bütün fedakârlıkları gerektirebilir. Bu fedakârlıkların belki en büyüğü insanın canını Allah yolunda vermesidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında birçok sahâbe şehit olmak şerefine erdiler.
Her devirde bu tarzdaki olaylar cereyan etmiştir. Allahû Tealâ’nın burada söylemek istediklerini ayrı ayrı âyetlerden kardeşimiz toplayarak bize ulaştırıyor, aslında sizlere ulaştırıyor, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bizim içimizdekilere ve dışımızdakilere, Allah yolunda cihad etmekle alâkalı âyetlerden bahsediyor kardeşimiz. Ve bir insanın hayatında belki en çok değer verdiği şey, muhtemeldir ki kendi hayatıdır.
Allahû Tealâ, unutmayın, sizin sadece malınızın sahibi değil, canınızın da sahibi. Dilediği an emanetini sizden almak hakkının, onun sahibi olan Allah her zaman sahibidir. Öyleyse canlarımız, mallarımız, bize ait olan her şey aslında Allah’ındır. Allahû Tealâ şehit olmamızı emrettiği an, onun gereği derhal eda edilir.
Allah razı olsun.
Burada bu suallerin cevabı tamamlanıyor, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allah razı olsun.
SORU: İsrâ-44’te geçen, “Göklerde ve yerlerde bulunanların kendileriyle gölgeleri ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.” Ayetini bizlere açıklar mısınız?
CEVAP: Ankara’dan bir dinleyicimiz, İsrâ Suresinin 44. âyet-i kerimesinden bahsediyor. Allahû Tealâ, İsrâ Suresinin 44. ayet-i kerimesinde Allahû Tealâ şunu söylüyor.
17/İSRÂ-44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran).
7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Halim’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).
tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne: “7 kat gökler ve arzda bulunanların hepsi, onların içinde bulunanların hepsi Allah’ı tesbih ederler.” diyor Allahû Tealâ.
Sonra diyor ki:
ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî: Bu, bütün bu âlemlerde hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmekte olmasın.
ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum: Ama siz onların tesbihlerini fıkıh edemezsiniz.
“Onların tesbih ettikleri şeyin Allah sözünden ibaret olduğunu, siz bunu fıkıh edemezsiniz, anlayamazsınız.” diyor Allahû Tealâ.
innehu kâne halîmen gafûrâ: O, gerçekten Halîm’dir ve mağfiret edicidir (günahları sevaba çeviricidir).
Şimdi Allahû Tealâ’nın burada söylediği ifade kardeşimizin söylediğiyle tutmuyor. O diyor ki; “İsrâ-44’te geçen, göklerde ve yerlerde bulunanların kendileri ve gölgeleri ister istemez sabah akşam, Allah’a sabah akşam Allah’a secde ederler.”
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, İsrâ-44’te bu okuduğumuz şeyler var. Başka âyetlere bakıyorum, İsrâ-44’ten evvelki âyetlere, onların arasında da gölge ederler diye bir şey, ‘Gölgeleri de kendileri Allah’a secde ederler.’ diye bir şey bulamadım. Sonrakilere bakıyorum. Buralarda İsrâ Suresinin 44’ten evvelki 3-4 âyet-i kerimesinde, 44’ten sonraki 3-4 âyet-i kerimesinde “Kendileri ve gölgeleri sabah akşam Allah’a secde ederler.” âyet-i kerimesini göremedim. Ama böyle bir âyet-i kerime, buna benzer bir âyet-i kerime var Kur’ân-ı Kerim’de. Orada Allahû Tealâ; “kerhen ve tav’an.” diyor; “Sabah akşam, bir kısmı isteyerek bir kısmı istemeden Allahû Tealâ’ya secde ederler.” ifadesi var.
13/RA'D-15: Ve lillâhi yescudu men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâluhum bil guduvvi vel âsâl(âsâli). (SECDE ÂYETİ)
Yerdekiler ve göktekiler ve onların gölgeleri, sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler. (Fizik vücutların gölgesi nefs ve ruhtur. Fizik vücutlar secde edince, nefsler de secde ederler. Ruh hasletleri ile isteyerek secde eder. Nefs, afetlerinden dolayı istemeyerek secde eder. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse, nefs tezkiyesine ulaşınca; ağırlık Allah’ın nurlarına geçer. O zaman nefs de isteyerek secde eder.)
Bir insan isteyerek secde ettiği zaman, onun gölgesi de secde eder. Başkası zoruyla istemeyerek de secde etse bir insan gene gölgesi de secde edecektir. Çünkü mutlaka biz varsak, birini görebiliyorsak ışık da var demektir. Işık varsa mutlaka gölge oluşur.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, kardeşimizden rica edelim de âyet-i kerimeyi bir defa daha incelesin, bize tekrar ulaştırsın. Bir defa daha açıklama yapalım inşaallah.
SORU: Şu zulmanî ilimlerden olan şeytanın reenkarnasyon safsatasını bizlere açıklar mısınız? Şeytan nasıl oluyor da Allah’ın bu insan kullarını böyle masallarla, hem de yanlış bir olgu olduğunu göz göre göre nasıl aldatabiliyor? Değerli açıklamalarınızı bekler, hürmetle ellerinizden öperiz.
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, kardeşimiz, bizim baktığımız pencereden bakıyor olaylara. Kur’ân-ı Kerim’in penceresinden bakıyor ve bizim gördüğümüzü görüyor. Kur’ân-ı Kerim, reenkarnasyona geçit vermiyor. Reenkarnasyon vardır diyenler şunu söylüyorlar kalın çizgilerle. Diyorlar ki; “İnsanların bir kısmı hastadır, bir kısmı dünyaya sakat gelir, bir kısmı daha çocukken ölür, bir kısmı ileriki yaşlara kadar yaşar, yaşlılıktan ölür. İnsanların davranışlarında ve onlara verilenlerde farklılık vardır. Öyleyse bu bir adaletsizliktir.” Böyle söylüyorlar. “Öyleyse Allahû Tealâ adil bir Allah olduğuna göre mutlaka” diyorlar “Bu hayat burada bitmez. Başka hayatlar da olmalıdır ki hasta olanlar sağlıklı olarak dünyaya gelsinler. Çocuk yaşta ölenler, küçücükken ölenler, şu dünyada yaşasınlar. Dünyanın zevklerini ve standartlarını yaşayarak sahibi olsunlar, onlara da aynı haklar tanınsın. Böylece adalet teşekkül etsin.” diyorlar. “Allah adaletin sahibi olduğuna göre mutlaka böyledir.” diyorlar. “Reenkarnasyon diye bir olay mutlaka vardır.” diyorlar.
Yetmez, sevgili izleyenler ve dinleyenler daha da öteye geçiyorlar; “Her şey tekâmül eder.” diyorlar. “Ruh da tekâmül eder.” diyorlar. Ruhu nefs zannediyor bu sevgili kardeşlerimiz. Ve “İnsanın birçok defa dünyaya gelmesi söz konusu olmalı ki her seferinde afetlerinden bir tanesi düzelsin. Ve geri kalanı düzelmese de önemli değil. Nasıl olsa tekrar gelecektir dünyaya. Öteki afetleri de adım adım düzelecektir. Tabiî kişi bu arada kendine bakıyor, durumu ne? “Meselâ” diyor, “Benim hâlâ birçok afetlerim ayakta.” “Ama meselâ ben,” diyor, “Şu anda hırsızlık yapmak diye bir talebin sahibi değilim. Öyleyse demek ki daha evvelden hayata gelmişim. O hayatlarımdan birinde bu düzelmiş. Öyleyse şu anda içki afetim varsa ben şu anda gerekeni yaparım, içkimi içerim, kumar afetim varsa kumarımı oynarım. Nasılsa gelecek hayatımda bu afetlerden bir tanesi de (kumar) gidecek. Ondan sonraki hayatımda içki gidecek. Bütün kötülükleri her hayata gelişimde bir tanesi mutlaka yok olacak.” Çünkü şeytanın ifadesi şöyle, insanları kandırma felsefesi; “Ve ruh her seferinde tekâmül ederek, afetler yavaş yavaş yok olacak. Yüzlerce defa hayata gelecek insanoğlu. Öyle bir gün gelecek ki bütün insanlar defaatle hayata gelmek sonunda tekâmül etmiş olacaklar. Ve artık insanlar öyle bir tekâmüle ulaşacaklar ki o tekâmül sıfatında Allah kıyâmeti koparacak. Bütün insanlar tekâmüle ulaştığı için de Allahû Tealâ bütün insanları cennetine alacak.
Gördünüz mü sevgili izleyenler ve dinleyenler ifadeyi? Kur’ân-ı Kerim istediği kadar “Biz cehennemi, insanların ve cinlerin çoğu için yarattık.” desin, ya da; “İnsanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık.” desin, insanların çoğunun mutlaka cehenneme gireceği Kur’ân-ı Kerimde istediği kadar kesinlik kazansın, Allahû Tealâ bir sürü âyet-i kerimede bundan bahsetsin, ama şeytan böyle söylüyor; “Bütün insanlar cennete girecek.” diyor “Sonunda. “Bu da” diyor “Ancak reenkarnasyonla mümkün olur. Ve öyleyse reenkarnasyon varsa,” diyor iblis insanlara, “Ne işiniz var?” diyor, “Namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekat vermekle bir sürü zora kendinizi ne diye koşuyorsunuz?” diyor. “Nasılsa kim bilir kaç bin defa bu hayata geleceksiniz.” diyor. “Her gelişinizde ruhunuz biraz daha tekâmül edecek. Sonunda öyle bir tekâmül olacak ki; herkes tekâmül edecek, bütün ruhlar tekâmül etmiş olacak. Ve herkes de doğru posta cennete gidecek.” diyor.
Adaletin böyle tahakkuk edeceğine bir sürü insan inanmış durumda, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu reenkarnasyona inananlar, sadece zulmanî ilimlerin sahibi olan okült kültürün sahipleri değil sevgili izleyenler ve dinleyenler. İnananlar, bu zulmanî ilimlere inananlar, reenkarnasyona inananlar, bizim dînimizin içinde de var. İşte birkaç tane profesör (isimlerini biliyorsunuz söylememize gerek yok) “Reenkarnasyon vardır.” diyorlar. “Kur’ân-ı Kerim, reenkarnasyona açık ışık yakar.” diyorlar.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim reenkarnasyona müsaade etmez. Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ diyor ki:
“İnsanlar, dünya üzerinde sadece bir defa ölürler.” diyor. “Dünya üzerindeki ilk ölümden başka bir ölüm dünya üzerinde tadılmaz.” diyor Allahû Tealâ.
44/DUHÂN-56: Lâ yezûkûne fîhel mevte illel mevtetel ûlâ, ve vekâhum azâbel cahîm(cahîmi).
Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar. Ve (Allah, böylece) onları cehennem azabından korumuştur.
İki tane âyete dayalı olarak söylüyorlar sevgili izleyenler ve dinleyenler söylediklerini; “Reenkarnasyon vardır.” diyorlar. “Çünkü Allahû Tealâ dedi ki” diyorlar, “Bu muhtevada dediler ki” diyor cehenneme girenler; ‘Ya Rabbi, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Buradan dünyaya ulaşmaya bir yol var mıdır?” diye soruyorlarmış.
40/MU'MİN-11: Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
(Kâfirler) dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin, böylece günahlarımızı itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmaya bir yol var mı?"
“E iki defa ölüm iki defa da dirilme söz konusuysa, tamam işte.” diyorlar, “Demek ki birden fazla hayat var bu dünyanın üzerinde.”
Bir başka âyet-i kerimede de Allahû Tealâ buyuruyor ki:
2/BAKARA-28: Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? (Kıyamet günü sur’a üfürüldükten sonra) siz ölü idiniz. Sonra sizi (kıyamet günü) diriltti. Sonra sizi (sur’a ikinci defa üfürüldüğünde) öldürecek. Sonra sizi (sur’a üçüncü defa üfürüldüğünde) diriltecek. Sonra (İndi İlâhi’de) O’na döndürüleceksiniz.
“Siz ölüler idiniz, Allah sizi diriltti. Tekrar öldürecek, tekrar diriltecek.”
İşte gene iki defa ölüm, iki defa dirilme. “E, birden fazla ölüm olduğuna göre bu reenkarnasyondur.” diyorlar.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, olaya dikkat edin. Dünya üzerinde sadece bir tek ölüm söz konusudur. O ölümden sonraki ikinci ölüm, kıyâmet günü gerçekleşecektir. Ve Allahû Tealâ’nın bu iki âyetteki açıklamaları; “Bizi öldürdün, yeniden dirilttin; yeniden doğduk, şeklinde değil, yeniden dirilttin şeklinde. Sonra da tekrar öldürmesi Allahû Tealâ’nın söz konusu. Sonra da tekrar diriltmesi söz konusu. Öyleyse muhtevayı dikkatle yerli yerine oturtun. Allah’ın öldürmesi ve diriltmesi söz konusu. Oysaki reenkarnasyoncular, doğumla vücuda gelecek olan sistemlerden bahsediyorlar. Öyleyse dünya üzerinde hiç kimsenin ikinci bir defa doğması söz konusu değildir Kur’ân-ı Kerim’e göre. Herkes dünya hayatında bir defa doğar ve ölür. Dünya hayatı o kişi için sona ermiştir. Peki, bu kişi ikinci defa hayata gelecek midir? Elbette gelecektir. Ama kıyamet günü, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve ikinci defa ölecek midir? Evet, ikinci defa gene ölecektir, gene kıyâmet günü, ikinci defa ölecek ve ikinci defa tekrar diriltilecektir.
Öyleyse hadi olaya beraberce bakalım. Ne oluyor kıyâmet günü? Bütün insanlar doğmuşlar ve ölmüşler. Kıyâmet gününü yaşayanlar, yaşayanların sonuncuları. Kıyâmet gününde sûr'a üfürülene kadar geçmişten geleceğe doğru devam eden bir hayat devam ediyor. Ve bu devam eden hayatın muhtevası içinde insanlar o hedefe ulaşmış oluyorlar, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Kıyâmet günü hayat bir yeni hüviyet kazanıyor. Sûr'a üfürüldüğü an, Allah’ın bütün partiküllere verdiği kinetik enerji (itiş enerjisi) sona ermiştir. Büyüme durur. Kâinat hâlâ büyüyor biliyorsunuz, büyüme durur. Ve bu sefer büyük kütlelerin küçük kütleleri çekmesi olayı (gravitasyon) başlar. Ve büyümekte olan kâinatın durmasından sonra küçülme başlayacağı için bir noktadan ayrılan bütün partiküllerin ayrılma hızı sebebiyle başlayan zaman adı verilen, geçmişten geleceğe doğru akan zaman durur ve gelecekten geçmişe dönen bir standart söz konusu olur.
Öyleyse gelecekten geçmişe yönelik bir dizayn. Zaman geçmişe doğru akmaya başlıyor. Sur’a birinci üfürülüşünde zaman duruyor ve zaman gravitasyon sebebiyle bütün partiküller küçülme alanına girdiği için, kâinat küçülmeye başladığı için, aklındaki o tek merkeze doğru bir dönüş söz konusu olduğu için zaman tersine dönüyor, gelecekten geçmişe dönüyor. Ve sıfır noktasına kadar bu konu devam edecektir. Yani yaratılış noktasına kadar bütün partiküllerin geri dönüşü söz konusudur. Ve zaman geriye doğru gittiğinde bütün insanlık tarihini muhtevasına alacak kadar geriye gidecek, ondan sonra da geri gitmeye devam edecek.
Dünyayla güneş birleşecek. Önce dünyayla ay birleşecek. Sonra dünyayla güneş birleşecek. Bütün sistemler tek bir kütleyi oluşturacak. Bu kütlenin de uzayları kaldırılarak bir noktaya ulaşacak ve o noktayı oluşturan bütün sistem enerjiye çevrilmiş olacak ve Allahû Tealâ enerjiyi de başlangıçta nasıl yok etmişse, ta kâinatın sonunda cennet ve cehennem hayatından sonra tekrar yok edecek.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir muhtevaya dikkatle bakın. Bütün kâinat yok oluyor kıyâmet günü. Ama insanlar, zaman kendilerinin hayatta olduğu tarihteki o güne ulaştığı zaman bütün insanlar mezarlarından canlanarak Allah’ın İndi İlâhi’sindeki mahşer meydanına doğru yola çıkıyorlar. Zaman çok hızlı bir şekilde geriye doğru giderken yer çekimi kuvveti olmadığı için dünya üzerinde bütün insanlar diriliyorlar. İlk dirilenler, kıyâmet günü ölenler. Dikkat edin, sur'a birinci üfürülüşünde kâinatta yaşamakta olan herkes mutlaka ölür. Bu birinci ölümdür, ölümleridir, dünya üzerinde olmuştur. Ondan evvelki bütün insanlar da zaten bu dünya üzerinde yaşamışlar ve ölmüşlerdir. Birinci ölüm, kıyâmet gününde yaşayanlar da dahil olmak üzere bütün insanlarda vücut buldu.
Şimdi zamanın geriye doğru gittiğini beraberce düşünelim. Ve geriye doğru dönen zaman parçası içerisinde kimin hayatta bulunduğu noktaya zaman ulaşmışsa, o kişiler derhal canlanıyorlar, yer çekimi kuvveti olmadığı için, tek yer çekimi alanı Allah’ın İndi İlâhi’sindeki mahşer meydanı olduğu için bütün insanlar mezarlarından çıkıp oraya doğru süzülüyorlar ve oraya ulaşıyorlar. Diğerleri, dünya üzerinde öldükleri yerden onlar da mahşer meydanına ulaşıyorlar. Yani kıyâmet günü yaşamakta olup da ölenler, ilk canlananlar onlar oluyor zaten. Zaman geri dönerken evvelâ son andan başlayacağı için, ilk canlananlar kıyâmet günü ölenler oluyor. Ve hepsi mahşer meydanında toplanıyorlar. Hepimiz toplanıyoruz. Ama herkes kendi öldüğü yaşta. Fizik vücutlarımız da bu dünyadaki oksijen alan, karbondioksit veren statü içerisinde, nefes almak mecburiyetinde olan mahlûklarız. Kıyâmet günü hepimiz canlanıyoruz. Orada mahşer meydanında toplanıyoruz.
Allahû Tealâ sur'a ikinci defa üfürtüyor İsrafil (A.S)’a. Ve hepimiz bir defa daha ölüyoruz; ikinci ölümümüz. Nerede? Mahşer meydanında, İndi İlâhi’nin daha evvelki bölümü, mahşer meydanı. Orada hepimiz ikinci defa ölüyoruz. Sonra mı? Sonra Allahû Tealâ sûr'a bir defa daha üfürtüyor üçüncü defa ve hepimiz yeniden diriliyoruz. Ama çok değişik bir dirilme.
*Madde-1: Hiç kimse topraktan yaratılmış olan fizik bedeniyle değil, enerji bedeniyle yaratılıyor. Artık hücre yenilenmesi yok, artık nefes almak yok, nefes vermek yok. Nefesle yaşamak, hücre yenilenmesi, hücrelerimizin milyonlarcasının ölüşü, yeniden yenilenmesi söz konusu değil.
*Ve herkes aynı yaşta. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de cennete ve cehenneme gireceklerin hepsinin aynı yaşta olduğunu söylüyor.
Öyleyse herkes aynı yaşta, cennet ve cehennemi yaşayabilecek olan vücut özellikleriyle, enerji bedenleriyle artık yaşlanmayacak bir şekilde yeniden hayata getiriliyor.
“Biz onları yepyeni bir yaratışla yeniden yaratanız.” diyor Allahû Tealâ:
56/VÂKIA-61: Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fî mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Sizin (dünya hayatındaki) emsallerinizi (bedenlerinizi), (ölümle) değiştirmemiz ve (ahiret âlemi için) sizi, bilmediğiniz bir şekilde (yeniden) yaratmamızda (Bizi geçecek yoktur).
“Ve nefsler birleştirildiği zaman.” diyor:
81/TEKVÎR-7: Ve izân nufûsu zuvvicet.
Ve nefsler eşleştirildiği (fizik vücutla birleştiği) zaman.
Berzah âlemindeki bütün nefsler geliyor, fizik vücutların içine giriyor. Aynı şekilde onlar da yerlerini alıyorlar. Hangi yaşta yeniden yaratılmışsak, o enerji bedenin içinde nefsler de var. Ve İndi İlâhi’ye ulaşıyoruz. Orada hayat filmlerimiz var. Hayat filmlerimiz de kazançlarımız fazlaysa sağ tarafımızdan, kayıplarımız fazlaysa sol tarafımızdan teslim ediliyor. Sonra da hepimiz birden cehenneme gidiyoruz. Herkes sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bir kısmı cehennemi görüp oradan çıkacak, cennete girecektir, aynı gün cennete gidecektir, bir kısmı ebediyyen cehennemde kalacaktır.
İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizayn söz konusu. Ne olmuş? İki defa dirilmişiz, iki defa da ölmüşüz. Öyleyse birinci dirilme, kıyâmetin başlangıcında, ikincisi de öldükten sonra yeniden dirilme. Birinci dirilme dünya üzerinde. Herkes dünyadaki standartlarda diriliyor kıyâmet günü. Ama ikinci ölüm, mahşer meydanında, ikinci dirilme gene mahşer meydanında. Şu dünya üzerinde ikinci bir dirilme veya ikinci bir ölüm hiçbir zaman vücuda gelmiyor. İkinci ölüm ve ikinci dirilme bu dünya üzerinde değil, kıyâmet günü mahşerde.
Öyleyse şu dünyada reenkarnasyon diye bir olayın tahakkuk etmesi, Kur’ân-ı Kerim âyetleri muvacehesinde hiçbir şekilde mümkün değil. Bu, iblisin bir safsatası. Korkunç bir tuzak. E insanlar buna ulaşırsa neyi düşünürler? “Biz nasılsa kim bilir bundan evvel kaç bin defa dünyaya geldik, bundan sonra da gene dünyaya geleceğiz. Her seferinde biraz daha ruhumuz tekâmül edecek. (Aslında nefsten bahsediyorlar). Ve neticede de hepimiz birden zaten cennete gireceğiz. Öyleyse ne gerek var?” diyor “Başkalarına iyilik yapmaya? Ne gerek var oruç tutmaya, namaz kılmaya, kendimi zorlamaya?” “Ben” diyor, “İçkimi de içerim, Allah’ın yasak ettiği ne varsa hepsini de yaparım. Vız gelir bana.” diyor. “Nasılsa beni” diyor “Allahû Tealâ cennetine alacak.”
İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler, iblisin bütün insanlara ulaştırmak istediği tuzak bu. Allah’ın bütün insanları cennetine alacağına insanları inandırarak, Allah ile ilişkilerini kesmek. Onların kurtuluşa ulaşmalarını kesinlikle engellemek, şeytanın temel amacı. Ve bunu reenkarnasyona inanan herkeste başarmış durumda.
Allah razı olsun.
SORU: Vakfa hizmetin Allah’a hizmet olduğunu açıklar mısınız? Görevlerin çakışması durumunda karar vermek için kriterimiz ne olmalı? Vakfa hizmet ederken diğer görevlerimizi aksatmamamız için nasıl bir düşünce sistemi içinde olmamız lazımdır?
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, vakfa hizmet ediyorsunuz. Ama bu arada namazın vakti gelmiş. Namazınızı kılmayacak mısınız? Elbette önde namaz gelir. Namazınızı kılacaksınız, Allah ile olan vazifelerinizi yapacaksınız. Öncelik sırasının tayini son derece basit; sizinle direkt olarak Allah arasındaki ilişkiler önde gelir. Başka insanlara hizmet de vakfa hizmet de hep manevî hizmetlerdir, Allah için yapılan hizmetlerdir. Önde gelen daima Allah’tır. Eğer bir sıralama söz konusuysa, böyle değerlendireceksiniz. Öyleyse buradaki değerlendirmede tereddütlü bir noktanın olmaması lâzım. Hepiniz için Allah’a hizmet söz konusu olmalıdır. Ve başka insanların hepsine yaptığınız hizmet de vakıf için yaptığınız hizmet de gene Allah içindir.
Öyleyse öncelik sırasını olaylar dizisine göre vermemiz gerek. Bir namazın vakti içerisinde hizmetinizi yapabilirsiniz ama o vakit içinde namazınızı mutlaka kılacaksınız. Sohbetinizi dinleyebilirsiniz ama o namazın içinde o vakit namazını o vaktin içinde mutlaka kılmak mecburiyetindesiniz. Tasavvufta namaz, sahâbenin yaptığı gibi daima vaktinde kılınır. Sonradan eda edilmesi, kazaya bağlanması tasavvufta öncelik kazanamaz hiçbir zaman. Mutlaka zamanında namazınızı eda etmek mecburiyetindesiniz. Yolculukta da zamanında kılmak mecburiyetindesiniz. Çünkü; “Namaz vakitleri belirli bir farz olmuştur.” diyor Allahû Tealâ, Nisâ-103’te:
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
Öyleyse üzerinize vakitleri belirli bir farzı var Allahû Tealâ’nın. Öncelik orada. Ondan sonra başka insanlara yardımla mutluluğunuzu yaşayabilirsiniz. Vakfa yardımla mutluluğunuzu yaşayabilirsiniz, hizmetle. Bunların hepsinin, olayları birbiriyle karşılaştırdığımız zaman bir değerlendirme ölçüsünde bir sıralaması her zaman olacaktır.
Allah razı olsun.
Burada bu konunun da sualleri tamamlanmış oluyor inşaallah. Allah razı olsun.
SORU: Nefsimizin aklımıza verdiği tesirlerden nasıl kurtuluruz? İslâm ahlâkıyla ahlâklanabilmem için davranışlarımı nasıl düzeltebilirim?
CEVAP: Bunun yegâne yolu, zikrinizi arttırmak sevgili izleyenler ve dinleyenler. Yani kurtuluş söz konusuysa, kurtulmak istiyorsa kardeşimiz nefsinin afetlerinden, bu kurtuluşun mevcut olabilmesi için afetlerin mevcut olmaması lâzım. Onları yok edebilecek olan tek silah, zikir silahıdır.
Aynı zamanda bir taraftan riyazet, bir taraftan mücahede sizi daha çok zikre ulaştırdığı için gene neticede dolaylı bir yoldan nefsinizdeki afetleri azaltan bir özellik taşır. Direkt olarak riyazet, riyazeti yaptığınız zaman nefsinizin kalbindeki afetleri azaltmaz. Direkt olarak mücahede, mücahedeyi yaptığınız zaman nefsinizin kalbindeki afetleri azaltmaz. Ama arkasından bu riyazetin gerektirdiği iradeyi kullanabilmek için zikre ihtiyaç duyarsınız. İşte daha çok zikre sizi sürükleyeceği için riyazet ve mücahede de dolaylı bir şekilde, ikinci safhada mutlaka nefsinizdeki afetlerin azalmasına sebebiyet verecektir.
Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda hepiniz için en güzele ulaşmak, bir taraftan zikirle nefsinizin kalbindeki afetleri azaltırken bir taraftan riyazet ve mücahedeyle zikrinizi arttırma yolunda bir gayretin sahibi olmak.
Aynı zamanda nefsinizin aklınıza verdiği, aklınıza tesir ettiği negatif neticelerden, yanlış şeyler işlemekten sizi kurtaracak olan bir başka faktör de zikrin, riyazetin ve mücahedenin dışında; başkalarının hizmetinde olmaktır. Başkalarına mutluluk ulaştırmak üzere faaliyete geçmeyi düşündüğünüz andan itibaren Allah’ın ülkesinde yaşamaya başlarsınız ve başkalarına kötülük edemezsiniz. Hani bir laf vardır; kaçmaktan kovalamaya vakit bulamamak. Siz de başkalarına hizmet etmekten, yardım etmekten, onlara iyilik etmekten, ne kendinize ne başkasına kötülük etmenin vaktini bulamazsınız. Kötülük etmeye vakit bulamazsınız.
İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler, başkalarının emrinde olmak; 1- Daimî zikrin sahibi olmasanız da sizi daimî zikirde yaşayan bir insanın, başkalarına hizmeti amaçladığınız sürece aynı standartlarına kavuşturur. Böylece en güzel standartlarda olursunuz, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bütün muhteva sizin gayretinize bağlı.
Bu söylediğimiz dört unsurun dördü de sizi nefsinizin kölesi olmaktan mutlaka o süre içinde kurtaracaktır. Hepsini ayrı ayrı uygulamanızı isteriz, dileriz. Ve başarabilirseniz bunun hükmünün, mutluluğunun size ait olduğunu hiç unutmayın.
Allah razı olsun.
SORU: Allah için infâk etmeyi âyetlerle ve sahâbenin yaşantısı ve diğer evliyalardan örneklerle bizlere açıklar mısınız? Allah razı olsun.
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, infâk etmek. Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:
2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
“Biz onlara 1 başağında 100 dane bulunan, 7 başaktan oluşan bir nebat grubu kadar ihsanda bulunuruz.”
Kimlere diyor?
1- Fîsebîlillâh olanlara diyor.
2- Verdiklerimizden infâk edenlere.
İşte Allahû Tealâ’nın sizlere 1’e 700 vermesi mümkün müdür? Mümkündür. Allah’ın yoluna girmeden evvel her kazandığınız dereceyi 10 katı olarak Allahû Tealâ Kirâmen Kâtibîn meleklerine verdiği emirle size yazdırır. Kim olursanız olun, dünyadaki en kötü insan için bile kazandığı her derecenin 10 katı, onun amel defterine yani hayat filmine mutlaka kaydedilir, 10 katı olarak. Ama kim Allah’ın yoluna girmişse, yani 14. basamağa ulaşmışsa, birçok işlemlerden geçmişse, âmenû olmuşsa, bu kişi mürşidine ulaştığı anda artık ona 100 katı verilmeye başlanır. Emmare kademesinde 100 katı, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde; 200, 300, 400, 500, 500, 600 katı verilir. Özelliği ne? Allah’ın yolunda olmak. Çünkü ruhunuz mürşidinize ulaştığınız an vücudunuzdan ayrılır ve Allah’ın yolunda olursunuz artık. Allah’ın yolundasınız ama bu mükâfatın size verilebilmesi için, 700 kata ulaşabilmeniz için infâk etmenizi istiyor Allahû Tealâ; Allah için vermek.
Allah için vermek, iki ayrı safhada gerçekleşir.
*Birincisi: Verdiğiniz sistem, %2,5’tir. Zekâtınızı verirsiniz, üzerinize farz kılınmış.
Farzın bununla bittiğini zannediyor insanlar. Hiçbirisi de Bakara Suresinin 177. âyet-i kerimesine bakmayı akıl etmiyor. Bakara Suresinin 177. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-177: Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’si ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn(muttekûne).
Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah’a, yevm’il âhire (Allah’a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah’a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takva sahibi olanlardır).
“Birr, sadece zekât vermek değildir. Zekâtın dışında, hasta olanlara, yolcu olanlara (yolda kalmış yolculara), çalışamaz durumdaki ihtiyarlara, yetimlere, hastalara, esirlere ve kölelere, 7 ayrı gruba kazandığınızdan vermek mecburiyetindesiniz.” diyor Allahû Tealâ.
*Bir zekât miktarı da onlar için. Öyleyse 2 tane %2,5: %5 eder. İki tane %2,5 sizin için helâl değildir, kazandığınızın %5’i size helâl değildir, onu Allah yolunda harcamak mecburiyetindesiniz.
Öyleyse bunun adı infâk etmektir. Rızk, Allah’ın verdiğidir. Siz rızkı alırsınız, başkalarına onu verdiğiniz zaman sizin yaptığınız bu verme işlemi, infâk adını taşır. Para verirsiniz, erzak verirsiniz, her şey vermek mümkün. Her birisi bir ayrı zekât ve birr olayını vücuda getirir.
Öyleyse sahâbeye baktığımız zaman bunun en büyük örneklerini görürüz. Başta 4 halife olmak üzere, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra gelen halifeler olmak üzere, herkes Allah yolunda sahâbe devrinde büyük zekâtlar vererek konularına girmişler. Ama bunların başında Hz. Ebubekir’i görüyoruz. Herkes Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in; “Savaş yapacağız, para istiyorum.” demesi üzerine büyük paralar getirmişler. Ama Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e evinin anahtarını getirip teslim ediyor: “Bundan sonra,” diyor, “Benim evim, içindeki her şeyle birlikte, bütün var olan, benim olan her şeyin sizin olması kaydıyla size teslim edildi.” diyor. Bu sebeple Hz. Ebubekir ‘sıddîk’ ünvanını almıştır; hem Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sadakati yüzünden hem de sadakaların en büyüğünü vermesi açısından, zekâtın, birrin en büyüğünü vermesi açısından, bütün varlığını o istikamette değerlendirmesi açısından. İşte bu, Allah için infâk etmektir. Bütün sahâbe sabah namazından sonra yollara dökülür ve herkes birbirine zekât vermek isterdi. Şimdi insanlar; “Biz vergi veriyoruz. Onun için zekât vermeyiz.” diye Allah’ın âyetlerine karşı geliyorlar.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, onlar sahâbeydi. Vermekte, hayırlarda birbirleriyle yarışırlardı. Onun için adları sabikûndur. Ama sizler de sabikûn-el evvelîn değil ama ahirî olmak yolunda bir gayretin içindesiniz.
Allah razı olsun.
SORU: İbrahim Hakkı Hazretlerinin; “Tedbirini terk eyle, kalbini O’na (yani Allah’a) berk eyle. Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.” ifadesi neyi anlatıyor?
CEVAP: Aslında; “Görelim Mevlâ neyler ve neylerse güzel eyler” dizesinin baştaki iki mısraını daha söylemek lâzım:
Hakk şerrleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Görelim Mevlâ neyler,
Neylerse güzel eyler.
Şimdi burada kişinin daimî zikre ulaştıktan sonraki durumunda artık tedbir müessesesi söz konusu değil. “Tedbirini terk eyle.” diyor. Ne zaman? Daimî zikre ulaştığın zaman, kendini başkalarının emrine adadığın zaman, senden artık kimseye bir kötülüğün sâdır olması mümkün olmadığı bir devrede, o zaman tedbir diye bir şeyin bir hükmü yok sevgili izleyenler ve dinleyenler.
Yaptığınız her şey, hayır. Her davranışınızda sadece derecat kazanıyorsunuz. Böyle bir ortamdasınız ve böyle bir ortamda hedefe yürüyorsunuz; hep hayırlar kazanarak. Bütün aksiyonlarınız, ruhunuz da nefsiniz de sadece hayrı istediği için hayır şeklinde tecelli ediyor. O zaman tedbirin anlamı da yok, gereği de yok. Çünkü zaten ruhunuzun emrindesiniz. Nefsiniz de ruh hüviyetine bürünmüş, Allah neyi emretmişse mutlaka gerçekleştiriyorsunuz, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeniz de bu standartlarda mümkün değil.
Şimdi gelelim konunun diğer kesimine; “Hak şerleri hayreyler, zannetme ki gayreyler.” Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Şunu demek istiyor, sevgili izleyenler ve dinleyenler; birisi sizin bir malınızı çaldı. Bu bir şerrdir o kişi için. Siz de onu şerr olarak görüyorsunuz, sizi sıktığı için, sıkıntıya soktuğu için. Ama aslında o kişi o malı çaldığı için derecat kaybediyor. O derecat sizin malınız çalındığı için size yazılıyor. Ne oldu? Derecat kazandınız. Sizin aklınızdaki şerr olayı, bir malınızın çalınmasıyla duyduğunuz huzursuzluk, onu şerr telakki etmeniz olayı, hayırla noktalandı. Her zaman böyledir. Kim bir üzüntüye, sıkıntıya düşmüşse, bir başka taraf, bir başka kişi tarafından düşürülmüşse, o kişi aslında bunu şerr olarak değerlendirir. Aslında hayırdır. Allahû Tealâ anında, şerr işlendiği anda, işleyen için şerrdir, işlenen için Allahû Tealâ onu derhal hayra döndürmüştür. Allahû Tealâ böylece şerrleri mutlaka hayra çevirir. “Hakk şerrleri hayreyler. Zannetme ki gayreyler.” Bunun dışında başka bir yol yoktur. Kim başka bir insan, başka bir cüzî irade tarafından bir şerr olayla karşılaşmışsa, buna muhatap olmuşsa anında ona muhatap olduğu an, o şerr Allahû Tealâ tarafından hayra çevrilmiştir. Görelim mevlâ neyler, neylerse güzel eyler; Ne yaparsa, Allahû Tealâ neye müsaade ederse o mutlaka ahsen olanıdır, en güzel olanıdır.
İşte biliyorsunuz Merkez Efendi, mürşidinin damadıdır. Mürşidi Sünbül Efendi Hazretleri, diyor ki:
“Hepiniz İstanbul içine dağılın, gördüğünüz yanlışlıkları yakalayın getirin bana. En çok yanlışlığı bulan, en güzel müdafaa eden (yani bunun açıklamasını en güzel yapan) benim yerime postumun sahibi olacak.”
Herkes birçok açıklamalar getiriyor. Falanca mahkemeye gitmişler, suçlular görmüşler, şöyle hatalı davranmışlar, böyle hatalı davranmışlar. Sonradan Merkez Efendi adını alacak olan kişi susuyor. Herkes konuşmasını bitirdikten sonra Sünbül Efendi soruyor:
“Sen bir şey söylemeyecek misin?”
“Efendim!” diyor “Ben de aynı yerlere gittim ama” diyor “Benim gördüğüm her şey merkezindeydi.” “Hakk,” diyor “Şerleri hayreyliyordu.” “Ve hayırdan başka da bir şey göremedim.”
Çünkü kim bir zulme uğramışsa, Allahû Tealâ derhal onun amel defterine, ona yapılan zulmün bedelini anında ödüyor. Ve hesaplar her an sıfıra müncer oluyordu. Her şey merkezindeydi.” diyor.
İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin sözleri bunları ifade ediyor.
SORU: “Tebliğ, revizyonizm değildir. Allah’ın indirdiği, tam ve mükemmeldir.” Acaba bu ifade doğru mudur?
CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allah’ın emrettiği her şey mükemmeldir. Tebliğ, Allah’ın indirdiğini tebliğse o mükemmeldir, revizyona hiçbir şekilde ihtiyaç göstermez. Sadece yozlaşma vardır. İnsan tabiatı yozlaşmaya müsait olduğu için bütün Allah’ın peygamberlerine yapmış olduğu tebliğler, o peygamber zamanında en güzel şekliyle yaşanır, ondan sonra yozlaşma başlar. İnsanlar unutur. İşte o unutulan şeylerin tekrar aslına rücû etmesi bir revizyon değildir, asl’a rücûdur.
Asl’a rücû ile revizyon arasında çok büyük bir farklılık vardır. Revizyonda şartların değiştirilmesi, birtakım yanlışların varlığına dayalı olarak yanlışların düzeltilmesi söz konusudur. Ama dînin tebliğinde revizyona (yeniden yapılanmaya) hiçbir kapı mevcut değildir. Bu, insanların yanlışlarının düzeltilmesi konusunda kendilerinden ilave edebilecekleri bir şeyler, revizyonu ve ihtilali oluşturur. Aslında böyle bir dizaynda Allah’ın dîni hiçbir değişikliğe kapı açmaz. Başlangıçtaki asıl neyse, o en mükemmelidir. Bütün devirlerin sonrasında da en mükemmel oluşunu devam ettirecektir. Öyleyse sadece tebliğ, asl’a dönüşü temsil eder. Onun ötesinde bir hüküm taşıyorsa, o tebliğ değildir, insanların kendi ilavelerini devreye almasıdır.
Öyleyse bizim sözlerimize dikkat edin sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, sadece, Allahû Tealâ’nın indirdiği Kur’ân-ı Kerim’de onların yaşantısını size söyleriz; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sahâbenin. Gördük ki onlar, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’ini bütün halinde yaşamışlar. Sonra asırlar boyunca Kur’ân-ı Kerim’in kalesinden, kale burçlarından büyük taşlar kopmuş, İslâm mahvedilmiş. İşte o kopan taşları yeniden yerine oturtmak, Kur’ân’ın aslî unsurlarını hayata geçirmek, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünneti seniyyesini hayata getirmek, ihya etmek; bu asıldır. Kur’ân’a dayalı olan standartlarda yeşerebilen bir bahçedir bu. Kim buna kendinden ilaveler yapmaya kalkarsa, o zaman bahçede yabani otlar söz konusu olur.
İşte insan tabiatının yozlaşmaya müsait oluşu sebebiyle 14 asır boyunca insanlar Kur’ân’dan adım adım uzaklaşmışlar ve yozlaşma bütün boyutlarıyla yerleşmiş. Bu hale gelmiş İslâm. İnsanları cennet saadetine ulaştıracak olan temel farzlar yok edilerek İslâmın bacakları kesilmiş. İnsanları dünya saadetine ulaştıracak olan temel farzlar yok edilerek İslâm’ın kolları da kesilmiş. Bu bacakları ve kolları yeniden yerlerine takmak ve İslâm’ı Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta bütün taassubî öfkelerden ve engellerden arındırarak İslâm’ı yeniden ihya etmek, taassubu mutlak olarak devre dışı bırakmak, İslâm’ın temel görevidir. Öyleyse tebliğ sadece asli hükümleri içerebilir.
Allah razı olsun.
SORU: Kirâmen Kâtibîn meleklerinin şu anda da, ihlâsa ulaşmadan düşüncelerimizi kaydettiğini öğrendik. Daha önce düşüncelerimizden sadece ihlâs makamında hesaba çekileceğimizi zannediyorduk. Öyle biliyorduk.
CEVAP: Yani diyor ki kardeşimiz bize; “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” diyor.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ne perhiz var, ne lahana turşusu. İki olay birbirinin içinde, çok mantıklı bir şekilde içinde. Acaba Allahû Tealâ’nın Kirâmen Kâtibîn melekleri neden düşüncelerinizi filme alıyor? Düşüncelerinizle davranış biçimlerinin arasındaki farkı ortaya koymak için. Düşüncelerinizden hesaba çekilmiyorsunuz. Tam tersine düşünceleriniz sebebiyle yaptıklarınızdan hesaba çekiliyorsunuz. Kardeşimiz burada bir esası, temeli atlamış. Anlamamış konuyu. Düşüncelerinizin filme alınmasının sebebi, sizin halisane niyetinizin ne olduğunu gösteriyor. Öyleyse düşüncelerinizle aksiyonlarınız arasındaki farklılık, Mahkeme-i Kübra’da hesaba çekildiğiniz zaman sizin derecelerinizde yükselme veya düşmeyi vücuda getirecektir.
Öyleyse düşüncelerinizden hesaba çekilme müessesesi, düşüncelerinizin başkalarına yönelik bir kötülükle neticelenmesi halinde geçerlidir. Öyleyse böyle bir muhtevaya dikkatle bakın sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın buradaki idrak noktasını ait olduğu yere oturtun. Düşünceniz var ve davranışınız var. Davranışınızla düşünceleriniz arasındaki fark, sizin taammüd miktarınızı ifade eder. Yani hangi kötülüğü isteyerek, bilerek yaptınız, hangi kötülüğü isteyerek, bilerek önlediniz. Taammüd, suçun temelini oluşturur. Bir kötülüğün görünürde kötülük olarak görünmesi ama realitede bunun bir kötülük olmaması hali, sizi kurtuluşa ulaştıracak olan bir husustur. O zaman düşünceleriniz sizin hesaba çekilmeniz değil, bundan bir zarar görmeniz değil, mükâfatlandırmanızı gerektirir.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir misal vermiştik, hatırlarsınız. Demiryolunda ayağı raylara takılan birisini bir başkası ayağını kırarak kurtarıyor. Bu arada kişinin düşüncelerine bakıyoruz. Kişinin düşüncesi, o kişinin ayağını özellikle kırarak kurtarmak mı, acaba ayak kırılmadan da ordan kurtarılabilir mi o kişi? Ve acaba fiili yapan hangi düşünceyi taşıyor? Her zaman bunu gerçekleştireceksiniz. Bir insan elindeki tabancayı öyle bir şekilde kullanıyor ki tabanca elinden yere düşüyor ve taşıt var arkasında, tabanca yere düşerken tetik ateş alıyor, birisini öldürüyor. Bir de kişi tabancasını temizlerken yere düşürüyor, farkında bile değil. Hiçbir zaman bir başkasını öldürmeyi düşünmemiş. Ama tetik takılıyor, çıkan kurşun birisini öldürüyor. Düşünceleriniz, böyle bir olayda kötü niyetiniz yoksa sizi kurtaracak olandır. Kötü niyetiniz varsa fiiliyatınıza yansıyan bir standardı açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kendini müdafaa gibi görünen bir öldürme olayında aslında katilin türlü hileleri, desiseleri olabilir.
Öyleyse düşüncelerinizden hesaba çekilmek dediğiniz zaman, düşüncelerinizi fiile sokmadan evvelki halinizle hesaba çekilmek söz konusu. Ama Allahû Tealâ’nın düşüncelerinizi filme almasından murad o değil. Fiiliyata dökülmemiş bir düşüncenizin hesabından sorumlu değilsiniz. Ne zamana kadar? Salâh makamına kadar. İhlâs makamına kadar. İhlâs makamında fiiliyata dökülmemiş olan düşüncelerinizden sorumlusunuz, kötü düşüncelerinden. Onlar da zaten hiçbir zaman oluşamayacağı için gene sorumlu değilsiniz. Neden oluşamayacak? Çünkü nefsinizde afet yok.
Farkı acaba anlatabildik mi sevgili izleyenler ve dinleyenler? Kardeşimiz aslında çok önemli bir konuya dokunuyor. Kirâmen Kâtibîn meleklerinin düşüncelerinizi filme almaktan muradı, aksiyonlarınızla (yaptığınız fiille) düşüncelerinizin arasındaki farklılığı ortaya koymak. Bir sahtekâr mısınız, orada belli olur. Ama düşüncenizden değil, düşüncenizin fiiliyata dökülen kesimiyle farkından kaynaklanan bir cezalanma işlemi. Mutlaka aksiyonunuz devrededir. Aksiyonunuz devrede değilse, düşünce sisteminizde başkasını cezalandırma isteğiniz faaliyete dökülmedikçe o noktaya kadar size hiçbir zarar vermez. Ama davranış biçiminiz düşüncenizle farklı bir dizayn gösterirse, o zaman konunun içinde sahtekârlık vardır. Siz göründüğünüz gibi değilsiniz. Başkasına zarar vermek isteyen bir hüviyettesiniz ve bunu gizlemek eğiliminiz var.
İşte taammüd müessesesine dikkat edin. Eğer başkasını bir kişi kasten öldürecekse, bunu türlü desiselerle gizlemeyi başarmışsa, onun hayat filminin düşünce standartları o kişiyi ele verir. Aslında kişi buna kaza süsü verir. Dünya üzerinde kimse bunun farkına varmaz. Ama aslında o kişi taammüden bu cinayeti işlemişse düşünceleri onu ele verir. O cinayeti işlemediği sürece düşüncesinin o kişiye bir zararı yoktur. Ama düşünce onun cinayeti işlemesine sebebiyet vermişse, kişi bunu kurnazca bir şekilde cinayeti kaza hüviyetine sokmuşsa, dünya mahkemelerinde ceza almadan paçayı sıyırır. Ama sevgili izleyenler ve dinleyenler, Mahkeme-i Kübra’da düşüncesi onu ele verecektir. Bu, düşünceden hesaba çekilme değildir. Bu düşüncenin, aksiyonun negatif cephesini ortaya çıkarmasından kaynaklanan bir olgudur. Öyleyse ikisi arasında çok büyük bir farklılık var.
Allah razı olsun.
SORU: Anında size ulaşmak istediğim olaylar yaşıyorum. Her seferinde nefsimle karşılaşıyorum. Nefsim size ulaşmamı istemiyor kesinlikle. Hâlbuki ulaştığım zaman yükün üzerimden kalktığımı hissediyorum. “Sakın mürşidini arama diyordu nefsim bana.” diyor. “Çok meşgul. Aramaya karar verirsen sen de bu faturaların altından kalkamazsın.” diyor. “E, zaten evdeki yükün büyük kısmı senin üzerinde.” diyor. Ben de hep sizin haberdar olmanızı istiyorum. Çünkü ahsen cevaplar sizde. Tavsiyeleriniz ne?
CEVAP: Sevgili kardeşlerim, muhakkak ki doğrusunu söyleyen Allah’tır. Yaptığınız şeylerin sizi rahatsız etmesi davranış biçimlerinizin, tabiî bir olgudur. Ama bunun tedbirini almayı Allah öğretecektir. Öyleyse her zaman yanlışlık yapabilirsiniz. Ulaştığınız zaman o hataların düzelmesi istikametinde çözümler ulaştırılır size. Öyleyse ulaşmanızda fayda var.
Allah razı olsun.
SORU: Bize, Allah’a inanıp güvenmekten, O’nun her zaman bizim iyiliğimizi istemesinden, bize olan sevgisinden ve bizim talebimize Allah’ın icabet etmesi arasındaki bağlantıdan bahseder misiniz?
CEVAP: Allahû Tealâ diyor ki:
“Eğer inanıyorsanız, Allah’a tevekkül edin, güvenin. Eğer güveniyorsanız bilin ki en kuvvetli sizsinizdir.”
3/ÂLİ İMRÂN-160: İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi felyetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).
Eğer Allah size yardım ederse, o zaman sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yardımsız (yüz üstü) bırakırsa, ondan sonra size kim yardım eder. Öyleyse mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler (Allah’a güvensinler).
Bu cevap, kardeşmizin sorduğu her sualin, bu cevap, kardeşimizin burada sorduğu suallerin cevabıdır. Allah’a güveniyor musunuz, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Eğer güveniyorsanız, sizinle beraber O vardır. O varsa, en kuvvetlisiniz. Siz kuvvetli olduğunuz için mi? Hayır değil. Kainatı yaratan en kuvvetlinin sizinle beraber oluşundan. İşte onun için hepinize diyoruz ki; en kuvvetliyiz, en kuvvetli biziz. Neden? Çünkü Allahû Tealâ bizimle beraber. Biz kuvvetli olduğumuz için değil, O; kâinatın en kuvvetlisi, kâinatı yaratan bizimle beraber olduğu için.
Öyleyse zelzelede sizinle beraber oldu. Hiçbirinizin burnu bile kanamadı. Bu mucizeyi yaşadınız. Ve birçokları bu olaya fena halde içerliyormuş. Hay Allah razı olsun. İçerlemeye devam etsinler. Ama bir de incelesinler bakalım durumu, gerçek mi değil mi?
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, öyleyse Allah’a tevekkül edin. Allah’a güvenin. Güveniniz ne kadarsa o kadar kuvvetlisiniz. Eğer Allah’a tam güven duygusunun sahibi olursanız, o takdirde sizin hayatınızın sizin için hiçbir değeri kalmayacaktır. Her şeyinizi O’na bağlamış olacaksınız. Öyle bir hafifleyeceksiniz ki size ait olan hiçbir şey kalmayan siz, kâinatın en kuvvetlisinin yanında olacaksınız. O zaman en kuvvetli sizsiniz. Çünkü en kuvvetli, sizinle beraber, ikiniz beraber olduğunuz için en kuvvetlisiniz. Siz kuvvetli olduğunuzdan değil, O en kuvvetli olduğu için.
Öyleyse Allah’a güvenin. Biliniz ki Allahû Tealâ sadece sizin mutlu olmanızı ister. Ne kadar güveninizi artırabilirseniz, o kadar mutluluğu yaşarsınız.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler, hepinizin mutlu olması için biz de dualar ederiz, Allah’a tevekkül etmenizi dileriz. Ve sözlerimizi inşaallah burada bitiririz.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



