}
Dalâlet ve Hidayet (09.04.2000) 09.04.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100853

SOHBETİN ADI: DALÂLET VE HİDAYET
TARİH: 09.04.2000    


Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın üniversitesinde yeni bir ders söz konusu oluyor. Kod numarası: 8.3. Dalâlet ve Hidayet.

Sevgili izleyenler, dinleyenler ve sevgili öğrenciler! Dalâlet ve hidayet kavramları 2 ayrı cephe oluşturuyor. Bir insan doğuşundan hidayete adım attığı güne kadar dalâlettedir. Kim olursa olsun netice değişmez. Neticede bir peygamber de olsa başlangıçta herkes mutlaka dalâlette olarak doğar.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Muhteva kazanmaya başladığımız yıl, rüşte erdiğimiz yıl, akil baliğ olduğumuz yıl yaklaşık olarak 15 yaş olarak kabul ediliyor. Artık bir kişi bu yaşta doğruyu yanlıştan yavaş yavaş ayırt edebilecek olan bir noktaya gelmiştir. Bu noktadan itibaren teklif vardır o kişi için. Öyleyse teklif varsa o kişinin bu noktadan itibaren hidayet yoluna adım atması gerekir.
Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hidayetin başlangıç noktası, 14. basamaktır.

14. basamakta hidayet başlar.

1- Ruhun insan vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkması hali.
2- Nefsin tezkiyeye başlaması hali.
3- Fizik vücudun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlaması hali; şeytandan şeytana kul olmaktan kurtulmaya başladığı ve Allah’a kul olaya başladığı nokta.

Öyleyse 3 işlem birden başlıyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler ve sevgili öğrenciler! Biliyorsunuz ki biz insanlar 3 vücuttan yaratılıyoruz. Ruhumuz var, fizik vücudumuz var ve nefsimiz var. Nefsimiz başlangıçta sadece afetlerden oluşuyor, bütün kötülükler nefsimizle birlikte. Ruhumuzsa yaratılışın son safhasına göre dizayn edilmiş, tam ahsen bir hüviyette, Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiklerini asla işlemeyen bir hüviyette. Nefsimizse Allah’ın yasak ettiği her şeyi mutlaka işlemek isteyen, Allah’ın emrettiklerini ise asla yapmak istemeyen bir hüviyette. Fizik vücudumuza gelince o da 3. varlığımız.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler ve sevgili öğrenciler! Ruhumuz üfürülmüş;

32/SECDE 9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


“ve nefeha fihi min ruhihi.” diyor Allahû Tealâ Secde Suresinin  9. âyet-i kerimesinde. “Onun, insanın içine ruhumdan üfürdüm” diyor.
 
Fizik vücudumuz halk edilmiş. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

15/HİCR 26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.


“Andolsun ki biz insanı “salsalin” adı verilen şekillenmiş bir topraktan halk ettik.”

Nefsimize gelince o şekillenmiş; Allahû Tealâ tarafından dizayn edilmiş.
Şems Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

91/ŞEMS 7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).


Allahû Tealâ, 3 âyet-i kerimede 3 vücudumuzun 3 ayrı hüviyette dizayn edildiğini söylüyor. İşte 3 vücudumuzdan, ayrı ayrı hüviyetlerde vücuda gelen, ayrı maksatlara göre yaratılmış olan bu 3 tane vücudumuzdan (her birinin aldığı emirleri yerine getirebilmesi için)  Allahû Tealâ ezelde yemin, misak ve ahd” adlarıyla her birinden ayrı bir yemin almış.

Nefsimiz yemin vermiş Allahû Tealâ’ya. Allahû Tealâ buyuruyor ki Muddessir 38, 39, 40. âyetlerde:
 

74/MUDDESSİR 38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR 39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR 40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.


“Bütün nefsler rehinedirler. İktisap ettikleri dereceler itibarıyla ama yeminlerini yerine getiren nefsler, yemin sahipleri, onlar cennette olacaklardır.”

Öyleyse Allahû Tealâ nefsimizden yemin almış. Bu yeminin mahiyeti ise tezkiye olmak, temizlenmek, arınmak. Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesi bu konuyu aydınlatıyor.

91/ŞEMS 9: Kad efleha men zekkâhâ.

Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.


Ondan evvelki âyette (Şems-7’de): “ve nefsin ve mâ sevvâhâ: o nefse ve onu sevva edene yemin ederim.” diyor Allahû Tealâ.
 
Demek ki nefsimiz sevva edilmiş. Daha sonra da Allahû Tealâ diyor ki:

“kad eflâha men zekkaha:
andolsun ki onlar felâha ererler, cennet saadetine ererler.”

“O nefsler felâha ererler, cennet saadetine ererler; tezkiye olanlar. Sadece tezkiye olan nefsler cennet saadetine ulaşırlar.” diyor.

İşte nefsimizin Allahû Tealâ’ya verdiği yemin bu açıdan ortaya büyük bir hakikati çıkarıyor. Nefsimiz tezkiye olmak üzere Allahû Tealâ’ya yemin vermiş ve kurtuluşu ancak yeminini yerine getirmekle.

Öyleyse nefsimizin dalâletten kurtulmaya başladığı nokta nefs tezkiyesine başladığı noktadır.
 
Ruhumuza gelelim; Allahû Tealâ’ya ruhumuz misak vermiş ezelde. Misakın mahiyeti Ra’d 20 ve 21’de ifade buyruluyor.

13/RA'D 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


“Onlar ki Allah’a verdikleri ahdi yani 3 yeminlerini birden yerine getirirler, ifa ederler (3 yeminini birden). Ve özellikle misaklerini bozmazlar.”

Hepsini bozmamak anlamını taşıyor. Misakın da ne olduğunu 21. âyet-i kerimesi anlatıyor. Ra’d Suresinin bir sonraki âyet-i kerimesi:

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


vellezîne: ve onlar.
yasılûne: vasıl ederler.
mâ: şeyi.
emerallâhu: Allah’ın emrettiği şeyi.
bihî: O’na (Allah’a).
en yûsale: ulaştırmayı.

“Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), Allah’a ulaştırırlar.”

Kim bunlar? Misaklerini bozmayanlar. Misaklerini yerine getirenler.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Olay açık ve kesin bir hüviyette ortada. Ruhumuzun Allah’a verdiği yeminin adı “misak”ve ruhumuzun biz ölmeden evvel hayattayken kendi irademizle Allah’a doğru yola çıkması ve Allah’a ulaşması.

Öyleyse hidayet, hidayete adım atmak; ruhumuzun Allah’a doğru yola çıkmasıyla mümkün.

3. açıdan fizik vücudumuza bakalım sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ve özellikle sevgili öğrenciler, üniversitemizin değerli öğrencileri! Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerine bakıyoruz, Allahû Tealâ buyuruyor ki:

36/YÂSÎN 60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN 61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.


“Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Çünkü şeytan, size apaçık bir düşmandır. Ve ben sizden Bana kul olun diye ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm’dir.”

Öyleyse fizik vücudumuzun dalâletten kurtulabilmesi, hidayete adım atabilmesi, şeytana kul olmaktan kurtulduğu noktadan itibaren başlıyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ruhumuzun biz ölmeden evvel vücudumuzdan ayrılarak Allah'a doğru yola çıkması, ruhumuzun Allah'a verdiği misakin yerine getirilmesi açısından dalâletten kurtulmaya başladığımız noktayı işaretler. Fizik vücudumuzun hidayete başlaması, Allah'a verdiği ahd açısından şeytana kul olmaktan kurtulduğu andan başlar ve nefsimizin Allah'a verdiği yeminin yerine getirilmeye başlanması yani nefsimizin tezkiye olmaya başlaması, nefsimizin hidayetinin başlangıç noktasıdır.

Bunların 3'ü değişik zamanlarda hidayete ererler.

1- Ruhumuz Allah'a ulaştığı an ruh açısından hidayete ermiş oluruz.
2- Fizik vücudumuz ahsen olup da Allah'ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiç bir fiili işlemeyen bir hüviyete geldiği zaman fizik vücudumuz açısından hidayete ermiş oluruz.
3- Nefsimiz ahsen olup da Allah'ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiç bir fiili işlemeyen bir duruma geldiğinde, o zaman nefsimiz açısından ahsen oluruz.

Bunlardan ahsen olarak yaratılan sadece ruhumuzdur. Ve ruhumuzun da hidayeti, bizim hedefimiz için geldiği yere, ona o ahsen olmayı veren ve geldiği yer olan Allah'ın Zat'ına geri dönmeyi Allahû Tealâ nasip kıldığı an ruhumuz için hidayet söz konusu olur.

Öyleyse şimdi hidayet nevilerinin 3'üne ayrı ayrı bakalım sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ruhumuzun hidayete ermesi konusunda Allahû Tealâ Âli İmrân 73’de şöyle söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


“innel huda hudallah.”

inne: muhakkak ki.
el huda: hidayet.
hudallah: Allah'a ulaşmaktır.

Bakara Suresinin 120. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


“inne hudallahi huvel huda."

inne: muhakkak ki (şüphesiz ki).
hudallahi: Allah'a ulaşmak.
huve: işte o.
el huda: hidayettir.

Öyleyse ruhumuzun hidayeti açık bir şekilde ifade edilmiş. Ruhumuzun hidayete erdiği nokta açık bir şekilde dizayn edilmiş. Allah'a doğru, ruhumuz vücudumuzdan ayrıldığı anda hidayete adım atar. Allah'a ulaştığı an hidayetini tamamlar.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Fizik vücudumuzun hidayeti nedir? Bunu Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesi anlatıyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

16/NAHL 36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


"Biz bütün kavimlerde resûl beas ederiz, vazifeli kılarız, risaletle vazifeli kılarız. O kavimlerdekileri şeytana kul olmaktan kurtarsınlar diye. Bir kısmı böylece, bu sebepten hidayete erdiler."

Yani “O resûle tâbî olanlar şeytana kul olmaktan kurtularak hidayete erdiler." diyor Allahû Tealâ. Ve ilâve ediyor: "Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu." diyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse Allahû Tealâ açıkça fizik vücudun da bir hidayetinin mevcut olduğunu, fizik vücudun hidayetinin şeytana kul olmaktan kurtulduğu zaman gerçekleşeceğini, başlangıç noktasınınsa tâbî olmak olduğunu ifade ediyor. Çünkü kişi tâbî olduğu anda nefs tezkiyesi başlar. Nefs tezkiyesinin temizlik alanına giren daha ilk %1'de nefsin kalbindeki afetlerden %1'i yok olmuştur. Şeytanın hâkimiyeti %1 azalmıştır. İlk %7 ile Nefs-i Emmare oluşur, nefsimizin kalbinde %7 nur birikimi olmuştur. Fazıllar gelmiştir, nefsin afetleri olan öfke, kin, kıskançlık, haset, düşmanlık gibi faktörlerin %7'si yok olmuştur. Her biri için kendi %7'si yok olmuştur. Ve böylece o kişi Nefs-i Emmare'ye ulaşmıştır. Ve başlangıçtan itibaren, mürşidine ulaştığı noktadan itibaren o kişinin nefs tezkiyesi başlayacağı için nefs tezkiyesi daha ilk %1'ini tamamladığı anda kişinin de şeytana kul olmaktan kurtuluşu, %1 oranında tahakkuk eder. Neticede 7 kademede %7=%49 fazl biriktiren bir insan, nefsinin kalbinde 2 de huşûdan aldığı nurla %51 nura kavuşur. Bu nokta şeytanın hâkimiyetinin yarıdan aşağı düştüğü noktadır sevgili öğrenciler. Ve burada artık şeytan duruma hâkim değildir, şeytana kul olmaktan kişi yarıdan daha fazla kurtulmuştur. Şeytana kul olmaktan kurtulduğu kesindir artık, hâkimiyet şeytanda olmadığı için. Ama Allah'a kul olabilmiş midir? Hayır. Yolun yarısını aşmıştır.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Gelelim 3. fasla. Nefsimiz için söz konusu olan şey de gene hidayettir. Allahû Tealâ Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

5/MÂİDE 105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


“Ey âmenû olanlar! Nefslerinizin sorumluluğu üzerinizedir. Nefsinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur, bir farzdır. Siz hidayete adım attığınız andan itibaren nefs tezkiyesine başlayarak hidayete adım attığınız andan itibaren dalâlette olanlar size bir zarar veremezler."

Nefs tezkiyesi biliyorsunuz ki sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler; nefsinizin kalbine Allah'ın nurlarının yerleşmesiyle başlayan bir olgudur. Böyle bir olgunun nefs tezkiyesi olduğunu çok açık bir şekilde Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesi açıklıyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

39/ZUMER 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye: Allah kitaba ve kitabın içindeki sözlere benzer şekilde ikişer ikişer indirir.

"Nurlar indirir" mânâsında kullanıyor bunu. Kitabı ve sözleri zaten Allahû Tealâ indirmiş ama kitap ve içindeki sözler bir ikili oluşturuyor. Allahû Tealâ da ikili ikili, 2 defa nur indiriyor.

1- Salâvât rahmet.
2- Salâvât fazl.

Öyleyse 1. ikili, salâvât rahmet, 2. ikili salâvât fazl. Neye istinaden söylüyoruz bunu? Nefs tezkiyesinin ancak rahmet ve fazılla mümkün olacağını söyleyen Nur Suresinin 21. âyet-i kerimesine göre.

24/NÛR 21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmasaydı, nefsinizin kalbine ulaşmasaydı içinizden hiç biriniz nefsinizi tezkiye edemezdiniz.

Öyleyse nefs tezkiyesi, Allah'ın nurlarının nefsimizin kalbine gelip yerleşmesiyle gerçekleşiyor. Burada tezkiyeden bahsediyor Allahû Tealâ. Ama hidayetin de bu tezkiye olduğu Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesinde ifade ediliyor. Burada Allahû Tealâ rahmet ve fazıldan bahsediyor, 2 tane nurdan bahsediyor. Bakara Suresinin 157. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ hidayete erecek olanların yani Allah'a ulaşmayı dileyenlerin üzerine ve bundan emin olanların üzerine salâvâtla rahmet isminde 2 nur gönderildiğini söylüyor.

2/BAKARA 157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.


Salâvâtla rahmet; işte Allahû Tealâ bu ikisini söylüyor. Salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl. Nasıl kitapta onun içindeki sözler bir ikili oluşturuyorsa salâvâtla rahmet de salâvâtla fazl da bir ikili. “İkişer ikişer Allah indirir." diyor nurlarını.

“mesâniye takşaırru: ikişer ikişer indirir.” diyor.

“culûdullezîne yahşevne rabbehum: onunla insanın huşû sahibi olmasını sağlar. O kişinin derileri ve kalbi bu gelen nurlarla ürperir." diyor Allahû Tealâ. "Huşûya ulaşır."

summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh: sonra da bunları, bu nurların gelmesini sağlayan zikirle o kişinin kalbi yumuşar ve titrer.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Buradaki muhtevaya dikkat etmenizi istiyorum. Allah'tan ikişer ikişer nurlar geliyor. 1. safha; kişinin huşûya ulaşması, sonra kalbinin yumuşaması yani nefsin afetlerinin yok olarak ruhun hasletlerinin yerine gelip yerleşmesi.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Eğer onu(Allah’ı) zikretmezseniz, kalbe Allah'ın nurları gelmezse kalp hem sertleşir hem de kararır. Bu konuya; kalbin sertleşmesine ve kararmasına "kasiyet" deniyor Kur'ân-ı Kerim'de. Bu kasiyet de yani kararma ve sertleşmenin zıttı da bu âyette ifade ediliyor.

summe: sonra (yani zikirler devam ettikçe).
telînu culûduhum ve kulûbuhum: o kişilerin hem ciltleri hem de derileri yumuşar.

“Allah'ın zikriyle yumuşar yani kasiyetten kurtulur ve kişi böylece tezkiye olur.”

Tezkiye olduğunu da arkadan zaten çok açık bir şekilde "hidayete ermek" ifadesiyle söylüyor Allahû Tealâ. Nefs tezkiyesinin hidayet olduğunu buyuruyor.  
zâlike hudallâhi: işte bu, Allah’ın hidayetidir.
yehdî bihî men yeşâu: kimi dilerse oraya, bu hidayete onu ulaştırır.
ve men yudlilillâhu yehdî bihî men yeşâu: kim de dalâletteyse onların bir hidayetçisi yoktur.

“ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).”

Burada dalâletle hidayetin birbirinden kesinlikle ayrı bir şeyler olduğunu, dalâlette olanlar için bir hidayetçi olmadığını yani hidayeti başlatan şeyin hidayetçi olduğunu Allahû Tealâ çok açık bir şekilde burada açıklıyor.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler!

Ruhun Allah’a ulaşması hidayettir.
Nefsin tezkiyesi hidayettir.
Fizik vücudun şeytana kul olmaktan kurtulması ve Allah’a kul olması o da hidayettir.

3 ayrı tür hidayet söz konusu ediliyor Kur’ân-ı Kerim’de.

Ruhumuz 21. basamakta Allah’a ulaşır, 22. basamakta hidayete erer.
25. basamakta fizik vücudumuz hidayete erer.
26. basamakta nefsimiz hidayete erer.

Ama bu 3 grup hidayetin başlangıç noktası, 14. basamaktır sevgili izleyenler ve dinleyenler! 14. basamak mürşidimize ulaştığımız basamak. Şimdi baştan bu noktaya gelelim. Birer cümleyle izah ederek şu noktaya ulaşmak istiyorum;

1. basamakta insanlar olayları yaşıyor ve bütün insanlar olayları yaşarlar.
2. basamakta olayları değerlendiriyoruz. Bütün insanlar bunu da yaparlar sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hep olayları değerlendirirler. Kendi kendilerine sorarlar: “Bu iş benim başıma neden geldi?”diye. Asıl bundan sonrası önemlidir ki onu insanlar bilmedikleri için yapmazlar. Allah’a ulaşmayı dilemek. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, 3. basamağa geçer. Dilemezse 3. basamağa geçemez. 3. basamağa geçen neticede şükredenlerden olacaktır. Geçemeyenler de neticede küfredenlerden olacaktır; İnsan Suresinin 3. âyet-i kerimesi gereğince.

76/İNSÂN (DEHR) 3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran.

Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.


Sevgili izleyenler ve dinleyenler! İnsanların %90’dan fazlası ne yazık ki başlangıçtaki 2. basamakta kalıyorlar. Gidecekleri yer ise cehennem, kurtuluşları söz konusu değil. Biz onların içinden ne kadarını doğru bilgilerle teçhiz edebilirsek o kadar güzel yapmış oluruz. Bir taraftan sizler sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, bir taraftan biz, insanlara bütün bu güzellikleri anlatmakla vazifeliyiz.
 
Öyleyse burada, bu noktada muhtevaya bakalım. 3. basamakta bir kararın, bir niyetin sahibi oluyoruz, bir dileğin sahibi oluyoruz: Allah’a ulaşmayı dilemek. Diliyorsak 3. basamaktayız ve bu bir kurtuluş sevgili izleyenler ve dinleyenler. Çünkü bu noktada adımız “âmenû” oluyor. Kim âmenû olmuşsa onun mutlaka kurtuluşa ulaşacağını söylüyor Allahû Tealâ. 4. basamakta Allah kalbimizdeki bu Allah’a ulaşma talebini, talep var ki varsa, Allahû Tealâ talebi mutlaka işitiyor, biliyor ve görüyor. 3 işlem birden gerçekleşiyor Allahû Tealâ’nın indinde, Allah’ın Zat’ında. Allah bunları görüyor ve Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor üzerimizde.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Allah’ın tecellisi, 4. basamakta bulunduğumuzu ifade eder ve 5. basamakta, Allahû Tealâ irşad makamıyla aramızda bulunan ve bizim ondan nefretimizi oluşturan, sağlayan “hicab-ı mesture” adlı bir perdeyi bizden, bizimle irşad makamı arasından çekip alıyor, bizim kalbimizden çekip alıyor daha doğrusu. Ve Allahû Tealâ bu hicab-ı mesturenin, bir başka ismiyle gurfun kalbimizde bir perde olduğunu ifade ediyor.
 
Sonra sevgili izleyenler ve dinleyenler! 6. basamakta Allahû Tealâ kulaklarımızda bulunan “vakra” isimli bir engeli alıyor. Bu engel bizim irşada müteallik hususları anlamamıza engeldi.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bir sonraki basamakta, 7. basamakta da Allah kalplerimizden “ekinnet” isimli idraki önleyen bir müessese (herkesin kalbinde var), bunu alıyor, yerine “ihbat” isimli idraki sağlayan bir ilâhi kompüter sistemini getirip kalbimize, nefsimizin kalbine yerleştiriyor. Herkesin kalbinde başlangıçta idraki önleyen bir ilâhi kompüter sistemi var, adı; ekinnet. Bunu alıyor yerine ihbat koyuyor Allahû Tealâ. 7. basamağa bakıyoruz; âmenû oluyoruz. Âmenû olanların mutlaka kurtuluşa ulaşacağını, Vel Asr Suresinin 1. ve 2. âyetleri söylüyor. Allahû Tealâ diyor ki:

103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.


“Asra, zamana yemin ederim ki insanlar hüsrandadırlar, gidecekleri yer cehennemdir. Ama âmenû olanlar, onlar cehenneme gitmezler.” diyor.

8.basamakta, Allah kalbimize ulaşıyor.

Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesi:

64/TEGÂBUN 11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


“Kim Allah’a âmenû olursa onun kalbine ulaşırım.” diyor Allahû Tealâ.

9. basamakta Allah, kalbimizin nur kapısını Allah’a çeviriyor. Kaf Suresi 33. âyet-i kerime’de Allahû Tealâ bu hususu ifade ediyor. Diyor ki:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


“Onlar ki gaybta Rahmân’a huşû duyanlar, Allah onların kalplerini Allah için döndürür.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bundan sonraki safhada 10. basamak var. En’âm Suresi 125. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm: Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar, İslâm’a açar.

Yani göğüslerini yardığı insanların kalplerine Allah’ın nurlarının ulaşması için bir yol açar. Çünkü Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ insanların kalplerine nurun ulaşabilmesi için mutlaka o kişinin kalbinin yarılması ve İslâm’a açılması gerektiğini söylüyor. “Başka türlü o kişinin kalbine Allah’ın nurları ulaşmaz.” diyor.

39/ZUMER 22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.


Öyleyse 11. basamakta zikir yapıyoruz; Allah’tan gelen rahmetle fazl göğsümüze ulaşıyor, göğsümüzden kalbimize ulaşıyor, kalbimizden içeriye giremiyor çünkü kalbimiz mühürlü ama sızıyor içeri. Bu sızma %2 çevresinde filan oluşabilir sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu sızmayla da huşû sahibi oluruz. Sonra hacet namazını kılarız. Allah’ın sözü var; huşû sahiplerine mutlaka hacet namazı kıldığında mürşidini göstereceğine dair.

Bakara Suresinin 45. ve 46. âyet-i kerimeleri.

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


Ve Allahû Tealâ gereğini yapıyor, kişi hacet namazını kıldığı zaman ona mürşidini gösteriyor. 13. basamaktayız. 12. basamak, huşû sahibi olduğunuz basamak. 13. basamak, Allah’ın bize mürşidimizi gösterdiği basamak. Ve 14.basamaktayız, mürşidimize ulaşıp önünde diz çöküp tövbe ettiğimiz zaman eğer Allah’a ulaşmayı diliyorsak; devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelip yerleşiyor. Bizim ruhumuz da Allah’a doğru yola çıkıyor.

İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler! Burası, hidayetin başlama noktası. Kimin ruhu vücudundan ayrılmışsa o kişinin ruhu Allah’a ulaşmak üzere vücudundan ayrılmıştır, mürşidine ulaştığı gün. Kim mürşidine ulaşırsa o gün nefs tezkiyesine başlar.

1.’si, ruh açısından hidayetin başlangıcı.
2.’si, nefs açısından hidayetin başlangıcı, nefs tezkiyesine başlaması.
Hem ruhun Allah’a doğru yola çıkması hem de nefsin kabinde bir temizlik ameliyesinin başlaması, fizik vücudun, nefsin kalbinde temizlik ameliyesinin başladığı cihetle dalâletten kurtulmaya başlaması. Yani buradaki dalâlet, şeytana fizik vücudun kul olması, kul olmaktan kurtulmaya başlaması.

Öyleyse 3 vücudumuzun da dalâletten kurtulduğu nokta Allah’a verdikleri yemini, misaki ve ahdi tutmaya başladıkları nokta. Bu da mürşide ulaşılan gün gerçekleşir.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hiç kimse mürşidine ulaşamadan dalâletten kurtulamaz. İşte 10 tane âyet-i kerime Kur’ân-ı Kerim’de:

1. âyet-i kerime, Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesi:

28/KASAS 50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habîbim! Eğer senin davetine icabet etmezlerse bil ki onlar kendi hevalarına, nefslerinin afetlerine tâbîdirler. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi nefsine tâbî oluyorsa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?”

2 alternatif var sadece sevgili izleyenler, dinleyenler ve sevgili öğrenciler! Sadece 2 tane alternatif. Ya tâbî olacağız; dalâletten kurtulacağız veya ömrümüz boyunca nefsimizin afetlerine, onlara tâbî olacağız. “Mürşidine tâbî olmayan nefsinin afetlerine tâbîdir.” diyor Allahû Tealâ. Ve nefsin afetlerine tâbî olan kişi için de nefsin afetlerine şeytan kumanda edeceği için, devamlı onları azdıracağı için ve tesir etmek imkânının sahibi olacağı için, afetler de ona göre zaten yaratıldığı için kişi devamlı şeytanın emrinde kalıyor.

2. âyet-i kerime: Taha Suresinin123. âyet-i kerimesi:

20/TÂHÂ 123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


“Hadi hepiniz oradan aşağı inin, birbirinize düşman olarak. Sizlere hidayetim gelecek ve hidayetçim gelecek. Kim hidayetçimize tâbî olursa sadece onlar, dalâletten kurtulurlar ve şaki de olmazlar.” diyor Allahû Tealâ. Şakiler cehenneme gidecek olanlar, saidler de cennete gidecek olanlar sevgili izleyenler ve dinleyenler. Cennette mesut olunur, cehennemde de huzursuz.

Sevgili izleyenler, dinleyenler ve öğrenciler! 3. âyet-i kerime, Kehf-17. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa o zaman kişi hidayete erer. Kim de dalâletteyse onlar için bir velî mürşid bulunaz.”

Âyet-i kerime son derece açık olarak kişiyi dalâletten kurtaracak olanın bir velî mürşid olduğunu, evliya mürşid olduğunu söylüyor. 3. âyet-i kerimede, mürşide ulaşmadan görüyoruz ki dalâlette kalmak mecburiyetinde kişi. Bir velî mürşid olmadığı için, onu dalâletten kurtaracak olan bir velî mürşid olmadığı için o kişinin dalâlette kaldığı açık bir şekilde ifade buyruluyor.

Bir sonraki âyet-i kerime, Câsiye-23:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


Allahû Tealâ diyor ki Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde:

“Habîbim! O nefslerini kendilerine ilâh edinenleri, nefslerine tâbî olanları görüyorsun. Allah onları onların ilimleri üzerine dalâlette bıraktı.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Nefslerine tâbî olanlar, niçin nefslerine tâbî? Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesi ne diyordu? “Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi nefsine tâbî ise onlar dalâlettedir.” Demek ki dalâlette olanlar burada da açıkça söylenmiş. Kendi nefslerine öyle bir tâbî olmuşlar ki onu adeta kendilerine ilâh edinmişler. Ama sebep, bir tek sebep var, mürşidlerine tâbî olmadıkları için dalâletteler. Sonuçta ortada kesinlikle nefslerine tâbî olanlar.

5. âyet-i kerime Cuma-2, Allahû Tealâ buyuruyor sevgili izleyenler ve dinleyenler:

62/CUMA 2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


“Biz ümmîlerin arasından resûl beas ederiz. Onlara Allah’ın âyetlerini okusunlar diye, onların nefslerini tezkiye etsinler diye, onlara kitap öğretsinler diye, onlara hikmet öğretsinler diye. Bu resûle tâbî olmadan evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

Tâbî olmadan dalâletten kurtulmanın mümkün olmadığı ifade buyruluyor.

6. âyet-i kerime, Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
 

3/ÂLİ İMRÂN 164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


“Biz kavimlerde resûl beas ederiz. O kişinin üzerine bir ni’met olsun da onlar, mü’min olsunlar diye.”
Görevlerini sölüyor Allahû Tealâ.

1.görev: Allah’ın âyetlerini okumak.
2.görev: Onları tezkiye etmek.
3.görev: Kitap öğretmek.
4.görev: Hikmet öğretmek.

Ve şöyle söylüyor Allahû Tealâ sonunda: “Bu resûle tâbî olmadan evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” Tıpkı Cuma-2 gibi. Tâbiiyet yoksa dalâlet var.

7. âyet-i kerime, Ahkâf Suresinin 32. âyet-i kerimesi.

46/AHKÂF 32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.


Allahû Teala Ahkâf Suresinin 32. âyet-i kerimesinde diyor ki: “Onlar ki Allah’ın davetçilerine tâbî olmamışlardır. Onlar yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar? Tâbî olmadıkları için onlar apaçık dalâlet içindedirler.”

8. âyet-i kerime, Nahl-36. Başlangıçta da söylemiştik bu âyet-i kerimeyi. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

16/NAHL 36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz bütün kavimlerde resûl beas ederiz. O kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar diye. Bu yüzden bir kısmı hidayete erdiler, bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu.”

Görüyorsunuz ki tâbiiyet varsa hidayet var, yoksa dalâlette kalmak söz konusu.

Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesi; bunu da geniş olarak anlatmıştık ama son kısmına beraberce bakalım:

39/ZUMER 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin): işte bu Allah’ın hidayetidir ki (yani nefs tezkiyesi Allah’ın hidayetidir ki) Allah onunla kullarından dilediğini, nefsini tezkiye etmek suretiyle hidayete erdirir. Kim de dalâletteyse onlar için bir hidayetçi söz konusu değildir.

Hidayetçi olmadığı için dalâlettedirler.

10. âyet-i kerime, A’râf Suresinin 186. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor:

7/A'RÂF 186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


“Allah kimi dilerse onları dalâlette bırakır, onlar için bir hidayetçi yoktur. Allah onları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Her ne kadar burada Allahû Tealâ: “Allah kimi dilerse onları dalâlette bırakır.” diyorsa da aslında dalâlette kalanların isyan edenler olduklarını da açıklıyor Allahû Tealâ. Neden? Çünkü Allahû Tealâ ruhumuzun Allah’a ulaşmasını, hidayete ermemizi tam 12 defa farz kılmış, nefsimizin tezkiyesini, böyle hidayete ermemizi 3 defa farz kılmış. Fizik vücudumuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmasını gene 3 defa farz kılmış hidayete ermemiz için. Ruh açısından, nefs açısından, fizik vücut açısından 3’ü de üzerimize farz.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bu standartlarda bir hususu sağlamak asıl olan. İşte bunu dizayn etmemiz söz konusu. Hidayete ermek konusunda bütün insanlar için bu sebeple mürşide ulaşmak şart çünkü bütün hidayetlerin başlangıç noktası mürşide ulaşıldığı anda. 10 âyet-i kerimede, mürşidinize ulaşamazsanız ne nefs açısından ne ruh açısından ne de fizik vücut açısından hidayete adım atamayacağınız kesinlik kazanıyor. “Mürşidine ulaşamayanlar hidayete eremezler, onlar dalâlettedirler.” diyor Kur’ân-ı Kerim.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ne olur dalâlette olursak? Ne yazık ki gideceğimiz yer cehennem sevgili öğrenciler. Allahû Tealâ bu hususu açıklığa kavuşturmuş. 7 ayrı grup âyet-i kerime mürşidine ulaşamayanın, dalâlette olanların mutlaka cehenneme gideceğini ifade buyuruyor.

Öyleyse gelin beraberce birincisine bakalım. Ne diyor Allahû Tealâ sevgili izleyenler ve dinleyenler? Nisâ-167, 168, 169:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


“Onlar ki kâfirlerdir. Kâfirdirler ve Allah’ın yolundan insanları saptırırlar. Daha açık bir ifadeyle insanların Allah’ın yoluna ulaşmasını önlerler. Bu sebeple de onları dalâlette bırakırlar.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! “saddu an sebilillahi: Allah’ın yolundan saptırırlar, insanların Allah’ın yoluna ulaşmalarına mâni olurlar.” anlamına geliyor.
 
Ondan sonra da: “kad dallu dalalen baida.” diyor Allahû Tealâ. “Muhakkak ki andolsun ki (yemin olsun ki) onlar, uzak bir dalâlet içindedirler.”

Öyleyse bir defa buradan, dalâlette olanların aynı zamanda kâfirler olduğunu kesin olarak öğreniyoruz. Kâfir olanların cehenneme gideceğine dair 100’den fazla âyet-i kerime var aslında sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ama bugün konumuz sadece dalâlet. Dalâlette olanlar da kâfir olduğu cihetle 100’den fazla âyet-i kerimeye göre onların cehenneme gideceğini küfür açısından söylüyor. Ama sevgili izleyenler ve dinleyenler, biz sadece dalâlet açısından bugün meseleyi alıyoruz ve bakıyoruz ki bu insanlar dalâletteler. Sonra ne olur? Dalâlettelerse devam ediyor Allahû Tealâ:
“innellezîne keferû ve zalemû: onlar kâfirdirler ve zalimdirler; başkalarına da kendilerine de zulm ederler.

“lem yekunillâhu li yagfira lehum: Allah onlara mağfiret etmez, onların günahlarını sevaba çevirmez.”

Biliyorsunuz ki Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre kim mürşidine ulaşır da önünde diz çöküp tövbe ederse tövbeyi yapan kişi mümin olur, nefs tezkiyesine başlar ve Allah onların bütün günahlarını sevaba çevirir yani onları mağfiret eder. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Buna mağfiret dendiğini uzun uzun izah etmiştik.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Sevgili izleyenler ve dinleyenler, sevgili öğrenciler! Görülüyor ki Allah onlara mağfiret etmez, onların günahlarını sevaba çevirmez.

Nisâ-168, 169’a tekrar dönüyoruz:

ve lâ li yehdiyehum tarîka: onları tarika, Tarîki Mustakîme, Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakime ulaştırmaz.
illâ tarîka cehenneme: sadece cehennem yoluna ulaştırır.
hâlidîne fîhâ ebedâ: orada ebediyen kalacaklardır.

Kim bunlar? Dalâlette olanlar sevgili izleyenler ve dinleyenler! A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF 179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler.”

Kimler için söylüyor? İnsanların çoğunun cehenneme gitmek üzere yaratıldığını yani yaratılan insanlardan çoğunun mutlaka cehenneme gideceğini ifade buyuruyor Allahû Tealâ. Aslında bu çoğunluk, çok büyük bir çoğunluk sevgili izleyenler ve dinleyenler. Onların kör, sağır ve dilsiz olduğunu söylüyor Allahû Tealâ ve onların havyanlar gibi olduğunu söylüyor. Sonra da diyor ki: “Hayır! Onlar hayvanlardan daha çok dalâlettedirler.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! A’râf Suresinin bir evvelki 178. âyet-i kerimesi, bir başka hususa işaret ediyor.

7/A'RÂF 178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).

Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).


“O dalâlette olanlar hüsranda olanlardır.” diyor Allahû Tealâ. Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesinde ise hüsranda olanların aslında günahları sevaplarından fazla olanlar ve bunların da mutlaka cehenneme gidenler olduğunu ifade ediyor.

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


Öyleyse Mu’minûn suresinin 103. âyet-i kerimesi kimler hüsrandaysa onların mutlaka cehenneme gideceğini işaret ediyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Görülüyor ki 3 grup âyet-i kerimede söylediğimiz 7 grup âyet-i kerime, insanların ruhlarının Allah’a ulaşmak üzere yola çıkmaması halinde onların hidayete nail olamayacaklarını ama bu konunun mürşide ulaşmamaktan kaynaklandığını kesin olarak ifade ediyor.

Kim mürşidine ulaşamazsa;

1- Nefs tezkiyesine başlayamaz, bu açıdan hidayete eremez.
2- Kim mürşidine ulaşamazsa ruhunu Allah’a ulaştırmak istikametinde ruhu vücudundan ayrılarak ruh açısından da hidayete ulaşamaz.
3- Fizik vücudu şeytana kul olmaktan kurtularak bu açıdan da hidayete ulaşamaz.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler ve sevgili kardeşlerimiz! Görülüyor ki bir insan mürşidine ulaşmadıkça dalâlettedir. Dalâlette olanların da kurtuluşları ne yazık ki söz konusu olmuyor. Onların hepsinin de gideceği yer cehennem. Kaldı ki dalâlette olanların tam küfür hüviyetinde olduklarını görüyoruz çünkü mü’min olmak da ancak mürşide ulaşıldığı noktada geçerli. Dalâlette olanlar aynı zamanda kâfirler olduğu cihetle küfürde olanların cehenneme gideceğine dair 100’den fazla âyet-i kerime var Kur’ân-ı Kerim’de.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Görülüyor ki; bir insan mürşidine ulaşamazsa 10 âyet-i kerime gereğince dalâlette ve 7 grup âyet-i kerime gereğince dalâlette olduğu cihetle sadece, gideceği yer cehennem. Ama bu kişi aynı zamanda küfürde; Nisâ Suresinin 167, 168, 168. âyet-i kerimeleri gereğince. Ve bu açıdan da meseleye baktığımızda bu kişinin gideceği yer, 100’den fazla âyet-i kerime gereğince cehennem.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Böyle bir dizaynda bütün insanların hem küfürden kurtulmak üzere hem de dalâletten kurtulmak üzere gidecekleri, ulaşmaları lâzımgelen makamın mutlaka mürşid olması gerekiyor. Eğer bu insanlar Allah’a ulaşmayı dilemezlerse zaten mürşidlerine hiç bir zaman ulaşamazlar. Kurtuluşun başı Allah’a ulaşmayı dilemek. Dilemeyen kişinin mürşidine ulaşması hiçbir zaman söz konusu olmayacak. Hiçbir zaman onların dalâletten ve küfürden kurtulması mümkün değil. Bu insanların ne yazık ki gidecekleri yer; Allah’ın cenneti yerine Allah’ın cehennemi sevgili izleyenler ve dinleyenler!

Bütün bu dizayn içerisinde şunu görüyoruz: Allah neyi Kur’ân-ı Kerim’ine farz olarak koymuşsa onlar asıldır ve bu farzlar mutlaka yerine getirilmelidir. Öyleyse Allahû Tealâ hidayete ermeyi farz kılmış üzerimize. Ruhumuzun Allah’a ulaşmasını 12 defa farz kılarak, nefsimizin tezkiyesini 3 defa farz kılarak, fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını 3 defa farz kılarak Allahû Tealâ hedeflerini tespit etmiş.

Öyleyse hepinizin Allah’ın bu güzelliklerini yerine getirmek üzere hidayete ermenizi, Allah’ın bütün mutluluklarını yaşamanızı Yüce Rabbimizden dileyerek bu dersimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.

İmam İskender Ali  M İ H R