}
Mü'min Olmak 03.02.1998
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 102190

 

SOHBETİN ADI: MÜ’MİN OLMAK
TARİHİ: 03.02.1998

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere bir araya getirdi.

Sizlere mü’min olmaktan bahsetmek istiyorum. Eğer kavramlardan haberi olmayan insanların; Kur’ân-ı Kerim kavramlarından haberi olmayan insanların ortaya koyduğu sisteme bakarsanız, Allah’a inanan herkes mü’mindir. Böyle diyorlar, inanmayan kâfirdir. Burada hiçbir anlaşmazlığımız yok, inanmayan kâfirdir. “İnanan da mü’mindir.” diyorlar, işte film burada kopuyor. Çünkü inanmak, Kur’ân-ı Kerim hükümlerine göre mü’min olmak için yeterli bir sebep değildir. Sebeplerin en önemlisidir, inanmayan mü’min olamaz. Ama her inananın da mü’min olması hiçbir zaman söz konusu değildir.

Öyleyse mü’min kavramı nedir?

Îmân kelimesi, inanmak anlamına geliyor. Ama sadece inanmak değil, Allah’a inanmak istikametinde bir inancı ihata ediyor. Öyleyse Allah’a inanan herkes îmân sahibi midir? Hayır. Allah’a inanmak konunun temel şartıdır. Allah’ın varlığına inanmak, birliğine inanmak, Allah’a inanmak, mü’min olmanın temel şartıdır. Ama tek başına Allah’a inanmak, hiç kimseyi mü’min yapamaz. Bunları söylediğimiz zaman kıyâmetler kopuyor. Ama bütün söylediklerimiz de doğru. Kur’ân-ı Kerim’i bilmeyen insanlar, asırlar boyunca yazılan kitaplardan hareketle kavramlar çıkarmışlar ortaya. Ve zaman içerisinde bu Allah’a inanmak konusunun yanına başka konular eklemişler. Demişler ki: “Sadece Allah’a inanmak yetmez, Allah’ın kitaplarına, Allah’ın peygamberlerine, Allah’ın meleklerine, ba’su ba’del mevt’e yani ölümden sonra tekrar canlanmaya, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak da gerekir. Kim bunlara inanırsa mü’min olur.” Böyle diyorlar. Bütün bunlar, insanların yazdığı kitaplardan alınma, derleme olan hususlar. Ne yazık ki bunların da ilâvesiyle vücuda gelen bir inanç müessesesi, hiç kimseyi mü’min yapamaz. Mü’min olmak yolunda önemli adımlar atılmıştır ama mü’min olunamamıştır. Bir kere inanç açısından burada büyük bir eksiklik var. Çünkü eğer Cibril hadîsine bakarsanız Buhari’de, Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ölümden sonra tekrar dirilmeye, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inandıktan başka bir şeye daha inanmayı gerektiriyor inanç müessesesi; Allah’a mülâki olmaya, ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına. Şartlar yedileşiyor. Ama ne var ki Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna ait olan kesimi yerine; “Hayır Bizdendir, şerr sizin nefsinizdendir.” buyuruyor:

4/NİSÂ 79: Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh(minallâhi), ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike. Ve erselnâke lin nâsi resûlâ(resûlen). Ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).

Sana iyilikten (hasenatdan) ne isabet ederse, işte o Allah’tandır. Ve sana kötülükten (seyyiattan) ne isabet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir (derecat kaybedecek bir şey yapmandan dolayıdır). Ve seni, insanlara Resûl olarak gönderdik ve şahit olarak Allah yeter.


Gerçekten müesseseye dikkatle bakın; şerrin Allah’tan olması imkânsızdır. Ne demek istiyorum? Eğer hayrın ve şerrin karşılaştırmasını yaparsak; hayrın, bize derecat kazandıran bütün olaylar olduğunu, şerrinse bize derecat kaybettiren bütün olaylar olduğunu görürüz. Gerçekten Allah’ın üzerimizde vücuda getirdiği olaylar, bize derecat kazandırabilir. Yani bizi hayra ulaştırabilir. Kader adı verilen müessesede ister Allahû Tealâ sünnetullahıyla direkt o olayları vücuda getirsin ve olaylar bize bir zarar versin; biz ondan mutlaka derecat kazanırız. İsterse başka insanlara müsaade etsin, onlar üzerimizde bir olay vücuda getirsin ve bu olay bize bir zarar versin; gene derecat kazanırız. Ama derecat kaybetmemiz yani şerri oluşturması mümkün değildir. Allah’ın vücuda getirdiği olayların veya Allah’ın müsaade ettiği, başka insanların bizim üzerimizde vücuda getirdiği olayların hiçbirisi bize derecat kaybettiremez.

Öyleyse şerr, Allah’tan değildir, olması da zaten Kur’ân hükümlerine göre mümkün değildir. Hayrın Allah’tan olması söz konusudur. Şerre gelince orada durun, çünkü bütün şerrler, bize derecat kaybettiren olaylar, baştan aşağı nefsimizin mahsulüdür. Ne zaman biz kendi nefsimizle bir yanlış davranışı oluşturursak, işte o zaman bizim için söz konusu olan şey, şerri oluşturmaktır. Bu da ancak bizim irademizle oluşur. İki ayrı istikamette oluşabilir:

1- Allah’ın yasak ettiği bir fiili işleriz; derecat kaybederiz, günah işlemiş oluruz.
2- Allah’ın emrettiği bir fiili işlemeyiz.

Öyleyse bütün muhtevada bu var; emirler ve nehiyler. İşte bu standartlar içinde olaya yaklaştığımız zaman îmânın temellerini oluşturan müesseselerde derin yanlışlıklar görüyoruz. Bu yanlışlıkların en büyüğü, bu hayrın ve şerrin Allah’tan olduğu konusu değildir. Bu konunun en büyük noktası, bir insanın Allah’a ulaşmaya; ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmaya yani ölmeden evvel ölmeye îmân etmesidir. İşte zamanımızda dîn adamları ile Allah’ın adamları arasındaki en büyük farklılık budur. Kimdir dîn adamı? Dîni kitaplardan öğrenen ve dîni kendisine meslek edinmiş olan, profesyonel olarak bu mesleği icra edip para kazanan insanlar. Devletten, üniversitelerden aylık alıp insanlara dîn öğretenler veya öğrettiklerini zannedenler. Kimdir Allah’ın adamları? Allah’a teslim olanlar. İkisi arasında sonsuz bir farklılık var. Sıfır derece ile sonsuz derece arasındaki farklılık.

Bir kahvenin kırk yıl hatırı var, diyorlar. İşte biz de 40 yıl hatır için bir kahve içelim. Hem sohbet edelim hem de Osmanlı’nın meşhur kahvesini içelim. Evet, Osmanlı haritasının altında, Osmanlı kıyafetiyle Osmanlı usulü kahve içmek. Ne diyorsunuz bu işe? Allah hepinizden razı olsun.

Görüyorsunuz ki îmân müessesesi, inancı ihata ediyor ama mü’min olmaya gelince orada durun. Mü’min olmak, îmânın sahibi olmak demektir. Îmânı istediğiniz kadar inanç şartına bağlayın ama sadece inandığınız için mü’min olamazsınız. Kaldı ki mü’min olmanın standartlarına beraberce baktığımız zaman 2 tane büyük yanlış görüyoruz; bir yanlış, bir eksiklik. Birincisi yani eksiklik; insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanmak îmânın şartları arasına normal standartlarda girmemiş. Çünkü bizim üstatlar, insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanmıyorlar. 73 tane Kur’ân-ı Kerim âyet-i kerimesi, bu zatların bir kulaklarından giriyor, öbür kulaklarından çıkıyor. İyi mi? Bize de onlara dînlerini öğretmek kalıyor tabii.

Evet, ne yazık ki bu tabiri kullanmak mecburiyetindeyiz; öğretmek. Neden bu kadar rahat söyleyebiliyorum? Çünkü Allah bana öğretiyor. Onların bilmedikleri şeyleri öğretiyor ve ben de size ve onlara öğretiyorum. Benim vazifem bu. Bununla vazifeliyim. Eğer söylediklerim tartışılacaksa bunun benimle olmasını tercih ederim. Ama bugüne kadar hiç kimse konularımızı benimle tartışmadı. Söylediğim şeyleri benimle tartışmadı. Bugüne kadar benimle tartışılan tek şey -tartışma diyebilirsek adına- Allahû Tealâ’nın bana yazdırdığı “Risâlet Nurları” isimli kitap. Ayyuka çıktı gürültü. O gürültünün arkasında da bizim sizlere ulaştırmak istediğimiz temel kavramların hepsi ne yazık ki kayboldu.

İşte şimdi bu kasetlerle sizlere Allah’ın hakikatlerini bir defa daha, bir defa daha, bir defa daha anlatmak istiyorum. Ta ki anlaması lâzımgelenler, başka insanlara öğretmek mecburiyetinde olanlar öğrensinler için. Öğrensinler diye demedim, öğrensinler için dedim. Çünkü bundan 5-6 asır evvel böyle konuşuluyordu Osmanlıca’da; öğrensinler için.

Öyleyse mü’min olmanın standartlarına beraber bakalım. Demek ki birinci büyük eksiklik; Allah’a ulaşmak kavramı, ölmeden evvel ulaşmak kavramı yok edilmiş. Şimdi hadîslere bakıyoruz. Ne diyor hadîsler?

Peygamber Efendimiz (S.A.V), ilk Cuma hutbesinde şunu söylüyor:

“Ey sahâbe! Ölmeden evvel ölün.”

“mû’tû kablel mû’tû: Ölmeden evvel ölün.” Devam ediyor: “Ki Allah size 10 kat yerine 700 kat ihsan eylesin.”

Şimdi açalım hadîslerden Buharî’yi ve Cibril hadîsine beraber bakalım. Cebrail (A.S) geliyor:

“Ey Allah’ın Resûl’ü, bana îmânı söyle, îmânın şartları nedir?” diyor.

Söylüyor:

“Allah’a inanmak; 1,
Kitaplarına inanmak; 2,
Peygamberlerine inanmak; 3,
Meleklerine inanmak; 4,
Ba’su ba’del mevt’e, ölümden sonra tekrar dirileceğine inanmak; 5,
Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak; burada bir yanlış var demin söylediğim gibi, hayrın Allah’tan, şerrin insanın nefsinden olduğuna inanmak; 6
Ve 7.’sini de söylüyor Arapça metin: “Allah’a mülâki olmak.” diyor. Mülâki,

O’na, Allah’a mülâki olmak; ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak.

7 tane şart, 7.’si yok. 7.’si için gene ba’su ba’del mevt anlamında, ölümden sonra tekrar dirilmek anlamında bir ifade kullanılmış, Türkçeleştirilmesinde. Yani görünmeyen eller, Allah’ın hakikatlerini yalnız Kur’ân’ın tefsirlerinden çıkarmakla kalmamış, hadîslerde de aynı oyun oynanmış. İblis, insanlardan bazılarına tesir ederek, onların hakikatleri değiştirmesine ışık tutmuş ya da karanlık tutmuş demek daha doğru bir olay. Çünkü şeytanın karanlık dünyasında, ışıkların üzerine karanlık getirmek asıldır. Allah’ın nurlu dünyasında ise şeytanın karanlıklarının üzerine, Allah’ın nurlarının inmesi söz konusudur. Allah’ın bizlere ulaştırdığı görüntü standartları nurlarla alâkalıdır, şeytanın bizlere ulaştırdığı görüntü standartları, karanlıklarla. Yarasalar, yalnız karanlık mağaralarda saklanabilirler. Ne zaman karanlık mağaraları aydınlatırsanız, yarasaların orada barınması mümkün değildir. İşte nefsinizin afetlerinden tamamen kurtulabilmeniz için nefsinizin kalbini pırıl pırıl aydınlık bir hale getirmeniz lâzım. Bunun tek bir ilacı vardır; zikir. Sonuç mu? Daimî zikir. Bu sebeple Allahû Tealâ daimî zikri farz kılmış.

Mü’min olmanın sadece inanç şartlarından bahsettik sizlere. Bitmedi konu daha. Ya da daha açık ifade edelim; konunun daha başındayız. Çünkü şimdi söyleyeceğim şeyler, başka yerlerden işitmeniz mümkün olmayan şeyler. Evet, bunları yalnız Kur’ân’ı Allah’ın öğrettiği insanlar bilir. Biz onlardan biriyiz. Böyle söylememiz birçokları için böyle söyleyerek övünüyor tarzında bir ifadeye sebep oluyor. Bunlara sadece gülüp geçiyoruz. Ne söylememi istiyorlar? Allah’ın bize öğrettiği şeyleri öğrenmedik mi dememizi istiyorlar? Yoksa onlar, Kur’ân-ı Kerim’i kendilerine göre yorumlayıp da Allah’ın bütün hakikatlerini tersine çevirdiklerine biz de onlar gibi aynı ifadeleri kullanmadığımız için mi? Kullansaydık ne olurdu? Biz de onlardan biri olurduk.

Ne demiştik o konuşmada? Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrediyoruz ki biz ilâhiyat fakültesinden mezun değiliz. Bizim ceviz oğlu ceviz kardeşimiz de demişti ki: “Dînsizlikle övünmek normal bir şey mi?” Biz de dedik ki: “Eğer biz de onlar gibi oradan mezun olsaydık, Allah’ın hakikatlerinin hiçbirinden haberi olmayan, onlar gibi birisi olacaktık. Ama hamdolsun ki Allah’ın hakikatlerini biliyoruz.” Onlar da o hakikatleri o konuşmada kaynatmaya çalıştılar. Aslında bunu büyük ölçüde de başardılar laf aramızda.

Diyorum ki Allahû Tealâ’yla olan münasebetlerinizde, îmân müessesesi ön safta gelen bir müessesedir. Çünkü îmânın sahibi olduğunuz an -ki bu mü’min olmanız demektir- mü’min olduğunuz an, gideceğiniz yer cennettir. Asla cehenneme gitmezsiniz. Öyle midir? Hadi beraber bakalım. Mu’min Suresi, 40. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


“Kadın olsun, erkek olsun; Allah bütün mü’minlerini cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”

Bu ifade Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde. Ne diyor? İster kadın olsun, ister erkek ama mü’min ise o kişi, mutlaka cennete girecektir. İşte şeytan burada muhteşem bir oyun oynuyor, korkunç bir oyun oynuyor daha doğru bir ifadeyle. En karanlık oyunlarından birini oynuyor. Ne yapıyor? Mü’min olmayı Allah’a inanmak olarak değiştiriyor. 14 asırda bunu başarmış. O zaman ne oluyor? İnsanlar diyorlar ki: “Mü’min olmak demek, Allah’a inanmak demek. Ee ben de inanıyorum Allahû Tealâ’ya, öyleyse mü’minim. Âyet-i kerime açık, ‘Kim mü’min ise cennete girer.’ diyor Allahû Tealâ. Öyleyse ben cennete gireceğim.” diyor. Ama sonra şöyle kendine doğru bakıyor; “Ben namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum, zikir yapmıyorum, Allah’ın farz kıldığı şeylerin hiçbirisi benim için geçerli değil. Üstelik de kafayı çekiyorum sık sık, Allah’ın yasak ettiği fiilleri de işliyorum. Ama Allah’a inanıyorum. Öyleyse mutlaka cennete gireceğime göre bunun bir tek yolu olabilir; Allah beni evvelâ cehenneme sokacaktır, hafifçe leblebi gibi kavurduktan sonra mutlaka cennetine alacaktır. Çünkü bugüne bugün, ben mü’minim.” diyor.

İşte böyle düşünenlere diyoruz ki hayır, sen mü’min değilsin. Mü’min olman da bu kafa yapısıyla bu inanç standartlarında hiçbir zaman mümkün değildir. Kaldı ki bizim dîn adamlarımız da aslında mü’min olmak standartlarının hiçbirine, temel birimlerine sahip değiller. Her şey, Kur’ân-ı Kerim’den öğrenilmediği için, her şey kitaplardan öğrenildiği için, her şey emaniyyeden öğrenildiği için her şey yanlış. Kur’ân-ı Kerim muhtevasına asla oturmuyor. Ve tabii böyle olunca da her şey berbat edilmiş durumda.

Öyleyse bir adım daha atalım, mü’min olmak kavramına beraberce bakalım. Bu söz konusu olan 7 tane îmân şartının -doğrularını verdik hep- var olduğunu düşünüyorum bir insanda.

Tekrar edeyim 7 şartı:

1- Allah’a inanmak.
2- Allah’ın kitaplarına inanmak.
3- Peygamberlerine inanmak.
4- Meleklerine inanmak.
5- Ba’su ba’del mevte inanmak. Ölümden sonra tekrar dirilmeye, Allahû Tealâ tarafından kıyâmet günü tekrar diriltilmeye inanmak.
6- Hayrın Allah’tan, şerrin nefsimizden olduğuna inanmak.
7- Mû’tû kablel mû’tû’ya; ölmeden evvel ölmeye, bir başka ifadeyle ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaştırılarak Allah’a teslim edilmesine inanmak.

Bu son şarta dikkatle bakın; Allah’a mülâki olmaya inanmak. Ne demek bu? Bu, İslâm olmanın temel şartıdır. İslâm kelimesi, teslim kelimesi aynı kökten geliyor, silm kökünden, “slm” kökünden. Ve bu kökten gelen bu kelime, İslâm olmak kelimesi, İslâm kelimesi muhtevasında en önemli kural olarak teslimi içerir.

Teslim, islâm, müslüman, selâm, selâmet, müslim, hepsi aynı kökten gelir. Bu kadar kelimenin arasında en önemlisi teslim kelimesidir. Çünkü İslâm olmak demek, Allah’a teslim olmak demektir. Önce ruhunuzu, sonra fizik vücudunuzu, sonra nefsinizi Allah’a teslim etmekle mükellefsiniz. İşte ruhunuzu Allah’a ulaştırmanız demek, Allah’ın Zat’ında ruhunuzun ifna olması, yok olması demek; Allah’a ruhunuzu teslim etmeniz demektir. Bunu ölmeden evvel yapmak mecburiyetindesiniz. O takdirde hidayete erersiniz. Hidayete adım atmanızsa mü’min olmanızı ifade eder.

Ne demek istiyoruz? Birinci mü’min olma vasıf şartı, ruhunuzun sizden ayrılarak Allah’a doğru yola çıkması yani Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmasıdır. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz; ruhunuz sizden ayrılacak, Allah’a doğru bir yolculuğa çıkacak. Bu yolculuğun adı seyr-i sülûk. Ruhunuz sizden ayrılmadıkça hidayete adım atamazsınız, mü’min de olamazsınız.

Bu akşamki konumuz hidayet değil, mü’min olmak; 3 ayrı cepheden tam 3 tane vasıf şartı gerektirir:

1.’si: Bir insanın mü’min olabilmesi için kalbine îmânın yazılması lâzım.
2.’si: Ruhunun vücudundan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkması lâzım.
3.’sü: Nefs tezkiyesine başlaması lâzım.

Ancak bu 3 şart vücut bulduğu takdirde o kişi mü’min olabilir. Böylece İslâm olmanın, Kur’ân’daki İslâm olmakla alâkasının birinci bölümü, ruhun Allah’a ulaşmak üzere, Allah’a teslim olmak üzere, İslâm’ın birinci safhasını gerçekleştirmek üzere vücuttan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkmasıdır.

Gerçekten ruhumuz Allah’a ulaşır mı? Ölmeden evvel ruhumuz Allahû Tealâ’ya ulaşır mı?

Ruhumuz vücudumuzdan ayrılınca ölmez miyiz? Bu suallerin hepsinin cevabı, Allah’ın hakikatlerinin tamamen dışında verilmiştir insanlar tarafından ve başka insanlara kabul ettirilmiş. Genel kanı şu; Azrail (A.S) gelir, ruhumuzu alır; vücudumuzdan çıkartır, alır. Aldığı zaman da ruhumuz bizden ayrıldığı için biz hemen ölürüz. Ondan sonra da ruhumuzu Azrail (A.S) götürür, Allah’a ulaştırır. Hangisi doğru? Azrail (A.S)’ın ruhumuzu Allah’a ulaştırması kesimi doğru sadece. Diğerleri yanlış.

Ölümden sonraki bir olayda Azrail (A.S)’ın vazifesi, ruhumuzu Sidretül Münteha’ya kadar ulaştırmaktır. Ama gelin görün ki bu noktadan hareket ettiğiniz zaman yani öldüğümüz takdirde, ruhumuz vücudumuzdan ayrıldığı zaman öldüğümüz takdirde ruhumuzun Allah’a sağken ulaşması mümkün olmuyor. Oysaki hidayete adım atmak için ruhumuzun mutlaka vücudumuzdan ayrılması lâzım. Yetmez, bir de Allah’a ulaşması lâzım. İşte bu açıdan hareketle Kur’ân’ı Kerim’de Allahû Tealâ, Allah’a insan ruhunun geri dönüşünün iki defa olduğunu söylüyor. İki defa ruhumuz Allah’a geri dönüyor. Birinci dönüşünde ruhumuz vücudumuzdan biz sağken ayrılıyor ve ruhumuz 7 tane gök katını aşıp 7. kata ulaşıyor. 7. katta 7 tane âlemi geçiyor, yokluğa ulaşıyor. Yoklukta da Allah’a ulaşıyor. Ve biz, ondan sonra da sağ olmakta, hayatta olmakta devam ediyoruz. Bir evliya olarak yaşıyoruz, bir Allah dostu olarak yaşıyoruz. Sıratı Mustakîm yolculuğu bitmiş oluyor yani yükselme tamamlanmış oluyor, yücelme başlayacak, kemal derecelerinde olgunlaşmak; fenâ, beka, zühd, fizik vücudun teslimi, ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını birer birer geçiyoruz. Salâh makamına kadar ulaşıyoruz. 7 tane makam, 7. makam velâyetin son makamı. Ne oluyor? Ruhumuz Allah’a ölmeden evvel ulaşmış. Velâyetin son makamına ulaşmışız, sonra da ölmüşüz. Öldüğümüz takdirde bizden ayrılan ruhumuz, Allah’ın katından tekrar geriye geliyor. Başımızın üzerinde, sağ tarafta yere paralel olarak yerini alıyor. Ölümümüzden sonra nefsimiz de sol tarafımızda başımızın üzerinde yere paralel olarak yerini alıyor, Azrail (A.S) geliyor, ruhumuzu alıyor ve Allah’a ulaştırmak üzere harekete geçiyor.

Niçin ruhumuz geri dönüyor? Azrail (A.S)’ın o görevini yapabilmesi için. Görevi; ruhumuzu bizden alıp Allah’a ulaştırmak. Nasıl? Vücudumuzda yaklaşık 200 trilyon hücre var. Her bir hücre, mitokondri adı verilen elektrik üreticileri taşıyor, elektrik jeneratörleri ihtiva ediyor, içeriyor. Bu elektrik jeneratörleri devamlı çalışır ve elektrik enerjisi üretirler. Vücudumuzdaki bütün aksiyonlar, hareketler bu üretilen enerjiyle sağlanır. Eğer elektrik enerjisi üretemezse vücudumuz, o zaman hareket etme kabiliyetimiz de yok olur. Hiçbir işlem yapamayız. Hiçbir açıdan kımıldayamayız ve evvelâ beyne oksijen gitmediği için beyinden başlayan bir ölüm, bütün vücudumuza yayılır.

Böylece Allahû Tealâ’yla olan ilişkilerimizde Azrail (A.S)’ın fonksiyonuna baktığımız zaman net olarak şunu görüyoruz; Azrail (A.S) kontağı kapatıyor. Ne demek bu? Mitokondriler elektrik üretemiyor vücudumuzda. Üretemezse ne olur? Elektrik enerjisi olmadığı için hareket imkânımız yok olmuştur. Evvelâ beynimize oksijen gitmediği için beyinden başlayan bir ölümle karşı karşıya oluruz ve ölüm bütün vücudumuza yayılır. Nasıl bir olgu bu? Bu olgu bizi öldürür.

Ölürsek ne olur? Vücudumuz elektrik enerjisi ürettiği sürece vücudumuzun her zerresinde, her hücrede elektromanyetik alan oluşur. Bu elektro manyetik alanların toplamı, bir kutbuyla nefsimizi, bir kutbuyla ruhumuzu kendisine şiddetle çeken bir özellik gösterir. İnsan vücudunun yüksek standartta bir atraktivitesi var, çekim gücü var. İşte bu çekim gücü, ruhumuzu ve nefsimizi bizim vücudumuza mutlaka ulaştıran bir özellik taşır. Ne zaman elektrik enerjisi üretilmezse, elektromanyetik alanlar söz konusu olduğu için manyetik alanın oluşmasında, elektromanyetik alan da yok olur. Yok olunca, vücudumuz nefsimizi ve ruhumuzu kendisine çekemez. Çekemeyince, ruhumuz da nefsimiz de vücudumuzdan ayrılarak ruhumuz başımızın üzerinde, nefsimiz de başımızın üzerinde, ruhumuz sağ tarafta, nefsimiz sol tarafta yer alırlar.

Öyleyse bu olay ne zaman gerçekleşir? Öldüğümüz zaman gerçekleşir. Öyleyse ne oluyor? Önce ölüyoruz. Ölümümüz manyetik alanları yok ettiği için ruhumuz vücudumuzdan ayrılmak mecburiyetinde kalıyor. Ayrılıyor ve vücudun onu tekrar içine alması artık mümkün değil. Vücudumuz ruhumuzun çekim gücünü kaybetmiş durumda.

Öyleyse ruhumuzla nefsimiz arasındaki ilişkiye baktığımız zaman nefsimiz, ölümden sonra vücudumuzla beraber 40 gün kalır. 3. günde aralarındaki ilişkiyi oluşturan, başımızdan nefsimizin başına ulaşan sonsuz uzunluktaki kordon kopar. Ama fizik vücudumuzla olan ilişkimiz bitmez. Mezarda 40 gün sorulacak suallerin cevabını vermek üzere nefsimiz hazır bulunur. 40 günün sonunda da (40 gün olduğu söyleniyor, Kur’ân’da bir tarih verilmemiş) nefsimiz mezarı terk ederek berzah âlemi adı verilen bir âleme ulaşır. Ve berzah âleminde kıyâmete kadar kalır nefsimiz. Kıyâmet günü oradan geri dönerek tekrar fizik vücudumuzun içine girer. İşte bu, ölümden sonraki bir olay.

Öyleyse önemli olan ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması. Bunun adına Kur’ân-ı Kerim “hidayete ermek” diyor. Bunun için ruhumuzun vücudumuzdan ayrılması lâzım ki Allah’a doğru yola çıksın. Ne olur ayrılırsa? Ayrılırsa mü’min oluruz. Neden mü’min oluruz?

Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Kıyâmet günü şeytan, insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.” Yani bir tek fırka hariç bütün fırkalar cehenneme gidecekler.

Sahâbe soruyor Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e:

“Ey Allah’ın Resûl’ü, kaç tane fırka?”

Cevap veriyor: “73 tane.”

“Ey Allah’ın Resûl’ü, bu 73 tane fırkadan 72’si helâk mı olacak? Cehenneme mi gidecek?” Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap veriyor; “Evet, cehenneme gidecek.”

“Acaba hangi fırka kurtulacak olan?” 

“Fırka-ı Naciye.” diyor.

Acaba ne demek bu Fırka-ı Naciye? Şimdi beraberce bakalım. Ne diyordu Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi?

“Bütün fırkalar arasında bir teki hariç, onlar yalnız cennete girecekler. Ama onun dışındaki bir teki hariç bütün fırkalar, şeytana kul olacaklar ve cehenneme gidecekler.”

O zaman bakıyoruz Kur’ân-ı Kerim’e, acaba o bütün fırkalardan bahseden başka bir grup âyet-i kerime bulabilir miyiz diye ve buluyoruz; En’âm Suresi 152. ve 153. âyet-i kerime:

6/EN'ÂM 152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

6/EN'ÂM 153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.


ve bi ahdillâhi evfû: Allah ile olan ahdlerinizi; yeminizi, misakinizi ve ahdinizi ifa edin, yerine getirin.
hâzâ sırâtî mustekîmen, fettebiûhu: İşte bu Sıratı Mustakîm’dir, Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunmaktır ve o Sıratı Mustakîm var ya o Sıratı Mustakîm’e tâbî olun.

Devam ediyor Allahû Tealâ: “Sakın Sıratı Mustakîm’in dışında herhangi bir fırkaya tâbî olmayın ki onun dışındaki bütün fırkalar sizi cehenneme götürür. Sizi şeytana kul eder. Yani cehenneme götürür.”

Öyleyse Sıratı Mustakîm’in dışındaki diğer 72 tane fırkanın üzerinde bulunan insanlar, diğer 72 fırkaya tâbî olan insanların hepsi, gidecekleri yer cehennem olanlar. Sadece bir tek fırka kurtuluyor; Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunanların fırkası.

Öyleyse kimdir mü’min? Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunanlardır. Neden? Tekrar bakalım, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde ne diyordu Allahû Tealâ: “Kıyâmet günü şeytan insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar, şeytana kul oldular. Gidecekleri yer cehennemdir.”


Mü’minleri oluşturan bir tek fırka, 73 fırkadan A fırkası, mü’minleri oluşturuyor. İsmine A diyelim.

En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesinde ne diyor Allahû Tealâ? “Sıratı Mustakîm’e tâbî olun. Onun dışındaki hiçbir fırkaya tâbî olmayın ki hepsi şeytana kul eder.”

Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde bu kurtulan fırkaya “mü’minler” diyor. 73 fırkadan sadece bir tek fırka kurtuluyor. İkincisinde gene 73 fırka var, En’âm-153’de, bunlardan da sadece Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar kurtuluyor. İkisinde de 73 fırka var. Kurtulamayan 72 fırka diğerleri. 73. fırkanın birinde ismi konmuş; mü’minler fırkası, ikincisinde standardı belli olmuş; Sıratı Mustakîm’in üstünde olanlar; sadece ölmeden evvel ruhlarını Allah’a doğru yola çıkaranlar yani Sıratı Mustakîm’in üstünde olanlar, işte onlar mü’minlerdir.

Gerçekten böyle mi? Beraberce bakalım, kimler Sıratı Mustakîm’in üstünde olanlar? Bakıyoruz, Allahû Tealâ Fâtiha Suresinde O’na şöyle dememizi istiyor:

1/FÂTİHA 5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).

(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.


iyyâke nestaîn: Yalnız Senden istiane isteriz. (Yani Sana bizi kim ulaştıracaksa onu Senden isteriz. Sıratı Mustakîm’e bizi kim ulaştıracaksa ki Sıratı Mustakîm Sana ulaştırır, onu Senden isteriz.)
iyyâke na’budu: Yalnız Sana kul oluruz.
ve iyyâke nestaîn: Ve yalnız Senden istiane isteriz.

Devam ediyor Allahû Tealâ, niçin istiane istediğimizi ifade ediyor:

1/FÂTİHA 6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).

(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).


ihdinâs sırâtel mustakîm: Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır. (Biz Senden, bizi Sıratı Mustakîm’e yani Sana ulaştıracak olan mürşidimizi istiyoruz, yalnız Senden. Bu istediğimiz isteğimize istiane adını veriyorsun, o istianeyi yalnız Senden isteriz, mürşidimizi yalnız Senden isteriz. Bizi kim Sıratı Mustakîm’e ki Sıratı Mustakîm üzerinden Sana ulaştıracaksa işte onu yalnız Senden isteriz.

Ve Allahû Tealâ Sıratı Mustakîm’in tarifini getiriyor:

1/FÂTİHA 7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).

O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.


sırâtallezîne en’amte aleyhim: O yol ki, o Sıratı Mustakîm ki üzerlerine (başlarının üzerlerine) ni’met verdiklerimizin yoludur.

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Âli İmrân-164’de Allahû Tealâ açıklama getiriyor:

3/ÂLİ İMRÂN 4: Min kablu huden lin nâsi ve enzelel furkân(furkâne), innellezîne keferû bi âyâtillâhi lehum azâbun şedîd(şedîdun), vallâhu azîzun zuntikâm(zuntikâmin).

Daha önce insanlar için, hidayete erdirici olarak (Tevrat'ı ve İncil'i indirdi) ve (sonra da) Furkan'ı (Hak ile bâtılı ayıran Kur'ân’ı) indirdi. Muhakkak ki onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Onlar için şiddetli azap vardır. Ve Allah Azîz'dir, intikam sahibidir (intikam alandır).


“Biz bütün kavimlerde mü’minlerin üzerine, başlarının üzerine bir ni’met olsun diye mürşidler, resûller beas ederiz, vazifeli kılarız. O kavimlerde onları dünyaya getiririz, mü’minlerin başlarının üzerine bir ni’met olsun diye.”

İşte bütün mürşidler, kendilerine tâbî olunduğu zaman mutlaka o mürşidin bir ruhu, el öpen ve tâbî olan kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir.

Böylece görüyoruz ki Allahû Tealâ’nın indinde mürşidler, Allah’ın yolunda ilerleyen, Sıratı Mustakîm üzerinde bulunan insanların bir işaretle Sıratı Mustakîm’e ulaşmasını sağlıyor. Sadece mürşidlerini Allah’tan sorarak, hacet namazı kılarak Allah’tan sordukları mürşidlerine, Allah’ın gösterdiği mürşide, sadece o mürşide ulaşan insanların başlarının üzerinde mutlaka mürşidlerinin ruhu yani Fâtiha Suresinde söz konusu olan ni’met bulunur. O ni’met kimin başının üzerindeyse onlar, Sıratı Mustakîm’in üzerinde olabilirler. Sadece onların ruhları vücutlarından ayrılıp ölmeden evvel Sıratı Mustakîm’e doğru yola çıkar. Ne ölmeden evvel? Fizik vücutları ölmeden evvel, vechleri ölmeden evvel ruhları Allah’a doğru yola çıkar. Kim bunlar? Mürşidlerine tâbî olanlar. Ancak bir insan mürşidine tâbî olduğu gün, ruhu vücudundan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkar.

Gerçekten öyle mi?

gayril magdûbi aleyhim: Üzerlerine gadap duyduğumuz insanlar değil. (Cennete değil de cehenneme alacağımız insanlar değil).
ve lâd dâllîn: Ve dalâlette olanlar da değil.

“Dalâlette olanlar da Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunamazlar.” diyor Allahû Tealâ.

Ne zaman hacet namazı kılmışsak, Allah bize mürşidimizi göstermişse ve Allah’ın mürşidine doğru yola çıkmışsak, o mürşide ulaştığımız zaman ruhumuz vücudumuzdan ayrılarak, Allah’a doğru yola çıkar. İşte bu seyr-i sülûk adı verilen bir yolculuğun başlamasıdır ve ancak bu yolculuk başladığı zaman mü’min oluruz. Çünkü ancak o zaman Sıratı Mustakîm’in üzerinde oluruz. Ve Allahû Tealâ; “Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar kimlerse sadece onlar kurtulurlar.” diyor.

Allahû Tealâ’nın bir âyet-i kerimesi gereğince tarikat mensuplarına, “Bunlar kendi aralarında ihtilaftalar.” diyenlere bu bir ibrettir. Bütün tarikat mensupları Sıratı Mustakîm’in üzerindedirler, eğer gerçekten mürşidlerini Allah’a sorarak bulmuşlarsa, önünde diz çöküp tövbe edip “lâ ilâhe illâllah” dedikten sonra el öpmüşlerse, işte onlar ruhları vücutlarından ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşanlardır. Hangi tarikattan olursa olsun, hepsi Sıratı Mustakîm’in üzerindedirler yani fırkalara ayrılmamışlardır. Allahû Tealâ’nın söylediği “Fırkalara ayrılmayın” sözünün tam eridir bunlar. Fırkalara ayrılmamışlardır. Tek bir fırkanın üzerindedirler; Sıratı Mustakîm vVe hepsi de mü’mindirler. Onlar gibi ruhlarını Allah’a doğru yola çıkarmamış olanlar, onlar gibi olmayanlar yani onlar, Sıratı Mustakîm’in üzerinde değillerdir, tabiatıyla mü’min de değillerdir. Bu, sebeplerden birincisi. Şimdi bir adım daha atalım, ikinci sebebe ulaşalım. Nedir ikinci sebep? Bir kişinin kalbinin içine Allah’ın îmânı yazmasıyla o kişi, mü’min olur. Gerçekten öyle mi? Beraberce bakalım Kur’ân-ı Kerim’e. Allahû Tealâ Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde diyor ki:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır. O kişiye yani o kişinin ruhuna Allah’a ulaşma gününün geldiğini haber vermek için.”

Öyleyse yevm’et talâk adı verilen mülâki olma günü, Allah’a mülâki olma günü, Allah’a ulaşmak için yola çıkış günü, işte o gün nasıl bir standart içinde başlıyor, beraber bakıyoruz.

Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:

78/NEBE 38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.


“O gün arşı tutan bütün melekler oradadırlar. Onların arasındaki kişi de oradadır. Zamanın halifesinin ruhu da oradadır.”

Bir yemin merasimi yapılıyor. Nerede? Mürşidin önünde bir yemin merasimi yapılıyor. Mürşidin önünde yapılan bu yemin merasimi, o kişilerin Allah’a doğru ruhlarının yola çıkmasını sağlayacaktır ve Allahû Tealâ diyor ki: “Orada sadece kendisine söz verilen iki kişi konuşur. Birisi söyler, diğeri de tekrar eder. Ve doğruyu söylerler.”

Neden? Çünkü söylediklerinin hepsi, Kur’ân-ı Kerim’dendir. Ve sözlerini bitirdikleri zaman da en doğruyu söylemiş olurlar; “lâ ilâhe illallah muhammeden resûlullâh: Allah’tan başka İlâh yoktur. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) O’nun Resûl’üdür.

Sonra bir sonraki âyet-i kerimeye bakıyoruz. Nebe-39, Allahû Tealâ buyuruyor:

78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


“İşte o gün Hakk günüdür. O gün dileyen kişi, kendisine Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’i yol ittihaz eder. Ve ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşır. Ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşır ve bu kişinin ruhu Allah’a doğru yola çıkar. Kimin ruhu Allah’a ulaşırsa Allah, o kişinin ruhuna meab olur; sığınak olur.” diyor Allahû Tealâ.

İşte o kişinin ruhuna, Allah’a doğru yola çıkmak ve Allah’a ulaşmak düşer. Ne zaman bu ruh, Allah’a doğru yola çıktıktan sonra Allah’ın Zat’ına ulaşırsa Allah’ın Zat’ında ifna olur, yok olur ve Allah’ın Zat’ı o kişinin ruhuna meab olur, sığınak olur.

İşte Âli İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesi:

3/ÂLİ İMRÂN 14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


vallâhu indehu husnul meâb: Ve andolsun ki, yemin olsun ki Allah’ın katında Allah en güzel meabtır, en güzel sığınaktır. Allah’ın Zat’ı en güzel sığınaktır.

Öyleyse Allah’a doğru insan ruhunun yola çıkması ne zaman vücut buluyor? Mürşidimize ulaştıktan sonra. İşte bu Allah’a doğru yola çıkma muhtevasına baktığımız zaman, o yola çıktığımız gün, ruhumuzun yola çıktığı gün, arşı tutan bütün melekleri ihtiva eden bir ifade kullanıyor Allahû Tealâ; “Arşın sahibi olan Allah.” Bir şeyden daha bahsediyor; “Dereceleri yükselten Allah.”

Gerçekten mürşidimize ulaştığımız gün bütün günahlarımızın sevaba çevrildiğini görüyoruz. Çünkü o gün mü’min oluyoruz. Kim mürşidin önünde tövbe ederek mü’min olursa ki başka hiçbir tövbe kişiyi mü’min yapmaz. Yalnız mürşidin önünde yapılan tövbe mü’min yapar. Neden? Ruh vücuttan ayrılıp Allah’a doğru yola çıktığı için, insan nefs tezkiyesine başladığı için ve kalbin içine îmân yazıldığı için. İşte Allahû Tealâ Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde diyor ki (69. âyet-i kerimesinde söylediği cehenneme gidenlerin dışında):

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Onlar cehenneme gider. Ama kim tövbe eder de mü’min olursa onlar hariç.” diyor.

Nerede tövbe ederse? Mürşidin önünde tövbe eder de mü’min olursa. Neden? Başka hiçbir tövbe, bir insanı mü’min yapamaz.

İşte bu tövbe öyle bir tövbedir ki; mürşidin önünde yapılan bu tövbede Allahû Tealâ diyor ki:

“Kim böyle bir tövbeyi yapar da mü’min olursa Allah, onların bütün günahlarını sevaba çevirir.” Yani dereceleri iki kat arttırır. Hem günahları sıfıra yükseltir, günahları sıfırlar, ondan sonra da sevaba çevirir. Böylece bir insan için söz konusu olan şey, onu aslî hedefine götürmektir.

İşte Allahû Tealâ ile olan münasebetlerde hep aynı sonucu görüyoruz. Bir muhteşem olay; kim Allah’ın tayin ettiği mürşidi Allah’tan sormuşsa, o mürşide ulaşıp önünde diz çöküp tövbe etmişse ve “lâ ilâhe illallah muhammeden resûlullâh.” diyerek el öpmüşse, bu kişi için geçerli olan şey, o hedefe ulaşmaktır. Bu hedef, mü’min olmaktır.

Bu kişi mü’min oluyor. Neden? Çünkü ruhu Allah’a doğru yola çıkmıştır, Allah’ın yolundadır. Kimin ruhu Allah’a doğru yola çıkarsa ne yazık ki sadece onlar mü’mindir. Çünkü sadece onlar Sıratı Mustakîm üzerindedir. Ve Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesiyle En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesini yan yana getirdiğimiz zaman gördük ki sadece Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunanlar mü’mindir:

Mü’min olabilmek için ise ruhun vücuttan ayrılması gerekir, Sıratı Mustakîm’in üzerinde olabilmesi için. Böyle bir insansa mürşidine ulaşmış olan birisidir. Ve böylece gördüğümüz şey şunu gösteriyor ki bütün insanlar için bu hedefe ulaşmak asıldır, mü’min olabilmek için.

Şimdi mü’min olmanın diğer standardına beraberce bakalım. Neyi içerir mü’min olmak? Mü’min olmak, bir insanın ruhunun Allah’a doğru yola çıkmasının ötesinde, kalbine îmân yazılmasını gerektirir. Demiştik ki Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor, bu muhtevaya dikkatle bakın. Allahû Tealâ’nın indinde bütün insanlar için söz konusu olan şey; o kişinin kalbine îmân yazılmasıdır dedik. Nasıl yazılacak? Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyordu ki:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır.”

Ve ne yapar? Emrinden o ulaştırdığı ruh, o kişinin başının üzerine gelir. Kişinin kendi ruhu ise vücudundan ayrılır, Allah’a doğru yola çıkar. Çünkü bu ruh, mürşidin ruhu, o kişinin başının üzerine bir sebeple gelmiştir. Hangi sebeple? “Senin Allah’a ulaşma günün, yevm’et talâkın geldi” demek üzere. Allah’ın emrinin tebligatını yapar. Ruh da vücuttan ayrılarak mürşidin ruhunu takip eder. Ve zahirî âlemde ana dergâha, dergâhlardan birisine, mürşidine ait olduğu dergâha ulaşır ve insan ruhlarının saflarından bir yerde kendisine yer edinir. Böylece ruh Allah’a doğru artık yola çıkmıştır, vücuttan ayrılmıştır.

İşte bu çıkışın arkasından Allahû Tealâ diyor ki:

1- “Biz onların başlarının üzerine katımızda eğitim görmüş bir ruhu göndeririz.”
2- “Ve onların kalbinin içine îmânı yazarız.”

Mucâdele Suresi 22. âyet-i kerime:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Ne zaman yazıyor Allahû Tealâ kalbimizin içine îmânı? Ne zaman ruhumuz vücudumuzdan ayrılırsa. Bunun için ne olması lâzım? Mürşidin ruhunun başımızın üzerine gelmesi lâzım.

İşte Allahû Tealâ Mücâdele-22’de onu söylüyor: “Kimin başının üzerine, katımızda eğitim görmüş bir ruh gönderip de onunla onu desteklersek, o zaman kalbinin içine îmânı yazarız.”

Yani bütün insanların kalpleri mühürlü;

* Allahû Tealâ kalbin mührünü açıyor; 1. işlem.
* Kalbin içine îmânı yazıyor; 2. işlem.

Yazmazsa ne olur? Mü’min olamayız. Kesin mi? Ne yazık ki kesin. İşte Allahû Tealâ bunu son derece açık bir biçimde söylüyor, Hucurât Suresi 14. âyet-i kerime, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

49/HUCURÂT 14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”


“Araplar dediler ki: Biz mü’min olduk. Habîbim, onlara de ki: Hayır, siz mü’min olmadınız. Çünkü kalbinizin içine îmân girmedi. Yani Allah kalbinizin mührünü açıp da kalbinizin içine îmânı yazmadı. Bu sebeple kalbinizin içine îmân girmedi. Siz kendinize mü’min demeyin. İslâm dairesine girmiş olduğunuzu söyleyin sadece. Çünkü kalbinizin içine îmân girmedi ve siz mü’min değilsiniz.”

Öyleyse bir insanın kalbinin içine Allah, îmânı yazmadıkça o kişi mü’min olamaz; mü’min olmanın ikinci şartı.

Üçüncü şartıysa; kişinin nefs tezkiyesine başlaması söz konusu. Başlayamazsa o kişi mü’min olamaz. İşte Mu’min Suresi 40. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


“Onlar ki ıslah-ı nefse, onlar ki nefsi ıslah edici âmellere, amilüssalihata başlamışlardır. Amilüssalihat yaparlar, nefsi ıslah edici ameller yaparlar. Nefs tezkiyesi yaparlar. İşte onlar mü’minlerdir.”

Kimler mü’minmiş? Nefs tezkiyesi yapanlar mü’minlermiş. Nefslerini ıslah için harekete geçenler mü’minlermiş.

“Kadın olsun, erkek olsun Allah onları cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracak.” diyor.

Nefs tezkiyesi nedir? Beraberce bakalım, Nûr Suresi 21. âyet-i kerime:

24/NÛR 21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa içinizden hiçbirisi ebediyyen nefsini tezkiye edemez.

“Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa yani kalbinizden, nefsin kalbinden içeriye girmezse, içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.” diyor Allahû Tealâ.

Şimdi işleme bakalım. Ne oluyor? Mürşidimize ulaştığımız zaman kalbin 7. işlemi de tamamlanmıştır:

1- Allah, kalbimizden ekinneti almıştır.
2- Yerine ihbat koymuştur.
3- Bize ulaşmıştır bir kompüter sistemiyle, sünnetullahı ile.
4- Kalbimizin nur kapısını Kendisine çevirmiştir.
5- Göğsümüzden kalbimize nur yolunu açmıştır.
6- Kalbimizin mührünü açmıştır.
7- Kalbimizin içine îmân kelimesini yazmıştır.

Bu şartlar altında zikir yapıyoruz.

Biliyorsunuz ki zikir “Allah” isminin tekrarıdır. Kim zikrederse Allah’ın katından rahmet, fazl ve sâlâvât isminde 3 tane nuru bu aşamada davet eder. Zikir yaptığı sürece bu nurlar, Allah’ın katından kişinin göğsüne ulaşır, göğsünden kalbine geçen şifreli yolu takip ederek kalbine ulaşır. Ve böylece bu kişinin göğsünden kalbine ulaşan bu nurlar, kalbin mührünü, hareketli hale gelen mührü kalbin alt boyutuna doğru iter ve kalbin alt kapısına kadar ulaşan bu nurlar, orada kalbin alt boyutunu tamamen kapatırlar, zülmâni kapıyı. Şeytanın karanlıkları kalbe giremez. Buna karşılık mühür üst kapıdan ayrıldığı için Allah’ın bütün nurları, kalbin içine dolmaya başlar. Rahmet de girer, fazl da girer, sâlâvât da girer. Ve Nur Suresinin 21. âyet-i kerimesine göre nefs tezkiyesi yani nefsi ıslah edici âmel burada başlar. Kim nefsi ıslah edici âmel yaparsa o kişi mü’mindir, Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesine göre.

Öyleyse görüyoruz ki mü’min olabilmek, 3 ayrı açıdan vasıf şartını gerektiriyor, 7 tane îmân şartından oluşan inanç şartlarının ötesinde.

Öyleyse kim mü’mindir? İnanç şartlarının dışında;

1- Ruhunu Allah’a doğru Sıratı Mustakîm üzerinden yola çıkaran kişi mü’mindir.
2- Kalbine Allah’ın îmân yazdığı kişi mü’mindir.
3- Nefs tezkiyesine başlayan mü’mindir.

Bunların 3’ü de bir insan mürşidine ulaştığı zaman gerçekleşir.

Hani mürşide inanmıyorlar da onun için söylüyorum, onlara ithaf edilir. Bunlar kendilerini mü’min zannediyorlar ama mürşidlerine ulaşmadıkları sürece hiç kimse mü’min olamaz.

Allah’ın indinde mü’min olmanızı ve Allah’ın cennet saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimi inşaallah burada tamamlamak istiyorum.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R