}
Sorular ve Cevaplar 15.06.2001
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 102266


SOHBETİN ADI: SUALLER VE CEVAPLAR

TARİH: 15.06.2001

  

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir aradayız; bir defa daha Allah’ın güzelliklerini yaşamak üzere, bir defa daha Allah’tan bahsetmek üzere, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’inden bahsetmek üzere ve Kur’ân-ı Kerim’in tatbikatından bahsetmek üzere. Her sual, teorinin ötesine geçmek demektir. Her zihninizi işgal eden şeyi sormalısınız. Onun cevabı Allahû Tealâ’da mutlaka vardır.


Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, D. K.’ın, Denizli’den D. K.’ın. D. kardeşimizin suali ile inşaallah cevaplara başlıyoruz bu bölümde, diyor ki:

Furkân Suresi 63. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şunları söylüyor:

25/FURKÂN 63: Ve ibâdur rahmânillezîne yemşûne alâl ardı hevnen ve izâ hâtabehumul câhilûne kâlû selâmâ(selâmen).

Ve Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevazuyla yürür. Ve onlara cahiller hitap ettiği (lâf attığı) zaman “selâm” derler.



“ve ibâdur rahmânillezîne yemşûne alâl ardı hevnen: Rahmân’ın öyle kulları vardır ki onlar yeryüzünde tevazuyla yürürler.” diyor.

ve izâ hâtabehumul câhilûne:
Onlar cahillerle muhatap oldukları zaman.

kâlû selâmâ(selâmen):
Derler ki: “Selâm olsun.”

 

Kaf Suresi 33. âyet-i kerimesinde:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

 

“O kişiler ki Rahmân’a gaybda huşû duyarlar ve Allah’a dönük bir kalple Allah’ın huzuruna gelirler.”

 

Ve Zuhrûf Suresi, 36. âyet-i kerimesinde de:

43/ZUHRÛF 36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).

Ve kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.

 

ve men ya’şu an zikrir rahmâni: Kim Allah’ın zikrinden yüz çevirirse.
nukayyıd lehu şeytânen: Biz, ona şeytanı musallat ederiz.
fe huve lehu karîn(karînun): Ve onun için şeytan, arkadaştır.


SORU: “Burada Rabbimiz, Rahmân esmasını kullanmakla bizlere ne gibi mesaj vermek istiyor?” diyor.


CEVAP: Yani şunu demek istiyor, D. kardeşimiz: Allahû Tealâ’nın bir Rahîm esması var, 99 esmasından bir tanesi. Bir de Rahmân esması var. Her zaman söyleriz ki; Allah’ın Rahîm esması Allah’ın kulları için geçerlidir. Hangi kulları için? Allah’a ulaşmayı dileyen kulları için Rahîm esması geçerlidir. Ama Allahû Tealâ’nın Rahmân esması bütün kullarınındır. Yani bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe Allah, Rahîm esması ile o kişiye tecelli etmez. Ama Rahmân esması herkes içindir. Hangi kulunu Allahû Tealâ vücuda getirmişse hayvanlardan olsun, insanlardan olsun, o insan kullarının hepsine hayat vaad etmiştir, onları yaratmıştır. Onların yaşayabilmesi için gerekli olduğu oksijeni temin etmiştir, atmosferi temin etmiştir, yaşayabilmesi için gerekli olan besinleri bitki olarak, hayvan olarak oluşturmuştur. Rahîm esması bu istikamette geçerli değildir. Bunlar Rahmân esmasının tabii sonuçları. Ama ne zaman Allah’ın Rahîm esması tecelli eder? Ne zaman bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse, o noktadan itibaren Allah’ın Rahîm esması tecelli eder.

 

* Gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi,
* Kulaklarımızdaki vakrayı,
* Kalbimizdeki ekinneti alır.

* Kalbimizin nur kapısını Allah’a çevirir.
* Göğsümüzden kalbimize nur yolu açar.
* Bizi huşû sahibi eder.

* Mürşidimizi gösterir.
* Mürşidimize ulaşıp tâbî olduğumuz zaman da 10 tane ni’met verir.
* Ve arkadan ruhumuzu Allah’a ulaştırır.
* Fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmemize yardımcı olur.
* Nefsimizi Allah’a teslim etmemize yardımcı olur.
* İrademizi Allah’a teslim etmemize yardımcı olur.

Her konuda Rahîm esması bizimle beraberdir; ama Allah’a ulaşmayı diledikten sonra. Rahmân esması mı? O hep sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlere değil, herkese geçerlidir.

 

İşte genel açıklama böyle. Şimdi D. soruyor: “Furkân Suresinin 63. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Rahmân’ın öyle kulları vardır ki onlar tevazuu içindedir.” diyor. “Rahmân’ın kulları.” diyor. Tevazu içinde insanlar olduğunu söylüyor. Yani tevazuun sahibi olabildiklerine göre, tevazu müessesinin muhtevasında nefsinin kibir afetini yenebilmiş bir insan var. Öyleyse mutlaka bu kişiye Allah, Rahîm esmasıyla tecelli etmiş olmalı.

“Neden Allahû Tealâ Rahmân esmasını kullanıyor?” diyor. Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesinde: “Rahmân’a huşû duyan kullar.” diyor Allahû Tealâ.

“Rahmân’a huşû duyan kullar.” diyor; ama huşû söz konusuysa bu kişiye Allahû Tealâ çoktan Rahîm esması ile tecelliye başlamış. Ama Allahû Tealâ, gene de Rahmân esmasını kullanıyor.

Zuhrûf Suresi 36. âyet-i kerimesinde: “Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse Biz ona şeytanı musallat ederiz.” diyor. Yani Rahîm esmasıyla tecelli etmiş, kişi zikir yapıyor. Eğer bu zikirden yüz çevirirse o zaman şeytanın musallat edileceği insanlar var. Ama zikir yapıyorsa bunun neticesini alıyorsa kişi, o zaman o kişi bu istikamette bir yerlere ulaşmış durumda. Öyleyse gene: “Allahû Tealâ, Rahîm esmasını kullanması lâzımken neden Rahmân esmasını kullanır?” diye mânâ çıkartıyorum.

 

Sevgili kardeşlerim, burada esmanın fonksiyonu yok. Burada Allahû Tealâ, sadece kendi ismini kullanıyor kendi açısından. İnsanlara şu veya bu şekilde fonksiyon eda etmesi açısından değil. Allahû Tealâ hiç bir zaman, Allahû Tealâ birisine bir fiil ifa ederken: “Rahîm bunu yaptı.” diye Kendisinden bahsetmez. Kendisinden bahsettiği zaman Allahû Tealâ, hiç bir zaman bir şeyler yapan bir Allah olarak kendisinin “Rahîm” olduğundan bahsetmez. Kendisinin yaptığı bir fiilde “Rahîm bunu yaptı.” diye isim olarak onu Kendisine kullanmaz. “Rahmân” ismini kullanır. Bu sadece Allahû Tealâ’nın isim kullanma açısından, fonksiyonel olarak değil; Kendisine verdiği paye, Kendisine verdiği isim, Kendisini anma aracı, anılma aracı Kur’ân-ı Kerim’de.

 

Allahû Tealâ Kendisine, “Allah” der. Allahû Tealâ Kendisine, “Rahmân” der. Ama “Rahîm” ismini bir sıfat olarak kullanmış, Kendisi için kullandığı zaman. 

“Rahîm ve Rahmân olan Allah.” der. Dikkat edin: O zaman Allahû Tealâ’nın kullandığı “Rahîm” kelimesi ve “Rahmân” kelimesi bir sıfat olarak geçiyor. Ama burada, bu âyetlerin hepsinde de Allahû Tealâ Rahmân’ı, Rahmân kelimesini sıfat olarak değil, isim olarak kullanmış. Hiç bir zaman Rahîm kelimesini Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de isim olarak kullanmıyor.

Meselâ bu âyetlere “Rahîm” kelimesini koyalım. “Rahîm’in kulları yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürürler.” Hiç böyle bir ismi, bu tarzda bir âyeti Allahû Tealâ hiç bir zaman kullanmamıştır.

“ibadur rahîm il ellezine.” olacaktı, eğer “Rahîm” kullansaydı Allahû Tealâ.

 “ibadur rahîmellezine: Rahîm’in kulları.” Görüyorsunuz ki hiç uyuşmuyor.


Ve Zuhrûf Suresinin 36. âyet-i kerimesinde: “ve men ya’şu an zikrir rahîm.” deseydi Allahû Tealâ, gene olmayacaktı. Öyleyse Allahû Tealâ Rahîm kelimesini; fonksiyonel bir isim olarak kullandığı bu kelimeyi, Kendisinin gönderdiği bir enerjiyi temsil eden Rahîm kelimesini, Allah’ın acıma hassasını temsil eden, merhamet kelimesinin muhatabı olan merhamet kelimesinin türetildiği gene aynı kök; Rahîm kelimesini Allahû Tealâ fonksiyonel olarak kullanır. Yani kişiye rahmet gönderen, yani kişiye acıyan bir Allah. Ama isim olarak hiç kullanmaz.

Öyleyse D.’nın ulaşmak istediği bir nokta ile Allahû Tealâ’nın söylediği arasında büyük farklılıklar var.

Allahû Tealâ, burada fonksiyonel bir esmasını kullanmıyor;  Rahmân esmasını kullanmıyor. Kendisinden bahsediyor. Kendisini temsilen kullandığı kelime. “Allah Rahmân’dır, Allah Rahîm’dir.” Her ikisi de Allah’ın sıfatı olur. “Allah Rahîm’dir, Rahmân’dır.” diye kullanırsak, Allahû Tealâ bunları sıfat olarak kullanır. Ama burada isim olarak kullanır, Allahû Tealâ Kendisini. Nasıl Kendisine “Allah” diyorsa, Kendisine “Rahmân” diyor burada. Ama isim olarak kullandığı zaman, Rahîm kelimesini hiç bir zaman Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ kullanmamıştır. Kullanması da söz konusu değildir.


Öyleyse farklı bir açıdan D. bir yerlere varmak istemiş ama yol kapalı. Allahû Tealâ, Rahmân kelimesini bu âyetlerde hep, “Allah” kelimesi yerine kullanmış. Allah kelimesi yerine yani bir fiili Kendisinden Allahû Tealâ isim olarak bahsettiği zaman, “El İlâh” mânâsına gelen, “El İlâh”tan oluşan Allah kelimesi yerine Rahmân veya Rahîm kelimelerini kullanabilir mi? Rahmân kelimesini kullanır. İsim olarak kullanır onu da. Rahmân orada, Allah demektir. Ama Rahîm kelimesini hiç kullanmıyor. Allahû Tealâ, “Rahîm’in zikrinden vazgeçen” demiyor. “Rahîm’e huşû duyan.” demiyor. “Rahîm’in kulları.” demiyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın buradaki ifadesi, üçünde de Allahû Tealâ’nın yolunda olan insanlar.

Öyleyse “Allahû Tealâ’nın onlara Rahîm diye hitap etmesi gerekirken neden” diyor, “onlara Rahmân diye hitap ediyor?”


Allah onlara hitap etmiyor. Kendi ismini kullanıyor burada. Ve Rahîm ismi hiç bir zaman fonksiyonel değildir. Sadece bir isimdir ve Allahû Tealâ o ismi, isim standartlarında Kendisi için hiç bir zaman kullanmaz. Burada Rahmân esması, Allah’ın Rahmân esması Allah’ın fonksiyonunu eda etmek için değil, Kendisinin ismi olarak zikredilir. Allah’ın Kendisi için kullandığı bir isim. Allah’ın bir fonksiyonu için, Allah’ın gönderdiği rahmet için değil. Bu durumda böyle bir sual, Allahû Tealâ’nın standartlarına tabii ters düşer. Allahû Tealâ, Kendisinden bahsettiği zaman: “Rahîm böyle yaptı, Rahîm şöyle yaptı.” diye, Kur’ân-ı Kerim boyunca hiç bir zaman onu kullanmamıştır.

 

Bu âyet-i kerimelerinde tabii Allah’ın ona yakın olan “Rahmân” kelimesini kullanması söz konusudur. Bu üç âyette de öyle kullanmış. Kime hitap ederse etsin Allahû Tealâ, bu kişiler Allah’ın yolunda olsalardı da olmasalardı da Allahû Tealâ, “Rahmân” kelimesini hepsi için mutlaka kullanacaktır. Allah razı olsun.

 

“Efendimiz Kur’ân’da mü’min kullarından bahsederken” diye ikinci sualine başlıyor.

Hucurât Suresi 15. âyet-i kerimesinde diyor ki:

49/HUCURÂT 15: İnnemel mû’minûnellezîne âmenû billâhi ve resûlihî summe lem yertâbû ve câhedû bi emvâlihim ve enfusihim fî sebîlillâh(sebîlillâhi), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).

Mü’minler ancak onlardır ki, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne îmân ettiler. Sonra da şüpheye düşmediler. Ve malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, onlar sadıklardır.


“innemel mû’minûnellezîne âmenû billâhi ve resûlihî.”

“Onlar mü’minlerdir ki; onlar âmenûdurlar (Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir).”

âmenû billâhi: Allah’a âmenû olanlardır (Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir).
ve resûlihî: Resûlüne de (âmenû olanlardır; resûle de ulaşmayı dileyenlerdir teslim olmak için).
summe lem yertâbû: Onlar şüpheye de düşmezler.

Sonra? Sonra onlar daha sonraki devrede onlar şüpheye de düşmezler.

ve câhedû bi emvâlihim ve enfusihim: Onlar malları ile ve canları ile mücâdele ederler (cihad ederler).
fî sebîlillâh(sebîlillâhi): Allah’ın yolunda.


* Yani hem ruhları ya Allah’a doğru yoldadır ya Allah’a ulaşmıştır; 2. Sıratı Mustakîm’dedir.
* Ya fizik vücudu da Allah’a ulaşmıştır; 3. Sıratı Mustakîm’dedir.

* Nefsini de Allah’a ulaştırmıştır; 4. Sıratı Mustakîm’dedir.

* İradesini de Allah’a ulaştırmıştır; 5. Sıratı Mustakîm’dedir.

Ama hep Sıratı Mustakîm’in üzerindedirler. Onun için “fî sebîlillâh(sebîlillâhi).” diyor Allahû Tealâ hepsine.


ulâike humus sâdikûn(sâdikûne): Onlar sadıklardır.

 

Şimdi Allahû Tealâ burada mü’minlerden bahsediyor, özelliklerini veriyor: “Âmenûdurlar, Allah yolunda cihad ederler. Onlar sadıklardır.”


Bakara Suresi 261. âyet-i kerimesinde diyor ki:

2/BAKARA 261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

 

“O, Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, bir başağında yüz dane bulunan yedi başaklı bir nebatın durumu gibidir. Allah’ın dilediği kimse için onun rızkını kat kat artırır. Allah, vâsiun alîm’dir.”


Bunda ne var? Gene Allah yolunda mallarını harcayanlar var. Bu insanlar, “fî sebîlillâh.” Bu insanlar infâk ediyor; iki özellik. Ve onların derecatını Allahû Tealâ artırıyor. D. da böyle söylüyor. “Allahû Tealâ, onların derecatını arttırıyor.”

 

Nisâ Suresi 95. âyet-i kerimesinde diyor ki:

 

4/NİSÂ 95: Lâ yestevîl kâıdûne minel mu’minîne gayru ulîd darari vel mucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim. Faddalallâhul mucâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim alâl kâidîne dereceh(dereceten). Ve kullen vaadallâhul husnâ. Ve faddalallâhul mucâhidîne alâl kâıdîne ecran azîmâ(azîmen).

Özür sahibi olmayan mü'minlerden (savaşa gitmeyip) oturanlar ile Allah’ın yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir (eşit) değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından, oturanların üstünde faziletli kıldı ve Allah hepsine “Hüsna”yı vaadetti. Ve Allah mücahitleri, oturup kalanlar üzerine “büyük ecir” ile üstün kıldı.



“Mü’minlerden özür sahipleri hariç. Oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla oturanlar, Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlara göre üstün kıldı (faziletli kıldı). Ve Allah, her birine hüsna (güzellik) vaadetti.”

“Allah, mücahitleri oturup kalanlar üzerine büyük bir ecirle üstün kıldı.”

Burada âyette bir yanlışlık var. Her ikisinde: “Oturanlar.” diyor âyet. Bakalım, âyetin Türkçesi hangi standartlarda? “Ve mü’min kullarından mal ve nefsleriyle mücâdele edenlerin dışında kusuru olmadığını, oturan kullarından bahsediyor. Ve tümüne ecir olarak vaadettiği derecatların farklı olduğunu söylüyor.” (Nisâ-95.)


Burada Allahû Tealâ: “Özür sahipleri hariç, oturanlar ile Allah yolunda malları ve canları ile oturanlar değil, cihad edenler.” diyor. “Eşit değillerdir.” diyor. “Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın cihada gitmeyerek yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlar bir olmaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlara göre üstün kıldı.” diyor, Allahû Tealâ. “Ve Allah, her birine güzellik vaadetti. Allah mücahitleri, oturup kalanlar üzerine büyük bir ecirle üstün kıldı.”


Şimdi “A” diyor.

SORU: Mücadele eden ve oturan mü’minler keyfiyet ve serbest irade açısından özgür oldukları halde farklılığa neden olan sebep nedir?

 

CEVAP: Farklılığa neden olan sebep çok belli değil mi? Gruplardan biri cihad ediyor, mallarıyla ve canlarıyla savaşa giriyor. Bir kısmı da büyük kısmı da şehid oluyor savaşa girdiği zaman. Ötekiler de evde oturuyor. Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaş edenlerle evlerinde oturanlar, elbette birbirine eşit olmayacaklardır. Serbest irade açısından böyledir.


İki grup insan var: Gruplardan birisi savaşa atılıyor, ötekiler evlerinde oturuyor. Elbette bunlardan canlarıyla ve mallarıyla savaş edenler, savaşa girenler ölmek ve öldürmek üzere savaşa giren insanlar. Elbet bu insanlar, evlerinde oturanlarla eşit olmayacaklardır.

Allahû Tealâ burada farklılığı vermiş: Özgür olmaları, seçimi kendilerinin yaptığını gösterir. Kendi yaptıkları seçimle insanların bir kısmı Allah’a lâyık olduklarını ispat ediyorlar. Allah yolunda hayatlarını feda etmek üzere harekete geçiyorlar, ötekiler de evlerinde yatıyorlar. Elbette farklılık olacak aralarında. Ve Mu’min Suresi 40. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ: Kim seyyiat işlerse o, misli ile cezalanır (misli ile derecat kaybeder).
ve men amile sâlihan: Kim de salih amel işlerse.
min zekerin ev unsâ: Erkeklerden ve hanımlardan

ve huve mu'minun: Onlar ki mü’minlerdir.
fe ulâike yedhulûnel cennete: Onlar cennete girerler.
yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbine): Orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.

A’râf Suresi 35. âyet-i kerime:

7/A'RÂF 35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.

 

“Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi kıssa eden (açıklayan, beyan eden) resûller gelince her kim ki takva sahibi olup, nefsini ıslâh ederse onlar için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” diyor.

Amilüssalihat, nefs tezkiyesi; her ikisi de var. Nefsin ıslâh edilmesi ve amilüssalihat. Birincide amilüssalihat kullanmış Allahû Tealâ.

“Allah, içinizden Allah’ın elçileri geldiğinde ancak takvaya ulaşmak ve ıslâh olmak imkânına sahibi olabiliyoruz, diye idrak ediyorum. Ama bir insanın takvaya ulaşması ve mutlu olması ancak Allah’ın resûlleri geldiğinde olabilir, diye idrak ediyorum.” diyor D.

Allah’ın resûlleri her zaman, her kavmin içinde zaten vardır. Bütün kavimlerde şu anda Allah’ın resûlleri zaten yaşıyor. Ve tabiatıyla o resûllere tâbî olmak yoluyla insanların hedefe yürümeleri, nefs tezkiyesi yapmaları, ıslâh olmaları mümkün.

SORU: “Allahû Tealâ resûllerini, bizlerin kurtulması ve mutlu olmamız için özellikle gönderiyor diyebilir miyiz?” diyor.

CEVAP: Elbette. Allahû Tealâ resûllerini sadece bir maksat için gönderir; insanları mutlu kılmak için. Allah’ın tek gayesi odur. Herkesin Allahû Tealâ, sadece ve sadece mutluluğunu ister.

Öyleyse C sualine bakalım:

 
SORU: “Hadîslerde bahsedildiğine göre başta Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz ve sahâbenin cezbeli olduğunu öğrendik. Hamd olsun bizlere de sahâbe gibi zikirdeyken bizlerde de cezbe oluşuyor. Siz, bizlere Allah’ın bir ni’meti ve elçisi olarak bu cezbeyi kazandırdığınıza göre, Enfâl Suresinin 2. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, mü’minlerin zikredince kalplerinin titrediğinden bahsediyor. Cezbe açık bir delil sayılır mı? Neden günümüzde mü’miniz diyenler cezbeye negatif bakıyorlar? Allah razı olsun.” diyor.

CEVAP: Şimdi bakalım nasıl söylüyor Allahû Teâlâ, Enfâl Suresi 2. âyet-i kerimesinde?

8/ENFÂL 2: İnnemâl mu'minûnellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum ve izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu zâdethum îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).

Gerçek mü’minler onlardır ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer (cezbelenir). Ve onlara Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onların îmânlarını arttırır ve Rab’lerine tevekkül ederler.

 

innemâl mu'minûne: Mü’minler onlardır ki.
ellezîne izâ zukirallâhu: Onlar zikrettikleri zaman.
vecilet kulûbuhum: Kalpleri titrer.
ve izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu: (Tilâvet edildiği zaman) Allah’ın âyetleri onlara okunduğu zaman.
zâdethum îmânen: Îmânları ziyade olur (artar).
ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne): Ve Rabb’lerine tevekkül ederler.

 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Peygamber Efendimiz (S.A.V), her sene Hira Dağı’ndaki Nur Mağarası adını verdiği bir mağaraya giderdi. Bazı yıllar 30 gün, bazı yıllar 40 gün orada kalırdı. Yanına sadece kuru ekmekle su alırdı. 40 yaşına bastığı yıl, Cebrail (A.S) bembeyaz elbiselerle insan hüviyetinde O’na göründü. O’na doğru bir adım attı, Alak Suresinin ilk âyet-i kerimesini söyledi: “Oku: ikra.” 


96/ALAK 1: Ikra’bismi rabbikellezî halak(halaka).

Yaratan Rabbinin İsmi ile oku.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ilk defa bir melek görüyordu; Cebrail (A.S)’ı. Ve O’na hayretle bakıyordu. Ve yerinden kımıldamıyordu. Yalnız dedi ki: “Ben okumak bilmem.” Cebrail (A.S), cevabı aldı. Bir adım daha attı. İkinci adımda gene: “ikra.” dedi. Aynı cevabı aldı: “Ben okumak bilmem.” Ve üçüncü adımı attığında Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşmıştı. Ve O’na sımsıkı sarıldı Cebrail (A.S). Sarıldı ve: “ikra’bismi rabbikellezî.” dedi, “Rabbinin İsmi ile oku.” dedi.

“Rabbinin ismi ile oku: ikra’bismi rabbike.” 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in buna cevap vermesine imkân kalmadı; çünkü Allahû Tealâ’dan gelen cezbe, Cebrail (A.S)’ı şiddetle sarsmıştı. O’nun sımsıkı sardığı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de tabiatıyla cezbe ulaştı. İkisi birden şiddetle sarsıldılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V), cezbeye ilk defa muhatap oluyordu. İlk defa da cezbeyi yaşadı ve cezbe, O’na çok tesir etti. Ve ilk defa Cebrail (A.S)’dan (bir melekten), Allah’ın O’na ansızın gönderdiği cereyanla etkilendiği için bir titreme geldi üzerine ve üşüme hissetti. Allahû Tealâ, O’nu örtülerle örttükten sonra Cebrail (A.S): “Ey örtülere bürünen Peygamber!” olarak hitap etti O’na. Bu ilk cezbeydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V), ondan sonra sık sık Allahû Tealâ’nın gönderdiği enerjiyi, cereyanı almaya başladı ve sık sık cezbelendi. Böyle bir dizaynda sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bütün sahâbeye adım adım cezbenin yayıldığını görüyoruz.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 30 yıl sonra halife olan Hz. Ali, sahâbeye: “Ey Allah’ın sahâbesi! Ben, sizin cezbenizden bu mescidin tavanlarının sarsıldığını bilirim. Ne oldu sizlere, böyle cezbeniz azaldı?” diye hitap ediyor 30 yıl sonra. Bütün sahâbe cezbeliydi; pek çoğu demek daha doğru.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, cezbe Allah’ın ilâhi bir işaretidir. Varlığını size hissettirir. Hiç bir sebep yokken ansızın Allahû Tealâ, size gönderdiği cereyanla sizi sarsar. “Şu anda bana da gönderir mi?” diye sordum ama cevap: “Hayır.”

 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, namazda sık sık görürsünüz; Allahû Tealâ bizlere, sizlere cezbe verir. Ve hepimizi… O zaman değil şimdi. O, dilediği zaman böyle cezbelendirir. Biz kendi mürşidimizden aldık cezbeyi. O, kendi mürşidi olan babasından aldı; Abdülhakîm Hüseynî Hazretleri’nden aldı. Ve bu şecere, Hz. Ebûbekir’e kadar uzanır. Nakşî tarikatının cezbesidir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, cezbe Allah’ın büyük bir ihsanıdır. Onunla Allahû Tealâ, size varlığını her an hissettirir. Sizin elinizde bir şey yoktur. O, oradan size cereyanı gönderdiği takdirde cezbelenirsiniz. Göndermezse bir şey olmaz. Ve bunu kendinizden yapamazsınız. Yaptığınız zaman, oradan gelen cereyana eşit olmayan bir farklı dizayn oluşur.  

Ve sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’ın cezbesi bütün insanlar için bir fazilettir. Allah’ın fazlından verdiği enerjisi ile size ulaştığı, varlığını en kesin şekilde hissettirdiği, sizin iradenizin tamamen dışında olan bir enerji gelişidir. Ve elinizde olmadan titrersiniz. Çoğu zaman bir ses çıkartırsınız. Mâni olamazsınız titremeye. Ses çıkarmaya da mâni olamazsınız. O, sizin elinizde olan bir şey değildir. Allahû Tealâ’ya hepimizi cezbeli kıldığı için, bizi cezbeli kıldığı için, bizden de sizlere, hepinize, çoğunuza cezbe ulaştığı için Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz.

Şimdi sualini soruyor, diyor ki:

“Mü’minler zikredince kalplerinin titrediğinden bahsediyor Allahû Tealâ.” diyor. “Cezbe, açık bir delil sayılır mı?”

Açık bir delil sayılır.

“Neden günümüzde mü’miniz diyenler cezbeye negatif bakıyorlar?”

Onların cezbeleri olmadığı için.

 

Sevgili kardeşlerim, aradan 14 asırdan fazla zaman geçmiş. Bu süreç içinde sadece tâbiiyetle bugünlere ulaşmış cezbe. İnsandan insana ulaşmış. Mürşidlerden müridlere, sonra onlar da mürşid olmuşlar kendi devirlerinde. Onlardan da kendi müridlerine. Böylece 15 asır boyunca, 14 asır boyunca, nesilden nesile Allah’ın cereyanı gelmiş, ulaşmış. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz.


İstanbul’dan Y. Hanım kardeşimiz der ki:

SORU: “Bir soru-cevap programınızda şahitleri 7 gruba ayırmıştınız…”

CEVAP: Anlaşılan son açıklamayı, Yeliz kardeşimiz henüz görmemiş. Daha birkaç gün önce şahitler, bir defa daha sorulmuştu. Bir defa daha açıklamıştık. O günden daha sonraki devrelerde yeni âyetler girmişti devreye. Ve o âyetlerin dizaynı içerisinde burada kardeşimizin sorduğundan farklı bir yeni dizaynla sizlere ulaşmıştık.

Şimdi buradaki şahitleri sayıyor: “5. grupta irşad makamına Allah tarafından ulaştırılmış mürşidlerin olduğunu, 6. grupta bu göreve tayin edilmediği halde, kavimler içerisinde bulunan resûller tarafından irşad makamına vazifelendirilmiş olduklarını buyurmuştunuz. 7. grupta ise Allah’ın irşad makamına tayin ettiği kişilerin seçtiği kişiler olduğunu buyurmuştunuz.” diyor kardeşimiz.


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ilim bir nehir gibidir. Yalnız bu nehir aşağı akmaz, yukarı akar. Sizi devamlı suları ile yükseltir, yıkar, arındırır. İlim ve irfan beraberse insan manevî açıdan da devamlı yukarıya doğru bir yolculuğun sahibidir. Öyleyse bu nehrin içinde biz, Kur’ân-ı Kerim tefsirine başladık. Kur’ân-ı Kerim tefsirinde her an eski bilgi hazinenize ilâve edilecek yeni âyetler görüyoruz. Bu âyetler de devreye giriyor. Onlar devreye girdikçe âyetlerin muhtevasında olan yeni açıklamaları da getiriyoruz. O zaman tablo değişiklikler gösteriyor. Dikkat edin, Allahû Tealâ sizin idrak seviyenize paralel olarak olaylarını geliştirir.


Önceleri Allahû Tealâ, sizlere kolay gelmesi için sizlere öğretmek üzere bize sadece ruhun Allah’a ulaşmasını hidayet olarak anlatmıştı. Biz de size bunu anlatmıştık. Herkes başlangıçta hidayet denilen şeyin ruhun Allah’a ulaşması olduğundan emindi. Gene de herkes emin; ama sonra Allahû Tealâ, fizik vücudun Allah’a teslim olmasının da hidayet olduğunu ifade etti. Daha sonra nefsimizin Allah’a teslim olmasının da hidayet olduğunu ifade etti.


Öyleyse 14. basamağa kadar olan safha 21. , 25. , 27. basamağa kadar ulaştı. Zaman içerisinde sizin gelişmenize paralel olarak Allahû Tealâ, hep yeniliklerini ilâve etti. Böylece devamlı gelişen ve sizi yücelten bir akımla karşı karşıyasınız.

Öyleyse tamamlananlar, bütünün birer parçası olarak yerlerinde kalıyor. Ama eksik kalan hususları Allahû Tealâ birer birer tamamlıyor. O günkü açıklamanın, o güne kadar ulaştığımız âyetler açısından bu standartları var. Ve son açıklamamız da şöyle:

 

1. şahit: Allah.

2. şahit: Şahitlerin şahidi Peygamber Efendimiz (S.A.V).

3. şahit: Bütün zamanlarının nebîleri, huzur namazının aslî imamları.

4. şahit: Nebîlerin bulunmadığı devrelerde bütün ülkelerdeki resûllerden huzur namazının imamlığına vekâleten tayin edilenler; 4. grup şahit.

5. grup şahit: Bütün kavimlerdeki resûller.

6. grup şahit: Allahû Tealâ’nın irşad makamına tayin ettiği, bihakkın takvanın sahibi olan mürşidler.

7. grup şahit ise kiramen kâtibîn melekleri.

“Bir sürücü, bir de saikle gösterilir.” diyor Allahû Tealâ.

Saik, bir nevi kameraman; hayat filmimizi çeken. Ama asıl şahit, oraya dereceleri kaydeden kiramen kâtibîn melekleri.


Öyleyse bu durumda 7 ayrı şahit söz konusu; gene baştaki şahit Allah. Her şeye şahit olan, şahitlere de şahit olan, şahitleri yaratan Allah. Ama O’nun yarattıklarından Peygamber Efendimiz (S.A.V), bütün şahitlerin şahidi. Sonraki şahitler, diğer nebîler. Sonraki şahitler, huzur namazının diğer imamları. Sonraki şahit, bütün kavimlerdeki resûller. Sonraki şahit, Allah’ın irşad makamına tayin ettiği mürşidler. Ve son şahit de kiramen kâtibîn melekleri. Herkes için bir şahit söz konusu bu meleklerden.

 

Şimdi suallerini soruyor kardeşimiz, bu açıklamanın standartları içinde biz de cevap veriyoruz.

 “Bu gruptaki kişiler… Allah şahit midir? Nasuh tövbesi ile tövbe etmişler midir?”

Nasuh tövbesi ile tövbe etmişlerdir, Allah’ın irşad makamına tayin ettiği kişiler. Kiramen kâtibîn meleği ise nasuh tövbesi ile tövbe etmemiştir.


“Allah’ın resûlleri, mürşidleri kişileri kendileri mi irşad makamına seçerler?”


Hayır; irşad makamına kişileri Allah seçer.

 

“Kavim resûllerini belirleyen Allahû Tealâ mıdır?”

Bütün kavimlerdeki resûlleri risalete tayin eden Allahû Tealâ’dır. Allah razı olsun.

Berlin’den H. K. kardeşimiz der ki:

SORU: “Fetih 28’de: ‘O Allah ki, diğer bütün dînlere gâlip kılmak üzere Resûl’ünü hidayetle, hak dîn (İslâm) üzere gönderendir. Şahit olarak Allah kâfidir.’ diyor.”

 

CEVAP: Bakalım, ne diyor âyette?

48/FETİH 28: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullih(kullihî), ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).

O’dur ki, Resûl’ünü hidayetle ve hak dîn ile bütün dînlere izhar etmesi (açıklaması) için gönderdi ve şahit olarak Allah yeter.

 

huvellezî: O’dur ki.
ersele resûlehu:
Resûl’ünü gönderendir.
bil hudâ:
Hidayet ile.
ve dînil hakkı: Hak dîn ile.

 

“O Allah ki Resûl’ünü hak dîn ile ve hidayetle gönderendir.”

li yuzhirehu: Onu izhar etmek için.
aled dîni:
Dîn üzerine.

dîni kullih(kullihî): Bütün dînler üzerine onu izhar etmek için.

Burada “Galip kılmak için.” deniyor.

ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden): Allah, şahit olarak kâfidir.” diyor.



Şimdi 1. suali, diyor ki:


SORU: Buradaki: “Bütün dînler.” demekle Cenab-ı Allah’ın muradı nedir?


CEVAP: Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bugün dünya üzerindeki insanları bir araya toplayın. Ve sorun bakalım kaç tane dîn var? İslâm, Hristiyanlık, Musevîlerin dîni, Hz. İbrahîm’in hanif dîni. Bugün dünyada mevcut dînleri bir araya topladığınız zaman belki yüz tane dîn göreceksiniz. Budizm de bir dîn olarak kabul ediliyor, Konfüçyüs’ün dîni de bir dîn olarak kabul ediliyor ya da söyledikleri diyelim. Ve Taoizm. Ardarda bir sürü dînle karşı karşıyasınız. O zaman Allahû Tealâ: “Bütün dînler üzerine Allah’ın dînini gâlip kılmak üzere,” demekle, “izhar etmek üzere.” demekle doğruyu ifade etmiş olmuyor mu? Burada Allahû Tealâ, insanların anladığı biçimde konuşuyor. Eğer kendi anladığı biçimde konuşsaydı ne söyleyecekti? “İslâm’dan başka bir şey olmayan o dînleri de gerçek istikamette tekzip etmek üzere onları da o peygamberler zamanındaki asli haline getirmek üzere.” diyecekti.


Ve 2. sualini soruyor:

 

Âli İmrân-19, Âli İmrân Suresi 19. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN 19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).

Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.

 

inned dîne indâllâhil islâm(islâmu): İslâm’dan başka bir dîn yoktur Allahû Tealâ’nın İndi’nde.

“Muhakkak ki Allahû Tealâ’nın İndi’nde İslâm’dan başka bir dîn yoktur (hiç olmamıştır).” diyor Allahû Tealâ.

ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe: Kendilerine kitap verilenler ihtilâf ettiler.
illâ min ba’di mâ câehumul ilmu: Onlara ilim geldikten sonra.
bagyen beynehum: Aralarındaki hacil yüzünden (ihtiras yüzünden ihtilâfa düştüler).
ve men yekfur bi âyâtillâhi: Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse.
fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı): O zaman (öyleyse bilsin ki) Allah hesabı çabuk görür.

 

Şimdi sualini soruyor:

SORU: “Allah’ın indinde tek dîn İslâm’dır.” deniyor.” diyor bu âyet -i kerimede. Ve suali şu: “Bu iki âyet; Fetih-28 ile Âli İmrân-19 çatışmıyor mu?” diyor, “Açıklar mısınız?”

 

CEVAP: Hayır, çatışmıyor. Birinde Allahû Tealâ, İslâm’dan başka bir dîn olmadığını; hiç bir zaman olmayacağını söylüyor. İkincisinde ise insanların Kur’ân-ı Kerim indirildiği sıradaki durumundan bahsediyor. İnsanlar, Hristiyanlık diye bir dîn olduğunu zannediyorlar;

ayrı bir dîn. İnsanlar Musevîlerin ayrı bir dîni olduğunu zannediyor. Daha başka bir açıdan Musevîler de Hristiyanlar da kendi dînlerinden farklı bir dîn olarak bakıyorlar İslâm’a. Sevgili kardeşlerim, bir kısmı. Hristiyanların arasında da Musevîlerin arasında da Hristiyanlarda Hz. İsa’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in peygamberlik yaptığı döneme kadar geçen dönemde, tâbî olmak suretiyle asırlardan beri gelen bir insanlar grubu var. Onlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne söylemişse hepsini kabul ediyorlar. Yetmez, zaten aynı hayatı yaşıyorlar. Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi ve sahâbe gibi onlar da namaz kılıyor, onlar da zekât veriyor. Onlar da mürşidlerine tâbî olmuşlar. Onlar da zikrediyorlar Allah’ı. Tek Allah’a inanıyorlar. Ama Hristiyanların %90’dan fazlası kendilerine zaman içerisinde değişen bir dîn icat etmişler, onu yaşıyorlar. İşte o küçük grupla Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe aynı şeyleri yaşıyor. Bugün de Hristiyanların arasında bizim yaşadığımız hayatı aynen yaşayanlar var. Bir kısmı manastırlarda yaşıyorlar bu insanların. Bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar, bizim gibi zekât veriyorlar, bizim gibi tek Allah’a inanıyorlar ve İslâm’ı yaşıyorlar. Bugün Musevîlerin arasında da var aynı insanlar. Nasıl Peygamber Efendimiz (S.A.V)’ın devrinde varsa bugün de aynı insanlar var.

 

Tefsir derslerinde geçtikçe âyet, hep dikkatinizi çektik. Bakınız dedik: Hristiyanların bir kısmı böyledir: Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında O’na itiraz eden, O’nun söylediklerini kabul etmeyen. Ama bir kısmı tam O’nun gibi. İşte dedik bunlar da Musevîler; onların da küçük bir kısmı gene Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’nun sahâbesi gibi yaşıyorlardı.


Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe ne yaptılar?


* Allah’a teslim oldular; ruhlarıyla, vechleriyle, nefsleriyle, iradeleriyle.

* Hz. Musa ve O’na tâbî olanlar, Allah’a teslim oldular; ruhlarıyla, vechleriyle, nefsleriyle, iradeleriyle.
* Hz. İsa ve O’na tâbî olanlar, Allah’a teslim oldular; ruhlarıyla, vechleriyle, nefsleriyle, iradeleriyle. Yani? Hepsi aynı durumdaydı.

 

Peki, devam ettiği sürece dînin standartları insanların Allah’ın dînine bakış açılarını şeytan adım adım değiştirdi. Bu değişiklik, insanların çoğu için geçerli. Ama küçük bir kesim için hiç bir zaman geçerli olmadı. Olmadığı için bugün de Kur’ân-ı Kerim’den 1400 küsür sene sonra Hristiyanların arasında da Yahudilerin arasında da Allah’ın dînini kendi peygamberleri zamanında Hz. Musa ve Hz. İsa nasıl yaşadıysa, Peygamber Efendimiz (SAV) nasıl yaşadıysa onlara tâbî olanlar nasıl yaşadıysa, aynı şekilde yaşamakta devam edenler var.

Öyleyse burada bir çatışma söz konusu değil. Tek bir dîn olmuş: İslâm. Allah’a ruhun, vechin, nefsin, iradenin teslim edilmesi. Bütün peygamberler sadece bu 3 kitap verilen peygamber değil, bütün peygamberlere Allahû Tealâ kitap vermiş. Ama kitaplar kaybolmuş. Bütün nebîlere Allahû Tealâ diyor ki: “Ey nebîler! Size kitap verdim ve hikmet verdim.” Bütün nebîlere kitap verdiğini söylüyor Allahû Tealâ.

 

Öyleyse bir yerlere varıyoruz. Bu kitap verdiği ve hikmet verdiği nebîler, bütün resûller, hepsi Allah’a 4 ayrı cepheden de teslim olmuşlar. Ve insanlık tarihi boyunca hangi peygamber, hangi resûl var olmuşsa ve bütün kavimlerde resûller aralıksız olarak yaşadılar. Nebîler arasında aralıklar oldu, fetret devirleri oldu. Ama nebîlerin olmadığı devirlerde bütün kavimlerde resûller hep var oldular. Ne yazık ki bütün devreler boyunca o resûllere tâbî olanlar, toplumlarının sadece küçük bir bölümünü oluşturdu. Bugün de aynı şey söz konusu. Bugün de bütün kavimlerde resûller vardır. Ama bir Hristiyan ülkedeki resûl, onların küçük bir azınlığıyla beraber Allah’ın dînini yaşarken, onların büyük kısmı yaşamıyor. Hangi Hristiyan ülkede olursa olsun. Yahudilerin arasında da Musevîlerin arasında da böyle şey söz konusu. Sadece küçük bir kısım insan, Allah’ın dînini kendi peygamberleri yani Hz. Musa zamanında nasıl yaşıyorlarsa aynı şekilde yaşamaya devam ediyor. Yani İslâm’ı yaşıyorlar; ama büyük kısım yaşamıyor.

O kadar mı sevgili kardeşlerim? İslâm’ın arasında da aynı şey söz konusu. 14 asır sonra Kur’ân-ı Kerim indirilişinden bugüne İslâm âlemi, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı İslâm’ı yaşamıyor.


* Ne Allah’a ulaşmayı diliyorlar; 1.

* Ne mürşidlerine ulaşıyorlar; 2.

* Ne ruhlarını Allah’a ulaştırıyorlar; 3.

* Ne fizik vücutlarını Allah’a teslim ediyorlar; 4.

* Ne nefslerini Allah’a teslim ediyorlar; 5.

* Ne irşada ulaşıyorlar; 6.

* Ne de bi hakkın takvayla takva sahip olup Allah’a iradelerini teslim ediyorlar; 7.

Hiç birisi yok sevgili kardeşlerim, İslâm artık İslâm’ın 5 tane şartına dönüşmüş.

Öyleyse burada Allahû Tealâ, diğer dînlere izhar etmek üzere, onları Allah’ın tek dîninin bir tek dîn olduğunu onlara hatırlatmak üzere ve onları aslında gene kendi peygamberinin gerçek dînine davet etmek üzere Allahû Tealâ bir dizayndan bahsediyor.


Öyleyse Âli İmrân-19’da Allahû Tealâ, her devirdeki tek gerçeği söylüyor: “İslâm’dan başka bir dîn hiç olmamıştır. Bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların hepsi İslâm’ı yaşadılar.” Peki Allahû Tealâ, “Bütün dînlere Allah’ın tek dînini izhar etmek üzere.” deyince neyi ifade ediyor? İnsanların bakış açısından hareket ediyor. Dînlerin nasıl zaman içerisinde büyük değişikliklere ulaştığını ifade ediyor. Sanki insanlar tarafından dînler kabul edildiğine göre Allahû Tealâ da onların açısından bakıyor olaya. “Böyle kabul edenler için de cevabımız budur.” diyor. “Bir tek dîn vardır. İnsanlar başka dînlerin var olduğunu zannediyorlar.” diyor Allahû Tealâ burada.

 

Öyleyse bu iki âyet çatışmıyor mu? Hayır, çatışmıyor. Birinde Allah’ın bakış açısı, diğerinde insanların bakış açısı var. Ve Allah’ın tek dîninin hepsine açıklanması var. Allah razı olsun.

 

2. suali, Furkân 33’te:

25/FURKÂN 33: Ve lâ ye’tûneke bi meselin illâ ci’nâke bil hakkı ve ahsene tefsîrâ(tefsîren).

Ve sana hak ile ve en güzel (ahsen) tefsir ile ulaştırdığımızdan (meselelerden) başka bir meseleyi sana getirmediler.

 

ve lâ ye’tûneke bi meselin: Bana getireceğiniz hiç bir mesele yoktur ki.
illâ ci’nâke bil hakkı: Biz, onun cevabını getirmiş olmayalım.
ve ahsene tefsîrâ(tefsîren): En güzel tefsir ile.

 

SORU: Bu âyete göre, her olayın cevabı Kur’ân’da mevcuttur sonucu çıkar mı?

CEVAP: Evet. Allahû Tealâ diyor ki: “Sana getirdikleri hiç bir mesele yoktur ki; hiç bir sual yoktur ki aslında Biz, onların cevabını Kur’ân-ı Kerim’de yazmış olmayalım.”

 

“Yoksa bu âyet, belirli zaman ve kişilere mi hitap etmektedir?”


CEVAP: Hayır, belirli zaman ve kişilere hitap etmemektedir. İnsanların her devirde getirecekleri bütün suallerin cevabı, Kur’ân-ı Kerim’de mevcuttur.

 

“Biz,” diyor, “Bu Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu Kitab’ın içine yerleştirdik.” diyor Allahû Tealâ.

6/EN'ÂM 38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).

 

Ve 3. suali:

Kaf Suresi 22’de Allahû Tealâ diyor ki:

50/KAF 22: Lekad kunte fî gafletin min hâzâ fe keşefnâ anke gıtâeke fe besarukel yevme hadîdun.

(Allahû Teâla buyurur): “Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. İşte senden perdeni kaldırdık. Artık bugün senin görüşün keskindir.”

 

lekad kunte fî gafletin: Sen bundan evvel gaflet içindeydin.
min hâzâ: İşte.
fe keşefnâ: Açtık.
(Biz.)

anke: Senden.

gıtâeke: Örtüyü (açtık), senin örtünü.
fe besarukel: Ve kalp gözünün görüşü.


Kalp gözünün görme hassasına “basar” deniyor biliyorsunuz.

“besarukel yevme hadîdun: Senin artık görüşün (kalp gözünün görüşü) keskindir.” diyor.

 

SORU: Bu âyet, tüm ölenlere mi yoksa sadece cehennemlik olanlara mı hitap ediyor?


CEVAP: Bu âyet, firavuna hitap ediyor. Allahû Tealâ firavuna: “Bugün artık perdeyi açtık, senin görüşünü keskin ettik.” dedikten sonra firavun diyor ki: “Ya Rabbi! Beni geri çevir. Dünyaya tekrar döndür, Sana ne kadar lâyık bir kul olduğumu bundan sonraki yaşantımla inşaallah ispat edeyim.” Allahû Tealâ diyor ki: “Ey firavun! Sen hayatta bulunduğun sürece bütün kötülükleri yaptın. Kendinin Allah olduğunu iddia ettin. Ve şimdi artık hakikatleri gördükten sonra seni geri hiç bir zaman çevirmeyiz. Hiç kimseyi hakikati gördükten sonra geriye çevirmeyiz.”

Yani ölüm sırasında insanlar Rabb’lerini görürler. Gördükleri zaman gerçeği anlarlar. Yaptıkları büyük hatanın farkına varırlar. İsterler ki Allahû Tealâ, kendilerini tekrar göndersin dünyaya da O’na ne kadar muti, itaatkâr bir kul olduklarını ispat etsinler. Allahû Tealâ burada kalmıyor, diyor ki: “Ey firavun! Seni, bu şimdi bulunduğun secde vaziyetinde,” diyor, “burada bırakacağız, binlerce yıl burada kalacaksın.” diyor. “Bu adada kalacaksın.” diyor. “Ve böyle kalacaksın,” diyor, “secde vaziyetinde.” 

Sevgili kardeşlerim, aradan geçen binlerce yıla rağmen firavunun cesedinde hiç bir bozulma olmadı. O adadan firavunun cesedini aldılar ve British Museum’a götürdüler. Şu anda secde vaziyetindeki firavun, bütün uzuvları tamam olarak orada, British Museum’da secde vaziyetinde insanlar ulaşsın da ibret alsınlar diye insanların ziyaretlerini bekliyor.

 

Firavun zamanında Hz. Musa ve O’na tâbî olanlar secde ederlerken, firavun onları öldürüyordu. Ve hakikati anladığı zaman firavun da secdeye kapandı ölüm üzere; öyle öldü, secdede öldü. Firavunun secde vaziyetinde olması, binlerce sene evvel İslâm’ın orada da mevcut olduğunun kesin işaretidir. Aklı başına o zaman geldi firavunun. Derhâl secdeye kapandı.

 

“Bu âyet tüm ölenlere mi yoksa sadece cehennemlik olanlara mı hitap ediyor?”

Bütün ölenlerin kalp gözünü, Allahû Tealâ öldüğü zaman açar. Hepsi Allah’ı görür. Allah’ı zaten görmüş olanlar için bu bir yenilik değildir. Allah’ı gördükleri için büyük bir mutluluk içindedirler. Çünkü gidecekleri yerin orası olduğunu, Allah’ın cenneti olduğunu çok iyi bilirler. Ve ölüm onlar için bir değişiklik değildir. Çünkü evvelce defalarca tayyi mekânı yaşamışlardır. Allah razı olsun.

 

 “Bu âyette Cenab-ı Allah ne mesajı veriyor, açıklar mısınız?” diyor kardeşimiz.

 

Verdiği mesaj, son derece açık. Allahû Tealâ’nın sonraki âyetlerinde demin söylediğimiz gibi anlattığımız zaman sizler de herhalde anladınız. Demek ki Allahû Tealâ, kalp gözünü açarak kişinin öldükten sonra Allah’ın varlığını kişiye kesin olarak ispat ediyor. Ve o kişiyi yaptığı bütün günahlarla karşı karşıya bırakıyor. Ne yazık ki firavun, sonsuza kadar cehennemde kalacak olan birisi.  


İşte bu dünyada çok yaşayın, 100 sene yaşayın. Daha çok yaşayın, 200 sene yaşayın. O kadardır yaşantınız. Ama cennet 200 milyar sene, belki 200 trilyon sene; bir sonsuz hayat. Ve oraya gidebilmek için sadece bir dileğe muhtaçsınız. Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Ya dilersiniz; kurtulursunuz. Ya da dilemezsiniz. O zaman da kurtuluşunuz söz konusu olmaz sevgili kardeşlerim.

Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’ın güzelliklerine dikkatle bakın. Allah sizi sever; çok sever. Sizden ne haber? O’nu seviyor musunuz? Ne kadar seviyorsunuz? Eğer günde 2 saat falan zikrediyorsanız, Allah’ı sadece %10 seviyorsunuz. Allah’ı en çok sevenler, Allah’ı en çok zikredenlerdir. Kim daimî zikrin sahibiyse o, en çok Allah’ı sevenlerden birisidir. Allah razı olsun.

 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böylece bu sualin cevabı da tamamlanıyor. Tamamlanıyor ama daha sualler var. O suallerin de cevaplarını inşaallah bu akşam sizlere takdim etmekle vazifeliyiz. Laf aramızda, Allah’ın bize ihsan buyurduğu bu kutsal görev bizim için sonsuz bir mutluluk kaynağı sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın yolunda olanlarla beraber bir mutlu günü daha beraberce tüketiyoruz. Her şey öylesine güzel ki, böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın söyledikleri son derece açık.

 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, yeni bir grup sualle yeniden inşaallah devam ediyoruz. Her şey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor, ne diyorsunuz?


İstanbul’dan A. Ö. kardeşimiz, şöyle söylüyor:

 

Zâriyât Suresi 49. âyet-i kerimede Allahû Tealâ buyuruyor ki:

51/ZÂRİYÂT 49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.

 

ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).”


“Biz, her şeyi zıddıyla kaim kılarak çift yarattık.” diyor Allahû Tealâ. “Umulur ki tezekkür edersiniz.” diyor Allahû Tealâ.

 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ, 6 tane âlem yaratmış. Açıklamayı yapmadan önce kardeşimizin sualini tamamlayalım.

 

SORU: “Her şeyi zıddıyla çift yarattık.” diyor Rabbimiz.” diyor. “Buna bağlı olarak insanı incelediğimizde zahirî âleme ait olan bir fizik vücudumuz var. Bunun zıddı olan berzah âlemine ait bir nefsimiz var olduğunu sizden öğrendik. Ama 6 enerji küresine sahip olan ruhumuzun da zıddı var mıdır?” diye soruyor kardeşimiz.

CEVAP: Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman 6 tane âlem görürüz; 3 asıl, 3 zıt.


1. asıl: Zahirî âlemdir; fizik vücudumuzun âlemi.
2. asıl: Gayb âlemidir; cinlerin fizik vücutlarının âlemi.
3. asıl: Emr âlemidir; ruhumuzun âlemi.

 

Öyleyse biz insanlar, insan olan standartta 3 âlemin 2’sini temsil ediyoruz; zıddıyla… Ama 3 ayrı statü, 3 ayrı standart içinde verilmiş.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, insanın nefsi, insanın fizik vücudu ve insanın ruhu. Topraktan yapılan bir fizik vücut. Bu fizik vücudun nefsi, bir de emr âleminin varlığı olan ruh. İnsan, ruh ve nefs; 3 tane vücut. Şimdi bunların terslerini düşünelim: Cinlerin fizik vücudu, cinlerin berzah âlemi ve bir de gene dumansız ateşten yaratılmış olan, enerjiden yaratılmış olan iblis ve onun âlemi. İşte üç, Allah’a dönük statünün toprak hüviyetine bağlı olan kesiminde topraktan yaratılmış olan insanın üç vasfı ve enerjiden yaratılan diğer statü; cin.


*Cinin fizik vücudu; 1.

*Cinin nefsi; 2.

*Bir de tıpkı cinler gibi enerjiden yaratılan iblis.

 

Öyleyse ruhun zıddı şeytanlar oluyor.  Nasıl ruh, bizi Allahû Tealâ’nın bütün güzellikleri için hazırlamaya çalışırsa, adına “tagut” dediğimiz şeytanlar da dumansız ateşten yaratılan (Kur’ân-ı Kerim’de öyle geçiyor); yani enerjiden yaratılan iblis başta olmak üzere insan ve cin şeytanlar da nasıl insanların cehenneme gitmesi için bir büyük gayretin içindelerse, rabbanî âlemin muhtevasında, emr âleminin muhtevasında ruhlar var. Zülmanî âlemin muhtevasında da şeytanlar.

 

Öyleyse biz insanlar ve cinler, zemin katta yaşarız sadece. Fizik vücutlarımız ve nefslerimiz zemin katın standartları içindedir. Biz insanlar zahirî âlem adı verilen bu âlemde yaşarız. 6 âlem aslında iç içedir. Ama emr âleminin en alt bölümü ve zülmanî âlemin en üst bölümü dünya adı verilen bu gezegenin altını ve üstünü temsil eder. Üstü, emr âleminin devamıdır. Altı, zülmanî âlemin devamıdır.

 

Öyleyse berzah âlemi de dünyaya ait olan berzah âlemi de dünyanın altında değil, üstündedir.
Cinlerin hem zahirî âlemi hem berzah âlemi gene dünyanın altında değil, üstündedir. Ve altında ise zülmanî âlem vardır. Yıldızların bittiği yerden sonrasında da emr âlemi vardır.
Emr âleminin gerçek anlamdaki tek başına hükümran olduğu, var olduğu kesin. Yani dünyanın üstü; üstündeki bütün yıldızlar zemin katın tavanını oluştururlar. Ve bizim zahirî kâinat adını verdiğimiz bu sistemde fizik vücutlar söz konusudur, bizim fizik vücudumuz gibi. Aynı ortamda cinler de yaşamaktadır. Onların fizik vücutları söz konusudur. Aynı ortamda insanların berzah âlemi, aynı ortamda cinlerin de berzah âlemi vardır. Ve Allahû Tealâ elektronlarda vücuda getirdiği temel değişikliklerle âlemleri birbirinden kesin şekilde ayırmıştır. Aynı koordinatları paylaşmasına rağmen, aynı âlemi baştan aşağı hepsini kapsamasına rağmen her âlemde yaşayan varlık, elektron dizaynı o âlemde de kendisinde de aynı olduğu için başka âlemlerle bir etkileşime hiç bir zaman girmez.

 

Düşünün: Daha insanlar ilimle kara maddeyi yeni keşfedebildiler. Kara maddenin her tarafı doldurduğunu ama bu âlemdeki hiç bir maddeyle iletişim içerisinde olmadığını, onu normal duygu alanlarımızla, 5 duyumuzla hissetmemizin mümkün olmadığını söylüyorlar. Ötesini mi? Ötesini henüz bilmiyorlar. Aynı âlemde 6 tane ayrı özellik olduğunu, aynı âlemin 6 tane âlemi de sinesinde barındırdığını insanlık henüz bilmiyor.

Öyleyse nereye ulaşıyoruz? Gene bir asıl, bir karşıt her zaman var. Bir güzel, bir çirkin her zaman var. Bir rabbanî, bir zülmanî her zaman var. Öyleyse fizik vücudumuzun karşıtı nefsimiz, ruhumuzun karşıtı ise şeytani âlemdeki varlıklar. Cinlerin de fizik vücutlarıyla nefsleri karşıt. Öyleyse her şey yerli yerinde.

Hatırlıyorsunuz değil mi sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Sümbül Efendi’nin sonradan damadı olan Merkez Efendi, gidip tâbî oluyor. Çok utangaç birisi. Aradan bir süre geçmiş, yıllar geçmiş. Yıllar sonra mürşidi, Sümbül Efendi diyor ki: “Hepiniz gidin, İstanbul’un içine dağılın bakalım. Ne kadar haksızlık görürseniz, adaletsizlik görürseniz, zulüm görürseniz, gelin hepsini haber verin. Bunu en güzel beceren hanginiz iseniz, o benim yerime, postuma sahip olacak. Benim yerime geçecek.” Bütün müridler büyük bir aşk içinde İstanbul’a dağılmışlar. Defterler getirmişler, bir kısmı mahkemelerin çoğunu gezmiş. Kadı efendilerin o mahkemede neleri tespit ettiğini, insanları nasıl bir dizayn içerisinde cezaya uğrattığını, insanlara karşı ne kadar büyük haksızlıklar yapıldığını birer birer anlatmışlar.
Saatler böyle geçmiş ama sonradan Merkez Efendi olacak olan o kardeşimiz, sessiz sedasız duruyor. Herkes bitmiş, ondan hâlâ ses yok. En sonunda diyor ki Sümbül Efendi: “Evlâdım,” diyor, “Sen bir şey söylemedin. Bak bu kardeşlerin, bu kadar haksızlıktan bahsettiler. Her şeyin berbat olduğundan bahsettiler. Ama sen hiç sesini çıkarmadan sadece dinliyorsun. Yüzünde de bir ifade göremiyorum.” Demiş ki sonradan Merkez Efendi adını alacak olan o, Allah’ın evliyası: “Efendimiz!” demiş, “Ben de dolaştım her tarafı, bütün o mahkemeleri ben de gördüm. Ama,” demiş, “her şey merkezindeydi.” Bu yanıt üzerine: “İşte,” demiş, “Benim yerimi alacak olan kişi bu.” Ondan sonra da: “Ben,” demiş, “ne dediğini anladım ama onlar anlamadı. Anlat bakalım.” demiş, “şimdi.” O da anlatmış, demiş ki: “Kim başka birine hangi zulmü yaparsa yapsın, Allah hesabı çabuk görür. Kim zulmü yaparsa yaptığı anda o kişi, o kadar derecatı kaybeder. Zulme uğrayan mazlum da onun kaybettiği derecatı kazanır. Öyleyse fiille onun karşıtı olan ceza birbirine eşittir. Zâlimin amel defterinde netice; sıfıra sıfır, elde var sıfırdır. Yani zulüm işlenmiştir, ona karşılık aynı miktardaki dereceyi kişi kaybetmiştir. Artı (+) ve eksi (-) birbirini götürmüştür. Netice de sıfırdır.”

 

“Gelelim,” demiş, “mazlumun tarafına; kul hakkı doğduğu için zâlimin kaybettiği dereceler mazluma yazılır, zulüm görene yazılır. O gördüğü zulümle üzülmüştür, haksızlığa uğramıştır. Ama kazandığı derecelerle o haksızlık sıfırlanmıştır. Onun da amel defterinde sıfıra sıfır, elde var sıfır. Sonuç bu.” demiş. “Her şey, herkes merkezinde.” Allahû Tealâ anında teraziyi yeniden düzeltiyor.”

 

Sormuş Merkez Efendi’ye, mürşidi olan Sümbül Efendi:  “Çok güzel.” demiş, “Ama burada bitiyor mu?” “Hayır,” demiş, “bitmiyor, ama sonuç gene merkezinde. Gördüm ki bazıları kadıya müracaatla kısas istiyorlar. Kadı efendi de kısası gerçekleştiriyor. Ne oluyor? Zulmü işleyen ve kaybettiği dereceyle sıfırlanan kişi kendisine yeni yapılan, aynı zulmün kendisine iade edilmesi olayı ile karşı karşıya. Zulüm iade ediliyor. Ama bunun neticeleri de var. Zulüm iade edilince yani kısas yapılınca, bir tane tokat yiyen adama, aynı şiddette bir tokat atıldığı zaman o kişi, bu tokadı yiyerek kendi amelinin tam karşılığını alıyor. Ameller sıfırlanıyor.”

“Hepsi o kadar mı?” diyor. “Hayır, Efendim.” diyor. “Değil, sonucu da var. Mazlumun amel defterinde kazandığı dereceler zâlime tekrar iade ediliyor. Gene dereceler; kazanılan derecelerle kaybedilen dereceler de birbirine eşit oluyor. Amel defterlerine baktığımız zaman,” diyor, “zulmü yapan aynı miktar dereceyi kaybediyor, tekrar kazanıyor. Zulmü gören tam aksine aynı miktar dereceyi kazanıyor, sonra kaybediyor. Netice kazanılan dereceler itibarıyla sıfır. Merkezinde her şey. Fiillere baktığımız zaman,” diyor, “zâlim, attığı tokadı tekrar yiyerek amel defterinde derecat nasıl sıfırlanmışsa; attığı itibarıyla davranış biçimleri itibarıyla, amel itibarıyla da netice, gene attığı tokat ile yediği tokatla birbirine eşit olduğu için neticede sıfır. Peki, karşı taraf mazlum. Zulüm gören kişi de zulüm gördüğüyle kalsaydı  problem yoktu. Ama intikam almak istedi, nefsine kurban gitti ve birinci defada tokat yedi, ikincisinde de attı. Aksiyonlar da eşit, davranışlar da eşit. Kazanılan ve kaybedilen dereceler de eşit. Ve” diyor, “İster ameller cephesinden bakın ister kazanılan ve kaybedilen dereceler açısından bakın, neticede sıfıra sıfır; elde var sıfır. Her şey merkezinde.” Hay Allah razı olsun.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, nasıl orada her şey merkezindeyse 6 âlemle onun yaratıkları gene dengeyi kuruyorlar. İnsan kendi içerisinde nefsi ve ruhu arasında bir zahirî âlem, bir onun karşıtı olarak bir eşitlik sağlıyor. Ruhu zülmanî âlemin varlıklarıyla eşitlik sağlıyor. Cinler kendi fizik vücutlarıyla kendi nefsleri arasında eşitlik sağlıyor. Her şey merkezinde. Hay Allah razı olsun.

İstanbul’dan F. Ç. kardeşimiz der ki:


SORU: “Hanif fıtratıyla hanif olmak arasındaki ilişkiyi anlatır mısınız?” diyor.

 

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, çok güzel bir sual. “Hanif fıtratıyla, hanif olmak arasındaki ilişki.” Bu açıdan hiç düşünmemiştim meseleyi. Hanif fıtratıyla hanif olmak arasındaki ilişkiyi. Bana bir fıkra hatırlatıyor. Hiç düşünmedim dediğim için söylüyorum; aklıma o… Bu açıdan değerlendirmedim olayı, böyle anlamadığım olayı diye düşündüğüm için.


Padişahın oğlu, bir kıza âşık olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Çare arıyorlar. En sonunda bakıyorlar ki falancanın kızına âşık olmuş. Hemen baş vezir diyor ki: “Efendim.” diyor, “Kolay. Gönderirseniz,” diyor,  “ben giderim.” diyor. “İsterim,” diyor, “sizin için.” Padişah diyor: “Ya vermezse?” “Olur mu Efendim?” diyor. “Ben” diyor, “vezirim, baş vezirim, sadrazamım.” Gidiyor, kızı istiyor ve reddediliyor. Ve onun üzerine saraydaki açık sözlülerden birisi diyor ki: “Padişahım, bu böyle olmaz bu iş. Bu işi bostancı başına vereceksiniz. Meseleyi,” diyor, “o çözer.” Bostancı başı da polis müdürü yerindeki zat. Ya da şimdilerde emniyet genel müdürü pozisyonunda olan kişi. Ve bostancı başı yanına birkaç tane bostancı almış; iri yarı, izbandut gibi adamlar. Eve de varmışlar. Bir an önce kapıyı kırıp hepsi beraber içeriye dalmışlar. İki tane tokat patlatmış adama, bostancılardan bir tanesi -adam neredeyse bayılmak üzere- diyor ki: “Baş vezir buraya gelmiş, kızını istemiş. Şimdi de” demiş, “ben istiyorum. Veriyor musun?” diyor. “Kızını padişaha vermiyor musun?” “Verdim.” demiş, “Verdim gitti.” “Peki,” demiş, “Be hey utanmaz adam!” demiş, “Buraya sadrazam geliyor,” demiş, “sadrazama kızını vermiyorsun da benim gibi bir bostancı başı parçasına veriyorsun,” demiş, “kızını. Ayıp değil mi sana?” demiş. “İyi ama,” demiş, “Efendim o, böyle istemedi.” demiş.

 

Şimdi sevgili kardeşlerim, muhteva, gerçekten kelimeler aynı: Hanif olmak, hanif fıtratı. İkisi de hanif, ama birisi fıtrat (tabiat). Allahû Tealâ, bize hanif fıtratını vererek bizleri yaratmış. Herkes hanif fıtratıyla yaratılmış. Yani tabiatında tek Allah’a inanmak yani tabiatında o tek Allah’a teslim olmak talebi var kişinin. Tabiatında mevcut. Ama bu tabiat olarak mevcut olan şey, onu kullanmadığınız sürece hiç bir hüküm ifade etmiyor. Yani diyelim ki kapınızın önünde bir Mercedes var; son model. Her şeyiyle yeni, benzini de tamam. Ama arabayı kullanabilmek için ehliyet almak mecburiyetindesiniz. İşte o araba, hanif fıtratını temsil ediyor. Ama onunla birinci hedefe gideceksiniz.

* Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, 1. menzil.
* 2. menzile gideceksiniz; mürşidinize tâbî olacaksınız,
* 3. menzile gideceksiniz; ruhunuzu Allah’a ulaştıracaksınız.
* 4. menzilde fizik vücudunuzu,
* 5. menzilde nefsinizi,
* 6. menzilde irşada ulaşacaksınız.
* 7. menzilde de bihakkın takvaya ulaşıp iradenizi de Allah’a teslim edeceksiniz.

Öyleyse böyle bir dizaynda hanif fıtratı (kapının önündeki Mercedes), sizi bu 7 tane menzile birer birer taşımanın bütün özelliklerine sahip. Ve hanif fıtratı dediğimiz zaman:


Tek Allah’a inanmak var hanif fıtratının içinde; 1. Yani Allah’ın vahdaniyeti, Allah’ın tekliği söz konusu; tek Allah’a inanmak.


Sonra? Allah’a inananların bir bayrak altında, bir çatı altında tek yumruk olarak toplanması. Yani inananlarda vahdet.

 

Sonra? Hanif fıtratı ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim etmeyi muhtevasına alır. 4 teslimin 4’ü de hanif fıtratının birer safhasını ifade eder.

 

Öyleyse bütün insanlar hanif fıtratının sahibidir. Hanif fıtratı, kendisine ne kadar menzil için ne kadar yakıt verilirse ve arabanın şoförü ne kadar ehilse o ehliyeti kadar gider. Çünkü yol yukarılara doğru çıktıkça uçurumlardan, virajlardan, bir sürü sıkıntılardan geçer. Ve şoförün giderek ustalaşması gerekir.


İşte böyle bir dizaynda hanif fıtratı, bu araba ve sizin arabayı kullanmaktaki liyakatiniz ve ehliyetinizdir. Bu muhteva içerisinde hanif fıtratını temsil eden bu otomobili siz, Allah’ın bütün menzillerine sırayla götürebilirsiniz. İştiyakınız arttıkça daha üstün noktalara doğru yolculuğunuz devam eder.


Öyleyse hanif olabilmek, nelerin sahibi olmak demektir? Hanif olabilmek için Allah’a inanmak başlangıç kademesidir. Allah’a ruhu ölmeden evvel ulaştırmaya inanmak. Sonra ruhu Allah’a ölmeden evvel ulaştıracağından emin olmak. Bu standartta kişi, Allah’a ulaşmayı diler. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, sadece Allah’a inanan bir kişi değildir.

 

* Allah’a inanır.

* Ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşması lâzımgeldiğine inanır.

* Bunun üzerine bir farz olduğuna inanır.

* Ve bunu gerçekleştireceğine de inanır. Böyle bir insan Allah’a ulaşmayı dileyen insandır.


İşte bu 4 tane safhanın kişide var oluşu, Allahû Tealâ’nın seçmesiyle gerçekleşir. Kişi, Allah’a inanıyor. Öyleyse Allah’ın seçiminde birinci fasıl bu; kişinin Allah’a mutlaka inanması lâzım. İnanmıyorsa o kişi hiç bir zaman âmenû olamaz. Allahû Tealâ tarafından da seçilmez inanmadıkça. Seçimin temelinde Allah’a inanmak var. Seçimi; daha üstün seviyede seçimi seçimle noktalanacak olan bir hedefe ulaştırmak şöyle bir muhteva taşıyor: Kişinin sadece Allah’a inanması değil; Allah’a ruhunu ölmeden evvel ulaştırması, ulaştırmak diye bir kavramın Kur’ân-ı Kerim’de mevcut olduğuna inanmak. Allah’ın seçtiği kişi böyle bir kavrama yatkın olan kişidir, kavramdan haberi olmasa bile. O kişinin âmenû olabilmesi için Allah, ona mukayeseler yaptıracaktır. Allah’a o kişiyi ulaşmayı dileyecek bir hedefe ulaştıracaktır. Allah’ın yardımıyla kişi, Allah’a ulaşmayı dileyecektir.


Öyleyse dikkat edin: Bir kişi alelâde bir insanken Allahû Tealâ, hanif fıtratının sahibi olan yani bu inanmaya teşne olan, açık olan bütün insanlar hanif fıtratının sahibidir. Hepsi açıktır; ama bir kısmı açık olduğu hedefe ulaşmayı kabul ederler, bir kısmı kabul etmez. Şeytana tapan insanlar da hanif fıtratıyla yaratılmışlardır; ama Allah’ın kendilerine verdiği bu fırsatı ayaklarının altında çiğnemişlerdir. Kendilerini şeytanın uşağı yapmışlardır.

 

Sevgili öğrenciler, izleyiciler ve dinleyiciler, böyle bir dizaynda muhtevaya baktığımız zaman şunu görüyoruz:


* Bir insan, Allah’a ulaşmayı dilemeden önce Allah’a inanan birisidir.

* Allah’a ruhunu ölmeden evvel ulaştırmaya inanan birisidir.

* Bunun üzerine farz olduğuna inanan birisidir; 3.
*Ve ruhunu nasıl kendisinden evvel milyonlarca insan, ruhlarını Allah’a ulaştırmışsa o da ruhunu Allah’a ulaştıracağına inanmaktadır. Neden inanmaktadır? Çünkü Allahû Tealâ, ona âyetlerini hep vesilelerle insanlardan dinletmiştir ki; kim Allah’a ulaşmayı dilerse mutlaka o kişi Allah’a ulaşır.

 

Öyleyse böyle bir kişi, Allah’a ulaşmayı dileme noktasına Allahû Tealâ tarafından ulaştırılır. O kişi bu vasıflara adım adım sahip olmuştur. Allah, onun kalbinde evvelâ îmânı görmüştür. O kişi Allah’a inanıyor. Öyleyse bu, hayır görmenin birinci şartı. Sonra Allahû Tealâ, o kişiye Allah’a ulaşmayı öğretir. Vesilelerle, etrafındaki olaylarla, anlatım biçimleriyle, karşısına çıkardığı kitaplarla ona çok şeyleri öğretir Allahû Tealâ. Karşısına çıkarır, onun bilgi sahibi olmasını sağlar. Burası Allah’ın seçim safhasında karara varmadan evvel kişinin, kişiye Allah’ın yavaş yavaş benimsettiği kesimleri ihata eder. Ve neticede o kişi, Allah’a ulaşmayı diler.

Öyleyse kişinin seçilmesi, bu vasıfları birer birer kazanması. Bir defa seçilen kişi, Allah’a mutlaka inanan birisidir. Allahû Tealâ, gelecekte kişinin Allah’a inanacağını mutlaka bilendir. Allahû Tealâ, kişinin daha sonraki bütün safhalarda da ne olacağını da bilendir. Öyleyse Allahû Tealâ’nın o kişiye yardımı her istikamette yeterlidir. Allah, onu bu inançların birer birer sahibi kılar.

 

Sonra ne olur? Sonra o kişi Allah’a ulaşmayı diler. Allah’a ulaşmayan kişi, Allah’a yönelmiş midir? Hayır, sadece bir dileğin sahibidir. Bu noktadan sonra Allahû Tealâ’nın o kişide özel işlemler yapması gerekir.

*Gözlerdeki hicab-ı mestureyi almak.
*Kulaklardaki vakrayı almak.
*Kalpteki ekinneti almak, yerine ihbat koymak.
*Kalbin nur kapısını Allah’a çevirmek.


10 tane ihsan boyunca Allah, o kişiyi Allah’a yöneltir; Allah’a yönelmeyi tertip eder kişiye. Ve kişi Allah’a yönelir. Ve bunun için, Allah’a ulaşabilmek için ilk adımı atması Allah’a yöneldiğinin kesin işaretidir. Mürşide ulaşmak, ruhunu Allah’a ulaştırmak için kesin bir işarettir ve kişi Allah’a yönelmiştir.


Öyleyse hanif olmanın 2. standardadır. Allah’a ulaşmayı diledi ve mürşidine ulaştı. Sonra ruh vücuttan ayrılacak, Allah’a ulaşacaktır; hanif olmanın 3. standardına ulaşacaktır. Sonra da diğer safhalara ulaşacaktır. Ama baştan Allahû Tealâ’nın seçmesi, sonra onu yetiştirip Allah’a ulaşmayı dilemesini Allah’ın sağlaması söz konusudur. Allah etrafındaki olaylarla, ona okuttuğu kitaplarla, dinlettiği televizyonlarla ve her türlü vasıtayla o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesini adım adım sağlayacaktır.

 

İşte meselenin 1. safhasında seçilmek var. Sadece inananlar seçilir. Ve her şey bunun üzerine bina edilir. Yetmez, inananların arasında da bu yolculuğa çıkamayacak olan birçok insan vardır. Allah’a inanırlar; ama hiç bir zaman ruhlarını Allah’a ulaştırmayı istemezler. İşte Allahû Tealâ, insanları adım adım bu sefere çıkarır. Ve bu sefer boyunca (yolculuk boyunca) kişi, söylediğimiz 7 tane kademeyi birer birer aşacaktır. Ve hanif fıtratı neticeye varacak ve kişiyi hanif kılacaktır. Bütün vasıflarıyla hanif olan bir insan, hakka tukatihi takvanın sahibi olan insandır. 


Öyleyse hanif fıtratı, kişiyi hanif olma noktasına ulaştırır. Bütün peygamberler haniftiler. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de dâhil, hepsi Allah’a her şeylerini teslim etmişlerdir. Yetmez, sahâbe ve Peygamber Efendimiz (S.A.V); tek bir topluluğu (tek bir toplumu) oluşturmuşlardı. Birbirlerine sımsıkı bağlı olan, kenetlenmiş, tehlike karşısında yılmayan insanlardan oluşan bir muhteşem kitle.

 

Sevgili kardeşlerim, tehlike karşısında yılmamak, Allah’ın mutlaka bizi koruyacağına inanmak. İşte sahâbe, o özelliklerin sahibiydi. O zaman bizler de birbirimize kenetlenen bir mü’minler kitlesi, bir tasavvuf kitlesi hüviyetindeyiz. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; öyleyiz. Öyleyse Allah ve bizler, bir bütünüz.

Diyor ki: “Eğer inanıyorsanız Bana güvenin.”

“Eğer güveniyorsanız, (1) en kuvvetli sizsiniz.”

“Eğer güveniyorsanız, (2) sizi yenecek yoktur.

3- “Eğer Bana tevekkül ediyorsanız (güveniyorsanız), gâlip gelecek olan mutlaka sizsiniz.”

3/ÂLİ İMRÂN 160: İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi felyetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).

Eğer Allah size yardım ederse, o zaman sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yardımsız (yüz üstü) bırakırsa, ondan sonra size kim yardım eder. Öyleyse mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler (Allah’a güvensinler).


3/ÂLİ İMRÂN 139: Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a’levne in kuntum mu’minîn(mu’minîne).

Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın! Eğer mü'min iseniz, üstün olan sizsiniz.

 

Sevgili kardeşlerim, her devirde kuvvetli olduklarını zannedenler, zulümlerini sürdürmüşlerdir. Ama sonunda hep mağlup olmuşlardır. Öyleyse hanif fıtratı, bizi tek bir ide etrafında, tek bir ideal etrafında Allah’a kul olmak istikametinde, tek bir toplum hüviyetine getiren Allah’ın içimizdeki fıtratıdır. Allah razı olsun.

 

SORU: Hanif fıtratının harekete geçmesinden itibaren, hanif olana kadar bu kişi hanif olarak nitelendirilebilir mi?


CEVAP: Nitelendirilebilir. Hanif olmanın muhtelif aşamalarını yaşamaktadır. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan da hanif fıtratının sahibidir. Ama henüz harekete geçmemiştir. Hanif değildir; ama ne zaman bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse o noktadan itibaren artık haniftir. Allah razı olsun.

 “Hanif olmanın aşamaları var mı?” diyor.


Saydık; 7 tane aşaması var.

 

İstanbul’dan S. Hanım kardeşimiz der ki:

Âli İmrân-174’te Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 174: Fenkalebû bi ni’metin minallâhi ve fadlin lem yemseshum sûun, vettebeû rıdvânallâh(rıdvânallâhi), vallâhu zû fadlin azîm(azîmin).

Böylece onlara bir kötülük dokunmadan, Allah'tan bir nimet ve fazl ile geri döndüler. Ve Allah’ın rızasına tâbî oldular. Ve Allah "Büyük Fazıl" sahibidir.


“Ve böylece kendilerine bir kötülük dokunmadan Allah’tan bir ni’met ve fazl ile geri döndüler.”

 

Aslında inkılâp; aslında değişmek, değişikliğe uğramak mânâsına geliyor. Ama geri dönmek anlamında da demek ki kullanılıyor.

 

“Ve Allah’ın rızasına tâbî oldular.”

vettebeû rıdvânallâh(rıdvânallâhi): Allah’ın rızasına tâbî oldular.
vallâhu zû fadlin azîm(azîmin): Allah, fazl’ıl azîm sahibidir.

 

SORU: “Burada Allahû Tealâ’nın bahsettiği ni’met, fazl, rıdvan ve fazl’ıl azîm’i anlatır mısınız?” diyor.

CEVAP:
Birer birer muhteva itibarıyla konuya girelim. Ni’met, fazl, rıdvan ve fazl’ıl azîm. 

2 tane fazl var.

1- Başlangıç fazlı.
2- Bir de fazl’ıl azîm.

 

Fazl nerede başlar, ni’met nerede başlar? Rıdvan, rıza nerede başlar? Ve fazl’ıl azîm nerede başlar? Muhtevaya baktığımız zaman, bizim o devrin imamını devre dışı bırakırsak -bir tek kişi olduğu için- 7 tane safha oluşuyor. Onu da devreye sokarsak irşada ulaşma safhası yok. Artan takvadan sonra bihakkın takva, ondan sonra da Allahû Tealâ’nın en üst seviyede takvası yani tasavvuf takvası.

 

Ama şimdi bakıyoruz: Fazl nerede başlar? Ama rıdvandan, rızadan başlamamız lâzım. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği andan evvel Allah ondan razı olmuştur ki onu Allah’a ulaşmayı dilemek istikametinde teşvik etmiştir. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Allah’a ulaşmayı kişi dilediği an, Allah ondan razıdır. Bu, âmenû olma rızası. Fazl var mı? Hayır, yok. Rıza var mı? Evet. 1. rıza burada, âmenûlar rızası. Niyet yok, fazl yok burada. Ardarda Allahû Tealâ, 10 tane ihsan veriyor.  Her ihsanda Allah’ın bir rızası vardır. Rızalar ardarda devam ediyor. Ne zaman ki mürşidimize ulaşıyoruz; ulaşmadan evvelki mürşide ulaşma rızası, Allah bize mürşidimizi rüyamızda gösterdiği zaman tahakkuk ediyor. Ondan evvel de 10 tane ihsan boyunca 9 tane rıza geliyor. 10. rıza, bu 9-10 tane rızanın en büyüğü oluyor. O mürşidi göstererek bizi mürşidimize Allah’ın ulaştırma rızası. Yani her kademedeki rıza, takva rızasıdır.  


*Âmenûler takvasının rızası, Allah’a ulaşmayı dilediğimiz zaman.

*Mü’minler takvasının rızası; Allah, mürşidimizi bize hacet namazını kıldığımız gece gösterdiği zaman.
* Ondan sonra Allahû Tealâ 10 tane ni’met veriyor. 10 tane ni’metin hepsi de ayrı ayrı rızalar ifade ediyor; ama bunlar, takva rızaları gibi safha rızası değildir. Her alanda, her an Allahû Tealâ’nın rızası vardır.

Rıza müessesesini biliyorsunuz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir defa her hayır işlediğiniz zaman Allah sizden razıdır. Hayatınızın her saniyesinde Allah, sizden ya razı olur ya razı olmaz. Derecat kazandığınız bütün işlemlerde Allah, sizden razıdır. Derecat kaybettiğiniz bütün işlemlerde Allah, sizden razı değildir. Bu her saniye Allah rızası.

 

Sonra Allah’ın bütün ni’metlerdeki, bütün ihsanlardaki rızası, Allah’ın bütün ni’metlerdeki rızası. Ve başlangıçta Allah’ın ihsanlardaki rızası basamak basamak bir paralellik gösteriyor. Ama 14. basamakta 10 tane birden ni’meti, Allahû Tealâ bir tek basamakta veriyor bize. 14. basamakta veriyor. Öyleyse aralarında farklılık var. O, 2. grup rıza; hayatımızın bütün ni’metlerinde, bütün ihsanlarında Allah bizden razı olduğu için ni’met vermiştir. Allah, bizden razı olduğu için bize daha evvel ihsanda bulunmuştur. Ni’metin başladığı noktadan itibaren artık ihsan yoktur, sadece ni’met rızası vardır.

Sonra, her basamakta rıza. 3. basamaktan itibaren 4, 5. basamaklardan ta 28. basamağa kadar her basamakta Allah’ın rızası söz konusudur.

Ve 4. grup rıza; takva ile paralel, teslim ile paralel, Allah’a kul olmakla paralel bir özellik gösterir.

 

İşte 1. takva: Âmenûler takvası. Allah’ın âmenû rızası var orada.

2. takva: Mü’minler takvası. 

Mü’min olmadan evvelki son noktada Allah, bizden razı oluyor ve mü’min olmamızı temin ediyor. Mürşidimize ulaştırarak, kalbimize îmân yazarak. Burada kalbimize îmân yazıldığı andan itibaren fazl başlar. Kalbimize îmân yazıldığı an, ni’metlerden 4’üncüsünü almışızdır.


1. ni’meti: Başımızın üzerine devrin imamı geliyor, Mucâdele-22’ye göre. Bunun üzerine kalbimize îmân yazılacak.
2. ni’met: Allah’ın kalbimizin mührünü açması.

3. ni’met: Kalbimizdeki küfür kelimesini çıkarması.

4. ni’met: Kalbimizin içine îmânı yazması.

 

Öyleyse ni’met burada başlıyor. Rıza müessesesi daha evvel de var. Fazl burada başlıyor. Öyleyse nasıl başlıyor? Ruhumuz vücudumuzdan ayrıldı, Sıratı Mustakîm’e ulaştı. Allah’a ulaşamaz. Mutlaka nefsimizi tezkiye etmemiz lâzım. Her tezkiye kademesinde ruhumuz, bir gök katı yükselebilir. Nefs-i Emmare’de 1. kata. Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde 2. , 3. , 4. , 5. , 6. , 7. gök katlarına ulaşacaktır. Bunun için nefsimizin kalbinin nurlanması lâzım. Zikir yapıyoruz. Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât göğsümüze geliyor. Şifreli yolu takip ederek kalbimize ulaşıyor. Kalbimizdeki îmân kelimesinin etrafına, gelen fazıllar yapışmaya başlıyor, onun çekim gücüne tâbî olarak. İşte fazıllar buradan itibaren artık vardır. Ve kişinin nefsinin kalbinde fazıllar giderek yerleşiyor. O yerleşen fazıllar, Allah’ın ni’metleri olarak vasıflandırılır ve o ni’metle bitmiyor. Ni’met fazıllarla devam ediyor; fazılların nefsimizin kalbine yerleşmesiyle. Ve ruhumuz bunların her birinde bir gök katı yükselerek nereye ulaşıyor? Allah’ın rızasına ulaşıyor.

 

*14. basamakta Nefs-i Emmare’de oluruz önce.

*Sonra Nefs-i Levvame’de oluruz, nefsimizi kınarız.

*Sonra Nefs-i Mülhime’de oluruz, Allah’tan ilham almaya başlarız.

*Sonra Nefs-i Mutmainne’de oluruz. 4. gök katındayız. Doyuma ulaşmışızdır. Allah’ın bize verdiği her şey bizi tatmin eder artık.
*Sonra Nefs-i Radiye’de oluruz, Allah’tan razı oluruz; 5. katındayız.

 

*Ne zaman 6. kata ruhumuz ulaşırsa onun adı Nefs-i Mardiyye’dir. Yani Allah da bizden razı olmuştur. Ve bu vuslat rızasıdır. Yani evvâb takvanın rızası buradadır. Bu, Allahû Tealâ’nın takva rızalarının üçüncüsü.

 

Sonra demek ki burada ni’met var, burada fazl var, burada rıza var. Mürşidinize ulaştıktan sonra ruhunuzu Allah’a ulaştırana kadar bunların üçü de var. Ruhumuzu Allah’a ulaştırıyoruz; evvâb takvanın sahibiyiz. Sonra? Daha çok zikrediyoruz. Bu Allah’a ulaşan ruhumuz Allah’ın Zat’ında ifnâ oluyor, yok oluyor.


Sonra beka makamının sahibi oluyoruz. Sonra zühd makamının sahibi oluyoruz. Zühd makamı, fizik vücudun teslimi için bir rıza makamıdır. Ve buna muhsin rıza ve takvaya da “muhsinler takvası” diyoruz. Fazılsa nefsimizin kalbinde ruhumuzu Allah’a teslim ettiğimiz zaman %51 iken, fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettiğimiz zaman %91’e ulaşır. Burada fazıllar üst seviye fazl olmuştur, tamama yaklaşmıştır. Ulûl’elbab olduğumuz zaman bu makam, nefsimizin Allah’a teslim olduğu ahsen takvanın rızasını ifade eder. Allahû Tealâ burada bizden razı olur; ahsen rıza için. Ve nefsimizin kalbindeki bütün afetler yok olur ve fazıllar nefsimizin kalbini baştan aşağıya kuşatır. Bu noktadan itibaren nefsimizin kalbi artık fazl’ıl azîm’in sahibidir. Daha çok artması mümkün değildir. Ama başka bir açıdan bir değişiklik olur. Kalbimiz müzeyyen olmaya başlar.

 

Ne zaman ki nefsimizin kalbindeki müzeyyen olma bizi Hakk’ul yakîn takvasına ulaştırır, bu noktadan evvelki 4. salâh makamının basamağı olan irşada ulaşma noktasında kalbimiz müzeyyen olur ve bihakkın takvanın rızasını kazanılır. Yalnız müzeyyen olan kalbi, kalbi müzeyyen olan kişiler Allah’a köle olmayı dileyenlerdir. İradelerini Allah’a teslim etmeye ehil olanlardır; hazır olanlardır. Ve irade Allah’a teslim edilir. Kişi bihakkın takvanın sahibi olur. Burası gerçek anlamda yani kalplerin müzeyyen olmasından sonraki asıl fazl’ıl azîm’i ifade eder.

 

Öyleyse gördük ki 6 tane rıza ve fazl’ıl azîm’e bihakkın takvada ulaşılıyor. Allah razı olsun.

 

2. suali kardeşimizin:

Âli İmrân-163’te:

3/ÂLİ İMRÂN 163: Hum derecâtun indallâh(indallâhi), vallâhu basîrun bi mâ ya’melûn(ya’melûne).

Onların (Allah'ın rızasına tâbî olanların) kazandıkları dereceler, Allah'ın katındadır. Ve Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.


“Onların kazandıkları dereceler Allah katındadır. Ve Allah, yaptığınız şeyleri görendir.”

 

SORU: “Allahû Tealâ’nın bahsettiği derecelerle rıza makamı arasındaki ilişkiyi bizlere anlatır mısınız?” diyor.

 

CEVAP: Bir evvelki âyette, Âli İmrân-162’de, Allahû Tealâ’nın onlardan razı olduğunu, onların rıza; Allah’ın rızasına onların tâbî olduklarını söylüyor.

3/ÂLİ İMRÂN 162: E femenittebea rıdvânallâhi ke men bâe bi sehatin minallâhi ve me’vâhu cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).

Artık, Allah'ın rızasına tâbî olan kimse, Allah'dan gazaba uğramış ve barınacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Ve (o) ne kötü varış yeri.

 

Kazandıkları dereceleri kıyâmet günü zaten kendileri de Allah’ın katında göreceklerdir, hayat filmlerine baktıkları zaman.

Rıza makamları, kazanılan derecelerle sıkı sıkıya alâkalıdır. Kişiler devamlı derecelerini Allah yolunda arttıracaklardır. Yani Allah’a ulaşmayı dileyen bir insanın kazandığı derecelerle -Allah’a ulaşmayı dileyen bir insanın kazandığı dereceler, mutlaka kaybettiği dereceler daha fazla olan bir hüviyet taşır- mürşide ulaştığımız zaman da durum aynıdır. Ulaştığımız ana kadar kaybettiğimiz dereceler, mutlaka kazandığımız derecelerden fazladır. Neden? Çünkü o gün, mürşidimize ulaştığımız gün bütün günahlarımız sevaba çevrilecektir.

Öyleyse bir insan annesinden doğduğu zaman hiç günahı yoktur; ama sevabı da yoktur. Ama mürşidimize ulaştığımız gün hiç günahımız yoktur, bütün günahlarımız sevaba çevrilmiştir. Kazandığımız sevaplar duruyor, bütün günahlarımız da sevaba çevriliyor aynı miktar üzerinden. Öyleyse biz o gün, günahları olmayan ama günahları da sevaba çevrilen, sevabı; üst seviye sevabı olan bir insan oluruz. Ne gün? Mürşidimize ulaştığımız o gün. Burası 2. rızadır.


3. rızaya ulaştığımız zaman nefsimizin kalbindeki afetler %50’den daha fazla azalmıştır. O günden itibaren her geçen gün kazandığımız dereceler, çok özel bir statüye tâbî olur.

Mürşidimize ulaştığımız günden itibaren bize 1’e 10 vermekte devam eden Allahû Tealâ, o gün bunu 1’e 100’e çevirir. Emmare’de 1’e 100 alırız. Sonra Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde 1’e 700 üstüdür derecelerimiz. Mürşidimize, Allah’a ulaştığımız zaman derecelerimiz büyük ölçüde artmıştır. Çünkü her seferinde 1’e 700 verir Allahû Tealâ o noktada. Ve insanın cehenneme gitmesi ihtimali giderek sıfırlanır. Neden? Çünkü kişinin bu o noktada, cehenneme gidebilmesi için mademki kaybettiği dereceler, kazandığı dereceden fazla olanlar cehenneme gidecektir. Bu noktadaki derecat sistemine baktığımız zaman burada, bu kişinin cehenneme gidebilmesi için her gün kazandığı derecelerin 700 katından daha fazla derecat kaybetmesi lâzım ki bu imkânsızdır, 700 katından daha fazla derecat kaybetmesi imkânsızdır. Yetmez, bir başka açıdan daha da imkânsızdır. Çünkü her gün kişinin nefsinin kalbindeki afetler azalıyor. Nefsinin kalbindeki faziletler çoğalıyor. Yani kişinin günah işleme oranı da azalıyor, sevap işleme oranı da çoğalıyor. Öyleyse giderek imkânsızlık daha da büyüyor.

Her makamdaki rızada kişinin kazandığı dereceler; ileriye doğru giderek büyür, büyür, büyür ve kişi ulûl’elbab olduğu gün, daimî zikrin sahibi olduğu gün, kişinin dereceleri daimî zikrin artık sonsuz derecat kazandırması sebebiyle sonsuz olur. Bu noktadan itibaren artık derecat sonsuzluğu, bizim insan beynimizin alabileceği standartların çok ötesinde bir sonsuz derecat sistemi bizlere ait olur. Ve rıza makamları arttıkça sonsuzluğun boyutu da giderek büyür. 


İstanbul’dan S. K. kardeşimiz der ki:

SORU: Hakka 48’de: “Çünkü O (Kur’ân) muttakiler için bir öğüttür.” diyor Allahû Tealâ. Allahû Tealâ, “Takva sahipleri için muhakkak ki bir öğüttür.” buyuruyor. Burada âmenû olamayıp takva sahibi olamayanlar, Kur’ân onlar için neyi ifade ediyor?  Ve buradaki: “Takva sahipleri için muhakkak ki bir öğüttür.” cümlesini biraz daha açar mısınız?” diyor.

 

CEVAP: Hâkka-48:

69/HÂKKA 48: Ve innehu le tezkiretun lil muttekîn(muttekîne).

Ve muhakkak ki O (Kur’ân), gerçekten muttakiler (takva sahipleri) için bir öğüttür.



Sevgili kardeşlerim, kim o Allah’a ulaşanlar? Onlar, öğütten nasiplerini alabilmiş olanlardır. İnsanlara öğüt edersiniz, öğütlersiniz insanları.

Sadece iki şekilde insan vardır.       


* Öğütleri dinleyip onlardan ders alıp başarıya doğru yürüyen insanlar.

* Öğütleri alıp hiç bir zaman başarıya ulaşamayacak olan insanlar.

 

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, kimdir öğüt alıp da başarıya ulaşabilenler? Ta Allah’ın seçtiklerinden başlayarak öğüt; Allah’ın onlara, onlar için vücuda getirdiği her olay aslında bir öğüttür ve Kur’ân-ı Kerim’le bu öğütleri birleştirebildiğiniz zaman hızınızı iki kat arttırırsınız. Kur’ân-ı Kerim âyetleri, onları öğrendikçe sizi daha güzele, daha üstün makamlara doğru devamlı yüceltecektir. Evvelâ yükseltecektir, Allah’a ulaşana kadar ruhunuzu Allah’a yükseltecektir. Ondan sonra da kemâl derecelerinde sizi yüceltecektir; insan-ı kâmil olmak yolunda.

Âmenû olmazsa insan, takva sahibi olmazsa o öyle bir insandır ki; Kur’ân-ı Kerim’in öğüt olmasının farkında değildir. O öğüt, ona hiç mi hiç tesir etmemiş. Oysaki Allahû Tealâ, bütün kullarının Allah’ın cennetine girmesini ister. Hepsinin en üst derecelere ulaşmasını, hepsinin mutlu olmasını, hepsinin en üstün derecelerin sahip olmasını ister. Takva sahibi olmayanlar için Kur’ân, hiç bir zaman öğüt değildir. Onlar, Kur’ân’a bir boş kitap olarak bakarlar. Derler ki: “Dîn, karın doyurmaz. Dîn; bir esrardır, eroindir. Dîn bir uyuşturucudur.” Hâlâ komünist ülkelerde böyle bir inanç hâkimdir; dînin bir uyuşturucu olduğu.


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, oysaki Allahû Tealâ bütün kullarının mutlu olmasını ister ve dînin standartları olan kesimler gerçekleşmedikçe hiç kimsenin mutlu olması mümkün değildir. Şu insan nasıl bir mahlûktur ki; akıl ettiği günden itibaren yanlış bir yönlendirme içerisinde Allah’a asi olup çıkıyor, isyan ediyor? “Allah yoktur.” demeye kadar gidiyor insanlar. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de neyi söylemişse onun aksini, aklı eren insanlar hep iddia etmişlerdir. Akıl sahibi oldukları kanısına sahip olan zavallılar. Her devirde böyle olmuştur. Birtakım insanlar çıkmıştır, Allah’ın söylediklerine karşı çıkmıştır.

 

İşte bir Darwin. Allahû Tealâ: “Biz Âdem (A.S)’ı çamurdan yarattık; ilk insanı yarattık.”

demesine rağmen “Havva’yı da O’ndan yarattık.” demesine rağmen insan çıkıyor: “Hayır,” diyor Darwin Efendi. “İnsan,” diyor, “maymundan türemiştir. İnsanın dedesi maymundur.”

15/HİCR 26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.


4/NİSÂ 1: Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ(nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm(erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ(rakîben).

Ey insanlar, Rabbiniz'e karşı takva sahibi olun. O ki, sizi bir tek nefsten (Âdem Aleyhis selâm’dan) yarattı. Ve ondan zevcesini yarattı ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı. Ve O’nunla (O’nun adı ile) birbirinize dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı takva sahibi olun ve rahimlerden (akrabalık haklarından) sakının. Muhakkak ki Allah, sizin üzerinizde murakıbtır (sizi kontrol edendir).



Şimdi genetik kodları bu istikamette kullanmaya çalışıyorlar. Ama her geçen gün biraz daha aksi neticelerle karşılaşıyorlar. Genom haritası tamamlandığı zaman, bu Allah’ın “insan” adı verilen mahlûkunu yaratmasının tek hücreliden başlayan bir statüye mutlaka bağlanması gerektiğine inanan bizim âlim geçinen tayfamız, -bütün dünya için konuşuyorum- ne yapmaya çalıştılar? İnsanın maymundan geldiğini genlerle ispat etmeye çalıştılar. Bir de baktılar ki fena bir tuzağa düşmüşler. Çünkü insana en çok benzeyen genom, yüzde itibarıyla en çok benzeyen genom bir beyaz fareye ait.

Sevgili kardeşlerim, anlayabiliyor musunuz bizim sevgili âlimlerimizin içine düştüğü feci durumu? Şimdi bütün güçleriyle kendi kendilerinin laboratuar testleriyle kesinleşmiş olan bu hükmüne itiraz etmek için gayretteler. Ama bulundukları yerlerde debelenip duruyorlar. Hiç bir hedefe ulaşmaları mümkün değil.

Sevgili kardeşlerim, şu insana dikkatle bakın: Onun kibri, onun gururu, eğer ilimden bir şeylerin sahibi olmuşsa hemen Allah’a isyana götürüyor. Ne kadar hazin bir olgu. Ama her seferinde tepe taklak olmaya mahkûmlar. Allahû Tealâ’nın söylediklerini ispat ediyorlar sadece.

Allahû Tealâ diyor ki: “Biz hayatı tek hücrelilerden başlattık; sudan başlattık.” diyor.


21/ENBİYÂ 30: E ve lem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne).

İnkâr edenler (kâfirler), semaların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?


24/NÛR 45: Vallâhu halaka kulle dâbbetin min mâin, fe minhum men yemşî alâ batnihi ve minhum men yemşî alâ ricleyni ve minhum men yemşî alâ erbain, yahlukullâhu mâ yeşâu, innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).

Ve Allah, bütün hayvanları sudan yarattı. Onların bir kısmı karnı üzerinde, bir kısmı iki ayağı üzerinde, bir kısmı da dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediği şeyi yaratır. Muhakkak ki Allah, herşeye kaadirdir.


Tamam; ondan sonra karaya sıçrayan bir hayat. Tamam; karada şekillenen hayvanlar, hayvanlar, hayvanlar, tamam. Bu hayvanların türleri yüzlerce, binlerce çeşide ulaşıyor. Böceklerden başlayın, hayvanların muhtevası içinde devam edin. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde insanların bir dizaynı var. Bu tek hücrelilerden başlayan hayat, maymunlara kadar ulaşıyor; ama maymunlardan insana bir sıçrama yapamıyor. Ve bu sevgili kardeşlerimize maymunları dede kabul etmek, hangi anlamda bir şey ifade ediyorsa Allahû Tealâ’nın dizaynında bunun mevcut olmadığını görüyoruz.

Öyleyse her açıdan Allah ile olan ilişkilerinizde bir unsura beraberce bakalım.

 

 

İmam İskender Ali M İ H R