TARİHİ: 21.06.2001
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'ın dostu olmak, Allahû Tealâ’nın bir büyük ni’meti diye düşünüyorum. O’na dost olmak, O’nun dostluğunu kazanmak, bizlerin O’na veli olması, O’nunsa bizim mevlâmız olmasıyla noktalanır. Her ikisi de velî kelimesinden geliyor. Ama biz Allah'ın mevlâsı olamayız, biz Allah'ın velîsi oluruz, dostu oluruz. Ama Allah, dostun dostudur. Eğer fenâ makamını aşabilirsek o günden sonra Allahû Tealâ bizim mevlâmız olur.
Allahû Tealâ’nın, biliyorsunuz ki her devrede, bütün ülkelerde mutlaka resûlleri vardır. Mu’minûn Suresi 44. âyet-i kerimesi böyle söylüyor:
23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
Diyor ki Allahû Tealâ: “Biz bütün ülkelere, bütün ümmetlere resûl göndeririz, ardarda göndeririz. Hangi kavme resûl gönderdiysek, hiç biri resûlleri kabul etmediler. Onu inkâr ettiler, yalanladılar.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde de: “Biz bütün ümmetlere, bütün milletlere resûl göndeririz.” ibaresi var.
16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
İbrâhîm-4’te de Allahû Tealâ diyor ki: “Biz bütün kavimlere, onların lisanıyla resûller göndeririz.”
14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.
Bakara-87’de:
2/BAKARA-87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).
Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.
“Biz bütün kavimlere resûl göndeririz, ardarda göndeririz.” diyor Allahû Tealâ. “Kesintisiz göndeririz.” Ve İsrail kavmine hitap ediyor: “Sizin hoşunuza gitmeyecek, nefsinizin hoşuna gitmeyecek şeyleri söyledikleri için onların bir kısmını öldürdünüz, bir kısmını da yalanladınız.” diyor Allahû Tealâ.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ’nın resûlleri, bütün devirlerde yaşarlar ama Allahû Tealâ’nın nebîleri, bütün devirlerde mevcut değildir. Nebîler arasında fetret devirleri vardır, nebîlerin mevcut olmadığı devreler.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. Can dostlarım, gönül dostlarım! Peygamber Efendimiz (S.A.V) nebîlerin sonuncusuydu. Âdem (A.S) ilk insan ve ilk nebî olarak görev yaptı, devrin imamıydı. Bütün nebîler mutlaka devirlerinin huzur namazının imamıdırlar. Nebî kendi ülkesi için değil, dünya içindir, yetmez kâinat içindir. Nereden çıkarıyoruz kâinat için olduklarını?
Allahû Tealâ diyor ki:
21/ENBİYÂ-107: Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn(âlemîne).
Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.
“Habibim! Seni âlemlere rahmet olasın diye yarattık.” diyor ve “Bu vazifeyi sana âlemlere rahmet olasın diye verdik.” diyor. Öyleyse sadece dünya adı verilen bu gezegene değil, bütün âlemlere rahmet geliyor son nebi.
Bütün nebîlerin yaşadığı devirlerde de aslında bütün kavimlerde o kavmin kendi lisanıyla kavmiyle konuşan resûlleri hep var olmuştur ve Allahû Tealâ nezir kelimesini de resûl istikametinde kullanıyor. Bütün resûller aynı zamanda nezirdir; uyarıcı ve müjdeleyici. Nezir için Allahû Tealâ yalnız “uyarıcı” demiyor, “uyarıcı ve müjdeleyici” ifadeleri geçiyor. Öyleyse her devirde bütün kavimlerin içinde Allah'ın resûlleri mutlaka yaşıyor, şu anda da yaşıyor.
Nebîler, ait oldukları devrin mutlaka huzur namazının imamıdırlar. Ama huzur namazının imamlığı, ilk insan olan Âdem (A.S)’dan bu tarafa hiç boşalmamıştır. Âdem (A.S) rahmetli olunca Allahû Tealâ O’nun yerine oğullarından uygun gördüğünü vazifeli kıldı ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelinceye kadar, dünya üzerinde birçok nebî görev yaptı, huzur namazının imamı olarak. Hz. Musa da Hz. İsa da Hz. Davut da Hz. İbrâhîm de, aklınıza gelen bütün nebîler hepsi huzur namazının imamıydılar. Ama nebîler arasında fetret devirleri var. İşte o fetret devirlerinin var olduğu bütün zaman parçalarında, fetret devirlerinde Allahû Tealâ bütün ülkelere tayin ettiği resûlleri arasında bir seçim yapıyor ve o resûllerden birini devrin imamlığına tayin ediyor. Eğer devrin imamı rahmetli olmuşsa onun yerine mutlaka birisi anında tayin edilir, hiçbir zaman huzur namazının imamlığı boş kalmaz.
Öyleyse böyle bir dizaynda bakıyoruz ki; insanlık tarihi boyunca hep huzur namazının imamları daima var olmuştur. Nebîlerin olduğu devirlerde nebîlerden, mevcut olmadığı devrelerde resûllerden, tüm kavimlerdeki resûllerden bir tanesi, o göreve vekâleten Allahû Tealâ tarafından tayin edilir. İşte bütün zaman parçalarında o nebîler, huzur namazının imamları olan nebîler veya huzur namazlarının imamları olan nebî olmayan resûller, velî olan resûller. Biliyorsunuz ki bütün nebîler aynı zamanda resûldür ama bütün resûller nebî değildir. Resûllerin bir kısmı nebî resûldür yani peygamber resûl, bir kısmı ise velî resûldür; peygamber olmayan, sadece velâyete irade etmiş olanlar. Her iki grup da mutlaka tâbiiyeti gerçekleştirenlerin hem vekilidir hem de muhafızıdır.
Öyleyse muhtevaya dikkatle bakalım. Ne zaman muhafızlık görevi başlıyor. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ ona mutlaka 12 tane ihsan verecektir ve ona mutlaka ulaşabileceği bir yerdeki bir mürşide vasıl edecektir, kişi bu mürşide ulaşacaktır. Bu mürşide ulaşan Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, ona tâbî olacaktır. Tâbî olduğu anda hem vekâlet müessesesi yürürlüğe girer hem muhafaza müessesesi yürürlüğe girer. Devrin imamı böyle bir kişinin hem vekilidir hem de muhafızıdır.
Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynında iki nevi insan var:
* Vekilleri olmayan, muhafızları da olmayan insanlar 1. grup.
* Vekilleri olan ve muhafızları da olan insanlar.
Öyleyse böyle bir dizaynda vekâletin mevcut olmadığı bir ortam söz konusu olur mu? Elbette olur. Kim Allah'a ulaşmayı dilemediyse o kişi hiçbir zaman bir muhafıza, hiçbir zaman bir vekile sahip olmayacaktır. Öyleyse bakalım ne diyor Allahû Tealâ. Diyor ki En’âm Suresinin 107. âyet-i kerimesinde:
6/EN'ÂM-107: Ve lev şâallâhu mâ eşrakû, ve mâ cealnâke aleyhim hafîzâ(hafîzan), ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
Şâyet Allah dileseydi, şirk koşmazlardı. Seni onların üzerine muhafız yapmadık. Sen, onlara vekil de değilsin.
“Seni onların üzerine muhafız tayin etmedik, sen onların vekili de değilsin.” diyor. Kim bu insanlar? Bu insanlar putperestler. Bu insanlar Allah'ın yoluna girmeyenler. Öyleyse vekâletin ve muhafaza görevinin başladığı bir zaman dilimi var.
Bir insan Allah'a ulaşmayı dilediği zaman 3. basamaktadır.
4. basamakta Rahmân esmasıyla Allah tecelli eder.
5. basamakta o kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır.
6. basamakta kulaklarındaki vakrayı alır.
7. basamakta kalbindeki ekinneti alır, yerine ihbatı koyar. Sonra,
8. basamakta kişinin kalbine ulaşır Allahû Tealâ.
9. basamakta kalbinin nur kapısını Allah’a çevirir.
10. basamakta Allah o kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açar.
11. basamakta zikre başlar.
12. basamakta huşû sahibi olur.
13. basamakta Allah ona mürşidini gösterir.
Kim bu insan? Bu insan Allah'a ulaşmayı dileyen bir insan. Sadece Allah'a ulaşmayı dileyen bu kişiye, Allahû Tealâ gözlerindeki hicab-ı mestureyi, gizli perdeyi alarak irşad makamına sadece bakmakla yetinen bu insanı, irşad makamını görmeye yöneltir. İrşad makamının bir mürşid olduğunu, irşadla vazifeli olduğunu kişinin anlaması söz konusu olur.
Öyleyse, böyle bir dizayna beraberce dikkatlice bakalım. Kişi önce mürşidden haberdar değil. Allahû Tealâ’nın seçtiği ve Allah'a ulaşmayı dilemek için uygun vasata ulaştırdığı bu kişiye Allahû Tealâ yardım ederek mürşidine doğru yol açıyor. Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alıyor, irşad makamının herhangibir kişi değil, Allah'ın mürşidi olduğunu anlamasını temin ediyor. Kulaklarındaki vakrayı alarak irşad makamının söylediklerinin Hakk’tan inen sözler olduğunu ona ispat ediyor ve kişinin mânâya varmasını sağlıyor. Mânâya varan kişi ise davete icabet edecektir. Davet, mürşide tâbî olup hidayete erme davetidir. İrşad yollarına mürşidin ulaştıracağı bir davet olayıyla karşı karşıyayız. İşte Kasas-50’de Allahû Tealâ diyor:
28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.
“Habibim! Eğer onlar senin davetine icabet etmezlerse, bil ki onlar kendi hevalarına tâbîdir. Kim Allah'ın davetçisine değil de kendi hevasına tâbî olursa onlardan daha çok dalâlette olan kim vardır.”
Âyet kesinlikle davetin irşad makamına tâbî olmaya davet olduğunu gösteriyor. Böyle bir davetin tahakkuk etmesi standartlarında bir yeni olayla karşı karşıya oluyoruz.
Allahû Tealâ davetine icabeti emrediyor. Bu icabet, Bakara Suresinin 186. âyetinde:
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
“Bize davet edenin davetine icabet ederiz.” Ama hangi taktirde icabet ederiz? “Eğer onlar da Bizim davetimize icabet eder de mü’min olurlarsa.”
Allah'ın daveti, birincil davet; mürşide ulaşıp kalbindeki küfür kelimesi alınması ve kişinin mü’min olunması sonrası irşada ulaşmaya götürüyor ve “Böylece irşada ulaşsınlar.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse Allahû Tealâ irşad makamının söylediklerinin idraki için o kişinin kalbindeki ekinneti alıyor -idraki önleyen müesseseyi- idraki sağlayan ihbat koyuyor kişinin kalbine. Böylece Allahû Tealâ ile olan ilişkilerde bir güzelliği yaşıyoruz.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ’nın yardımları ve son noktada gösterdiği mürşidin kimliği, kişinin ona ulaşmasını sağlıyor. Artık irşad makamını teşhis etmiştir. Ona karşı nefret duymamaktadır, sevgi duymaktadır. Davete icabet için, ona tâbî olmak için artık içinde bir oluşma vücuda gelmiştir. Ve değişmiştir herşey. Mürşide ulaşmayı dilemektedir. Kibri, gururu buna mâni olmamaktadır, olamamaktadır. Kişi gönülden mürşidine ulaşmayı dilemektedir. İşte bu muhafaza altına alınmaya doğru ilk adımdır, vekile ulaşmaya doğru ilk adımdır. Kişi gidip mürşidine tâbî oluyor, Allah'ın kendisine gösterdiği mürşide.
Ne olur? Bu mürşide tâbî olduğu an 12 tane ihsanın bu kişide mevcut olduğu, 7 şahit tarafından tespit edilir. Bu şahitlerden bir tanesi de devrin imamıdır. Devrin imamı, arşı tutan melekler, mürşid, mürşidin kalp gözü ve mürşidin başının üzerindeki devrin imamının ruhu, kirâmen kâtibin melekleri ve Allah; onların hepsi şahitlerdir, 7 şahit. Onların huzurunda hepsi tespit edilir ki; o kişinin hicab-ı mesturesi alınmıştır, kulağındaki vakra alınmıştır, kalbindeki ekinnet alınmıştır, yerine ihbat konmuştur. Kişinin kalbinin nur kapısı Allah’a dönmüştür. Göğsünden kalbine nur yolu açılmıştır. O kişi huşû sahibi de olmuştur ve böylece mürşidini görmeye hak kazanmıştır Allahû Tealâ ona hacet namazıyla göstermiştir. İşte böylece bunların tespiti ile kişi tâbî olur.
Tâbiiyet ile birlikte devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir. İşte bu bir muhafızdır, aynı zamanda vekildir. Öyleyse vekâlet ne zaman başlar? Vekâletin ne zaman başladığını, o kişinin günahlarının sevaba çevrildiği anla mukayese etmemiz lâzım. “Arşı tutan melekler ve oradaki kişi” diyor Allahû Tealâ “devrin imamı” diyor Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesinde:
40/MU'MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”
Bazıları için Allah'tan mağfiret talebinde bulunurlar. Derler ki: “Yarabbi! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Kim tövbe eder de mü’min olursa sen ona mağfiret eyle. Onun günahlarını sevaba çevir ve onu cehennem azabından vikaye et, koru.
İşte bu “Onun günahlarını sevaba çevir.” olayı devreye girdiği anda o kişi devrin imamını vekil olarak intisap etmiştir. Devrin imamı onun vekilidir. Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.
“Habibim! (O zamanki devrin imamına hitap ediyor.) O nefslerine zulmedenler sana gelselerdi, (Bir tâbiiyet işleminden bahsediyor Allahû Tealâ.) ve önünde tövbe etselerdi, günahlarının affını, mağfiret isteselerdi Bizden, sen de onların resûlü olarak onlar için mağfiret talebinde bulunsaydın, Allah'ın her iki talebi de kabul ettiğini görecektin.”
Yani sahâbenin talebi üzerine Allahû Tealâ sahâbenin günahlarını affediyor, bütün günahlarını. Tövbe merasimi tahakkuk ettiği için 14. basamağa geldikleri için, irşad makamına ulaşmayı hakettikleri için 12 tane ihsanla, Allahû Tealâ onları bundan sonraki ni’metlere ehil görüyor. Ni’metin başlama noktasından sıfır noktasına sahâbeyi getiriyor ve günahlarını sevaba çeviriyor.
Nisâ-64’te sahâbenin Allah'tan mağfiret dilediğini, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de Allah'tan mağfiret dilediğini söylüyor sahâbe için ve Allah'ın her ikisini de kabul edip mağfireti gerçekleştirdiğini söylüyor. Allah'la Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasındaki ilişkide Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebinin adı mağfirettir. Allah'ın burada sahâbenin günahlarını affetmesi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine bir defa daha affetmesi de gene mağfirettir. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbe arasındaki ilişkide, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in günahlarının affedilmesi talebi, mağfiret adını taşımıyor, adı “şefaat” oluyor.
Sahâbe ile Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasında, insanlarla insanların birbirleriyle ilişkileri arasında, devrin imamıyla -hangi mürşide tâbî olursa olsun- ona tâbî olanların arasındaki ilişkide bunun adı şefaattir. Günahların bir defa daha affedilmesi talebidir, bütün günahların affedilmesi talebidir ve şefaat gerçekleşir. Allah'a Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ulaştırdığı talep ise Allah'la Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasında şefaat adını almaz, o talebin adı mağfirettir. İşte Allahû Tealâ’nın bu mağfireti kabul ettiği noktada, Allahû Tealâ o kişinin günahlarını sevaba çeviriyor. İşte Furkân Suresi 69. âyet-i kerime:
25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).
Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.
Cehenneme gidenlerden bahsediyor, cezalarının kat kat arttırıldığından bahsediyor ve 70. âyet-i kerime:
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).
“Ama kim tövbe ederse ve mü’min olursa onlar hariçtir.” Öyle bir tövbe vücuda gelecek ki; bu tövbe kişiyi mü’min yapacak. Yetmez. Nefs teskiyesine başlayacak kişi, amilüssalihata başlayacak. Biliyorsunuz ki amilüssalihat da kişiyi gene mü’min yapar. Allahû Tealâ 40 numaralı sure olan Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde:
40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
“Onlar ki (diyor) amilüssalihat yaparlar. İşte onlar mü’minlerdir. Kadın olsun erkek olsun, Allah bütün mü’minleri cennetine alacak ve rızıklandıracaktır.”
Öyleyse gerek mü’min olmak, direkt olarak mü’min olmak, bunun standartlarına bakıyoruz. Kalbine içine îmân yazıldığı için mü’min olmak, gerekse nefs tezkiyesine başladığı için, amilüssalihata başladığı için mü’min olmak, ikisi de aynı noktada tahakkuk ediyor. 14. basamakta mürşidine ulaşan ve tövbe eden kişinin bulunduğu durum, başının üzerine Allah'ın birinci ni’meti, derhal devrin imamının ruhu gelip yerleşiyor. O talepte bulunan ruh: “Kim tövbe eder de mü’min olursa nefs tezkiyesine başlarsa, Yarabbi, Sen onların günahlarını sevaba çevir.”
İşte Furkân-70. âyet-i kerimesinde “Onlar ki tövbe ederler ve mü’min olurlar, nefs tezkiyesine başlarlar. (Tövbenin neticesinde mü’min olmak, nefs tezkiyesine, amilüssalihata başlamak; ikisi de var.) Bunların (diyor) Biz bütün günahlarını sevaba çeviririz.” diyor Allahû Tealâ. “Bütün seyyiatlerini hasenata çeviririz. Bütün negatif derecelerini pozitif derecelere çeviririz.” diyor Allahû Tealâ.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse herşey en güzel standartlarda dizayn ediliyor. Bu muhteva içerisinde olaya baktığımız zaman net olarak görüyoruz ki; Allahû Tealâ kişinin bütün günahlarını net olarak sevaba çeviriyor. İşte burada mağfiretin oluştuğunu görüyoruz. Mağfireti oluşturan, o kişinin başının üzerine gelen ve talepte bulunan devrin imamının ruhu. Mutlaka devrin imamı hayatta olmak mecburiyetinde. Böyle bir olayla kişinin başının üzerine gelip yerleştiği an, bütün günahları sevaba çevrilmiştir.
Bu, vekâletin başlangıç noktasıdır. Bundan sonra devrin imamı o kişilerin, tâbî olan herkesin vekilidir. Bu vekâlet görevini nasıl avukatlar mahkemede vekil edinilirlerse, vekil olurlarsa hâkim karşısında bir müdafaa sistemi içerisinde, Allah'a insanların yakarışlarında, yalvarışlarında yardımcı olacak olan kişi de, devrin imamı da o insanların vekilidir Allah'ın huzurunda. İşte bu vekâlet müessesesinin dizaynı söz konusu.
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V) için vekâletin olmadığı bir devrede yani onların Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemedikleri bir devrede, “Dilemedikleri sürece seni onlara vekil tayin etmedik.” diyor. “Sen onların vekili değilsin.”
Peygamber Efendimiz (S.A.V), kim o devirde tâbî olmuşsa hepsinin vekili olmuştur. Hepsi için onların günahlarının affedilmesini ve kendi talebi üzerine bir defa daha affedilmesini hep talep etmiş ve Allahû Tealâ hep bütün sahâbeye mağfiret etmiştir, onların günahlarını sevaba çevirmiştir. Ve böylece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in şefaati, bütün sahâbe hayattayken gerçekleşmiştir, tamamlanmıştır.
Öyleyse vekâlet burada bitiyor mu? Hayır, bitmiyor. O kişi hayatı boyunca, bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e bütün problemlerini açtılar, anlattılar. O’nun da Allahû Tealâ’dan kendileri için duacı olmasını istediler ve ömrü boyunca Peygamber Efendimiz (S.A.V) bütün sahâbenin dertleriyle hep meşgul oldu. Onların vekili olarak, Allahû Tealâ tarafından seçilmiş vekili olarak, Allah’a onlar için ömrü boyunca hep duada bulundu.
Öyleyse dikkat edin! Peygamber Efendimiz (S.A.V), sahâbeye vekil olarak dua etti. Sahâbenin dışındaki insanlar da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den dualar dilediler ama onlara Allahû Tealâ O’nu vekil tayin etmedi. Oradaki duada vekâlet müessesesi yoktur. Peygamber Efendimiz (S.A.V) tâbiiyet dışında kimin için dua etmişse o dua kendisinin vekâleti olmayan bir duadır. Sadece tâbiiyeti gerçekleştirenlere, Allah'a ulaşmayı dileyenlere Peygamber Efendimiz (S.A.V) vekil tayin edilmiştir, Allahû Tealâ tarafından. Secde Suresi 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Allahû Tealâ diyor ki: “İnsanlardan, onlardan imamlar kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye.” İşte burada vekâletin teslimini görüyoruz. Allahû Tealâ diyor ki: “Bizim emrimizle hidayete erdirsinler diye onları biz vazifelendirdik.” Allah'ın emriyle, Allah'tan aldığı vekâletle, Allah'ın verdiği yetkiyle Peygamber Efendimiz (S.A.V) onlar üzerinde, onları hidayete erdiren bir hüviyet oluşturuyor. Vekâlet, hidayete erdirme müessesesinin sahipliği demek. Allah'ın bu konudaki vekâleti, hidayete erdirmeye vazifeli kılıyor. Onun için onu vekil tayin ediyor.
Bütün nebîler Allah’ın yeryüzündeki vekilidirler, bütün huzur namazının imamları da. Ama insanların sadece bir kısmının vekilidirler. Bir taraftan Allah'ın vekili olarak dünya üzerinde görev yaparlar, öbür taraftan insanların vekili olarak Allah'a mağfiret talebinde bulunurlar. Bütün talepleri Allah'a ulaştırmakla Allahû Tealâ tarafında vazifeli kılınırlar. Her ikisi de vekâletin safhalarıdır. Böyle bir dizaynda vekâlet, o kişi Allah'ın yolunda olduğu sürece devam eder.
Bir insan Allah'a ulaşmayı diledi, 12 tane ihsan aldı ve mürşidine ulaştı, 7 tane de ni’met aldı, mü’min oldu ve 7 gök katını aştı ruhu, Allaha ulaştı ve velâyetin sahibi oldu. Allah'ın evliyası oldu.
Bu noktadan sonra bu kişinin irşad makamından şüphe ettiğini ve fıska düştüğünü kabul edelim. Böyle bir noktada vekâlet bitmiştir, vekâlet sona ermiştir. Allah'ın o kişi üzerindeki vekâleti, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e veya bütün zamanlarda devrin imamlarına verdiği vekâlet sona ermiştir. Fıskla vekâlet müessesesi biter. Fıskla biten diğer kavram da muhafaza konusunda Allah'ın verdiği muhafızlık görevidir. Ne zaman devrin imamının ruhu bir kişinin başının üzerine gelirse, artık o kişi bir muhafız kazanmıştır. Nefs tezkiyesine başlamış ve dalâlette olanların vereceği zarardan insanları koruyan bir muhafız hüviyetine girmiştir. Öyleyse Ra’d Suresinin 11. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ’nın söylediği; başının üzerinde, iki kollarının arasındaki bir saha içerisinde, önden arkaya doğru uzanan bir muhafızdan bahsediyor Allahû Tealâ. İşte bu devrin imamıdır.
13/RA'D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.
Kimin başının üzerinde muhafız olmuşsa Allahû Tealâ o kişilere “hâfizûn” diyor, “muhafızın sahibi” diyor. Allahû Tealâ bu muhafız hakkında buyuruyor ki: “Eğer bir kavim (yani bu muhafıza sahip olanlardan oluşan bir topluluk) eğer değiştirmezlerse dizaynlarını, (bir başka ifadeyle, daha açık bir ifadeyle fıska düşmezlerse, düşmedikleri sürece) Allah onların başlarının üzerindeki muhafızı geri almaz.” diyor Allahû Tealâ. İşte böyle bir noktada bir muhafızdan bahsediyorum. Bu muhafız, Kaf Suresinin 31ve 32. ayetlerinde şu şekilde dizayn edilmiş:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.
Diyor ki Allahû Tealâ: “Cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı.”
Diyor ki Allahû Tealâ: “İşte vaadolunduğunuz cennet budur.” Yani: “İşte size vaadettiğimiz cennete ulaştınız. Hadi buyurun, girin içeriye!”
“li külli evvâbin hafiz: Bütün evvab olanlar yani ruhlarını meaba… (Allah'ın Zat’ı, ruhumuz Allah'a ulaştığı zaman ruhumuza meab oluyor.)
“Vallahi indehu hüsnül meab.” diyor Allahû Tealâ. “Ve Allah, Allah'ın katındaki, O’nun katındaki en güzel sığınaktır.” diyor ve Allah onun katındaki en güzel sığınaktır, ahsen sığınaktır.
Meab, Allah’ın Zat’ı, ruhumuzun geri döneceği yer, sığınacağı sığınak.
78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.
İşte Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinde, mürşide tâbiiyetten bahseden ve devrin imamından bahseden Allahû Tealâ, 39. âyet-i kerimesinde diyor ki:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
“İşte o gün Hakk günüdür. O gün dileyen kişi kendisine Allah'a ulaştıran yolu, Allah'a doğru olan yolu, Allah'a vasıl edecek olan yolu yol ittihaz eder. Ve kimin ruhu ulaşırsa Allah o kişinin ruhuna meab olur.”
Öyleyse Allah meab oluyor. Peki, kişi ne oluyor? Ruhunu Allah'a, sığınağa ulaştırmış olan hüviyet kazanıyor, adı “evvab” oluyor. Aynı kişi aynı zamanda “hafîz” oluyor. Yani başının üzerindeki muhafızın, başının üzerinde muhafız taşıyan, bu şerefe eren bir insan hafîz. Başının üzerinde devrin imamının ruhu var.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ’nın indinde herşey en güzel standartlarda vücut bulur.
Acaba bu muhafaza konusu ne zaman gündeme geliyor? Gelin, beraberce Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesine bakalım:
5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.
Nefs tezkiyesi açısından ne zaman başımızın üzerine devrin imamının ruhunun geleceğini, ne zaman muhafaza altına alınacağımızı söylüyor.
“Yâ eyyuhellezîne âmenû: Onlar ki âmenû olanlar, ey âmenû olanlar!
aleykum enfusekum: Nefsleriniz üzerinizedir. Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur.
lâ yadurrukum men dalle: Size dalâlette olanlar bir zarar veremezler.
izehtedeytum: O zaman ki hidayette oldunuz.”
Sevgili kardeşlerim! Biliyorsunuz, hidayete adım atmak başka şey yani hidayet üzere olmak, hidayete ermek başka şey. Hidayet üzere olan bir insan kimdir? Allah'a ulaşmayı dileyen, 12 tane ihsan aldıktan sonra mürşidine ulaşan, tâbî olan ve ruhu hidayete başlamış olan, vücudundan ayrılarak Allah'a doğru yola çıktığı için hidayete başlamış olan, nefsi hidayete başlamış olan, nefis tezkiyesi yapmaya başladığı için, fizik vücudu hidayete başlamış olan, nefs tezkiyesine paralel olarak şeytanın hâkimiyetinden kurtulup Allah'ın hâkimiyetine nefsi geçmeye başladığı için, üç ayrı cepheden kişi üç ayrı hidayete adım atıyor.
Bu noktada “izehtedeytum” kelimesini kullanıyor Allahû Tealâ. “Hidayette olduğun andan itibaren dalâlette olanlar sana bir zarar veremezler.” Ne yapar, dalâlette olanların en çok zarar verenleri? Büyü yaparlar insana, bir takım âyetlerin kelimelerini şeytanî usullerle değiştirerek, bazı kelimeleri kaldırıp yerine şeytanî kelimeler kullanarak mânâyı saptırmak suretiyle onları başka bir amaca yönelik dua haline getirirler ve bu dua, negatif dalga boyları yayan bir muhteva oluştururlar. Bunu gerçekleştirdikleri andan itibaren büyünün yapıldığı kişi, dünyanın neresine giderse gitsin, huzursuz ve sıkıntılı olur.
Ama bu söylediğimiz Mâide Suresi 105. âyet-i kerimesi “Onlar sana bir zarar veremezler, sen hidayette olursan.” Kim hidayet üzere olursa, hidayete adım atarsa o noktadan itibaren o kişiye bir zarar veremez. Öyleyse zarar verip veremeyeceği, Allah'ın yetkisinde. Ne diyor Allahû Tealâ Bakara Suresi 102. âyet-i kerimesinde?
2/BAKARA-102: Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).
Onlar Süleyman (a.s)’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.
“Allah müsaade etmedikçe şeytanın büyüsü ve ilmi, zülmanî ilmi sizlere bir zarar, kimseye bir zarar veremez.” diyor. Öyleyse Allah'ın müsaade etmediği bir nokta var. İşte bu noktanın açıklaması, Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde; hidayet üzere olmak. Hidayet üzere olmanınsa 1. vasfı, başının üzerinde devrin imamının ruhunun mutlaka yer alması. Kişinin mü’min olmasıyla aynı ana rastlıyor çünkü Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
Onların üzerine, başlarının üzerine katımızdan ruh göndeririz (1) ve o ruhla onları destekleriz (2) ve onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor. Demek ki giden ama orada kalan bir ruh var. İşte Mu’min Suresi 15. âyet-i kerimesi:
40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların üzerine, emrinden ruh ulaştırır.” Emrinden…
Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde:
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
“Ve emrimizle insanları hidayete ulaştırmak üzere, insanlardan imamlar kıldık.” diyordu. İşte bu Allah'ın emriyle insanları hidayete erdirecek olan ruhu, Allah o kişinin başının üzerine gönderiyor. “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah.” demekle de hem günahların sevaba çevrilmesi, derecelerin iki kat yükselmesini hem de arşı tutan meleklerin de bu âyet-i kerime ile ilişkisi olduğunu, arşı tutan meleklerin yanındaki birisiyle ilişkisi olduğunu da ifade ediyor. Ve geliş sebebini çok açık bir şekilde ifade etmiş: “Allah'a mülaki olma gününün geldiğini o kişiye haber vermek üzere.” Mucâdele-22’de Allahû Tealâ o ruhu gönderdiğini ve o ruhla o kişiyi yed edeceğini, güçlendireceğini yani ruhun onun başının üzerinde devamlı kalacağını ifade ediyor.
İşte bu muhafız gelip kişinin başının üzerinde yerleşiyor, yerleşince Allah’ın o kişinin kalbine îmânı yazması söz konusu oluyor ve Allahû Tealâ kalbin mührünü açıyor. Kalbin içindeki küfür kelimesini dışarıya alıyor. Kalbin içine îmânı yazıyor; 2. ni'meti. Kişinin kalbinin içine Allah’ın îmânı yazması, o kişinin mü’min olması demek. Öyleyse sadece mü’min olanların günahlarının sevaba çevrilmesi söz konusu. Sadece mü’minlerin başının üzerinde bir muhafız olması söz konusu.
Kişinin mü’min olma standardı, biz insanlarda çok değişik yorumlara sebebiyet vermiş. İblis insanlara, “Kim Allah'a inanırsa o mü’mindir, inanmayan da kâfirdir.” tezini, yalanını yutturmuş.
Mü’min olmak, Allah'a inanmakla elbette ilgilidir ama Allah'a inanmayan kâfirdir, o başka açılardan da zaten kâfirdir. Hiçbir zaman Allah'a ulaşmayı dilemeyecektir, kalbinde de küfür kelimesi hep yazılı olacaktır. Ama Allah'a inanan bir insanın eğer kalbinde küfür kelimesi varsa o da mü’min değildir, o da ne yazık ki Kur'ân-ı Kerim’e göre kâfir hüviyetinde. Allahû Tealâ Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”
“Araplar dediler ki: ‘Biz de mü’min olduk.’ Habibim! Onlara de ki: Hayır, siz mü’min olmadınız. ‘İslâm dairesine girdik, İslâm’a girdik.’ deyin ama ‘Mü’min olduk.’ demeyin. Çünkü kalbinizin içine îmân girmedi.” Yani: “Allahû Tealâ kalbinizdeki küfür kelimesini alıp kalbinizin içine îmânı yazmadı.” diyor.
Biliyoruz ki, vekâletin başlaması ve muhafaza keyfiyetinin başlaması, mürşide tâbî olunan andan itibaren gerçekleşir. Her açıdan söylediğimiz gibi böyle bir olay, mürşide tâbî olma keyfiyeti eğer yoksa kişinin hiçbir zaman başının üzerinde mürşidin ruhu oluşmayacaktır. O zaman o kişi bir muhafaza sahibi değildir. Mürşidine tâbî değilse o kişinin kalbi mühürlü kalacaktır.
Biliyoruz ki Kur'ân-ı Kerim’de 10 âyet-i kerime, mürşidine tâbî olmayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. Bunlardan Câsiye-23’e baktığımız zaman, dalâlet müessesesinin bir dizaynını görüyoruz:
45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
Diyor ki Allahû Tealâ: “Habibim! O hevalarını, nefslerinin afetlerini kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun? Allah onları, onların ilimleri üzere dalâlette bırakır. Onların kalpleri mühürlüdür.” diyor. Demek ki bir kişi mürşidine tâbî olmadan evvel kalbi mühürlü. Dalâlette olan herkesin kalbi mühürlü.
Şimdi bakalım Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerine. Diyor ki Allahû Tealâ:
2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.
2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.
“Habibim! O kâfirlere sen söylesen de söylemesen de eşittir. O kâfirler mü’min olmazlar. Onların kalpleri mühürlüdür.” diyor. Kalpleri mühürlü olanlar kâfir ve kalplerinin içinde küfür yazıyor. Mürşidlerine tâbî olmamışlar. Kalpleri mühürlü. Tâbî olmayanların hepsi dalâlette. Dalâlette olanların kâfir olduğunu Allahû Tealâ Nisâ-167’de şöyle söylüyor:
4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.
“İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ: Onlar ki kâfirdirler ve Allah'ın yolundan saptırırlar. Andolsun ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler.”
“Dalâlette olanlar kâfirdirler.” hüviyeti açık olarak çıkıyor ortaya. Öyleyse kâfir olanların özellikleri ne? Kalplerinde küfür yazıyor. Öyleyse bu insanlar hiçbir zaman başlarının üzerinde bir muhafız taşıyamazlar. Bu insanlar hiçbir zaman bir vekilin sahibi olmayacaklardır.
Vekile sahip olanlar kimlerdir? Hidayete adım attıkları için başlarının üzerinde bir muhafız taşıyanlar. Dalâletten hidayete adım atıldığı an dalâletten kurtulunur; hidayete erilmez, hidayet üzere olunur. Hidayete erilmez ama hidayete adım atıldığı andan itibaren, o kişinin başının üzerinde muhafız vardır. O kişi hafîz olmuştur. Daha sonraki devrede 7 basamakta göğün 7 katını aşacak olan ruh, Allah'a ulaşacaktır.
Öyleyse bütün devirlerde, insanlık tarihi boyunca, Âdem (A.S)’dan son insana kadar, kıyâmet gününe kadar, hep Allah’ın huzurunda, günde 7 vakit huzur namazı kılınacaktır. Huzur namazının başındaysa mutlaka devrin, huzur namazının imamları vardır. Mutlaka hayatta olanlardan birisidir. Oradan sünnetler de farzlar da aynı anda kılınır. Bizim gibi sesle ulaşma söz konusu değildir, kalbin sesiyle hitap edilir. Kalp kulağıyla işitilir imamın sözleri. Ve herkes kilometrelerce uzayan ruhların kıldıkları o namazda, herkes aynı anda sesi duyar, herkes aynı anda rükûya eğilir, herkes aynı anda secdeye ulaşır. Sünnetlerde de farzlarda da aynı şey söz konusudur. İmamla birlikte herkes aynı anda secdeye, aynı anda rükûya, aynı anda kıyama ulaşır. Ama farzların dışında tabiatıyla tâbiiyet söz konusu değildir.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah’ın insanlara vekil tayin ettiği ve bunu asaleten gerçekleştirdiği yer, kişinin mürşidine tâbî olduğu ve mü’min olduğu noktadır. O noktada kişinin başının üzerinde aynı vekil, bir muhafız olarak da görevini almıştır. Bu noktadan itibaren o kişiye hiçbir büyü, hiçbir cin saldırısı zarar veremez. İşte bu nokta, onların bir muhafıza sahip oldukları, başlarının üzerine devrin imamının ruhunun geldiği noktadır. O bir muhafızdır, aynı zamanda o bir vekildir, hem Allah’ın vekilidir bütün insanlara karşı hem de insanların vekilidir tâbî olanlar için.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Çok hızlı geçen zaman, bir defa daha sona erdi. Bir defa daha bir güzelliği yaşadık. Bir mutluluğu beraberce yudum yudum içtik. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dileklerimizle, dualarımızla, temennilerimizle sözlerimizi burada tamamlamak istiyoruz.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırarak zülcenahayn kılsın dualarımızla, sözlerimizi burada inşaallah tamamlamak istiyoruz.
El Fâtiha…
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Sevgili kardeşlerim, can dostlarım gönül dostlarım! Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



