SOHBETİN ADI: SORULAR VE CEVAPLAR
TARİHİ: 22.09.2001
Esselâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dînleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, işte gene bir aradayız. Gene bir güzelliği yaşamak üzere, Allah ile sizler ve biz. Allah’ın üçgeninde yaşıyoruz, bir güzelliği paylaşmak üzere. Allah’ın ülkesinde hayırlarda şu anda beraberiz. Zikir sohbeti dînliyorsunuz. Allah’tan bahsediyoruz. Şu anda zikir yapmasanız bile devamlı derecat kazanan bir hüviyetiniz var. Eğer bu arada zikir de yapıyorsanız; iki katlı ekmek kadayıfı olur o zaman.
Sevgili kardeşlerim, suallerin cevaplarıyla bir büyük mutluluğu yaşıyorum. Her sualiniz bir sırrın daha açılmasına, bilinmeyen bir hususun daha ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Ümit ediyoruz ki; öğrenmek isteyenler bilgisayarların hafızasına giren bu anlatımdan çok şeyler öğrenebîlirler.
Öyleyse Doktor S. D.’nin söyledikleriyle, sualiyle inşaallah devam ediyoruz:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allahû Tealâ Âli imrân Suresinin 84. âyet-i kerimesinde diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-84: Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
“Allah'a ve bize indirilene ve İbrâhîm (A.S)'a, İsmâil (A.S)'a, İshâk (A.S)'a, Yâkub (A.S)'a ve Yâkub oğulları’na indirilenlere, Hz. Mûsâ'ya ve Hz. Îsâ'ya ve nebilere Rab'leri tarafından verilenlere îmân ettik. Onların arasından birini (diğerlerinden) ayırdetmeyiz. Ve biz O'na (Allah'a) teslim olanlarız.” de.
“kul: De ki.”
“âmennâ billâhi: Allah’a îmân edîn.”
“ve mâ unzile aleynâ: Bize indirilene.”
“ve mâ unzile alâ ibrâhîme: Hz. İbrâhîm’e indirilene.”
“ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı: Hz. İsmail’e, Hz. İshak’a, Hz. Yâkub’a ve onların evlâtlarına, torunlarına (indirilenlere).”
“ve mâ ûtiye mûsâ: Hz. Musa’ya verilenlere.”
“ve îsâ: Ve İsa’ya verilenlere.”
“ven nebîyyûne min rabbihim: Ve nebîlere Rab’lerinden verilenlere îmân ederiz (îmân ettik).”
“lâ nuferriku beyne ehadîn minhum: Onların arasında bir fark gözetmeyiz.”
“ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne): Muhakkak ki biz, O’na Allah’a teslim olanlarız.”
Ne diyorlar? Yani: “Allah’a teslim olanlarız.”
Şimdi bu âyetin ışığında S. sualini soruyor:
SORU: Bu âyet-i kerimeye göre bütün peygamberlerin ve onlara tâbî olanların hepsinin Allah’a teslim olanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?
CEVAP: Bu âyet-i kerimeye göre bunu ne yazık ki söyleyemiyoruz. Allah’a teslim olmak; Allah’a ulaşmayı dilemek değildir. Allah’a teslim olmak mürşide tâbî olmak da değildir. Bunlar teslimin hazırlayıcı kademeleri.
Burada Allahû Tealâ’nın söylediği teslim olmak üst seviye bir teslim; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimini gösteren bir teslim. Şimdi burada söz konusu olan şey; Peygamber Efendimiz (S.A.V). O’na söylenen bir sözün Kur’ân-ı Kerim’e aktarılması söz konusu. Burada Peygamber Efendimiz (S.A.V) eğer bütün nebîleri kast ediyorsa kendisiyle beraber, Allahû Tealâ’ya doğrudan söylediğinde: “De ki: Biz Allah’a teslim olanlarız.” Bir nebîye bunu söyletiyor. O zaman bütün nebîler Allah’a teslim olanlar. Bir resûle bunu söyletiyorsa onu da bütün resûller Allah’a teslim olanlar diye, Peygamber Efendimiz (S.A.V) aynı zamanda tabiatıyla nebî olduğuna göre, aynı zamanda da resûldü. Bütün resûller de Allah’a teslim olanlardır diyebiliriz. Ama bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların teslim olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, söyleyemeyiz. Tâbî olma keyfiyeti Allah’a teslim olmak demek değildir. Tâbî olduğunuz anda henüz teslim olmadînız. Tâbî olduğunuz anda teslim olmak üzere ruhunuz yola çıktı. Ruhunuz Allahû Tealâ’ya ulaştığı zaman da Allah’a sadece ruhunuzu teslim etmiş olursunuz, teslim tamamlanmaz. 25. basamakta fizik vücudunuzu,
27. basamakta nefsinizi ve 28. basamağın 5. mertebesinde kalbiniz müzeyyen olarak iradenizi Allah’a teslim edersiniz. İşte o zaman teslimiyetler tamamlanır.
Öyleyse böyle bir dizaynda teslimlerin birincisini tamamlayan da Allah’a teslim olmuş mudur? Olmuştur. Ruhunu Allah’a teslim etmiştir. Ama ondan evvel Allah’a teslim edilen bir şey yoktur. Öyleyse tâbî olan herkesi Allah’a teslim etmiş kabul etmek elbette mümkün değildir. İlk teslim, mürşide Peygamber Efendimiz (S.A.V) de olsa ona teslimden itibaren 7 kademe sonradan başlar. 14. basamakta tâbîyet gerçekleşir. 21. basamakta ilk teslim olan ruhun teslimi gerçekleşir. Allah razı olsun.
İkinci suali:
SORU: “Âli imrân Suresinin 84. âyet-i kerimesinde buyurduğu teslim ile Allahû Tealâ’nın Şûrâ Suresinin 13. ayet-i kerimesinde bütün peygamberlere buyurduğu şeriatın ilişkisini açıklar mısınız?” diyor.
CEVAP: Şimdi Allahû Tealâ ne diyor, Şûrâ-13’te?
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“şerea lekum mined dîni: Dînden size şeriat kıldık.”
“mâ vassâ bihî: Onunla vasiyet ettiğimizi.”
“nûhan: Nuh’a.”
“vellezî: Ve o ki.”
“evhaynâ ileyke: Sana vahyettik.”
(Nuh’a vasiyet ettiğimizi, sana vahyettiğimizi.)
“ve mâ vassaynâ bihî: Onunla vasiyet ettiğimizi.”
“ibrâhîme: Hz. İbrâhîm.”
“ve mûsâ: Hz. Musa.”
“ve îsâ: Ve Hz. İsa’ya (vasiyet ettiğimizi).”
“en ekîmûd dîne: Dîni ikame et.”
“ve lâ teteferrakû fîhi.”
“Dîni ikame et.”
“ve lâ teteferrakû fîhi: Onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.”
“kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi: Onları davet ettiğin şey (yani bu tevhid dîni) müşriklere ağır geldi.” diyor Allahû Tealâ.
“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah dilediğini Kendisine seçer.”
“ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Kim yönelirse (Allah’a yönelirse) onu Kendisine iletir (ulaştırır).” diyor Allahû Tealâ.
“Dilediğini Kendisine seçer ve seçtiklerinden Allah’a yönelenleri Kendisine ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ.
“Allahû Tealâ’nın (sual) 84. âyet-i kerimesinde bahsettiği teslim ile “Biz muhakkak ki, O’na teslim edenleriz (teslim olanlarız).” ifadesindeki teslim ile bütün peygamberlerine buyurduğu şeriatın ilişkisini açıklar mısınız?” diyor.
Allahû Tealâ’nın aslında Hz. İbrâhîm’e de Hz. Yâkub’a da Hz. Musa’ya da Hz. İsa’ya da vahyettiği, öğrettiği şeriat sadece tek bir şeriattır. Görünüyor ki Hz. İbrâhîm’in hanif dîninde olan şeriat; Hz. Musa’ya da şeriat olarak verilmiş. Hz. İsa’ya da şeriat olarak verilmiş. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e de şeriat olarak verilmiş.
“Ve İbrâhîm’e, İsmail’e, İshak’a, Yâkub’a ve espata indirilenlere.” Onlara da indirilmiş. “Hepsine îmân ettik. Hiçbirini diğerlerinden ayırt etmeyiz ve biz Allah’a teslim olanlarız de.” diyor Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e.
Yani bununla Hz. İbrâhîm’in şeriatıyla Hz. Musa’nın şeriatının, Hz. İsa’nın şeriatının, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in şeriatının aynı şeriat olduğu kesinlik kazanıyor. “Bu şeriatla Allah’a teslim olanlarız.” hükmüyle sona erdiği için teslimle noktalanan bir olay.
Yani 14. basamakta ruhun teslimi, affedersiniz, 21. basamakta ruhun teslimi,
25. basamakta fizik vücudun teslimi, 27. basamakta nefsin teslimi, 28.basamağın 5. mertebesinde iradenin teslimi olarak teslimleri içeriyor şeriat.
Şimdi Allahû Tealâ’nın görülüyor ki bütün peygamberlerine buyurduğu şeriat aynı şeriat. Yani Allahû Tealâ’nın vasiyeti Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e hep vasiyet etmiş Allahû Tealâ ve hepsine aynı şeriatı tatbik ettirmiş. Hepsinin sonu teslim. Öyleyse neyle karşı karşıyayız? Bütün dînler sadece tek bir dîn. Sadece bir tek dîn var ortalıkta; Allah’ın kâinattaki tek dîni. Bu dîn Allah’a ruhun, vechin, iradenin hepsinin teslimini içeriyor. Ve görülüyor ki; teslimle noktalanan bir dîn söz konusu.
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîninin hanif dîni olduğunu söylüyor. Rûm Suresinin 30, 31, 32. âyetlerinde ve kâinatta kaim olan yegâne dînin bu dîn olduğunu söylüyor.
30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
“Kendini dîne doğrult.” diyor. “Hz. İbrâhîm’in hanif dînine ki; kayyum olan dîn bu dîndir ve Allah bütün insanları hanif fıkratıyla yaratmıştır ve Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur.” diyor.
“lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi): Allah’ın dîninde değişiklik yoktur.” diyor, “Allah’ın fıtratında değişiklik yoktur.” diyor.
Öyleyse bütün insanlar hanif fıtratıyla yaratılmış. Yani hanif dînini yaşamaya ehil olarak yaratılmış bütün insanlar ve ne insanları değiştirmiş; hanif fıtratının dışında bir insan yaratmış ne de dînini değiştirmiş Allahû Tealâ; hanif dîninin dışında bir dîn oluşturmuş.
Öyleyse: “Dînde değişiklik göremezsiniz.” diyor Allahû Tealâ.
“Allah’ın dîninde değişiklik yoktur, Allah’ın yaratmasında da değişiklik yoktur.” diyor.
İnsanlar hanif dînine göre yaratılmış. Hanif dîni de insanların yapısına göre yaratılmış ve ikisi birbirinin kopmaz birer parçası olarak yer almış. Ve bu sebeple Hz. İbrâhîm’in hanif dîni bütün peygamberlerin yegâne dîni olmuş. Noktalandığı yer mi? Teslim. Ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi.
Allah razı olsun.
Üçüncü suali S’nin:
SORU: “Bu âyetlere göre Allahû Tealâ’nın Âli İmrân Suresinin 19. âyet-i kerimesinde buyurduğu Allah’ın katındaki tek dîn olan İslâm dîninin teslim ve tevhid dîni olduğunu söyleyebilir miyiz?” diyor.
CEVAP: Bakalım, ne diyor Âli İmrân Suresinin 19. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ:
3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Ne diyor Allahû Tealâ? Diyor ki:
“inned dîne indâllâhil islâm(islâmu): Allah’ın katında İslam’dan başka bir dîn yoktur (sadece İslam dîni vardır).”
“ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ…”
“Kendilerine kitap verilenlerin ihtilaf ettikleri.” diyor Allahû Tealâ.
“ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).”
“Allah katındaki dîn hiç şüphesiz sadece İslam’dır. O, kitap verilen kimseler kendilerine ilim geldikten sonra sırf kendi aralarındaki ihtiras yüzünden ihtilafa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse bilsin ki Allah serîul hısâb’tır.”
Burada Allahû Tealâ İslam dîninin kâinatın tek dîni olduğunu söylüyor. Biliyorsunuz ki Kur’ân-ı Kerim Arapça olarak indirildi. “Bu Kur’ân-ı arabiyyen olarak (Arapça dili olarak) Biz indirdik.” diyor Allahû Tealâ.
12/YÛSUF-2: İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Muhakkak ki Biz, O'nu Arapça Kur’ân olarak indirdik. Böylece siz akıl edersiniz.
Ve Hz. İbrâhîm’in zamanında hanif dîni adı verilen dînin aynı zamanda Arapça İslam adını alan dîn olduğunu görüyoruz. Hz. Musa’nın da dîni olduğunu görüyoruz. Hz. İsa’nın da dîni olduğunu görüyoruz. Ne kadar peygamber geçmişse bütün peygamberlerin dîni olduğunu görüyoruz. Birbirinden hiçbir farkının olmadığını görüyoruz.
“Teslim ve tevhid dîni olduğunu söyleyebilir miyiz,” diyor, “İslam’ın?”
Elbette söyleyebiliriz. İslam teslim ve tevhid dînidir. Nitekim Hz. İbrâhîm’in hanif dînine baktığımız zaman; hanif kelimesinin mânâsının tek Allah’a inanmak (1) yani Allah’ın vahdaniyeti; Allah’ın Zat’ında tevhid (teklik). Ondan sonra da Allah’a inananlarda tevhid; tek bir toplum vücuda getirmek. Allah’a inananların oluşturduğu tek bir toplum husule getirmek ve Allah’a teslim olmak; 4 teslimi de gerçekleştirmek.
İşte ister Hz. İbrâhîm’in hanif dîni deyin, ister Hz. Musa’nın dîni deyin, ister Hz. İsa’nın dîni deyin, ister Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in İslam dîni deyin. Allahû Tealâ’nın söylediği şey: “Hepsi birbirinin aynı dîndi.” diyor, “Aralarında bir fark yoktu. Hepsi de insanları teslime götürüyordu.”
Öyleyse İslam dîni de bir teslim ve tevhid dîni midir? Evet. İslam dîni teslim ve tevhid dînidir. Zaten İslam, teslim demek. Öyleyse işte sevgili kardeşlerim, dînlerin birleştirilmesindeki temel bir defa daha ortaya çıktı. Başka bir dîn hiç olmamış. Hep tek bir dîn olmuş. Hz. İbrâhîm’e, Hz. Nuh’a Allahû Tealâ ne emretmişse; Hz. Yâkub’a da Hz. İsmail’e de Hz. Yâkub’un torunlarına da Hz. Musa’ya da Hz. İsa’ya da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de hep aynı şeyleri emretmiş. Hepsinin şeriatı birbirinin aynı. Hepsi namaz kılıyorlardı. Hepsi oruç tutuyorlardı. Hepsi zekât veriyorlardı. Hepsi Allah’a teslim oluyorlardı ve aralarında hiçbir fark olmadığını söylüyor Allahû Tealâ.
Öyleyse sualini İslam dîni konusunda soruyor, S. Evet. İslam dîni bir teslim ve tevhid dînidir. Tıpkı kendisinden evvelki bütün peygamberlere Allah’ın verdiği bütün dînler gibi hepsi aynı dîndir. O, aynı dînin bir defa daha Allahû Tealâ tarafından Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e emrolunduğunu görüyoruz.
Ankara'dan S. G. kardeşimiz diyor ki:
Fetih Suresinin 4. âyet-i kerimesinde:
48/FETİH-4: Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Mü’minlerin kalplerine, îmânlarını îmân ile artırsınlar diye sekîneti indiren, O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.
“huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne: Allah mü’minlerin kalplerinin içine sekinet indirdi.”
“O’dur ki sekinet indirdi (sekineti indiren O’dur; O Allah’tır).”
“li yezdâdû îmânen: Îmânlarını arttırmak için (ziyade kılmak için).”
“mea îmânihim.”
“Îmânlarını îmânla ziyade etmek için (arttırmak için).”
“ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı): Göklerin ve yerlerin orduları Allah’ındır.”
“ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen): Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Şimdi soruyor, S: “Îmân edenlerin îmânlarını kat kat arttırmaları için kalplerine sekineti O’dur.” buyurulmaktadır.” diyor.
Evet, aynen öyle buyuruluyor.
A- Birinci sualinin a şıkkı:
SORU: “Kalbe sekinetin inmesi ne demektir ve nasıl bir etki yapar?” diye soruyor.
CEVAP: Bu kalbe sekinetin indirilmesi bugünkü dersimizde geçmişti ve Enfâl Suresinin 11. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
8/ENFÂL-11: İz yugaşşîkumun nuâse emeneten minhu ve yunezzilu aleykum mines semâi mâen li yutahhirakum bihî ve yuzhibe ankum riczeş şeytâni ve li yarbıta alâ kulûbikum ve yusebbite bihil akdâm(akdâme).
O’nun (Allahû Tealâ) tarafından, emin olmanız için sizi bir uyuklama hali bürüyordu. Ve sizin, onunla temizlenmeniz ve şeytanın murdarlığını (vesvesesini) sizden gidermek ve kalplerinizi bağlamak ve onunla ayaklarınızı sağlamlaştırmak (sabit kılmak) için semadan su indiriyordu.
“iz yugaşşîkumun nuâse emeneten minhu: Allahû Tealâ sizi hafif bir uykuya daldırıyordu.” diyor Allahû Tealâ, “O'ndan (Allah’tan) bir güven olmak üzere.”
“ve yunezzilu aleykum mines semâi mâen: Ve üzerinize gökten su indiriyordu.” diyor Allahû Tealâ.
“li yutahhirakum bihî: Onunla sizi temizlemek için (tahret kılmak için).”
“ve yuzhibe ankum riczeş şeytâni: Sizden şeytanın pisliklerini (onun kalplerinize verdiği o sıkıntıyı, korkuyu, tortuyu) ondan sizi temizlemek için.”
“ve li yarbıta alâ kulûbikum: Ve kalplerinizi birbirine raps etmek için (bağlamak için).”
“ve yusebbite bihil akdâm(akdâme): Ve ayaklarınızı sağlam kılmak için.”
İşte bu Allah’ın gökten indirdiği ve hafif bir uykuya Allahû Tealâ’nın daldırması. İşte burada Allahû Tealâ’nın sekinet indirmesi söz konusu. Bilin ki hepiniz Allah’tan gelen burada ‘maen’ adı verilen sekineti, rahmeti göreceksiniz. Tıpkı yağmur damlalarına benzer. Odanızın içine yağmur yağdığını göreceksiniz ama yerleri ıslatmayacak. Anlayacaksınız ki Allahû Tealâ size rahmet gönderiyor. Eğer bir zorlukla karşılaşmışsanız o zaman Allahû Tealâ size sekinet indiriyor.
Buradaki ifadelerden şunu anlıyoruz ki; sekinetin birinci faktörü hafif bir uykuya daldırma. Aslında gözler ağırlaşıyor, uyku haline giriyor kişi. Ama dînlediği her şeyi en güzel şekilde anlıyor ve idrak ediyor. Yani Allahû Tealâ hem dînlemeyi kesmiyor, dînlemeyi en üst seviye dikkate ulaştırıyor. Bütün dünyayla kişinin alakasını kesiyor. Yalnız irşad makamının söylediklerine kişiler yöneliyorlar yarı uyku halinde ve hafif bir uykuya dalıyorlar.
Niçin? Şeytanın kalbinize koyduğu vesveselerden Allahû Tealâ’nın gönderdiği o sekinet partikülleri nefsinizin kalbini temizlesin diye. Başka niçin? Kalplerinizi temizlemek, şeytanın pisliğinden sizi kurtarmak. Şeytanın pisliğini sizden gidermek. Bıraktığı vesveseyi yok etmek ve kalplerinizi bağlamak. Yani kalpleriniz arasındaki rabıtayı kurmak için ve ayaklarınızı yere sağlam basmanızı, ayaklarınızın sabit kadem olmasını temin etmek, düşman karşısında çekinmemek, çekilmemek üzere ayaklarınızı sağlamca yere basmanızı temin etmek. İşte bu gelen rahmet partiküllerinin ki tıpkı yağmura benzer ama yağmurun odanızın içine yağdığını görürsünüz, ıslatmayan bir yağmur. Tıpkı yağmur görüntüsündedir. Öyleyse demek ki böyle birçok muhtevası var sekinetin.
Sevgili kardeşlerim, 1986 yılının 29 Kasım’ında tutuklanmıştık. 18 kardeşimizle beraber tam 19 kişiydik ve onlara burada sıkınılması lâzım gelen bir şey olmadığını, sıkılmamamız gerektiğini, her şeyin aslında çok güzel dizayn edildiğini anlattığım ilk gece Allahû Tealâ kardeşlerimizin üzerine, hepimizin üzerine sekinet indiriyordu. Bir kısmı uyanık kalıyordu, bir kısmı uyuklama haline giriyordu. Ama sonradan sorduğum zaman suallerimi hepsinin de söylediklerimi çok iyi anladığını net olarak görmüştüm. Bu kardeşlerimiz kalplerindeki Allah’ın inderdiği sekinetle o geceyi huzur içinde geçirdiler. Oradaki ilk gecemizdi ve işte o zaman rahmeti kalp gözü açık olanlar gördüler. Allah’ın rahmeti bütün kalplere ulaşıyordu, sekinet olarak ulaşıyordu.
Bu sekinet feyzden farklıdır. Feyz; Allah’ın katından gelir, gene kalbinize gelir ama feyzin mahiyeti size idrak ettirmektir. Sekinet, kalbinizdeki tortuyu almak için gelir. Sizin kalbinizdeki vesveseyi almak için gelir. Size yapılacak olan haksızlıklara direnme gücü vermek üzere gelir ve sizi mutlaka rahatlatır. Söylenenleri çok daha büyük bir şuurla anlarsınız. Ama aslında uyku halindesiniz, yarı uyku halindesiniz. İşte sekinetin vücuda getirdiği olay budur.
Ha sonra mı ne oldu? 18 kardeşimiz hepsi birer birer tahliye olundu, hemen ilk mahkemede. Sadece bizi 3 ay tutuklu kıldılar orada. Sonunda mı? Sonunda beraat ettik tabii. Adalet yerine geldi. Hiçbir hukuki müeyyideye, kanuna göre bir suç söz konusu değildi. Allah razı olsun.
Birinci suali böylece bitiyor, S’nin.
İkinci sualine geçiyoruz, b şıkkı:
SORU: “Îmân edenlerin îmânının arttırılmasını açıklar mısınız?” diyor Allahû Tealâ’nın ifadesinin; “îmân edenlerin îmânlarının arttırılması, îmânlarının kat kat arttırılması olayı.”
CEVAP: Şimdi bir insanın kalbine Allahû Tealâ’dan sekinet geldiği zaman yağmur tanelerinin aynı bir görüntüyü net olarak görürsünüz. Bu görüntü yerleri ıslatmayan bir manevî yağmur olarak iner. Ama Allahû Tealâ ‘maen’ kullanıyor.
Cinn Suresinin 16. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor.
72/CİNN-16: Ve en levistekâmû alât tarîkati le eskaynâhum mâen gadekâ(gadekan).
Ve eğer onlar, tarikat üzere olarak (Allah’a) yönelselerdi, onları mutlaka bol su (rahmet) ile sulardık (bol bol rahmet ulaştırırdık) ki.
“Eğer onlar tarikat üzere olsalardı; onların üzerine gökten su indirirdik.” diyor.
Aslında tarikat üzere olanların kalplerine Allah’tan rahmet partikülleri geliyor, beraberlerinde fazılları getiriyor. Rahmet partikülleri geliyor, beraberlerinde salâvât getiriyor ve bir sıkıntı duyulabilecek durum söz konusuysa o zaman sekinet partikülleri geliyor ve gene rahmet görünümünde yani yağmur görünümünde. Bugün hâlâ Türkiye’nin birçok yerinde yağmur yağdığı zaman rahmet yağıyor demek adet olmuştur.
Öyleyse gelen bu sekinetin idrakine varan kişi, ben evvelce böyle bir olayı hiç geçirmedim, diye düşünür ve büyük bir ümitsizlik içindeyken, sıkıntı içindeyken Allah’ın bu sekineti indirmesinden sonra bu rahmetin, bu gökten inen manevi suyun indirilmesinden sonra kişi büyük bir ferahlama hisseder ve neden o kadar üzüldüğüne de ondan sonra şaşar. Aslında Allah’ın gönderdiği sekinetin neticesidir bu. Sekinet kalpteki îmânı kat kat arttırmıştır. Kişi Allah’ın yolunda aynı yolda olmayanların zorlamasını yaşayınca, zulmünü yaşayınca Allah’a olan îmânı daha artar, kat kat artar. Kalbe inen sekinet başka bir yere gelmiyor, kalbe geliyor ve kalbe gelen bu nesne kalpteki bütün şeytanın verdiği vesveseleri devre dışı bırakıyor, kalbin dışına atıyor, yok ediyor. O kişinin kalbini sağlamlaştırıyor. Îmânını arttırmak suretiyle Allah’tan kendisiyle ilgilendiğini, Allah’ın kalbine bunları gönderdiğini, ferahlattığını, bir nevi uyku haline geldiğini ama o uyku halinde uyur gibi görünmekle birlikte irşad makamının söylediklerini normal dinlemesinden çok daha üst seviyede algılayabildiğini, idrak edebildiğini yaşıyor kişi ve ferahlıyor. Daha çok ferahlıyor, daha çok ferahlıyor. Ve Allahû Tealâ’nın katından gelen, bu adına Allahû Tealâ’nın ‘sekinet’ dediği bu muhteşem dizayn insanların kalbini ferahlatıyor ve aydınlatıyor.
Devam etse sıkıntılar onun üzerine Allah’tan gelen sekinet de her an gelmeye başlayacak ve kalpteki îmân her geçen gün daha güçlü, daha güçlü, daha güçlü bir îmân olacak. Dikkat edin, mü'minlerin îmânlarını arttırıyor. Kişi mutlaka Allah tarafından seçilmiş (1), mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemiş (2), mutlaka mürşidîne ulaşmış, tâbî olmuş (3) yani mutlaka mü’min olmuş bir insan bu. Ancak onların kalbindeki îmânı arttırıyor. İmanlarına bu anlattığım standartlar içinde îmân katıyor. Daha ilerde ne oluyor? Kişi ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ettikçe kalbindeki îmân artıyor, artıyor, artıyor. Allah razı olsun.
İkinci suali:
SORU: “Peygamber Efendimiz (S.A.V): ‘İslam; ilim, amel ve güzel ahlâktan ibarettir.’ buyurmaktadır. Îmânın muhtevası olarak belirtilen bu üç hususu açıklar mısınız?” diyor.
CEVAP: “İlim, amel ve güzel ahlaktan ibarettir.” diyor Peygamber Efendimiz (S.A.V). Kur'ân’ı öğreniyorsunuz. Öğrendiğiniz zaman tâbî olmak mecburiyetini duyuyorsunuz. Allah’ın üzerinizdeki tesirini en güzel standartlarda yaşıyorsunuz. Tâbî olduğunuz an mü’min oluyorsunuz ve amel etmek, devamlı olarak ibadetlerinizi yapmak ve özellikle devamlı olarak amelin neticesinde zikrinizi arttırmak söz konusu. Böylece Allah’a doğru yola çıkan ruhunuz mutlaka Allah’a ulaşıyor, teslim oluyor. Devam ediyorsunuz, daha üst seviyede çalışmaya. Fizik vücudunuzu da Allah’a teslim ediyorsunuz, 2. teslim. Devam ediyorsunuz amellerinize, daha üst seviyede nefsinizi teslim ediyorsunuz. Daimi zikrin ötesinde kalbiniz müzeyyen oluyor. İradenizi de Allah’a teslim ediyorsunuz. Neyle? Amelle teslim ediyorsunuz.
Öyleyse amel, sizi İslam’ın bütün hedeflerine götürecek olan bir özellik taşır. Neden sonra? Tâbiiyetten sonra. Tâbîyet yoksa amelinizin size bir şey sağlaması söz konusu değildir. Allah’a ulaşmayı dilemiyorsanız hiçbir noktaya yaklaşamazsınız.
Şimdi amelin oluşturduğu bu statüye dikkatle bakın. Amel ilimle at başı gibi gider. Dikkat edin, bugün İslam’ı yaşadığını zanneden milyonlarca, yüz milyonlarca insan zikri bilmiyorlar, ilim sahibi değiller. Onlara öğretilen ilmin içerisinde zikir yok. Onların nefslerini bir hedefe ulaştıracak olan bir hüviyet mevcut değil. Öyleyse ilmin muhtevasıyla amel bir insanı hedefe götürür. Bir İslâm’ın 5 şartını yapmak var, o da bir ilme dayalı. İslâm’ın 5 şartı insanlar tarafından emrediliyor. Onu yapanlar da bir ilim sahibi olduklarını düşünüyorlar. Aslında da doğru. Ama onların ilimleri ve bu ilmin neticesinde o insanlar bir şey kazanamıyorlar. İlimlerinin içinde zikir yok. İlimlerinin içinde Allah’a ulaşmayı dilemek yok, mürşide ulaşmak yok, zikir yok. Ruhun, vechin, nefsin, iradenin Allah’a teslimi yok. Geri kalan ne varsa onlar var. Onlar da hiç kimseyi kurtaramıyor. Ama ilim, o ölçüde bir ilim var ve amel söz konusu. Kimin ameli? Doğru ilmi alanların ameli. Burada mutlaka zikir var. Kalp mü’min olmuş, îmân yazılmış. Zikir o kişiyi nefsin 7 kademesinde; Emmare, Levvare, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye kademelerinde tezkiye ediyor. Yani nefsinin kalbindeki afetler devamlı yok oluyor, yerlerini ruhun hasletlerine terk ediyor. Peki, bunu neyle anlatmış Peygamber Efendimiz (S.A.V)? Güzel ahlâkla. Nedir çirkin ahlâk? Nefsinizi temizlemezseniz çirkin ahlâkın sahibisiniz. Nefsinizin bütün afetleri sizi devamlı kontrolleri altında tutarlar. Allah’ın emirlerini yerine getirmediğiniz gibi yasak ettiği fiilleri de devamlı işlersiniz.
Böyle bir dizaynda büyük hataların içinde olursunuz. Güzel ahlâklı olamazsınız. Çünkü ahlâkınızı güzelleştirmek istikametinde bir aksiyonunuz yok. Nefs tezkiyesi yapmıyorsunuz. Yapmıyorsanız ahlâkınızı düzeltemezsiniz, İslâm olamazsınız. İslâm olmak demek, daimi zikre ulaşmak ve Allah’a nefsi de teslim etmek demek. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi teslim etmek; İslâm olmanın muhtevaları. Ama yoksa tâbî olmamışsanız, baştan başlayalım: Allah'a ulaşmayı dilememişseniz, mürşidinize ulaşmamışsanız o zaman İslam’ın 5 şartıyla amel etmeniz size hiçbir fayda sağlamaz. Ama öğrenmişseniz ilmi, tâbiiyetinizi gerçekleştirmişseniz yani Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dileyerek bir dîn hayatına girmişseniz o zaman mutlaka güzel ahlâklı olursunuz. Çünkü bu ilmin içerisinde mutlaka zikir vardır. Mutlaka nefsinizin kalbindeki afetler yok olacaktır, yerini mutlaka ruhunuzun hasletleri alacaktır ve en güzele ulaşacaksınız.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dînleyenler, onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V) evvela “İlim.” diyor. Yani bugün öğretilen dîn ilmini kast etmiyor. O gün öğretilen Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında öğretilen dîn ilmini kast ediyor. Bu ilim Allahû Tealâ tarafından seçilmekle başlayan, Allah’a ulaşmayı dilemekle devam eden; tâbiiyetle devam eden; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimiyetleriyle sürdürülen ve iradenin teslimiyle sona eren; sonucuna ulaştığınız bir muhteşem dîn ilmi. O ilimle ilminizi öğreniyorsunuz. Tatbikatla güzel ahlâk sahibi oluyorsunuz yani amelle. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’ de bunları söylüyor. İslâm yani Allah’a ruhun, vechin, nefsin, iradenin teslimi; ilim, amel ve güzel ahlâktan ibarettir. Buradaki güzel ahlâk konuyu tamamlıyor. Ahlâkın en güzeli nerede? Daimî zikirle nefsinizdeki bütün afetlerden kurtulduğunuz yerde. Orada ahlâkın en güzeli var ve güzel ahlâkı o istikamette bir faaliyetle elde ediyorsunuz.
İkinci suali S. kardeşimizin:
Bu sual Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in özetlemesi. Tâbii her zamanki gibi şaheser. Allah razı olsun.
SORU: Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.
“ellezîne izâ esâbethum musîbetun: Onlara bir musîbet isabet ettiği zaman.
“kâlû: Derler ki.”
“innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne): Muhakkak ki biz Allah için yaratıldık ve mutlaka Allah’a ulaşacağız.”
“Ayet-i kerimede ‘onlar’ diye bahsedilen kişiler niçin böyle bir idrake ulaşmışlar da musîbet karşısında Allah için yaratılmış olduklarını unutmuyorlar ve pek çok insanlar gibi musîbet karşısında isyan etmiyorlar?”
CEVAP: Sevgili kardeşlerim, iki türlü insan var.
1- Allahû Tealâ tarafından seçilenler.
2- Seçilmeyenler.
Kimler seçilir? Kalplerinde Allah’ın hayır gördükleri seçilir. Bu genel çerçeveyi tam olarak çözüyor. Kalbinde Allah’ın hayır gördükleri. Seçilmeyenlerden hareket ettiğimiz zaman zaten detaylar anlaşılıyor. Kimi seçmez? İsyan edenleri seçmez. Kimdir isyan edenler? Allah’a ulaşmayı dilemeyerek, Allah’ın 12 tane âyet-i kerimesinde farz kıldığı ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmaya isyan edenler. Bunlar isyanları içinde şaşkın bir halde bırakılırlar. Onlar için bir hidayetçi yoktur.
A’râf-186:
7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).
Kimler seçilmezler? Kalplerinde zeyg olanlar seçilmezler. Kim bu insanlar? Bunlar kalplerinde insanların arasına fitne sokmak için vesile arayanlar. Müteşabih âyetlere sarılarak onların teviline gidenler ve bu tevili negatif istikamette yorumlarlar. Bu tevili yorumlamak suretiyle insanların arasına fitne sokmaya çalışırlar. Bunlar da seçilmezler.
Kimler seçilmez? Kalplerinde maraz olanlar; hastalık olanlar. Başka insanlara bakış açılarında düşmanlığın hâkim olduğu insanlar. Başkalarına kötülük yapma meyilleri iyilik yapma meyillerinden fazla olanlar. Kalplerinde bu sebeple hayır değil, kalplerinde maraz olanlar. Hepsinin kalpleri kasiyet bağlamıştır yani hem kararmıştır hem sertleşmiştir. Bu insanlar asla zikir yapmazlar.
Kimler seçilmezler? Yeryüzünde fesat çıkaranlar. Kim bu fesat çıkaranlar? Ra’d-25 tarif ediyor:
13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.
“Onlar Allah’ın Allah’a ulaşmasını emrettiği ruhlarını, Allah’a misak vermelerine rağmen Allah’a ulaştırmazlar. Vuslatı keserler. Onlar yeryüzünde fesat çıkaranlardır.” diyor Allahû Tealâ.
Nasıl çıkarıyorlar? Başkalarını da Allah’ın yolundan men ederek çıkarıyorlar. Kendileri Allah’ın yolunda değiller, başka insanların da Allah’a ulaşmasına mâni oluyorlar.
İşte Nisâ-167:
4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.
“innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).”
“Onlar muhakkak ki kâfirlerdir ve Allah’ın yolundan men ederler (yani insanların ruhlarını Sıratı Mustakîm’e ulaştırmasına engel olurlar).” diyor Allahû Tealâ.
İşte onlara Allahû Tealâ: “Yeryüzünde fesat çıkaranlar.” diyor.
Kimler seçilmez? Allah’ın âyetlerini inkâr edenler seçilmez, örtenler seçilmez, gizleyenler seçilmez ve özellikle hidayeti gizleyenler, örtenler, insanlardan saklayanlar seçilmez. Öyleyse daha baştan itibaren bir muhteva var. İşte o seçilmeyen insanların da seçilen insanların da imtihana tâbî tutulması söz konusudur. Seçilen insanlardan imtihana tâbî tutulanların büyük kısmı ne zaman başlarına bir musîbet gelse: “Biz Allah için yaratıldık. Mutlaka Allah’a ulaşacağız (ruhumuzu mutlaka Allah’a ulaştıracağız), derler.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse bunlar seçilmiş olanlar ve seçildikten sonra da böyle bir musîbet üzere Allah’a ulaşmayı garanti edenler, mutlaka Allah’a ulaşacaklarına kesin olarak inananlar. Nitekim Allahû Tealâ hidayete erenlerin onlar olduğunu söylüyor. Allah razı olsun.
İkinci suali:
SORU: Musîbet nedir? Ve Bakara 155. âyet-i kerimesinde:
“ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne): Ve sizi biraz korku, biraz açlık, birazda maldan, candan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” diyor.
“Bahsedilen nefsimizin hoşlanmadığı bir imtihanın başarısı nasıl sabırla aşılabiliyor?”
CEVAP: İşte imtihanlar herkes için. Ama Allahû Tealâ kimi seçmişse o seçtiği kişilerden kim Allah’a ulaşmayı dilemişse onlar, mutlaka adım adım sabrın sahibi oluyorlar. Neden? Çünkü zikir yapıyorlar. Zikir yaptıkça nefslerinin kalplerindeki zikirsizlik afeti yok oluyor. Kalplerindeki sabırsızlık afeti zikirle yok oluyor, yerini sabır hasleti alıyor. O insanlar seçilmiş olanlar ve imtihana ulaştıkları zaman Allah’a ulaşmayı temel bir dilek olarak ortaya koyarlar.
Şimdi bu: “Sabırla müjdelenen nokta,” diyor, “Yûnus Suresi 62, 63 âyet-i kerimesindeki müjdelenen insanlarla bir bağlantısı var mı,” diyor, “bu konunun?”
Ne diyordu?
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?
10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.
10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.
“e lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne), ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne), lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati.”
Ne diyordu Allahû Tealâ?
“O Allah’ın evliyası var ya onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar âmenû olmuşlardır ve takva sahibidirler. Onlara dünyada da ahirette de mutluluk var.”
Şimdi Allah’ın söylediği bu.
“Bu müjdelenen insanlar; mutlulukla müjdelenen insanlar bu Allah’ın evliyası mıdır?” diyor.
Elbette Allah’ın evliyasıdır. Yûnus Suresinin 62 ve 63. âyet-i kerimesinde sabır yok. Sabır müessesesinden bahsedilmiyor. Bahsedilmiyor ama sabrın sonunda mükâfat olan mutluluk orada yerini almış. “Hem dünyada hem de ahirette onlara mutluluk var.” diyor. Onlar: “Ya Rabbi, neden bizi cennetine almıyorsun?” diye huzursuz olmazlar, mahzun olmazlar. Cehenneme gidiyoruz diye bir korkunun da sahibi değillerdir. O istikamette bir korkuları da olmaz.
Üçüncü suali:
SORU: Bakara-216’da Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
“kutibe aleykumul kitâlu: Üzerinize kıtal yazıldı.”
“ve huve kurhun lekum: Sizin için kerih görülse de (üzerinize yazıldı).”
“ve asâ en tekrahû şey’en: Ve sizin için kerih görünen bir şey olabilir.”
“ve huve hayrun lekum: O sizin için hayırdır.”
“ve asâ en tuhıbbû şey’en: Bir şeye karşı muhabbet beslersiniz.”
“ve huve şerrun lekum: Ve o sizin için şerdir.”
“vallâhu ya’lemu: Ve Allah bilir.”
“ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne): Ve siz bilmezsiniz.” diyor Allahû Tealâ.
Şimdi bunu söylüyor ve soruyor: “İnsanlar olaylar karşısında nefslerinin hoşuna gitmeyen olayları şerr zannettiği halde, bu kişiler niçin olayı şerr değil de sabırla karşılıyorlar?” diyor kardeşimiz.
CEVAP: Çünkü onlar şerrin ve hayrın ne olduğunu öğrenmişler. Şerr; bizim hoşumuza gitmeyen olaylar, bizi üzen olaylar değildir. Hayır; bizim hoşumuza giden olaylar değildir. Ayırım bu değildir Kur’ân-ı Kerim’deki. Ama şerrin ve hayrın kesin bir ayırımı var.
*Şerr; bize derecat kaybettiren bütün olaylardır.
*Hayır; bize derecat kazandıran bütün olaylardır.
Öyleyse bize derecat kazandıran bir olay, bizi üzen bir olay olabilir. Bir hırsız bizim bir şeyimizi çalmış, üzülüyoruz. Ama aslında hırsız derecat kaybetmiştir o hırsızlığı yapmakla ve kul hakkı doğmuştur. Kul hakkı doğduğu için hırsızın kazandığı derecat kadar kaybı söz konusu olacaktır. O dereceleri bizim hesabımıza yazacaklar kiramen kâtibîn melekleri hayır olarak. Ne oldu? Başka birinin bize yaptığı bir kötülük bizim için üzüntü konusu ama bizi hayra ulaştırdı. Öyleyse üzüldüğümüz şeyler hayrı oluşturabilir. Peki, hırsız ne yapıyor? Hırsız seviniyor. Arabayı çalmış, onunla gezecek. Ama derecatı kaybetmiş. Öyleyse derecatı kaybettiğine göre bu kişi için şerr söz konusudur ama onu sevindiren bir şerr.
Öyleyse olayları bizi sevindiren olaylar hayırdır, üzen olaylar şerdir diye değerlendiremeyiz. Bize derecat kazandıran olaylar hayırdır. Derecat kaybettiren olaylar şerdir diye değerlendirmemiz gerekir. Onun için bu kişiler böyle bir olayı bildikleri için, bu açıdan meseleye baktıkları için şerri sabırla karşılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki şerr onlara derecat kazandıracaktır.
Dördüncü suali:
SORU: Bakara-157’de Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.
“ulâike aleyhim salâvâtun: Onların üzerine salâvât vardır.”
“min rabbihim: Rab’lerinden.”
“ve rahmetun: Ve rahmet vardır.”
“Rahmetle salâvât vardır.”
“ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne): Ve onlar hidayete erenlerdir.” diyor Allahû Tealâ.
Bahsedilen salâvât üzerlerine olan ve Yûnus-62 ve 63 âyet-i kerimesinde bahsedilen velî kişiler olarak kabul edersek; bütün velîlerin başlarının üzerinde salâvât nuru vardır, diyebilir miyiz?
CEVAP: Elbette. Bütün velîlerin üzerinde onlara salâvât; onların kalplerinde salâvât nuru vardır ve salâvâtın onlara ulaşması Allahû Tealâ’nın bir dizaynıyla gerçekleşir. Ne zaman ki bir insan mürşidine ulaşır, 10 tane ihsanla tâbî olur; tâbî olduğu andan itibaren artık onun başının üzerinde devrin imamının ruhu vardır ve o kişiye mutlaka rahmetle fazl ötesinde mutlaka rahmetle salâvât da gelecektir.
Başının üzerinde salâvât nuru olması, bu tarzda bir ifade kullanıyor. Biz böyle bir ifadeyi hiç kullanmadık. Ama devrin imamı kişinin başının üzerindeyse o noktadan itibaren o kişinin kalbine mutlaka salâvât ulaşır. Allah razı olsun.
Ve burada üçüncü sual de tamamlanıyor ve yeni bir gruba girmeden evvel akşam namazının kılınması söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dînleyenler. Namazdan sonra inşaallah geri kalan kesimi tamamlamak üzere bir arada oluruz.
Allah razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



