TARİH: 26.02.2002
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde beraberiz. 28 basamaklık İslâm omurgasının, İslâm merdiveninin, İslâm sıkalasının son yedi basamağını sizlere inşaallah sunmak için bir aradayız, huzurlarınızdayız.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın huzurunda Allah’tan bahsetmek üzere Allah’ın ülkesinde yani eksi ve artı eksenlerinin, apsis ve ordinat eksenlerinin ya da yatay ve dikey eksenlerin kesiştiği noktanın üstündeki pozitif âlemdeyiz. Allah ile birlikteyiz. Allah’ın ülkesindeyiz. Bir zikir sohbeti yapıyoruz.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Başlangıçtaki üç basamağı, üç yedi basamağı özetleyerek konumuza girelim kısaca.
1. basamakta olayları yaşıyoruz.
2. basamakta olayları değerlendiriyoruz ve değerlendirmemiz sırasında değerlendirmemize göre Allahû Tealâ tarafından seçiliyoruz veya seçilmiyoruz.
Seçilirsek, seçilenler arasında bir kişi Allah’a ulaşmayı diliyorsa o zaman 3. basamağa ulaşıyor. Allah derhal görüyor kalbindeki Allah’a ulaşma talebini. İşitiyor, biliyor ve görüyor. Ve böylece Allahû Tealâ işittiği, bildiği ve gördüğü bu talebi değerlendiriyor ve o kişiye tecelliye başlıyor.
Bu tecelli o kişinin baş gözündeki hicab-ı mestureyi alıyor, kulaklarındaki vakrayı alıyor. Kişi irşad makamını irşad makamı olarak görmeye başlıyor. Vakra alınınca irşad makamının söylediklerini anlamaya, mânâsına varmaya başlıyor. Allahû Tealâ onun kalbindeki ekinneti alıyor, yerine ihbat koyuyor. Bu sebeple kişi kalbine indirdiği, anladığı şeyi, mânâsına vardığı şeyi kalbine indiriyor ve ihbatla idrak ediyor. Evvelce görmüyordu, işitmiyordu, mânâsına varamıyordu ve idrak edemiyordu. Bu noktada bunların hepsini yapıyor. Sonra Allahû Tealâ o kişinin kalbine ulaşıyor. Sonra kalbinin nur kapısını Allah’a çeviriyor. Sonra onun göğsünden kalbine nur yolu açıyor ve kişinin zikir yapması üzerine Allah’tan gelen rahmet ve fazl kişinin kalbine ulaşıyor ve rahmet nurları kalbe sızmaya başlıyor. Kalp mühürlü olduğu için giremiyorlar ama sızıntı burada başlıyor. Yani 11. basamakta. Bu sızıntı %2’yi bulduğu zaman kişi huşû sahibi oluyor; 12. basamaktayız. Huşû sahibi olduğu için de hem gaybde Rahmân’a huşû duyduğu için hem % 2 nur birikimi, rahmet birikimi gerçekleştiği için hem de bu kişi Allah’a ulaşma konusunda kararlı olduğu için, Allah’a dünya hayatında ulaşmayı dilemek değil sadece, mutlaka ulaşacağına inandığı için Allah ona hacet namazını kılması üzerine mürşidini gösteriyor. Kişi mürşidine ulaşıyor, tabî oluyor.
Ne oldu? 12 tane ihsan aldı Allahû Tealâ’dan ve tabî oldu mürşidine. Bu tâbiiyetle 7 tane de ni’met alıyor kişi Allahû Tealâ’dan.
1. ni’met; devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine gelip yerleşmesi.
2. ni’met: Allahû Tealâ’nın o kişinin kalbinin mührünü açıp kalbinin içindeki küfür kelimesini alması ve kalbin içine îmânı yazması.
Öyleyse 2 tane ni’met oldu kişinin Allahû Tealâ’nın verdiği ve artık kişinin kalbinde küfür değil, îmân yazıyor.
Sonra Allah, o kişinin bütün günahlarını sevaba çeviriyor; 3. ni’meti.
O kişi nefs tezkiyesine başlıyor; 4. ni’met.
Nefs tezkiyesine başlayan bu kişinin ruhu Allah’a doğru yola çıkıyor, nefs tezkiyesine paralel bir standart içerisinde (5.ni’met). Sonra da bu standart içerisinde kişinin ruhunun Allah’a doğru yolculuğa başlamasının ötesinde fizik vücudu da şeytana kul olmaktan kurtulmaya, Allah’a kul olmaya başlıyor nefsini tezkiyesi altında (6.ni’met). Ruhun Allah’a doğru yola çıkması, nefsin tezkiye olması, fizik vücudun şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olmaya başlaması; 4, 5 ve 6.ni’metler. İradenin güçlenmeye başlaması; 7.ni’met.
Allahû Tealâ aynı zamanda 3.ni’mete ek olarak bu o kişiye 1’e 10 verirken, 1’e 100 vermeye başlıyor. Bu kişiye zikir yaptığında salâvât ve rahmet, salâvât ve fazl nurlarını gönderiyor. Allahû Tealâ. Artık o kişinin üzerinde devrin imamı var. Bu varlık iki grup nur gönderilmesinin sebebi oluyor; salâvât ve rahmet, salâvât ve fazl. Kişi nefs tezkiyesine başlıyor; nefsinin kalbinde îmân kelimesinin etrafında fazıllar toplanmaya başlıyor.
İlk %7 nur toplanmasıyla o kişinin ruhu 1. gök katına çıkıyor ve Nefs-i Emmare’de oluyor kişi. %7 nur birikimi olmuş nefsinin kalbinde, fazl birikimi gerçekleşmiş %7 oranında ve Allah’tan aldığı ni’met; 1’e 100.
Sonra ikinci bir %7 nur birikimi: Nefs-i Levvame. Kişinin ruhu 2. gök katında ve Allah’ın verdiği 1’e 100 ni’met, 1’e 200’e çıkıyor.
Üçüncü defa %7 nur birikimi kişi Nefs-i Mülhime’de. Allah’dan ilham alıyor ve ruhu 3. katta ve ihsan; ni’met; 1’e 300.
Bundan sonra dördüncü defa %7 nur birikimi. Ruh 4. katta. Allah’ın ni’meti 1’e 400 oluyor. Ve kişi Nefs-i Mutmainne’de. Allah’ın verdikleriyle doyuma ulaşıyor.
Bir defa daha %7 nur birikimi, Nefs-i Radiye. Kişi Allah’tan razı. 5.katta ruh. Kişi 1’e 500 alıyor ni’met olarak.
Bir daha %7 nur birikimi, Nefs-i Mardiyye. Allah da ondan razı. Ruh 6. katta. 1’e 600 alıyor kişi. Allahû Tealâ’dan her bir kazandığı dereceye karşılık 600 katını Allahû Tealâ ona ni’met olarak veriyor.
Ve nihayet ruh Allah’a ulaşıyor. 7.gök katında yedi âlemi geçiyor, ruh Allah’a ulaşıyor ve vuslat olayı tahakkuk oluyor. Allah’ın Zat’ına ruh ulaşıyor. Ve kişinin aldığı ni’met de 1’e 700’e yükseliyor. Bu, Allahû Tealâ’nın maksimum ni’metidir. En üst düzey ni’metidir. 1’e 700.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın ni’metine baktığınız zaman bir sonuçla karşı karşıya olursunuz. 1’e 700 ni’met almaya başladığınız yerdir burası. Ruhunuz Allah’a varmıştır. Nefsinizin kalbi her %7 nur birikimi ile nurlar artarak 7 defa %7 fazilet birikimine sahne olmuştur. Ve bir de bunun ötesinde 1’e 700 alıyor kişi. Ruhu Allah’a ulaşmış, vuslata nail olmuş. Burası 3. basamağın, üçüncü 7 basamağın sonudur.
Bu konuşmamızı bunun üzerine bina edeceğiz. Ruhumuz Allah’a ulaşmış. Niçin ulaşmış? Allah’ın Zat’ında yok olmak için ulaşmış. Ulaştığı anda o kişi artık Allah’ın evliyasıdır, Allah’ın velîlerinden bir tanesidir. Ne diyordu Allahû Tealâ Allah’ın evliyası için?
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?
10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.
10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.
“O Allah’ın evliyası var ya! Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse Allah’ın evliyası söz konusu. Allah’ın evliyası ve o insanlara müjde veriyor Allahû Tealâ. Ruhu Allah’a ulaşan herkes Allah’ın evliyası olmuştur.
Bundan sonraki 22, 23, 24, 25, 26, 27 ve 28. basamaklar; son yedi basamak bu akşamki konumuz. Allah’ın Zat’ına ulaşan ruh, Allah’ın Zat’ında ifna olur, yok olur. Burası fenâ makamı. Allah’ın Zat’ında ifna olma makamıdır. Kişinin ruhu Allah’ın Zat’ında ifna olmuştur yani sığınağa sığınmıştır. Ne diyordu Allahû Tealâ Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde?
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
“İşte o gün Hakk günüdür. O gün dileyen kişi kendisini Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’i yol ittihaz eder. Ve kimin ruhu Allah’a ulaşırsa Allah o kişinin ruhuna meab olur, sığınak olur.”
Ve bakıyoruz Allah ile olan ilişkilerimizdeki dizayna. Bir muhteva taşıyor Allah’ın ihsanları. Sevgili kardeşlerim! Bu muhteva içerisinde kişinin ruhunun meab olan Allah’a ulaşması söz konusu. Diyor ki Allahû Tealâ: “İşte o gün Hakk günüdür. (Hakk’a ulaşma günüdür.) O gün dileyen kişi, Hakk’a ulaşmayı dileyen kişi kendisine Allah’a ulaştıran yolu, yol ittihaz eder. Ve kimin ruhu Allah’a varırsa Allah, o kişinin ruhuna meab olur, sığınak olur.”
İşte böyle bir dizayn söz konusu. Allah’ın sığınak olması halinde o kişi evvab oluyor. Sığınağa, meaba sığınmış. İşte Kaf Suresinin 31. ve 32. âyet-i kerimesinde: “Cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaat olunduğunuz cennet budur. Hadi buyurun cennetinize girin.” demiş oluyor Allahû Tealâ.
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.
Bütün evvab olanlar için ve hafîz olanlar için, başlarının üzerinde bir muhafız taşıyanlar için. Devrin imamının ruhu gelip yerleşiyor, o günden itibaren muhafız. Ama ruhu Allah’a vardığı zaman, ancak kişi o zaman Allah’a ulaşıyor. Ruhu Allah’a vardığı zaman evvab oluyor yani meaba ulaşmış ve sığınmış oluyor. Âli İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.
“vallâhu indehu husnul meâb: ve Allah, andolsun ki Allah, yemin olsun ki Allah, Allah’ın katındaki en güzel sığınaktır.
“Ve Allah, andolsun ki Allah’ın katındaki en güzel sığınaktır.”
Sığınağa sığındı ruhumuz. Buna Allahû Tealâ “Allah’a sarılmak” diyor.
“va’tesemû billâhi: Allah’a sarılın.” diyor.
Nisa Sûresinin 175. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki;
4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).
“Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, âmenû olursa ve Allah’a sarılmayı dilerse, Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyacak ve onları Kendisine ulaştıran, Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e iletecektir.”
Öyleyse kimleri? Allah’a ulaşmayı ve sarılmayı dileyenleri. İşte Allahû Tealâ’nın sarılma dediği olay Allah’ın Zat’ında ifna olmaktır. Burası fena makamıdır; fenafillah.
fena: ifna olan, ifna olmak.
fi: içinde.
Allah: Allah. Allah’ın içinde.
(Allah’ın Zat’ında yok olmak.)
İşte evliya olmanın temel standardı bu. Türkçe’de “ermiş” denir adına. Kim Allah’ın Zat’ında yok olursa o, ermiştir; Allah’ın Zat’ına ulaşmıştır.
Peki, bundan sonra ne olur? Bundan sonra o kişinin kalbindeki nurlar %51’den %10 daha artar; %61’e çıkar. Sonra mı ne olur? O zaman Allahû Tealâ o kişiye bir taht ihsan eder. Altın bir taht. Bu tahtın ihsan edildiği makam velâyetin, evliyalığın ikinci makamıdır. Dördüncü 7 basamak, evliyalık makamlarını ihata eder. Sadece evliya olanlardan bahseder son dört 7 basamakta Allahû Tealâ. İkinci basamak bekabillah makamıdır. Allah’ın Zat’ında değil, Allah’ın İndi’nde, huzurunda bâki olmak, kalmak demek. Bakiye kelimesi de aynı kökten gelir. Kalan demektir. Öyleyse kişinin Allah’ın Zat’ında bâki olması söz konusu. Nerede? Fena makamında. Burada söz konusu olan ne? Allah’ın İndi’nde bâki olmak. Allah’ın Zat’ında değil, Allah’ın İndi’nde, huzurunda bâki olmak.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! En’âm Suresinin 127. âyet-i kerimesinde Allah’ı İndi’nde insanlara taht verildiğini söylüyor. Ve bu tahtlar adına ‘Sürûh’ deniyor, bazen ‘erayik’ deniyor Kur’ân-ı Kerim’de.
6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.
Allah’ın verdiği İndi İlâhi’de huzur namazının kılındığı o sonsuz alandaki her taraf çimenlik. Allah’ın bir ni’meti, bir taht. O tahtın üzerinde kişi bâki oluyor. Buraya ‘bekabillah’ deniyor. Allah’ın Zat’ında bâki olmak. Ve kişinin nefsindeki nurlar burada %71’e kadar ulaşıyor.
Ne zaman bir insan günün yarısından daha fazla Allah’ı zikretmeye başlarsa, her gün günün yarısından daha fazla bir zikirle Allah’ı zikrederse işte o zaman Allah’ı günün yarısından fazla zikrettiğinde kişi, zühd makamının sahibi olur. Artık o kişi zahiddir. Zikirsizliğe karşı zahiddir, dünyaya karşı zahiddir. Eğer dünyaya meyal olsaydı, dünya onun için önem taşısaydı, gününün yarısından daha fazlasını zikirle geçirmezdi. Demek ki dünya onun için ikinci planda kalmış ki bunun için zahid deniyor adına zaten. Dünyayı ikinci plana atabilmiş olan kişi demek zahid. Zühd makamının sahibi, dünya onun için ikinci planda kalmış olan kişi. Birinci planda Allah geliyor, Allah’ın geldiği de her gün Allah’a kesin olarak ispat ediliyor. Kişi Allah için yaptığı zikrinde günün 12 saatinden daha fazla zamanı kullanıyor. Her gün Allah’a ispat ediyor ki bu kişi Allah’ın zikrini dünya hayatına her gün tercih etmektedir. Bir başka deyişle Allah’ı tercih etmektedir, nefsini değil. Madem ki günün yarısından fazla Allahû Tealâ'yı zikrediyor; o zaman tercihi Allah’tır. Eğer daha az zikretseydi tercihi kendisi olacaktı, nefsi olacaktı, rahatı olacaktı, dünya olacaktı ama günün yarısından daha fazla Allah’ı zikrediyor kişi. Burası zühd makamıdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki Yusuf Suresinin 20. âyet-i kerimesinde:
12/YÛSUF-20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdetin, ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Ve onu (Yusuf’u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.
“Onlar yani kardeşleri Yusuf’a karşı zahiddiler. Bu sebeple onu birkaç dirheme sattılar.”
Yani Yusuf’a değer vermiyorlardı. Değer verdikleri şey paraydı. Yusuf’u değersiz sayıyorlardı. Bir an evvel ellerinden çıkmasını istiyorlardı. Esir tüccarlarına sattılar Yusuf’u birkaç gümüş paraya. Burası zühd makamı. Ne zaman zikriniz günün yarısını aşarsa o zaman zühd makamına geçebilirsiniz, nefsinizin kalbinin %71’i nurla dolmuş olarak. Bu muhtevada nefsinizin kalbinin %71’i nurla dolmuş olarak başlarsınız zühd makamına. Günün yarısından fazla zikre ulaşan kişinin kalbinde mutlaka %71 nur vardır.
Sonra bu kişi zikrini arttırır, arttırır öyle bir noktaya gelir ki nefsinin kalbindeki nurlar %81’e ulaşır. Ulaştığı noktadan itibaren artık o kişi fizik vücudun teslimi makamındadır yani muhsinler makamındadır. Zühd makamını aşmıştır, muhsinler makamına gelmiştir. Ne yapmaktadır fizik vücut? Fizik vücut artık Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmektedir, yasak ettiği fiilleri işlememektedir. Nefsin kalbinde %19’dan başlayan ve %9’a kadar azalan bir afetle daimî zikre kadar kişi böyle gider. Azalan afetler bölgesinde %9 afete ulaştığında, nefsindeki afetler %9’a kadar azaldığında, %9 kaldığında; o kişinin artık daimî zikre ulaşması söz konusudur.
Daimî zikre kişi ulaştığı an, zikirlerini birbirine devamlı olarak bağladığı an nefsinin kalbindeki nurlar %100’e yükselir. Neden? Çünkü bir evvelki zikir bir sonraki zikre bağlanıyorsa, zülmanî kapının üzerinde bulunan mühür oradan ayrılamaz. Birinci zikir devresi bitmiştir kişinin, ikinci zikir seviyesi başlamıştır ama birbirinin ardından gelmiştir, kapı açılmamıştır. Üçüncü zikir devresi de ikinciyi takip eder. O da art arda gelir. Yine zülmanî kapıdaki mühür açılmaz. Hiç açılmaz çünkü kişi artık daimî zikre ulaşmıştır. Günün muhtelif zamanlarında yaptığı zikirler birbirine sağlam bir şekilde bağlanmış, aralarında boşluk kalmamıştır. Bir bütünlük olmuştur. Ayrı ayrı zaman parçalarında yaptığı zikirler tamamlanmış ve hepsi bir araya gelerek böyle bu standartlarda bir bütünlüğü sağlamış ve zamanın bütün parçaları birbirine bağlanmıştır.
Öyleyse o kişinin kalbine zaten daimî zikre ulaşmadan evvel varmış olan nurlar bütün kalbi kaplamışken bu kişi daimî zikre ulaşıyorsa, hiçbir zaman artık kapıdaki mühür açılmayacaktır. Kişi daimî zikrin sahibi olacaktır.
Ne olur? O kişi daimî zikrin sahibi olduğu zaman yeni bir hüviyete ulaşacaktır. Fizik vücudun teslimindeki kişi için Allahû Tealâ ‘muhsin’ adını kullanıyor. Nisâ Suresinin125. âyet-i kerimesi:
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.
“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: o kişi ki vechini Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Vechi ondan daha ahsen olan kim vardır? Allah, Hz. İbrâhîm’i Kendisine dost kıldı ve bu kişi de muhsin olmayı hanif fıtratıyla başardı.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse müesseselerin hepsinde hanif olmak söz konusu: Teslim. Ruhumuzu hanif olarak Allah’a teslim ederiz. Fizik vücudumuzu hanif olarak teslim ederiz. Nefsimizi hanif olarak teslim ederiz. İrşada hanif olarak ulaşırız, bihakkın takvaya hanif olarak ulaşırız.
Öyleyse “O kişi hanif olarak fizik vücudunu Allahû Tealâ’ya teslim etti ve muhsinlerden oldu.” diyor.
Bundan sonra kişi daimî zikre ulaşıyor. Genellikle nefsin kalbinde %9 afet kaldığı noktada ve bu noktaya ulaştığında insanlar daimî zikre ulaşırlar.
Daimî zikir müessesesinin birinci merhalesinde ulûl’elbab makamı söz konusudur. Kimdir ulûl’elbab? Tarif ediyor Allahû Tealâ:
3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: ulûl’elbab kullarım için ayaktayken de yan üstü yatarken de otururken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.
Allah’ı zikretmek. İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah’ın ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de daimî zikredildiği bir noktadasınız. Ve zaten Allahû Tealâ üç halden bahsediyor; ya ayaktasınız ya oturmuş haldesiniz ya yatıyor haldesiniz ve yatıyor halde olmanızı Allahû Tealâ yan üstü yatıyor olmanız şeklinde anlatmış. İstediği şey, yan üstü yatıyor olmanız çünkü daimî zikirde olanlar için başlangıç kademesinde yan üstü yatmak asıldır. Neden? Çünkü yan üstü sağ kulağının üzerine yatan kişi yatağını da kıbleyi sağa almış şekilde dizayn etmişse, kıbleye dönen bir vücutla olacaktır uykuda ve biraz kımıldatırsa başını yastıkta, kımıldattığı zaman kulağında kalbinin atışlarını duymaya başlayacaktır. O zaman kalbinin her atışında, her çift atışında “Allah” kelimesini tekrar ederek kişi içinden, dilini de kıpırdatmaksızın, içindeki sessiz sesle kalp zikri yapmaya başlayacaktır. Öyle uyuyacaktır ve uyandığı zaman da bakacaktır ki içindeki ses, kalbinin atışıyla tempolu olarak aynı şekilde devam ediyor. Uyuduğu sürece de hep Allah’ı zikretmiş.
İşte daimî zikrin sahibi bu kişinin:
1- Kalp gözü açılır.
2- Kalp kulağı açılır.
3- O kişi daimî zikrin sahibidir.
4- Daimî zikrin sahibi olduğu için de nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur. Yerlerini %100 faziletler almıştır.
Bir başka ifadeyle nefs, ahsen olmuştur. Ruh hüviyetine bürünmüştür. Ne diyordu Allahû Tealâ? “Biz nefsi bir ahsen-i takvim içinde yarattık ve onu efseli sâfilîne reddettik.” diyor.
Ahsen olarak yaratılmanın hedefine ulaşanlar, ulûl’elbab olabilenlerdir. Eğer kişi nefs tezkiyesini yapmıyorsa; o hep nefsi afetlerle dolu bir insan olarak kalacaktır ve tabiatıyla bu noktaya ulaşması mümkün değildir. Nefsinin kalbinde afetler de hep var olmaya devam edecektir.
Öyleyse ulûl’elbabın dört özelliğini saydık.
1- Daimî zikrin sahibidir.
2- Daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin kalbinde afetler tamamen yok olmuştur.
3- Kalp gözü açılmıştır.
4- Kalp kulağı açılmıştır.
Dört ana şart. Dört esas şart. Bu dört esas şart, üç tane sonuç şartını davet eder. O kişi hayrın sahibi olmuştur. Neden? Daimî zikirde olduğu için her an Allah’ı zikretmektedir. Her an Allah’ın katında nefsinin kalbine nur ulaşmaktadır. Öyleyse devamlı derecat kazanan bir insandır. Zikir, yaptığı sürece kişi hep derecat kazanıyor. Her saniye derecat kazanıyor. Yapmazsa her saniye derecat kaybediyor.
İnsanlar var, şöyle düşünürler: “Ben şu anda ibadet etmiyorum. Derecat kazanmıyorum. Ama kimseye de bir kötülüğüm yok. Öyleyse derecat kaybetmiyorum da.”
Yanlış. Eğer zikir yapmıyorsa derecat kaybediyor. Her saniye derecat kaybediyor kişi. Zikir, yapmayan herkes her saniye derecat kaybeder. Neden? Çünkü Allahû Tealâ daimî zikri farz kılmış Nisa Suresinin 103. âyet-i kerimesinde:
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
“Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.”
Farz. Farza riayet ediyorsa devamlı derecat kazanacaktır; riayet etmiyorsa devamlı derecat kaybedecektir. Her saniye bir derecat kaybedecektir.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Daimî zikrin içindesiniz ve dört tane esas şartın içerisinde hayır sahibi oldunuz. Her an Allah’ı zikrettiğiniz için her an mutlaka derecat kazanıyorsunuz. Aynı zamanda hüküm sahibisiniz. Hikmet sahibisiniz. Kur’an’ı Kerim âyetlerine baktığınız zaman o ayetlerin 28 basamaktan hangisine tekabül ettiğini derhal tespit edersiniz. Sonra mı? Sonra daha biraz öteye geçin. Daha ötede bir dizaynı görüyoruz. O kişi tezekkür sahibi aynı zamanda. Yani Allah ile her an kalbindeki soruları müzakere edebiliyor, Allah’a ulaştırıyor, Allah’tan cevap alıyor, tekrar soruyor, tekrar cevap alıyor. Böylece Allahû Tealâ’yla dilediği an müzakere etmek imkânının sahibi. Karşılıklı konuşmak imkânının sahibi. Allah’ın bütün söylediklerini kalp kulağı ile duyuyor, kalp kulağı açılmış. Allah’ın bütün gösterdiklerini kalp gözüyle görüyor, kalp gözü açılmış. Ve ehl-i tezekkür oluyor kişi. Öyleyse burada yedi tane şart oluşuyor. Ne oluyor bu kişi? Hikmet ehli oluyor. Hikmet sahibi oluyor.
Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-269: Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse böylece ona çok hayır verilmiştir. Ve ulûl elbabtan başkası tezekkür edemez.
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir.”
Neden? Çünkü kişi artık daimî derecat kazanan biridir. Ölünceye kadar da bu işlevi devam edecektir. Her saniye derecat kazanacaktır. Yani kesin olarak kişi hayır sahibi olmuştur. Her an derecat kazanan, hayır kazanan bir insandır o.
Peki, ulûl’elbab olunca ne olur? Daimî zikrin sahibi olan bu insana Allahû Tealâ zemin kattaki ana dergâhın, devrin imamın dergâhının sırlarını gösterir. Altın para, küme halindeki altın paralar oradadır. Orada onarlı insan ruhları sıraları vardır. Her birinin önünde bir rahle ve Kur’ân-ı Kerim olan. Altın kapı oradadır. Zemin kattan Sıratı Mustakîm’e ulaşan altın kapı oradadır ve bu muhteva mutlaka gösterilir ulûl’elbab’a.
Burası ulûl’ebab makamının işaretini taşır. Kişi daimî zikrin sahibidir. Ve hikmet sahibidir. Bundan evvelki safhalarda o kişi ilm’el yakîndeydi. Ama hikmet ehli olduğu andan itibaren ayn’el yakînde. Artık kalp gözüyle görebiliyor, kalp kulağıyla işitebiliyor. Bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel bir ölüydü Allah’a göre. Ve hicab-ı mesture, kalbindeki ekinnet ve kulaklarındaki vakra alındığı için hayata geldi ama dünya hayatı standartlarında dünyaya ait şeyleri kulağı işitiyor, gözleri dünyaya ait olan şeyleri görüyor, kalbi de dünyayla alâkalı konularda fizik standartlarının ötesini geçmeyen konularda idrake sahip. Bu idrakin adına Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de “fıkıh” diyor.
Bu insan burada üçüncü basamaktan itibaren almaya başlıyor bu ihsanları, ihsanlar devam ediyor. Ne zaman ki kişi 26. basamağa gelir, ulûl’elbab olur, kalp gözü ve kalp kulağı açılır; o zaman dünya hayatından yeni bir hayata bir defa daha gelir. Bu noktaya kadar da kişi başka bir açıdan ölüdür. Fiziğin ötesi açısından ölüdür. Sadece dünyada yaşamaktadır. Dünyanın ötesinde olanlardan haberdar değildir. Ama bu noktada, daimî zikre ulaştığı noktadan itibaren dünyanın ötesini de Allahû Tealâ ona göstermeye başlayacaktır. Fizik âlemin ötesi evvelâ zemin kattan başlar. Halifenin ya da devrin imamının dergâhının özellikleri gösterilir.
Sonra mı ne olur? Sonra bir gün bu kişi bir de bakar ki 1. katı görmeye başlamış. Ruhların saf halinde altın kapıdan çıktıklarını görüyor, saflar halinde yükseldiğini görüyor ve 1. kattaki secde mahallinde açıkta secde edilir. Bir dergâhta, bir camide değil; açıkta secde edilir sadece. O açıkta secde edilen mekânda kişi oradaki olayları görür. Nasıl secde edildiğini görür, nasıl bir kısım ruhların orada kaldığını, nasıl diğer kısım ruhların da 2. kata yükseldiğini görür.
İşte ne zaman 1. katı Allahû Tealâ göstermişse; o kişi ulûl’elbab olmanın ötesine geçmiştir. İhlâs makamının sahibi olmuştur. İhlâs makamı için Allahû Tealâ diyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: onlar emrolunmadılar. Nefslerini muhlis kılmış kullar olmakla emrolundular. Hanifler olarak, bunu hanifler olarak yapmakla emrolundular.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler!
Hanifler olarak yapılan bir yeni teslim: Nefsin Allah’a teslimi. Ve 1. gök katı.
Sonra 2. gök katı gösterilir. 2. gök katındaki suvarılma işlemi.
Sonra 3. gök katı gösterilir. İki katlı bir mescidin iki katında da secde edildiğini gelen grup, bir kısmı üst katta bir kısmı alt kata secde ederler.
Sonra orası terk edilince mihenk mehfezine nasıl ulaşıldığını gösterir Allahû Tealâ ve mihenk mehfezinden bir üst kata 4. kata çıkış söz konusudur.
Mihenk menfezi, bir metreden daha geniş silindir şeklinde bir yoldur. Madenî bir silindir. Madenî olması, madenî demir bir silindir, çelik bir silindir intibaını bırakıyor. Onun içine giren ruhların her biri sonsuz hızla 3. kattan 4. kata ulaşıyor. Bu yoldan, başka bir yoldan 4. kata çıkılmaz. Tek çıkış yolu bu mihenk mehfezidir.
Ve kişinin ruhu, diğer ruhları görür. 4. katta Beyt-ül Makdes’in aslında secde edildiğini görür.
O zaman ruhların 5. katın nefsinin kapısından içeri uçarak girdiklerini, orada secde ettiklerini, ön saflarda olanların Mescid-i Aksa’nın esasını teşkil eden o katta, kubbeden yukarıya doğru yükseldiğini görür. Yine saflar halinde yükselmesi söz konusudur.
Ve 5. kata gelinir, yeni bir mescid. Mescid-i Haram’ın aslı. Orada da kapıdan girilir. Secde için saflar halinde girilir. Secde edilir.
Ön saflarda olanlar, kubbeden 6. kata yükselirler. Ve 6. katta yine buz kalıbından oradaki bütün evliya namzedi olan ruhların derileri çatlar. Yüz ve el derileri çatlar, sonra onlar tedavi edilir orada. Sonra herkes aşağıya iner. Bir gün bir tanesinin derisi çatlamayacaktır. Çatlamayana fetih elbiseleri giydirilir. Kafkas dansı yapanların elbiselerine çok benzeyen bir elbise türü ve eline kılıç verilir bu evliya namzedinin. Kılıcı sağ eline alır, besmeleyle yukarı doğru kaldırarak kubbeden yukarıya yükselir.
Ve 7. kata ulaşır. 7. katın girişi zemin kattaki devrin imamın dergâhındaki altın kapının aynıdır. Aynı altın kapının sahibidir kişi. Peki, ne olur bu altın kapıda? O kişi için bir güzellik söz konusudur. Altın kapının zemin kapıdan farkı var. İki tırabzan ve tırabzanların birbirine bağlandığı 7 tane mermer, beyaz mermer basamaktan oluşan bir merdivenle ulaşılıyor fetih kapısına. Fetih kapısının üzerinde de zemin kattakinin aynı şekli olan baklava dilimli yaklaşık 4 metre yüksekliğinde, 1,5 metre genişliğinde ve oradan fetih tamamlanıyor.
Bütün bunları kişi görüyor. 7. katın girişi,
7. katın birinci âlemi; Kader Hücreleri
2- Ümmülkitap
3- Kudret denizi
4- Makam-ı Mahmud
5- Divan-ı Salihîn
6- Zikir hücreleri
7- Ve nihayet İndi İlâhi
İndi İlâhi’nin en yüksek noktasında Sidretül Münteha, oradan da ruhun Allah’a ulaşması; hepsi gösterilir. Sidretül Münteha’yı gördüğü zaman kişi ihlâs makamını tamamlamıştır. Artık o ihlâs makamının, velâyetin 6. makamının ötesine geçmiştir. Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. Allah’ın söylediklerini tek tek tekrar ederek Tövbe-i Nasuh’unu tamamlar. Bunun mânâsı; ihlâs makamından salâh makamına geçmesidir.
66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.
Salâh makamının 1. kademesinde Tövbe-i Nasuh söz konusudur. Tövbe-i Nasuh, ihlâs makamından salâh makamına geçişin kapısıdır.
Salâh makamının ikinci kademesinde Allahû Tealâ, o kişiye salâh nurunu verir Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesi gereğince. Başının üzerinde salâh nuru oluşur. Aynı zamanda o kişinin mürşidine ulaştıktan sonraki günahlarını örter Allahû Tealâ. Burası salâh makamının ikinci kademesidir.
Sonra o kişinin affettiği günahlarını, örttüğü günahlarını Allah sevaba çevirir. Burası salâh makamının üçüncü kademesidir.
Dördüncü kademede ise bu kişi irşada ulaşır. Bundan 14 asır önce bütün sahâbe bu dediğimiz bütün kademeleri geçmişlerdi ve hepsi irşada ulaşmışlardı. Allahû Tealâ Hucurat Suresinin 14. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin irşada ulaştığını söylüyor.
49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”
“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah’ın resûlü var. Eğer o sizin sözlerinize tâbî olsaydı bundan çok zarar görürdünüz. Ama Allah size fıskı, küfrü kerih gösterdi. Size îmânı sevdirdi ve hepinizin kalbini îmân kelimesiyle müzeyyen kıldı. Îmânla müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! “İşte onlar irşada ulaşanlardır.” buyuruyor Allahû Tealâ. Böyle bir dizaynda irşada ulaşanlar. Her şeyin en güzel olduğu standartlarda irşada ulaşmak söz konusu. İrşada ulaşan kişi kalbi tam 12 kademe müzeyyen olmuş kişidir. Birinci aşamada ulûl’elbab makamında o kişiye zemin kat gösterilir. Bu birinci defa müzeyyen olmasıdır kalbin. Sonra 7 tane gök katı gösterilir. İhlâs makamında 7 defa daha müzeyyen olur kalp. Ve salâh makamının ilk dört kademesinde 4 mertebe daha müzeyyen olur. 12 mertebe müzeyyen olan bu nefs kalbi, düşmanını da sadece dost edinmez sever. Düşmanlarını da sevmeye başlar kişi.
Böylece Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde bu kişinin ulaştığı bir merhale vardır. Kişi iradesini Allah’a teslim etmeye hazırdır. Allahû Tealâ teslimi kabul eder. Bu kulunun iradesini kendi iradesine bağlar Allahû Tealâ. Ne zaman Allahû Tealâ bu kişinin iradesini kendi iradesine bağlarsa bunun mânâsı, o kişi iradesini Allah’a teslim etmiştir.
İşte böyle bir dizayn söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Ne görüyoruz? Kişi iradesini de Allah’a teslim etmiştir ve Allahû Tealâ onu “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşadla vazifeli kılmıştır. Allahû Tealâ tarafından irşadla vazifeli kılınan birisi olur kişi. Burası salâh makamının, bütün insanların ulaşabileceği son mertebedir. Kişinin iradesi Allah’ın iradesine bağlanmıştır. Devamlı Allahû Tealâ’dan emirler alacaktır, devamlı emirleri yerine getirecektir.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! 7. basamak bu standartlarla tamamlanır. Peki, burası salâh makamının 5. kademesi. 6. kademesi var mı? Var. Her kavimdeki resûllere ait. 7. kademesi de var mı? Elbette var. O da devrin imamına ait.
Öyleyse İslâm merdiveninin 28 basamağının hepsi burada inşallah tamamlanıyor. Vel Asr Suresinde ne diyordu Allahû Tealâ?
103/ASR-1: Vel asri.
Asra yemin olsun.
103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.
vel asr: asra yemin ederim, yemin olsun.
innel insâne le fî husr: insanlar muhakkak ki hüsrandadırlar.
illellezîne âmenû: ama âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç. (İlk 7 basamak.)
ve amilûs sâlihâti: nefsi ıslâh edici ameller işleyenler hariç, onlar da nefslerini hüsrana düşürmeyenlerdir.
Şimdi burası neresi? 14. basamak. Burada nefs tezkiyesine başlıyoruz. Amilûssâlîhât, nefsi ıslah edici amel işlemek demek. Sonra mı? Sonra bir yeni noktaya daha ulaşıyoruz.
ve tevâsav bil hakkı: kişi 21. basamakta Hakk’a ulaşıyor. Bundan sonra hep Hakk’ı tavsiye etmeye başlıyor.
ve tevâsav bis sabr: 28. basamakta en zor temizlenen son afet de sona eriyor; sabırsızlık.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Vel Asr Suresinin dört tane 7 basamağı ve İslâm merdiveninin bütünü burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ’nın hepinizi bütün bu mertebelerden aşırarak en güzel noktaya ulaştırmasını, hepinizin iradenizi de Allahû Tealâ’ya teslim etmenizi ve bihakkın takvanın, hakka tukatihi takvanın, hakkul yakîn takvasının sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



