TARİHİ: 01.04.2002
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Üniversitemizin, Allah’ın Üniversitesi’nin 2. açılış yıl dönümündeyiz. 1 Nisan 2000 tarihinde açılan Üniversitemiz 2 yaşında. 2 yaşını doldurdu. 2. kuruluş yılını bütün gönlümüzle kutluyoruz Allah’ın Üniversitesi’nin.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın emri üzerine kurulan bir üniversiteyi Allah, açma şerefini bize bahşettiği için, O’na sonsuz hamd ve şükrederiz.
Allah’ın Üniversitesi, hidayet çağının ışığı olacaktır. Allah’ın Üniversitesi, hidayet çağının güneşi olacaktır. 2001 yılının 1 Nisan’ında, herkes birbirine 1 Nisan şakası yaparken Allahû Tealâ da bu şakaların arasına çok ciddi boyutlu bir müesseseyi almamıza imkân verdi.
Allah’ın Üniversitesi istikbale açılan bir köprüdür. İslâm tarihinde bir kilometre taşıdır. İslâm dediğimiz zaman birçok dîn adamı, başka dînlerin ötesinde yeni bir dîn olarak düşünürler İslâm’ı.
Sevgili kardeşlerim! Dînler yoktur. Sadece Allah’ın tek bir dîni vardır. Hz. Âdem’den kıyâmete kadar devam edecek olan tek bir dîn. Bu Üniversite, dînlerin birleştirilmesi hedefine yönelik olarak Allah’ın emri üzerine kuruldu. “Dînler yoktur.” diyor Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde. İslâm, kâinatın tek dîni olan, Kur’ân-ı Kerim’de “Hz. İbrâhîm’in hanif dîni” olarak geçen tek bir dînin sadece devamıdır.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah’ın Üniversitesi, Allah’ın tek dîninin açıklığa kavuşturulması için kurulmuştur.
Öyleyse bu muhteva içerisinde Allahû Tealâ’nın dizaynı neyi ifade ediyor? Allah’ın Üniversitesi’nin kuruluş maksadı ne? Bugün dünya standartlarının içindeki pek çok dînden bir tanesi üzerine kurulmuş bir müessese değildir Allah’ın Üniversitesi. Allah’ın kâinattaki tek dînini açıklamak, o tek dînden başka bir dînin insanlık tarihi boyunca hiç mevcut olmadığını, bundan sonra da mevcut olmayacağını, açıkça ortaya koymak ve ispat etmek için bu üniversite kurulmuştur. Bu üniversite, dînlerin birleştirilmesi için hepsinin kâinatın tek dîni standardında bir araya gelmesi için kurulmuştur.
Öyleyse bir sonuca ulaşıyoruz. Dînler yoktur! Sadece bütün peygamberlerin, bütün resûllerin ve onlara bağlı olanların kendi çağlarında yaşadıkları tek bir dîn söz konusu olmuştur. Bütün peygamberler aynı dîni yaşamışlardır. 7 safhalı bir kâinatın tek dîni.
• Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan,
• İrşad makamına ulaşıp tâbiiyetle 2. safhaya vasıl olan,
• Ruhu Allah’a ulaştırmakla 3. safhasını gerçekleştiren,
• Fizik vücudu muhsin kılarak Allah’a teslim etmekle 4. safhasına ulaşan,
• Nefsi ahsen kılarak Allah’a teslim etmekle 5. safhasına ulaşan,
• İrşada ulaşmakla 6. safhayı içeren,
• Ve iradenin de Allah’a teslimi ile 7. ve son safhaya ulaşan tek bir dîn.
Kâinatın dîni. Bu dünyanın dîni değil sevgili kardeşlerim! Yanlış anlamadınız. Kâinatın dîni. Sadece bizim dünyamızda değil kâinatta birçok gezegende bizler gibi insanlar yaşıyor. O insanların da tek dîni Allah’ın oralarını da yaratan, bütün kâinatı yaratan Allah’ın tek dînidir. Elbette şeytan, nasıl bizim dünyamızda boş durmamışsa, insanları Allah’ın tek dîni yerine birçok dîn kabul ettirerek nasıl parçalara bölmüşse, birbirlerine düşman etmişse, bütün kâinatta aynı şeyi yapıyor iblis.
Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“Hz. Nuh'a vahyettiğimizi, Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya emrettiğimiz şeriatı Sana da vahyetmek suretiyle size de şeriat kıldık.” diyor Allahû Tealâ. Ne demek sevgili kardeşlerim bu? Bütün dînlerin tek bir şeriatı var demek. Hz. İbrâhîm de aynı şeriatı yaşamış. Hz. Nuh da Hz. Musa da Hz. İsa da Peygamber Efendimiz (S.A.V) Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) de. Ve kendilerine kimler tâbî olmuşlarsa hepsi aynı esasları yaşamışlar, aynı şeriatı yaşamışlar. Öyleyse tek bir şeriat. Tek bir dîn. Acaba Allah’ın Üniversitesi bu konuda kendine düşeni yapabiliyor mu?
Sevgili kardeşlerim! Allah’ın Üniversitesi, aslında duvarları olmayan bir üniversite. Bir bilgisayar üniversitesi. Bütün dünyaya kapılarını açmış bütün dünyayı kucaklamış durumda. Tedrisat normal standartlarda Türkçe yapılıyor ama hemen arkasından devamlı İngilizce’ye çevriliyor. Bir kısım kasetler Almanca’ya da çevriliyor. Yakın bir gelecekte Fransızca’ya da çevrilmesini temin etmeye çalışacağız. Ama daha ötede bütün açıklamaların Arapça’ya çevrilmesi, çok şeyler ifade edecek dünyaya, diye düşünüyoruz.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Her peygamber yani nebî, her ülkede bulunan her resûl ve onlara tâbî olan herkes, Hz. Âdem’den bu tarafa insanlık tarihi boyunca, hep aynı şeyleri yaşadılar; Allah’a teslim olmak ve Allahû Tealâ kâinatın bu tek dînini şöyle açıklıyor, Rûm Suresinin 28, 29, 30. âyetlerinde:
30/RÛM-28: Darabe lekum meselen min enfusikum, hel lekum min mâ meleket eymânukum min şurekâe fî mâ rezaknâkum fe entum fîhi sevâun tehâfûnehum ke hîfetikum enfusekum, kezâlike nufassılul âyâti li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
(Allah), size kendi nefslerinizden örnek verdi. Sizi rızıklandırdığımız şeylerde, sizin sağ elinizin (altında bulunan) sahip olduğunuz (kölelerinizden) ortaklarınız var mı ki (o putlar da Allah’a ortak olsun), böylece onlarla eşit olasınız, onları birbirinizi saydığınız gıbı sayasınız. Akıl eden bir kavim için ayetleri işte böyle açıklıyoruz.
30/RÛM-29: Belittebeallezîne zalemû ehvâehum bi gayri ilm(ilmin), fe men yehdî men edallallâh(edallallâhu), ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Hayır, zalimler ilim sahibi olmaksızın heveslerine tâbî oldular. Bundan sonra Allah’ın dalâlette bıraktığını kim hidayete erdirebilir? Ve onların yardımcıları da yoktur.
30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
“Habibim!” diyor. “Hanif olarak kendini dîne ikame et. O hanif dînini ki, Allah bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Ve Allah’ın yaratmasında, fıtratında değişiklik göremezsin.” diyor.
Acaba ne demek istiyor Allahû Tealâ? Söylediği şey çok açık ve kesin bir gerçeği ortaya koyuyor. Bütün insanlar hanif fıtratıyla yaratılmış. Yani sadece hanif dînini yaşayabilecek olan özelliklerle yaratılmış. Ne olmuş? Bütün insanların yaratılış anında, o andan itibaren gözlerinde “hicab-ı mesture” adlı bir perde var. Kulaklarında “vakra” adlı bir engel var. Kalplerinde “ekinnet” adlı bir İlâhi computer var. Baş gözlerinizdeki hicab-ı mestureler bu gözlerle görülemiyor. Ama o gözlerin, bütün gözlerin irşad makamını, irşad makamı olarak görmesini engelliyor. Ve insanlar sadece bakıyorlar ama irşad makamını herhangibir insandan, herhangibir adamdan ayırt edemiyorlar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Kulaklarında vakra var, kulakları duyuyor ama onlar işitmiyorlar. Yani irşad makamının söylediklerinin mânâsına varamıyorlar, mânâyı anlayamıyorlar. Sonra duyduklarını kalplerine indiriyorlar ama kalplerindeki bir bilgisayar, bir İlâhi computer, adı ekinnet, idrak etmelerine mâni oluyor. Bütün insanların kalplerinin Allah’ın nurlarının kalbe gireceği kapısı, nur kapısı, Allah’a değil şeytana dönük vaziyette yaratılmış herkes için. Bütün insanların Allah’ın nurlarının gireceği kalplerinin kapısı aşağı dönük olarak yaratılmakla kalmamış, üstelik de mühürlü. Daha kötüsü bütün insanların kalplerinin içinde küfür yazıyor. Bütün kalpler mühürlü. Kur’ân-ı Kerim, mühürlü olan bütün kalplerin içinde küfür kelimesinin yazdığını söylüyor.
Öyleyse bir muhtevadan bahsediyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir muhteşem dizayn ki, Allahû Tealâ herşeyi en güzel standartlarda yaratmış. İnsanın Allah’a açılması lâzımgelen bütün faktörleri kapalı, kilitli, mühürlü. Hepsi kullanılmaz standartlarda kişi hayata atılıyor. Aynı zamanda şeytanın zülmanî kapısı, şeytana açık. Şeytan karanlıklarını oradan en rahat şekilde kalbimize göndermek imkânının sahibi. Bu şartlarda bir ruhumuz var, bir de nefsimiz. Ruhumuzun kalbi %100 hasletlerle dolu. Güzellikler, sevginin başı çektiği bir güzellikler dizisi… Yalnız Allah’ın emirlerinin mutlaka yerine getirildiği, şeytanın o emirlerin yerine getirilmemesi istikametindeki talebinin asla dinlenmediği, Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiilin işlenmediği bir yapısı var ruhun hasletlerinin. Ruh 19 tane hasletle yaratılmış. Hepsi Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, hepsi yasak ettiği hiçbir fiili, Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi.
Öyleyse, böyle bir muhteva içerisinde ne görüyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Böyle bir muhteva içerisinde gördüğümüz şey. Allah’a açılması lâzımgelen bütün kapılar kapalı, kilitli, mühürlü. Şeytana kapanması lâzımgelen bütün kapılar da açık. Ve şeytana nefsimizin afetlerine tesir için imkânlar vermiş Allahû Tealâ. İnsanın üzerinde şeytanın hiçbir sultası yoktur, emretme gücü yoktur. Ama yalan söyleyerek davet eder. İnsanların çoğu da bu yalanlara, bu davetlere inanır.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Bu standartlar içinde bir hayat söz konusu. Öyleyse Allahû Tealâ sizlerden, hepinizden bir şeyler istiyor. Serbest iradenizle Allah’a ulaşmayı dilemenizi istiyor. İradenizi mutlaka devreye sokmak istiyor Allahû Tealâ. Kim cenneti hak edecekse, kendi iradesiyle hak etmek mecburiyetindedir. Bilerek, isteyerek cennete girmenin standartlarını uygulamak mecburiyetindedir kişi. Veya gene bilerek, isteyerek uygulamayabilir. Her ikisinin de sonucu var. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, kendi iradesiyle, bunu dilediği andan itibaren Allah’ın cennetini hak etmiştir. Kim de dilemezse onun için de kurtuluş yoktur. Gideceği yer mutlaka cehennem. Ve insanlar bu büyük hakikatten habersiz yaşıyorlar, bütün dînlerin mensupları.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu bapta Allah ile olan ilişkilerimizde şunu görüyoruz; Allah’ın dizaynı açık ve kesin bir dizayn. Bu dizaynda, Allah’ın bizi sevk etmek istediği, ulaştırmak istediği bir hedefi var. Bu hedef; mutluluk. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili kardeşlerim! Allah’ın hepinizi ulaştırmak istediği, bir tek hedefi var. Bu hedef; mutluluk. Hepinizin mutlaka saadete ulaşmanızı istiyor Allahû Tealâ. Saadet, mutluluk müessesesi ve kâinatın tek dîninin, hanif dîninin, Arapça adı ile İslâm dîninin 7 safhası boyunca mutluluğunuz giderek artıyor.
Unutmayın ki, Allah’ın verdiği emirle zaten bu kâinatın tek dîninin 7 safhasını yaşamak istikametinde herkesin bu hedeflere ulaşmasını istiyor Allahû Tealâ. Hedeflerin herbiri daha üst seviye bir cennet saadetini muhtevasına alır. Orda kalır mı? Kalmaz. Daha üst seviyede bir dünya saadeti de 3. safhada yarıya ulaşır.
Öyleyse dünyanın bugünkü vaziyetine baktığımız zaman Allah’ın Üniversitesi’nin kurulmasının arkasında yatan büyük hedefleri dikkatle ortaya koymamamız lâzım. Bugün dünya üzerinde semavî kitapları olan 3 tane dîn görünüyor. Aslında bir tane, ama üç tane görünüyor. Musevilerin dîni judaizm, hristiyanların dîni hiristiyanlık. Ve İslâm’ın dîni İslâm. İslâmi müesseselerin bütün âyetlerini gözden geçirdiğimiz zaman aynı şeyi görüyoruz. “İslâm son dîndir.” diyorlar. “Öteki dînlere benzemez.” diyorlar. Ve “İslâm’ın 5 tane safhası vardır.” Diyorlar. “İslâm’ın 5 tane şartı vardır.” diyorlar. “Bu şartları gerçekleştirenler cennete girer.” diyorlar.
Sevgili kardeşlerim! Allah’ın söyledikleriyle İslâm’dan bugüne, 21. yüzyıla, 3. milenyuma ulaşan muhteva hiç de Allah’ın öğretisi gibi değil. Bu konuların içerisinde en hazini, üzerinde en dikkatle durulması lâzımgeleni ve süratle değiştirilmesi lâzımgeleni, dîn 3 ayrı dîn zannedilen bu dînlerin müntesipleri, her dîndeki birtakım insanlar tarafından karşı tarafa düşman edilmeye çalışılıyor. İslâm’ın içinde bir grup insan hristiyanlığı ve yahudiliği, (museviliği) düşman bir kamp olarak göstermeye çalışıyor. Hristiyanlığın içinde birtakım insanlar İslâm’ı bir düşman dîn olarak göstermeye çalışıyorlar ve bir kısmı museviliği de aynı standarda koymaya çalışıyorlar. Museviler için de gene İslâm bir nevi düşman görünüyor birçok musevi dîn öğretisinin gözünde.
Sevgili kardeşlerim! Böyle bir dizaynda muhtevaya dikkatle bakın. Bu muhtevada ne göreceksiniz? Bu muhtevada düşmanlık göreceksiniz, kin göreceksiniz, nefret göreceksiniz. Ve şeytanın oyununu idrak edeceksiniz. Şeytan ne yapmış? İnanan cepheyi, inananları, ister yahudi olsun ister hiristiyan olsun ister müslüman olsun, 3 kamptan birine, hangisine tâbî olursa olsun, şeytan onları birbirine düşman kılmaya çalışıyor. Ve bunu asırlar boyunca başarılı bir şekilde kullanmış. Hâlâ birçok dîn adamına göre dînlerin mensupları, birbirinin hâlâ düşmanıdır.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! “Dînler” diyoruz. Ne zaman inananlar akıl ederlerse ki, içinde bulundukları dînle, diğer ikisi arasında hiçbir farklılık olmaması söz konusu.
Allahû Tealâ bu konuda kesinleştirirci bir hükme varmış. Bu standartlarda, sevgili kardeşlerim, insanlığın, insanlık tarihi boyunca en büyük düşmanı olan iblis yani şeytan neyi başarmış? İnananları birbirine düşman etmeyi başarmış. Biliyorsunuz ki son savaş, inananlarla inanmayanlar arasında cereyan edecek. İşte “parçala, böl” kaidesinin gereği olarak iblis İslâm’ı, hristiyanlığı ve museviliği birbirine düşman kılmayı nasıl başarabilirdi? Onları ayrı ayrı dînlermiş gibi, her dînin içindekilere kabul ettirerek.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Tarih boyunca hep harpler olmuş. Haçlı seferleri olmuş. Hristiyanlığı başka bir dîn zannettikleri İslâm’a karşı teçhiz etmişler ve saldırtmışlar. Her taraftan toplanan ordularla İslâm’a saldırılmış. Museviler bütün milletler arasında bölünmüşler ve Hitler zamanında kitle halinde imhalarına çalışılmış. Ne görüyoruz? Hristiyanlıkla museviler arasında da bir ciddi savaş, yüz binlerce yahudinin nazizm tarafından öldürüldüğü ifade ediliyor ve ispatlanıyor da.
Öyleyse şu andaki duruma bakalım. Şu anda Filistin’de İslâm’la museviler arasında bir nevi çete harbi sürüp gidiyor. Bir düşmanlık içerisinde insanlar birbirlerine ve sorarsanız eğer diğerleri kendi dînlerinden değil. Söylenenler: “Yahudilerin kendilerini üstün gördükleri, bütün dünyadaki dînlerden üstün gördükleri, başka bir dîni kabul etmedikleri ve bütün insanların Allahû Tealâ tarafından kendilerine köle olarak yaratıldığı.” Böyle iddiaların sahipleri olanlar var.
Sevgili kardeşlerim! Bu iddialardan murad ne? Murad çok basit. Şeytan, tarafları asla birbirine dost etmek için çalışmaz. O yalnız düşmanlığa çalışır. Gayesi bütün insanların sonsuz bir sıkıntı içinde yaşamaları, herkesin birbirine düşman olması ve herkesin top yekün cehenneme gitmesi. İşte şeytanın insanlık tarihi boyunca sürdürdüğü bu kurnazca savaşı artık durdurmanın zamanı geldiği bir noktadayız. Hamdolsun ki, bu istikamette, dînlerin birleştirilmesi istikametinde yalnız değiliz. Sadece Allah’ın Üniversitesi değil, sadece Mihr Vakfı değil, birçok kuruluş, birçok vakıf, birçok büyük kuruluş böyle bir gayeye kendilerini adamış durumda. Henüz sayıları çok değil. Ama bunu bizden başka da gerçekleştirmek isteyenlerin varlığı, bir doğru üzerinde birbirine yaklaşması gereken, kucaklaşmaları gereken insanları oluşturuyor.
Sevgili kardeşlerim! Allah’ın söyledikleri ne yazık ki, kitapları olmayan, semavî kitapları olmayan ama kendilerinin bir dîn olduğunu iddia edenlerin de aslında vaktiyle o tek dînin esaslarını yaşadıkları kanısındayız. Bugüne kalan miras, her ne kadar birçok sapıklık gösteriyorsa da bütün semavî olmayan dînlerde, aslında başlangıç noktalarında farklı bir şey söylendiğini hiç mi hiç sanmıyoruz.
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim'de buyuruyor ki: “Biz bütün milletler arasına, devamlı resûller (bütün milletlerin içinde, bütün kavimler içinde) devamlı resûller beas ederiz.” diyor Allahû Tealâ. Ve “ardarda” diyor. “Biz, bütün kavimlere resûller göndeririz ve ardarda (arkası kesilmeksizin) göndeririz.” Yani “Hangi kavimde bir resûl ölse, onun yerine hemen bir ikincisini vazifeli kılarız.” diyor Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde.
23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
“Hangi kavime resûl gönderdiysek, bütün kavimler resûllerini yalanladılar.”diyor Allahû Tealâ. “Bütün kavimler resûllerini yalanladılar.” diyor, “İnkâr ettiler.” diyor.
Öyleyse iblisin insanlık tarihi kadar eski bir gayreti var. Ne diyordu Allahû Tealâ’ya? Cennetten kovulduğu zaman Âdem (A.S)'a secde etmediği zaman bu sebeple kovulduğu zaman ne diyordu? Diyordu ki: “Yarabbi! Beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Verdiğin yetkilerini, bana öğrettiğin ilmi geri alma. Eğer bunu yaparsan ben onların Sıratı Mustakîm’inin üzerine oturacağım, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onların dalâlette kalmasına, hidayete erememesine sebep olacağım. Dalâlette kalmalarını sağlayacağım, hidayete ulaşmalarını önleyeceğim. Senin Sıratı Mustakîm’ine ulaşmalarını önleyeceğim.”
7/A'RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).
(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.
7/A'RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.
7/A'RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.
Başarmış mı? Çok büyük oranda başarmış. Bugün semavî kitaplı üç dîne de baktığımız zaman üçünde de insanların %90’ından fazlasının, Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin, kâinatın tek dîninin veya kendi dînlerinin özelliklerini kaybettiğini görüyoruz. %10’dan daha küçük bir kitle, bütün dînlerde Allah’ın söylediği gibi yaşıyor. Musevilerin içinde de bu insanlar var, hiristiyanların içinde de bu insanlar var, İslâm’ın içinde de bu insanlar var. Kur'ân bunun kesin delillerini veriyor.
“O kitap sahiplerinin içinde de” diyor, “Sizin yaşadığınız gibi yaşayanlar, sizin gibi zikredenler, sizin gibi namaz kılanlar, sizin gibi zekât verenler, oruç tutanlar var. Onların da gidecekleri yer Allah’ın cennetidir.” diyor.
3/ÂLİ İMRÂN-113: Leysû sevâen, min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).
Onların (hepsi) bir değildir. Kitap ehlinden, gece saatlerinde kıyamda durup, Allah'ın âyetlerini tilavet eden ve secde eden bir ümmet vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne).
Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir.
3/ÂLİ İMRÂN-199: Ve inne min ehlil kitâbi le men yu’minu billâhi ve mâ unzile ileykum ve mâ unzile ileyhim hâşiîne lillâhi, lâ yeşterûne bi âyâtillâhi semenen kalîlâ(kalîlen), ulâike lehum ecruhum inde rabbihim innallâhe serîul hısâb(hısâbi).
Ve muhakkak ki kitap ehlinden öyle kimseler var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene mutlaka îmân ederler. Allah'a karşı huşû duyarlar. Allah'ın âyetlerini az bir değere satmazlar. İşte onlar, onların mükâfatları, Rab'lerinin katındadır. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Öyleyse Allahû Tealâ’nın bu konudaki açıklığa kavuşturduğu husus kesin. Musevilerin içinde bir grup var. Belki toplumun %10’undan daha aşağıda. Ama Hz. Musa ve O’na tâbî olanlar, nasıl yaşamışlarsa, Hz. Musa’dan bu tarafa hep tâbiiyetle gelmişler. Hepsi mürşidlerine tâbî olmuş, sonra gelecek nesillere hep tâbî olanlar, tâbî olanlara tâbiiyet sağlayarak adım adım gelmişler. Yani Hz. Musa’ya tâbî olanlara ondan sonra gelen nesil tâbî olmuş, o ikinci nesile de üçüncü nesil tâbî olmuş, üçüncü nesile dördüncü nesil tâbî olmuş. Her nesil tâbiiyetlerinden sonra irşad makamının sahipleri olmak noktasına ulaşıyorlar.
Öyleyse böyle bir muhtevada insanlar için tüm güzelliği yaşamak mümkündür diye düşünüyoruz. Mademki bu insanlar zamanımıza kadar gelmişler, herbiri kendisinden evvel gelen nesildeki mürşidlerine tâbî olarak gelmişler. Tâbiiyet yaşanmış. Bakıyoruz, buna paralel bir uygulama Budizm’de de var. Pragmatizm’de de var. Semavî kitabı olmayan dînlerde de var ama bir takım karışıklıklar da zaman içerisinde gelişmiş ve bir karışıklık olmuş. Yani Allah’ın saf yolunda giderlerken araya şeytan da birçok semavî kitabı olmayan tatbikatta devreye girmiş, ama Allah’ın ilk öğrettiği öğretisi şekil değiştirerek yavaş yavaş bir bozulmaya gitmiş. Aslında transandantal meditasyon, insanlık tarihinin en eski öğretisi olan zikrin bir devamıdır ama hüviyetini kaybetmiş. Rabbanî iken zülmanî hüviyete bürünmüş. Ve birçok konuda iblis, insanlar en güzele doğru giderken beklenmeyen girişimlerle insanları Allah’ın yolundan saptırmayı her zaman başarmış. Şimdi unutmamamız lâzımgelen bir vakıa var. Allahû Tealâ ne diyor?
“Biz, bütün kavimlerde resûller vücuda getiririz ve ardarda onları vazifeli kılarız.” Yani şu anda hangi dînden olursa olsun veya hangi dînden olmazsa olmasın, bütün insanların yaşadıkları her milletin içinde şu anda da Allah’ın resûlleri var. Allahû Tealâ diyor ki: “En küçük bir kabile olmasın ki, eğer onların arasında seçtiğim, öğrettiğim ölmüşse, ben oradan başka birisine vahyetmemeyim. Böyle bir şey mümkün değil.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse şu anda da dünyadaki bütün ülkelerde Allah’ın resûlleri yaşıyor. Yaşarsa ne olur? Yaşarsa Allah’tan vahiy aldıkları için sadece Allah’ın emirlerini tebliğ ederler.
Öyleyse dînlerin birleştirilmesindeki temel kaynağa dikkatle bakın. Bunlar her kavimdeki resûllerdir. Dün de yaşıyorlardı, ölenlerin yerine yenileri geldi. Bugün de yaşıyorlar. Ama doğruları Allah’tan öğrenerek yaşıyorlar. İşte bu çağımızın en büyük ümididir; bütün kavimlerdeki resûllerin bir araya gelmesi. Bir gün o, vücut bulacaktır.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böylece bir yerlere ulaşıyoruz. Buna dikkatle bakın. Birinci faktör; hangi dînin içinde olursa olsun, semavî kitabı olan dînler veya semavî kitabı olmayan dînler; o dînlerin yaşadığı ülkelerin hepsinde şu anda Allah’ın resûlleri hayatta. Biz sizlere ne öğretiyorsak Allah’ın Üniversitesi’nde, onlar da bir üniversiteleri olmasa da, etraflarındaki insanlara aynı şeyleri söylüyorlar.Yani Hz. İbrâhîm’in hanif dînini yani Hz. Âdem’in dînini yani insanların Allah’a ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim ettiği yegâne dîni anlatıyorlar. Ve tabiî etraflarında çok az insan var. Geri kalanlar kendi yanlışlarını devam ettirip gidiyorlar. Hint fakirlerinin de bugün dizayn ettikleri fizik ötesi olayların başlangıcı, mutlaka daha evvelki devirlerde yaşamış olan resûllerin onlara öğrettiği esasların zaman içerisinde dejenere edilmesiyle, iblis tarafından saptırılmasıyla bu noktaya gelmişler.
Sadece onlarda bu durum olmamış ki. 4000 sene evvel Hz. Musa’ya tâbî olanlar, Hz. İbrâhîm’in hanif dînini yaşamışlar, Hz. Musa’yla birlikte. Sonra? Sonra gelen nesiller yavaş yavaş büyümüş, kalabalıklaşmış ama Hz. İbrâhîm’in hanif dînini yaşayanlar, hiçbir devirde eksilmemiş. Onların aralarında hep yaşamaya devam etmişler ama nüfuslar arttıkça bu Allah’ın yolunda olanlar, tâbiiyetle dünden bugüne gelen bir nehri devam ettirmekte olanlar, topluma göre yüzdelerini yükseltememişler, hep %10’un altında kalmışlar ama o %10’un altında olan insanlar da bizim yaşadıklarımızın aynını yaşıyorlar. Ve her millette, bu söylediğimiz standartlarda yaşayan insanlar var.
Bütün dînlerin içinde bir bozulmuş olanlar, Allah’ın yolundan ‘Allah’ın yolunu yaşıyoruz.’ diye farkına bile varmadan sapmış olanlar ve samimiyetle doğruyu yaptıklarını zannedenler. Bir de gerçek anlamda her devirdeki resûllere tâbî olarak bugüne ulaşabilenler. Allah’ın söylediklerinin standartlarını değiştirmemiş, tağyir etmemiş olanlar. “Tağyir” yani bir şeyin kasıtlı olarak güzel hüviyetini, çirkin bir hüviyete düşürmek. 24 ayar bir altının içine başka maddeler katarak, 24 ayarı 23, 22, 21, 20 ayar haline dönüştürmek.
İşte sevgili kardeşlerim, nerede fiziğin ötesi yaşanıyorsa bilin ki; o yaşanan fiziğin ötesi, eskiden Allah’ın emrettiği standartlardaydı. Ama yavaş yavaş şeytan devreye girerek insanları Allah’a doğru uzanan Sıratı Mustakîm’den saptırıyor ve kendisine döndürüyor. Bütün kavimlerde de bunu büyük ölçüde başarmış, %90’ın ötesinde başarmış durumda.
İşte sevgili kardeşlerim, bir taraftan bu hangi dînin içinde olurlarsa olsunlar bozulmamış olan, Allah’ın emrettiği standartlarda kalmış olan insanlar. Bir taraftan kendi dînlerinin doğru olduğunu zannettikleri standartlarını bugün yanlış olarak yaşayanlar ama doğruyu yani yaşadıklarının doğru olduğunu zannederek yaşayanlar. Bunlar büyük bir kitle oluşturuyor. İnananların İslâm’da da hiristiyanlıkta da yahudilikde de büyük kısmı bu standartlarda. Bu standartları olan insanları birbirine düşman etmek isteyen, her dînin içinde kalpleri düşmanlıkla çarpan insanlar var. Ve bu temiz insanlara tesirler etmek suretiyle onları diğerlerinin üzerine saldırtmaya çalışıyorlar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah’ın ise emri; sulh ve sükûn. Eğer biz gerçekten dînini yaşadığını zanneden ama aslında şeytan tarafından birçok esas değiştirildiği için yaşayamayan, hüsnüniyet sahibi olan insanlar söz konusu, bütün dînlerde. İşte bunlar büyük rakam tutuyor. İnananların %50’den fazlası, aslında dînlerini samimiyetle yaşadığına inanan ama yanlış yaşamakta olanlar. Önemli olan, bu kitlelere Allah’ın doğrusunu açıklamak ve kendi dînlerinden de kesin âyetler vererek doğruya ulaştırmak.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ bütün dînlerde teslimi emrediyor. Ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimi. Onlar da bunu biliyorlar ama geçen yüzyıllar, geçen bin yıllar, hedefe nasıl ulaşacaklarını onlara unutturmuş. İblis insanlara Yahut kavmine nasıl unutturmuşsa esasları, söylediğimiz %l0’dan daha küçük bir kitle doğruyu ve güzeli yaşayabiliyorsa, hristiyanlıkta da durum böyle ise İslâm’da da durum böyle ise o zaman iblisin bu korkunç tuzağına bakıp hepimiz bir beraberlik için harekete geçmeliyiz.
Şimdi burada iblis son derece kurnaz bir politika izliyor. İnsanların yaşadığı standartları, dînlerinin ‘Doğrusu budur.’ diye yaşadıkları standartları değiştirmek söz konusu. Onları, Allah’ın doğrularına ulaştırmak söz konusu. Ama büyük kitleler de o yanlışı yaşıyorlar ve yaşadıkları yanlışın doğru olduğu kanısındalar. İşte iblis bunu kullanıyor sevgili kardeşlerim! Son derece kurnazca bir mekanizmayla, Allah’ın doğrularını, onların unuttukları doğruları onlara öğretmeye çalışanları, onlara öğretmeye çalışan Allah’ın resûllerini, Allah’ın dostlarını iblis o insanlara her ülkede düşman gösteriyor. Bütün resûller reddediliyor, inkâr ediliyor. Ve şeytan bu mücâdeleyi başarı ile sürdürüyor. Çünkü o dînlerini yaşamadığı halde yaşadıklarını zanneden büyük kitleleri iblis ayarlamış durumda. Onları kandırmış durumda. Onların yaşantılarının doğru olduğunu onların kalplerine vererek onları yanlışlarla ikna ederek bugüne kadar geldik. İblis böyle yaparak geldi. Biz de doğruları insanlara anlatmaya çalışarak geldik. Şimdi aradaki farka dikkatle bakalım. İblisin elinde söylediklerini ispat edecek delil yok. Kutsal kitaplardan delil yok. Ama insanların yazdığı kitaplardan birçok yanlışı insanlara, bugün yaşamakta olanlara kabul ettirmek için elinde geniş kaynaklar var. Kur’ân-ı Kerim bunlara “emaniyye” diyor.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu nasıl bir olgu? İslâm için iblis insanlara “İnsanla, Allah arasına (kulu arasına) hiç kimse giremez.” diye bir tezi yutturmuş. Allahû Tealâ Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
“Biz, insanlardan imamlar kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler." diye.
Allahû Tealâ diyor ki: “İnsanlarla arama Ben imamlarımı koyarım.” diyor. “Ben ne söylersem, Benim imamlarım onlara, söylediklerimi anlatıp onları hidayete erdirirler. Bunu yapsınlar diye Ben onları tayin ederim.” diyor Allahû Tealâ. Resûlleri bunun için vazifeli kılıyor Allahû Tealâ, nebîleri bunun için vazifeli kılıyor, mürşidleri bunun için vazifeli kılıyor ama iblis İslâm'la alâkalı konu Kur’ân-ı Kerim’den hiçbir delil olmamasına rağmen iblis insanlara “İnsanla, Allah arasına kimse giremez.” tezini kabul ettirmiş. Herkes öyle söylüyor. Eğer siz derseniz ki: “Peki, çok güzel. Hay Allah razı olsun! Şunu bir ispat et bakalım bana. Mademki sözün o. Mademki ‘İnsanla, Allah arasına kimse giremezmiş!’ hadi ispat et bakalım.” Onun ispatına dair hiçbir âyet-i kerime yok ama o ispat etmek mecburiyetinde değil. Çünkü insanların içine bunu yüzyıllarca süren bir zaman parçası içinde işlemiş, işlemiş, işlemiş ve insanlar bunu ispat vasıtasız olarak kabul etmişler. Bütün toplum böyle söylüyor.
Şimdi birisi çıkar da, “Hayır! Allahû Tealâ öyle söylemiyor. Allahû Tealâ ‘Resûle tâbî olun.’ diyor, ‘Mürşidlere tâbî olun.’ diyor.” derse o delil gösterse de toplumun hemen tamamının inandığı bir konuda o insanlara onun aksini kabul ettirmek çok zor bir olay. İspat etmek zor değil ama insanlar siz ispat etseniz de onu kabul etmiyorlar. İblis insanların içine öyle bir işletmiş ki, “İnsanla Allah arasına kimse giremez.” diye bir sözü, herkes ona inanmış.
Şimdi Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de mürşidden bahsetsin, “Tâbî olamayanın gideceği yer cehennemdir.” desin, “Tâbî olmayanlar dalâlettedir.” desin, “Dalâlette olanlar mutlaka cehenneme gider.” desin, bunların hiçbirinin o insanlarca hükmü yok. Üstelik “Bu adam acaba bunu niçin yapıyor? Niçin bu kadar ısrar ediyor? Cehenneme gideceksek biz gideceğiz. Ona ne oluyor?” diye düşünüyorlar ve arkasından iblis, onların kafalarına “Mutlaka burada bir menfaat vardır.” diye bir şeyler sokuyor. Ve insanlar öyle bir dizayn içersinde ki; dîni öğreten dîn öğreticilerinin çoğu, çok büyük kısmı, bu yüzyıllardan beri -en aşağı bin yıldan fazladır- yazılan bir takım kitapları kendilerine kaynak ittihaz etmişler. Ve bu kitaplar üzerinden yaşantılarını devam ettiriyorlar. Kur’ân-ı Kerim üzerinden değil, dizayn böyle bir dizayn.
Öyleyse muhtevaya dikkatle bakın sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Allahû Tealâ neyi söylerse onlar aksini iddia ediyorlar. Sadece İslâm’da değil sevgili kardeşlerim, bütün dînlerde durum bu. Bütün kavimlerde Allah'ın resûlleri var. Biz size neleri söylüyorsak onlar da kendi kavimlerine aynı şeyi söylüyorlar ama insanların büyük kısmı, o asırlardır gelen yanlış kabul ettikleri şeyleri devam ettiriyorlar ve bu olay hiç değişmiyor, devam edip gidiyor.
Şimdi bakıyoruz bir dizayna. Allahû Tealâ'nın dizaynı emirler çevresinde kesinlik kazanıyor. Diyor ki Allahû Tealâ: “Allah'a ulaşmayı dileyeceksiniz. Dilemezseniz gideceğiniz yer cehennem.” Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Bunu söylediğiniz zaman, o öğrendikleri ilmin içinde bu konu yer almadığı için kabul etmemekle kalmıyorlar: “Sen bunu nerden çıkardın?” diyorlar. “9-10 asırdır böyle bir şeyden kimse bahsetmemiş. Sen bunu nerden çıkardın?” diyorlar.
İnsanlar adım adım Allah'ın gerçeklerini unutup, şeytanın -farkına bile varmadan- uydusu olmuşlar. Ve hidayet çağında hidayetin mimarları, Allah'ın söylediklerini açık ve kesin olarak ispat ederek göstermelerine rağmen, insanlar “Böyle bir şeyi biz hiç duymadık. Böyle bir şeyin olması mümkün değil.” deyip bitiriyorlar işi. Belki birçok insan “Öyleyse onlar kendi cehennem imzalarını atmışlar, cehenneme gidecekler, bırakalım gitsinler.” diyebilir.
Sevgili kardeşlerim! Ya böyle yapıldığı takdirde toplumun %90'dan fazlası cehenneme gidecekse, ne yazık ki durum öyle. Sadece İslâm'da değil hristiyanlarda da musevilerde de durum farklı değil, aynı. İnsanların %90'dan fazlasının kurtulması mümkün değil. Çünkü Allah'ın söylediklerini insanlar unutmuşlar ve bunların doğruya dönüştürülmesi konusundaki gayretleri de şüpheyle karşılıyorlar. Her devirde Allah'ın resûllerinden daima şüphe edilmiştir. Her devirde mutlaka toplumun büyük kısmı resûllerini reddetmişlerdir. Hiçbir devirde bunun aksi bir olay yaşanmamış. Zaten kurtarılacak olan da toplumun büyük kısmı.
O zaman sevgili kardeşlerim, iblis bir açmazla karşı karşıya bırakıyor insanları.Yüzyıllardan beri diğer dînlerde binlerce yıldan beri adım adım gerçeklerin kaybolduğu, yerine yanlışların ikame edildiği bir dîn anlayışı, insanları bugünlere getirmiş, insanların, inananların %90'dan fazlasını ve kurtulmaları da mümkün değil. Şimdi onlara hakikatleri anlattığınız zaman o insanların hakikatleri kabul etmeleri çok zor görünüyor.
İşte Allah'ın Üniversitesi, burada son derece önemli bir tatbikat başlatmış durumda. Her konu anlatılıyor ve bilgisayarın hafızasında, istifade etmek isteyenlerin istifadesine açılıyor. Nasıl açılıyor? İspat vasıtalarıyla birlikte açılıyor. Yani insanlardan eğer kurtulmayı ümit etmek isteyenler varsa gerçekten yanlışların içinde olduğunu söylediğimiz zaman inanmıyorlarsa, tahkik etmek imkânları var. İslâm'ın dışındakiler için çeşitli alternatifler olabilir. Ama İslâm için bir tane Kur’ân-ı Kerim var. Tek bir Kur’ân-ı Kerim ve ikincisi olmadığı için farklı kaynaklar söz konusu değil. Tek bir kaynak neyi yazıyorsa doğru olan odur.
O zaman Allah'ın Üniversitesi’nin ortaya koyduğu yüzlerce kaset, insanları kurtarmaya yetecek, onların Allah'ın cennetine girmesini sağlayacak, bütün muhtevayı içeriyor. Her gün yeni kasetler giriyor hafızaya. Hangi konu merak ediliyorsa Allah'ın Üniversitesi’nin hafızasında o mevcuttur. Sadece bir düğmeyi tıklayıp istediğiniz bilgiye ulaşacaksınız. Bu neyi sağlar? Tahkiki sağlar ki îmânın temel felsefesidir; tahkiki îmân.
Bir ilim demeti var; adına “emaniyye” denilen bir takım Kur’ân dışı bilgilerle İslâm âlemi cehenneme doğru adım adım itilmiş. Sevgili kardeşlerim! İtme deyince çok önemli bir şeyden bahsetmiyoruz gibi geliyor birçok insana. Oysaki İslâm'ın 7 safhasının 7'sini de adamlar kaybetmeyi başarmışlar, yok etmeyi başarmışlar. Asırlardan beri insanlara İslâm'ı unutturma gayretleri içersinde;
• Allah'a ulaşmayı dilemek; kaybolmuş, artık yok.
• Mürşide ulaşıp tâbî olmak; yok.
• Ruhu Allah'a ölmeden evvel ulaştırmak; yok.
• Fizik vücudu Allah'a teslim etmek; yok.
• Nefsi Allah'a teslim etmek; yok.
• İrşada ulaşmak; yok.
• İradeyi Allah'a teslim etmek; yok.
7 safhanın 7'si de yok sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Sizler, bu üniversitenin mensupları, sözlerimizi dinleyip tahkik edenler, sizlerle iftihar ediyoruz! Çünkü sizler tahkik edenlersiniz, doğruya ispat vasıtalarıyla şaşmaz bir şekilde ulaşanlarsınız ve başkalarına bu hakikatleri göstermek için nasıl çırpındığınızı görüyoruz ama eğer onlar inanmıyorlarsa sizin yapacağınız fazla bir şey yok. Hiç kimsenin üzerine bekçi tayin edilmediniz.
Öyleyse sevgili kardeşlerim! Şimdi başka dînlerin bir tarafa bırakıldığı bir noktada olalım sizinle beraber. Gelin, beraberce İslâm'a bakalım. İslâm'dan geriye bugün tatbikatta kalan ne kalmış sevgili kardeşlerim? Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek.
“Zikir farz mı?” diye soruyoruz. Farzların arasında, ne 32 farzda ne 54 farzda zikir yok. “Farz değil.” diyorlar. “Öyleyse” diyoruz “Bakın bakalım, bu âyetler ne diyor?” Muzzemmil-8:
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“Vezkurisme rabbike” buyuruyor Allahû Tealâ “Allah'ı İsmi’yle zikret.”
Farz mı, değil mi? Allah'ın ismiyle zikir farz mı, değil mi? Hiç kimse “Farz değil.” diyemez. “Farz.” dedikleri zaman diyoruz ki: “Neden sizin farzlarınızın arasında yok bu?” Sonra?
Allahû Tealâ Ahzâb Suresinin 41. âyet-i kerimesinde diyor ki:
33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.
“Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran): Ey âmenû olanlar! Allah'ı zikredin ama çok zikirle zikredin."
Sadece zikir değil, farz olan çok zikir de farz. Kim “Farz değil.” diyebilir ki? Bir adım daha atıyoruz, Nisâ-103'e geliyoruz.
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
“Fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikret." buyuruyor Allahû Tealâ.
Sevgili kardeşlerim! O zaman Allahû Tealâ'nın zikri de çok zikri de daîmi zikri de farz kıldığını görüyoruz ama farzların arasında zikir yok. Daha kötüsü zikir olmazsa, nefs tezkiyesi olmaz. Ruhunuzu Allah'a ulaştıramazsınız. Allah'ın 12 defa üzerinize farz kıldığı, ruhunuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak işlemini gerçekleştiremezsiniz. Nefsinizi temizleyemezsiniz. Eğer nefs tezkiyesi yoksa fizik vücudunuzu da Allah'a teslim edemezsiniz ki fizik vücudunuzun teslimi, ruhunuzun tesliminden sonraki bir olaydır. Tabiatıyla daha sonra gelecek olan nefsinizin teslimi de mümkün değil, iradenizin teslimi de mümkün değil. Öyleyse bütün safhaları gerçekleştirememek mecburiyetindesiniz.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Öyleyse böyle bir muhteva içersinde gözünüzün önünde insanlar yanlış ve eksik öğretiyle, kurtuluşları imkânsız olan bir hayatı yaşıyorlar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Sadece İslâm âlemi bu durumda değil, hristiyanlık için de musevilik için de aynı şeyler söz konusu. Kurtulabilecek olan kitle, hep %10'un altında.
Öyleyse sadece İslâm'ın uyarılması değil, bütün dünyanın uyarılması lâzım. Kur’â, bundan 14 asır evvel indirildi.14 asır evvel Kur’ân’ı yaşayanlarla bugün yaşayanlar arasındaki farka baktığınız zaman, İslâm'ın 7 safhasının da yok olduğunu görüyorsunuz. İblis öyle bir tuzak kurmuş ki; vasıta olan emirleri, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek hepsi vasıta bunlar. Peki hedefler hangiler? Vasıtalar bunlarsa, hedefler nedir? Hedefler Allah'a ruhu, vechi, nefsi, iradeyi teslim etmek ve cennetin en üstün noktasına ulaşmak, dünya saadetini elde etmek.
Ne yazık ki, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Ne yazık ki, herşey yok olmuş. İslâm kalesinden büyük burçlar koparılmış, yerle bir edilmiş. İşte böyle bir dizaynda olgulara baktığınız zaman üzülmemek elde değil. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, iblis insanlara bütün yanlışları doğru diye kabul ettirmiş.
Şimdi sevgili kardeşlerim! Çok basit bir karşılaştırma yapalım sizlerle beraber. 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sahâbe neyi yaşadılar? 14 asır sonra bugün İslâm'da var mı? İslâm 28 basamaktan oluşuyor. 28 basamaklık yelpazenin muhtevası 4 tane 7 basamaktan oluşuyor. (7, 14, 21, 28) 28 tane basamak.
Allah'a ulaşmayı dilemek; 3. basamakta gerçekleşen bir olgu. Bugün “Allah'a ulaşmayı dilemek” deyince kimse ne söylediğimizin farkında değil. “Yani ne demek istiyorsun?” diyorlar. “Allah'a ulaşmayı dilemek? Böyle bir şeyi biz hiçbir dîn öğretisinde görmedik.” Ama bakıyoruz ki, Allahû Tealâ “Kim Allah'a ulaşmayı dilemezse onun gideceği yer cehennemdir.” diyor. İblis insanlara bunu asırlarca önce daha unutturmayı başarmış. Çünkü arkası kesin: Kim Allah'a ulaşmayı dilemezse kendisiyle beraber cehenneme gidecek, iblisin de istediği yegâne şey bu. Ne diyor Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri? Diyor ki:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
“İnnellezîne lâ yercûne likâenâ: Onlar, Bize mülâki olmayı dünya hayatını yaşarken Bize ulaşmayı dilemezler."
Hüküm kesin. Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin gideceği yer cehennem. Kazandığı dereceler itibari ile. Bugün? Bugün yaşamakta olanların haberleri yok. İşte bu Üniversite, bunun için kuruldu. Allah'ın hakikatlerinden herkesi haberdar edip bu hakikatleri herkese ispat etmek için ve insanları kurtuluşa ulaştırmak için.
Öyleyse Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de sadece şartları koşmamış. Hamdolsun ki, gelecek nesillere sahâbenin hayatını projekte etmiş. Ve bakıyoruz; bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemişler ve Allah'a ruhlarını ulaştırmışlar. İşte Ra’d Suresinin 20, 21 ve 22. âyetleri:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.
“Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale.”
Sahâbeden bahsediyor Allahû Tealâ: “Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler.” Allah'ın ahdi ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah'a teslim etmek. “Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler.” diyor Allahû Tealâ.
“ve lâ yenkudûnel misâk: Ve misaklerini bozmazlar.
vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar, Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (yani ruhlarını) Allah'a ulaştırırlar.” diyor Allahû Tealâ.
Ne yaparlarmış? Ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştırırlarmış. Vasıf şartlarını belirtiyor:
“Ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi). Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar, kötü hesaptan yani günahlarının sevaplarından fazla çıkmasından korkanlardır. Onlar, Allah'a karşı huşû duyanlardır ve onlar sabırla Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir.” “Allah'ın vechini dileyenlerdir. Allah'ın vechine ulaşmayı ve bir başka ifadeyle -daha ötesi de var- Allah'ın Zat’ını görmeyi dileyenlerdir.”
Dileyenler kimlermiş? Allah'a ulaşanlarmış. Şimdi Ra’d Suresini 20, 21 ve 22. âyetleri kesin bir olguyu ortaya koyuyor. Allah'a ulaşmayı dileyenler, sadece onlar Allah'a ulaşanlardır. Şimdi bakalım, sahâbe Allah'a ulaşmış mı? Kesin. Zumer Suresi 17 ve 18. âyetler.
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
“Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).” Diyor ki Allahû Tealâ (sahâbe için): “Onlar, şeytana kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar ve Allah'a kul oldular, Allah'a ulaştılar, Allah'a kul oldular. Kullarımı müjdele.”
“Onlar, sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar, hidayete erdiler.” diyor Allahû Tealâ. Bütün sahâbe hidayete ermiş yani bütün sahâbe ruhunu Allah'a ulaştırmış. İşte Âli İmrân-73:
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi”
el hudâ: hidayet
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır.
Bütün sahâbe Allah'a ulaşmış. Kimler ulaşıyordu Allahû Tealâ'ya? Allah'a ulaşmayı dileyenler. Öyleyse bütün sahâbe 1. safhayı gerçekleştirmiş, Allah'a ulaşmayı dilemiş. 2. safha; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuş. Bu konuda zaten kimsenin itirazı yok. İtirazlar 1.’ye geliyor. “Sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemedi.” diyor insanlar. İspat ediyoruz ki: “Sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemiş, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuş.” diyoruz. “Tamam.” diyorlar “Tâbî olmuş.” Buna hiç kimsenin itirazı yok. Hamdolsun, itirazla karşılaşmadığımız bir tek nokta var. Onun itirazı başka, arkadan geliyor ama “Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den sonra kimseye kimse tâbî olmadı. Tâbiiyet müessesesi O’nunla beraber bitti.” diyorlar. Oysaki ondan sonra gelen Hz. Ebu Bekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Osman'a ve Hz. Ali'ye bütün sahâbenin tâbî olduğu kesin. Daha ötesi var. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesine göre bütün sahâbeye de, ister ensar olsun ister muhacirîn, tâbiîn tâbî olmuş.
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Öyleyse söylenen pek çok yanlışın düzeltileceği yer bu Üniversite’dir. Allah'ın Üniversitesi! Öyleyse sahâbe ne yapmış? Allah'a ulaşmayı dilemiş. Sahâbe ne yapmış? Allah'ın ulaşmayı dilemeleri üzerine verdiği 12 tane ihsanla devrin imamına Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlar. İtiraz yok. Olmuşlar. Sonra mı? Sonra demin ispat ettiğimiz gibi ruhlarını da Allah'a ulaştırıp hidayete ermişler. 3 safha tamamlandı. 3. basamakta Allah'a ulaşmayı dilemişler. 14. basamakta Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlar. Aynı zamanda mü'min olmuşlar. O zaman 21. basamakta da Allah'a ruhlarını ulaştırmışlar.
Sonra ne yapmaları lâzım? Fenâ makamının sahibi olmuşlar, Allah'ın Zat'ında ifna olup.
Sonra? Bekâ makamının sahibi olmuşlar. Allah onlara İndi İlâhi’de taht ihsan etmiş.
Sonra zühd makamının sahibi olmuşlar. Çünkü zikirleri günün yarısını aşmış.
Sonra? Sonra daha çok zikretmişler, fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler. 4. safha. İlk üçünü tahakkuk ettirdiklerini gördük. 4. safha; hepsi fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişler. Etmişler mi? Evet, işte Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
"Habibim! O ümmîlere ve kitab sahiplerine de ki: Ben ve Bana tâbi olanlar biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik."
Ne olmuş? Sahâbe 25. basamağa ulaşmış, fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişler. Sonra? Bundan sonra daimî zikre ulaşmaları lâzım, ulûl’elbab olmaları lâzım, sonra ihlâs makamının sahibi olmaları, nefslerini de Allah'a teslim etmiş olmaları lâzım. Olmuşlar mı? Evet, hepsi nefslerini de Allah'a teslim etmişler. Bakara Suresinin 136. âyet-i kerimesinde, hepsinin nefslerini Allah'a teslim etmiş olduklarını görüyoruz. Ne diyor Allahû Tealâ orada?
“Onlara deyin ki: Muhakkak ki biz nefslerini de Allah'a teslim edenleriz.” Burada mı kalıyor olay? Hayır, burada da kalmıyor ve irşada da ulaştılar. Nefslerini Allah'a teslim ettikten sonra irşada da ulaştılar. Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.
"Ey sahabe! Biliniz ki, aranızda Allah'ın resûlü var. Eğer o resûl sizin söylediklerinize tâbî olsaydı, o zaman bundan çok zarar görürdünüz. Hatta Allah'ın lânetine bile uğrayabilirdiniz ama Allahû Tealâ size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı size kerih gösterdi. Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. İşte onlar, irşada ulaşanlardır." diyor Allahû Tealâ. Bütün sahâbe irşada ulaşmışlar.
Bütün bunların, irşada ulaşmanın ötesi de var mı? Evet, var; iradenin Allah'a teslimi. Bütün sahâbe iradelerini de Allah'a teslim etmişler. Teslim etselerdi ne olacaktı? Allahû Tealâ onları irşad makamına tayin edecekti. “İrşada memur ve mezun kılındın.” diyecekti ve irşad etmeye başlayacaklardı. Sahâbe, irşad makamının sahibi olmuşlar mı? Sahabeye tâbî olmuşlar mı? Kesin. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi, sahâbeye tâbiînin tâbî olduğunu açık ve kesin bir şekilde ortaya koyuyor:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım! Şöyle diyor Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde: "O sabikûn-el evvelîn var ya; onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir de onlara (ensara ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı." diyor.
Âyet-i kerime son derece açık olarak ensara ve muhacirîne tâbî olunduğunu kesinleştiriyor.
Sonra diyor ki Allahû Tealâ: “Allah onlardan razıydı, onlar da Allah'tan razıydılar. Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İşte bu, en büyük (fevzul azîm) mükâfattır." diyor. Mükâfatın en büyüğüne sahip oldukları kesinleşiyor. Hepsi iradelerini Allah'a teslim etmişler. İrşad makamının sahibi olmuşlar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Neyle karşı karşıyayız? Olay son derece net olarak geliyor karşımıza. Sahâbe bundan 14 asır evvel, İslâm'ın 7 safhasını da yaşamışlar; ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah'a teslim etmişler.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu 7 tane safha boyunca acaba ne olur?
• Allah'a ulaşmayı dilediğiniz zaman 1. kat cennetin sahibi olursunuz.
• İrşad makamına ulaştığınız zaman 2. kat cennetin sahibi olursunuz.
İkisinde de dünya saadetiniz başkalarından farklı değildir. Dünyada mutlu bir insan değilsiniz henüz ama tâbiiyetten sonra kişi nefs tezkiyesiyle nefsinin kalbindeki afetleri %7, %7 yok ettikçe ruhu gök katlarını birer birer aşacak ve Allah'a ulaşacaktır. Ruhun Allah'a ulaştığı noktaya dikkatle bakın sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Ruhun Allah'a ulaştığı noktada, o kişinin nefsinin kalbinde %50'den fazla fazilet birikimi tahakkuk etmiştir. Bunun mânâsı; o kişinin nefsinin afetlerinin yarısı hâlâ duruyor, o kişiye kötü şeyler yaptırıyor yarı yarıya ama o kişi, nefsinin kalbindeki faziletler yüzünden davranış biçimlerinin yarısında da Allah'ın emrettiği şeyleri yapıyor, yasak ettiği fiilleri işlemiyor. Öyleyse %50'lik bir dünya saadetine kişi ulaşmış.
Sonra? Burası 3. kat cennettir, dünya saadetinin % 50'si. Fizik vücudunu Allah'a teslim etmiş sahâbe. Dünya saadetinin %90'nına sahip olmuş. 4. kat cennet. Nefsini Allah'a teslim etmiş sahâbe; 5. kat cennet, dünya saadetinin %100'ü. İrşada ulaşmış; 6. kat cennet, dünya saadetinin %100'ü. İradesini de Allah'a teslim etmiş, bihakkın takvaya ulaşmış, Allah'ın Zat’ını da görmeyi başarmış. İrşad makamına tayin olmuş; 7. ve son kat cennet, dünya saadetinin %100'ü.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bundan 14 asır evvel sahâbe, Allah'ın Kur’ân’da bütün insanlara hedef gösterdiği 7 safhayı da yaşamışlar; cennet saadetinin de dünya saadetinin de sahibi olmuşlar.
Öyleyse bu muhtevada sahâbeye baktığımız zaman 14 asır evvel onların Kur’ân gerçeğini idrak ettiklerini ve kitabın bütününe îmân etiklerini görüyoruz. Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.
"Ey sahabe! Onlar size buğz ettikleri halde siz onlara karşı gene de muhabbet beslersiniz. Çünkü siz Kitab’ın bütününe îmân edersiniz. Yani Kitab’ın bütününü tatbik edersiniz."
14 asır sonra bugün, Kitab’ın önemli emirlerinin hiçbirine insanlar artık itaat etmiyor. Önemli sayılan emirlerinin hiçbirine insanların itaat etmediğini görüyoruz.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Dizayna dikkatle bakın. Bu dizaynda bugünkü anlayışın Kur’ân-ı Kerim’in temel vasıflarını bütünüyle ortadan kaldırmış olduğunu görüyoruz, 7 safhayı da. Allah'a ulaşmaktan bahsediyor Kur’ân-ı Kerim. Dilemeyenin, Allah'a ulaşmayı dilemeyenin cehenneme gideceğini söylüyor. Bugün insanlara soruyorsunuz: “Hayır, Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir şeyden bahsedilmiyor.” diyorlar. Âyetleri gösteriyorsunuz ve kaçıyorlar. İrşad makamından bahsediyorsunuz, tâbî olmaktan bahsediyorsunuz, diyorlar ki: “Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) idi. O’ndan sonra artık irşad müessesesi yoktur. Kimseye tâbî olunmaz.” “4 halifeye tâbî olunmuş.” diyorsunuz. “Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi gereğince, sahâbeye de tâbî olunmuş.” diyorsunuz. “Hayır.” diyorlar “Sen ne söylersen söyle, yoktur.” diyorlar “Artık mürşid olmaz!”
Ruhu Allah'a ulaştırmaktan bahsediyorsunuz. “Hayır.” diyorlar “Ruh insana hayat verir. Kimin ruhu vücudundan Azrail (A.S) tarafından alınırsa o kişi zaten ölür. Ancak ölülerin ruhu Allah'a ulaşır.”
“Fizik vücudun Allah'a teslimi?” diyorsunuz. Diyorlar ki: “İslâm'ın 5 tane şartını yaşayan herkes fizik vücudunu Allah'a teslim etmiştir. Aslında böyle bir şey İslâm'da yok ama mademki sen öyle söylüyorsun, o zaman İslâm teslim olmak demek. 5 tane şarta dayalı: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Biz de (diyorlar) hepsini yapıyoruz. Öyleyse biz Allah'a -İslâm'ın mânâsı teslim olmak olduğuna göre- teslim olanlarız. Nefsimizi de teslim etmiş sayılırız. Fizik vücudumuzu da teslim etmiş sayılırız.”
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İşte bu Üniversite bunun için açıldı, cehalete karşı Allah'ın ilmini ortaya koymak için ve kitle halinde insanların cehenneme girmesine mâni olmak için onlara doğruyu ispat etmek için kuruldu. Bunlardan bahsediliyor diye bu insanlar, Allah'ın hakikatlerini gizleyebileceklerini zannedenler, RTÜK'ün yetkilileri, bizim radyoları televizyonları birer birer kapattılar. Ellerinden gelse uydudan da bizi indirmek için herşeyi yaparlar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! “Bu insanlara acaba onların dostu olduğumuzu nasıl anlatırız?” diye düşünürken Allahû Tealâ bu Üniversite’yi kurmamız emrini verdi ve Üniversitemiz kuruldu. Şimdi kendilerini rahatsız hissediyorlar. Çünkü bilgisayarın hafızasında olan açıklamalar, söylediklerimizin doğru olduğunu %100 ispat ediyor. O zaman yapabilecekleri bir tek şey kalıyor; bizi susturmak. Ne kadar hazin bir tecelli sevgili kardeşlerim, insanların dînini bilmemesi ve Allah'ın onların öğrenmesi için dîni öğrettiği kişileri de devre dışı bırakmaya çalışmaları yani iki defa hata. Doğrunun inkârı 1. hata, doğruyu söyleyecek olanı susturmak 2. hata. Ama Üniversite hamdolsun ki kuruldu, 2. yayın yılının içinde.
Böyle bir dizaynda Allah'ın dostları, insanlar için var. Onların kurtuluşu için var, gecelerini gündüzlerine katarak insan üstü bir gayretle bu istikamette çalışıyorlar. Kendilerini insanların mutluluğuna, kurtuluşuna adamışlar.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Zulüm sonsuza kadar devam etmez, mutlaka duracaktır. Elbette adalet müessesesi de bu kadar çok yanlışı devam ettiremez. Mutlaka bir yerde doğrular ortaya çıkacaktır. O zaman adaletsiz davrananlar sadece utanç duyacaklardır.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Hamdolsun ki, bir Üniversitemiz var. Hamdolsun ki; dünya üzerinde dîn konusunda ne kadar büyük yanılgıların, bütün dînlerde ortaya çıktığı vakıası var ve bunları önleyebilecek, insanları hak edecekleri bir kurtuluşa mutlaka ulaştıracak olan Allah'ın bir Üniversitesi var. Bu Üniversite’yi açmak şerefine Yüce Rabbimiz bizi ulaştırdığı için O'na huzurlarınızda sonsuz hamd ve şükrediyoruz. O Allah, emrin sahibi. O bizim sahibimiz, hepimizin sahibi. Hamdolsun ki sahipsiz değiliz.
Öyleyse sevgili kardeşlerim! Haksızlık ebediyyen devam etmez. Mutlaka bu Üniversite, problemlere çözüm getirecek olan yegâne müessesedir. Ülkemizin sadece dîn açısından değil, dünyanın sadece dîn açısından değil, ekonomilerin düzeltilmesi istikametinde de gene Allah'ın Üniversitesi asıldır. Kaç yıldan beri söylediklerimiz, ekonomi alanında eğer gerçekleştirilebilseydi, altın karşılıklı bir parayı devreye koyabilseydik, Türkiye ekonomik açıdan bu bataklığa asla düşmezdi. Ama Allahû Tealâ'nın hangi açıdan bunlara müsaade ettiğini bilemeyiz ama demek ki ülkenin böyle bir handikaptan geçmesi gerekiyor. Bu zor bir imtihan. Ülke ekonomisini mahva götüren bir ekonomik dizayn, bugün ülkeyi iktisadî açıdan ölüme yaklaştırıyor.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah herşeye kaadirdir. Her yanlışlığın, zulmün bir sonu vardır muhakkak. O günler mutlaka gelecektir. Bu Üniversite, ekonomik açıdan da ülkenin bütün problemlerini çözebilecek olan bir vasfın sahibidir. Allah'ın öğretisi, insan öğretisinin her zaman üzerindedir.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Unutmayın ki Allah'ın Üniversitesi sadece Türkiye için değil, dünya için de değil, kâinat için kuruldu. Unutmayın! 27 âyet Kur’ân-ı Kerim’de, kâinatın başka yerlerinde de hayat olduğunu, insanlar olduğunu söylüyor. Onların da dînleri aynı dîn olması lâzım, orda da bir dîn kargaşası oralarda yaşanmakta. Öyleyse Allah'a sonsuz hamdederiz, şükrederiz ki; artık bir üniversitemiz var. Allah'ın Üniversitesi’nin bekçileriyiz. Allah'ın Üniversitesi’nin kurucusuyuz ve hamdolsun ki; Üniversite öğrettikleriyle dimdik ayaktadır. Her söylediği ispat edilmiş durumdadır.
Şimdi bu kadar çok ispat vasıtası onları sıkıntıya sokuyor, huzursuz kılıyor, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Oysaki hakikatlerin, doğruların bir forumda açıkça ortaya konulması, herkesi ferahlatmaz mı? Büyük kitleleri kurtuluşa ulaştıracağı için de kâinattaki en sağlam çözüm değil mi? Bu en sağlam çözümü gerçekleştirecek olan yegâne Üniversite.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ’nın huzurunda sizleri selâmlıyorum. Allah'ın Üniversitesi’nin kurucuları olarak biz ve sizler varsınız. Ve hayatımızı bu gayeye vakfetmişiz. Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz, eserinin koruyucularıyız. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, bu Üniversite’nin çatısı altında daha yıllarca, yıllarca Allah'ın nurları içinde görev yapmayı Yüce Rabbimizin bizlere nasip kılmasını Allahû Tealâ’dan dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler!
Sonsuz mutluluklar sizlerin olsun. Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



