}
İslâm Ülkeleri Neden Geri Kaldı? (24.06.2002) 24.06.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 104093

SOHBETİN ADI: İSLÂM ÜLKELERİ NEDEN GERİ KALDI?
TARİHİ: 24.06.2002

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bir defa daha Allah'ın bir zikir sohbetini yapmak üzere Allahû Tealâ bizleri bir araya getirdi.

Sevgili kardeşlerim! Konumuz: İslâm ülkeleri neden geri kaldı? Hiç düşündünüz mü acaba dünyaya medeniyetin salgılandığı yer, aşılandığı yer İslâm’dır. İslâm âlemi bir zamanlar dünyaya ışık tutuyordu ve Ebul’iz’in ilk dişliyi icâat etmesi, El Cabir’in matematiğe Allah'ın gerçeğini, negatif sayıları yerleştirmesi, sıfırın altındaki sayıların da devreye girmesi (El Cabir kanalıyla). Kanat takıp Galata’dan Üsküdar’a kadar uçabilen bir Osmanlı Türkü, Hezarfen Ahmet Çelebi. Ve dünyada ilk füzeyi icat eden kişi Lagari Hasan Çelebi. Bir füzeyi, üzerine kendisi de binmek suretiyle ateşleyen ve bir tarlaya yumuşak iniş yapabilen dünyadaki ilk insan!

Sevgili kardeşlerim! Muhtevaya dikkat edin. Onlar yaşadılar ve bunları gerçekleştirdiler. Sonra ne oldu? Endülüs; İspanya’nın eski adı. Tarık Bin Ziyad İspanya’yı fethetmeden önce İslâm değildi. Sonra İslâm oldu ve Endülüs Devleti adını aldı. Dünyaya bir süre ışık tuttuktan sonra tekrar el değiştirdi ve İslâm hâkimiyeti orada sona erdi. Sona erdiği zaman Endülüs’teki kütüphanelerde bulunan binlerce kitap yakıldı. Ve böylece İslâm ilminin geleceği yok edildi.

Eğer Robin Hood isimli filmi izlemişseniz, orada bir Müslümanın 15. asırdaki, 16. asırdaki anlaşmazlıklar içinde geçen insan hayatının, tekniğin ne kadar gerisinde olduğunu da görmüşsünüzdür. Orada bir Müslüman dürbün kullanıyordu. Diğerlerinin de dürbün karşısında gözleri fal taşı gibi açılıyordu.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Tarihimize ibretle bakın. Keşiflerin gerçek kaynağı İslâm olmuştur. Ne diyordu Erzurumlu İbrâhîm Hakkı Hz.leri? “Biz uzayı Tillo’nun sokaklarından daha iyi biliriz.” Ve Nasa’nın merkezinde Erzurumlu İbrâhîm Hakkı Hz.leri’nin Marifetname’sinin hâlâ öncü kitap olduğu söyleniyor. Yetmez! Armstrong Ay’a ayak bastığı zaman orada bir çömlek vardı. Eski, harabe haline gelmiş bir çömlek. Yani onlardan çok daha evvel Ay’a ulaşmış olan insanların varlığı kesin. İşte o insanlar, tarihe geçmemiş insanlar, onlar İslâm’dılar. Sonra mı ne oldu? Sonra iblis İslâm’ı dejenere etmeyi başardı.

İslâm birçoklarının zannettiği gibi yeni bir dîn değildir. İslâm, kâinatın tek dînidir. Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Hz. Musa’nın dînidir, Hz. İsa’nın dînidir, Hz. Davut’un dînidir, Hz. Nuh’un dînidir, Hz. Yakup’un dînidir. Bütün peygamberlerin sadece bir tek dîni olmuştur; hanif dîni. Arapça adıyla İslâm dîni. Bütün peygamberler İslâm’dı. Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Kur'ân-ı Kerim indirildiği zaman Musevîlerden de Hristiyanlardan da, büyük kısmı dînlerinden sapmışlardı. Yani ne demek istiyoruz? Yani Allah'ın dîninin 7 safhasını tamamen unutmuşlardı.

1- Allah'a ulaşmayı dilemek.
2- 12 tane ihsanla mürşide ulaşmak.
3- Ruhu Allah'a ulaştırıp teslim etmek.
4- Fizik vücudu Allah'a teslim etmek, muhsin kılarak.
5- Nefsi Allah'a teslim etmek, ahsen kılarak.
6- İrşada ulaşmak.
7- Ve iradeyi Allah'a teslim etmek.

Yahudilerin de Hristiyanların da arasında küçük bir kitle; %10’dan daha az insan, kendi peygamberlerinden o güne kadar tâbiiyet yoluyla gelen bir yaşantıyı devam ettiriyorlardı. Bugün bizlerin yaşamakta olduğumuz bir yaşantı bu, tasavvufu yaşayanların yaşantısı. Yani kâinatın tek dîninin yaşantısı. Ama geriye kalan büyük kesim dînlerini yaşamıyorlar.
 
İslâm sadece yeni bir dîn gibi görünür ama yeni bir dîn değildi. Ne var ki insanları yeniden Allah ile çok yakın bir ilişkinin içine ulaştırdı. Ve Allah'ın önderliğinde Allah'ın insanlara verdiği ilimle, İslâm ivme kazandı ve ilmin dünya üzerinde merkezleri hep İslâm ülkelerinde kuruldu. Arkasında Allah'a olan yakınlık vardı. Bugün de Allah'ın öğretisi dünya öğretisinin çok ötesindedir. Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği fizik müessesesi, atomlar, hızlar, bugün dünya tarafından henüz bilinmiyor. Öyleyse Allah'a yakın olan insanlar ilmi yaşamışlardır. Her devirde kendi devirlerinin ötesinde bir hayatı yaşamışlardır.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir hayat! İlmin, mevcut dünya ilminin ötesinde bir hayatı yaşamak... O, Allah'a yakın olanların yapabileceği bir husustur. Ama İslâm zaman içerisinde aslı unuttu ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında tâbî olanların hepsi İslâm’ı yaşarken bugün tâbiiyetin ne olduğu bile unutulmuş durumda. İslâm’ın 7 tane safhası tamamen devreden çıkmış durumda. O zaman ne olur? O zaman İslâm’ın boyutları değiştirilmiştir. İslâm bitkisel hayata itilmiştir demektir. Bunun mânâsı da ilimden uzaklaşmaktır.

İslâm ülkelerinde ilim taassubu var. İnsanlar ilmi kendilerinden daha ötede bilen birisine rastladıkları zaman sadece onu reddediyorlar. Ne pahasına olursa olsun red. Tabiî bütün İslâm ülkelerinde olan bu tarz bir davranış biçimi, İslâm ülkelerinden Allah'ın ilminin başka ülkelere ulaşmasına (dünya literatürüne imza atmasına) müsaade etmiyor.

İslâm’ı yozlaştıran şey, İslâm’ı yaşamamaktır. İslâm âlemi artık Kur'ân-ı Kerim’i tamamen unutmuştur. Son olarak bir savaş izledik hep beraber. Irak Kuveyt’i işgal etti. Kur’an’da yazılı olan emir neydi? “Hangi İslâm ülkesine bir saldırı vücut bulursa bütün İslâm ülkeleri bir araya gelir, saldırganı oradan çıkartırlar, cezasını verirler.”

49/HUCURÂT 9: Ve in tâifetâni minel mû’mînînektetelû fe aslihû beyne humâ, fe in begat ihdâhumâ alel uhrâ fe kâtilûlletî tebgî hattâ tefîe ilâ emrillâh(emrillâhi), fe in fâet fe aslihû beynehumâ bil adli ve aksitû, innallâhe yuhıbbul muksitîn(muksitîne).

Ve eğer mü’minlerden iki grup savaşırlarsa, o zaman ikisinin arasını düzeltin. Fakat, eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa, o taktirde saldıran grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Bundan sonra eğer dönerse, böylece ikisinin arasını adaletle düzeltin, (onlara) adil davranın (diğerine zulmetmeyin). Muhakkak ki Allah, adaletle davrananları sever.


Ama ne hazin bir tecellidir ki, böyle bir olay oldu. Irak askerleri işgal ettikleri Kuveyt’ten zorla çıkarıldı. Ama İslâm tarafından değil. Bütün İslâm ülkeleri Allah'ın emrine rağmen, seyirci kaldılar olaya. Osmanlının devamı olan, Osmanlı yaşadığı sürece hiçbir zaman birisinin ülkesine saldırıya seyirci kalmayan Osmanlının da bugünkü kalıntıları olaya seyirci idiler ve sadece hüzün duyduk.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İslâm ülkeleri dediğimiz zaman zaten artık İslâm ülkelerini kastetmiyoruz. Böyle bir şey yok. Coğrafi haritada İslâm ülkeleri diye tanınan ülkeler var sadece ama İslâm yaşanmıyor.

Yaşanmıyorsa Allah'ın yardımı yok ve İslâm ülkeleri bu ilmi taassup yüzünden daha da kötüsünü yapmış durumdalar. İslâm ülkeleri İslâm’a karşı çıkmışlardır. Ne demek istiyoruz? İşte bugün İslâm ülkeleri diye yaşayan ülkelere dikkatle bakın! Bu ülkelerde insanlar, İslâm’ın sahâbe ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından yaşanan, ondan evvelki bütün peygamberler tarafından yaşanan 7 safhasını, Kur’an’da hepsi açık açık izah edildiği halde ve farz kılındığı halde insanlar unutmuşlardır. Ve böyle bir yaşantıya şiddetle karşı çıkıyor İslâm âleminin büyük kısmı. Yani başka bir ifadeyle İslâm ülkeleri İslâm’ı reddeden ülkeler haline gelmişlerdir; Allah'ın yegâne dînini reddeden! Onlara sorarsanız en koyu şekilde İslâm’ı yaşadıklarını iddia ederler. Ama İslâm’ın ne olduğunu da bilmezler.

Sevgili kardeşlerim! Tekerleme şöyle;

Madde 1: İslâm’ın mânâsı teslimdir.
Madde 2: İslâm’ın 5 tane şartı vardır.
Madde 3: Bu 5 şartı yerine getiren İslâm’ı yerine getirmiştir yani teslimi yerine getirmiştir,         yani Allah'a teslim olmuştur.

Gördünüz mü tekerlemeyi? Bitti olay. İslâm’ın 5 tane şartını yaşayan herkes kendisini kurtulmuş addediyor. Oysaki sevgili kardeşlerim, hiç kimse Allah'a ulaşmayı (ruhunu ölmeden Allah'a ulaştırmayı) dilemedikçe kurtuluşa ulaşamaz, Allah'ın cennetine giremez. Buna karşılık, dileyen herkes de Allah'ın cennetine mutlaka girer.

Öyleyse muhtevaya dikkatle bakın ki, bütün İslâm ülkelerinde İslâm’ın 7 tane safhası tamamen unutulmuş durumda. Neye rağmen? Kur'ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin Allah'ın üzerimize farz kıldığı bu 7 tane safhayı bütünüyle yaşadıkları kesinlikle âyetlerle ispat edilmesine rağmen ve insanlar sadece reddediyorlar. İslâm’ın arasına binlerce anlaşmazlık sokmuşlar ve ayrı ayrı inançlar çıkmış ortaya ve daha sonrası insanlar dînlerini, İslâm ülkelerindeki insanlar artık dînlerini Kur’an’dan değil, İslâm’ın dışındaki kitaplardan öğreniyorlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dînleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Öyleyse, eğer bunlar yoksa Allahû Tealâ’nın emrettiği gibi teslimler yoksa İslâm da yok demektir. Ve nasıl diğer dînlerin de içinde %10’dan daha az insan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbenin yaşadığı hayatı, kendi peygamberlerinin yaşadığı hayatı yaşamaya devam ediyorlarsa geri kalan %90’ından fazlası, Allah'ın yegâne dînini yaşamıyorlarsa İslâm’ın içinde de %90’ından fazlası yaşamıyor. Ve çok daha kötü standartlarda yaşamıyor. Çünkü bir ilmî taassup bütün İslâm âlemini kasıp kavurmakta.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Neden bahsediyoruz? Her şeyi kaybetmişiz. Bütün güzellikler yok olmuş. Allah'ın insanları mutlu etmek için koyduğu bütün kaideler unutulmuş ve insanlar ilmi bırakmışlar.

Birçok İslâm ülkesi için Batı uğraşıyor, keşifler yapıyor, biz de onların yaptığı keşiflere bedavadan konuyoruz. “Onlar varsın uğraşsınlar, biz sırt üstü yatarız” düşüncesi var. Her devirde olduğu gibi bu devirde de Allah'ın dostları dünya ilminin çok ötesindeki bir ilme, dünya ilmine sahipler. Yani fizik ilmine sahipler ama ilmî taassup daha evvel… âlim  standartlarına ulaşmış olan insanların taassubu, hakiki değerlerin yerli yerine oturmasına ve dünyaya ışık saçmasına engel oluyor. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ hiçbir devirde dostlarını bırakmaz. Onlara her devirde o devrin çok ötesinde ilim öğretir.

İşte ne yazık ki, İslâm ülkelerindeki taassup, ülkeleri idare edenlerin artık Allah'a yakın olmamaları ve adım adım İslâm ülkelerinin batının özellikle kendilerine öğretmediği aslî ilmi, zaman içerisinde tamamen unutmuşlar. İlmî taassup ve dînî taassup İslâm ülkelerini kasıp kavurmuş. Şimdi batının bugünkü İslâm dünyasından farkı nedir? Batıda ilmî taassup yok. Tam karşılığı olan ilmi teşvik etmek var. Her yeni buluşa batı açık, ilmi teşvik etmek.
Öyleyse hangi standartlarda nereye ulaşıyoruz?

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bir taraftan dînî taassup dînin hakikatlerinin öğrenilmesine İslâm ülkelerinde engel olurken, bir taraftan ilmî taassup ilmin ülkelere ulaşmasını ve onları kalkındırmasını önler hüviyette.

Dînî taassup dînî öldürmüş, ilmî taassup da ilmi.

Var mı? Bütün boyutlarıyla duruma hâkim. İşte, zamanımızda ilmî taassup.  

Allahû Tealâ’nın ilminde elektronlar var, karşıt elektronlar var. Karşıt elektronların ağırlığı negatif. Ve yarım ağırlıklar kanunu geçerli. Bu kanuna göre de her karşıt elektronun ağırlığı ve devir sayısı, bir elektronun ağırlığının ve devir sayısının yarısı kadar. Daha olayın burasında ilmî taassup çıkıyor karşımıza. “Ne dedin sen?” diyorlar. “Ne dedin, negatif ağırlık mı? Karşıt elektronun ağırlığı negatif mi?  Böyle bir şeyi bizim âlim olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Üstelik sen bunu Kur’an dan aldığın âyetlerle söylüyorsun bize, bunun bizim indimizde hiçbir değeri yok.” Bu Batıya hayran olan tarafın dizaynı. Yani:“Batılılar bilir, biz bilmeyiz.” diyorlar. Buna kendilerini öyle alıştırmışlar ki, öyle bir aşağılık duygusuna kapılmışlar ki bundan kurtulmaları kolay görünmüyor sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

El Cabir, matematiğe negatif değerleri kabul ettirmeseydi, matematiğin içine almayı başaramasaydı, matematik ilmi de bugün Kur’an gerçeğinden yoksun bir zavallı ilim olmak mecburiyetindeydi. Bugün ne yazık ki kimya ilmi de fizik ilmi de Kur’an gerçeğinden yani negatif ağırlıklardan yoksundur. Dünya ilmi her şeyi Kur’an’dan çok gerilerden takip ediyor, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

Allahû Tealâ ışık hızından bahsediyor ve ışık hızının olduğu da kesinlikle ispat edilmiş durumda. İnsanlar ışığın ötesinde bir hızın bulunmadığını iddia ediyorlar.  Allahû Tealâ da sonsuz hızın mevcut olduğunu söylüyor, şartlarını veriyor: “Eğer bir nesne normal standartlardaysa yani elektronlar, karşıt elektronların iki katı ağırlığa sahip olmasına devam ediyorsa, öyle bir maddenin ışık hızına ulaşması mümkün değil. Işık hızına ulaşsaydı kitle zaten sonsuz olurdu.” diyor Einstein.

Einstein, fotonların yani ışık ışınlarının yani ışık hızıyla seyreden parçacıkların, parçacık özelliğini keşfetmiş ve hayrette kalmıştı. Neden hayrette kalmıştı biliyor munuz sevgili kardeşlerim? Çünkü fotonların yani ışın parçacıklarının ağırlığı sıfırdır.

Eee! Hem parçacık hem ağırlığı var. Böyle bir şeyi imkânsız bulduğu için Einstein bu garip nesnenin ne olduğunu anlama konusunda yeterli hayatı yaşamadı ve öldüğü zaman ışığın parçacık özelliğinin bilincindeydi ama mesele kafasında büyük bir problem olarak görünüyordu. Çünkü Lavaziye kanununa aykırı bir sonuç vardı. Nerede? Çift foton olayı dedikleri olayda. Aslında çift foton olayı değil olayın aslı. Elektron ve karşıt elektron olayı.

Sevgili kardeşlerim! İlmî taassup bütün hakikatleri gözlerden gizler vaziyette, dînî taassup da bütün hakikatleri gözlerden gizler vaziyette. Sebebi son derece basit bir nefsanî kibir. “Aman yanlış bildiğimizi ve herkese yanlış öğrettiğimizi insanlar öğrenmesin.” Bu ilmî kibir, ilmî kibrin ötesinde bir olay, taassup. “Biz biliriz, herkes bizim bildiğimizi de bilir buna inanır.” Sakın başkaları da devreye girip ünümüzü şöhretimizi etkilemesin.

Sevgili kardeşlerim! Bu ilmî taassup yüzünden dünya literatürüne negatif ağırlıklar henüz giremedi. Ama çift foton olayı da bu sebeple bir açıklamaya kavuşamadı. Oysaki son derece basit bir şey, bir gama fotonu bir elektronla bir karşıt elektrondan husule gelir ama bu elektronla karşıt elektronun bir özelliği vardır. İkisinin ağırlığı ve devir sayısı birbirine eşittir. Böyle olduğu için de eksi ağırlıklı bir karşıt elektronla artı ağırlıklı bir elektronun bir araya gelmesi sebebiyle fotonun ağırlığı sıfırdır. Bu fotonu bir kurşun duvara veya bir aynaya vurdurursanız, orada fotonların ikiye ayrıldıklarını göreceksiniz. Bir parçacığı fotonun izlenebilmekte devam eder, ikinci parçacığı çarpışma anındaki enerji sebebiyle açığa çıkar. Bir an gezinir sonra birden kaybolur, takip etmek mümkün değildir. Çünkü bu âleme ait değildir karşıt elektron. Burada çok ilgi çekici bir başka cephe, elektron hangi istikamete doğru aynaya çarptıktan sonra yol alıyorsa, karşıt elektron onun tam tersi, zıddı istikamette yol alır ve bu âlemdeki cisimler onun için bizim değildir, içinden geçip öbür tarafa gider.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Şimdi siz âlim olun da hadi bakalım şimdi hüküm verin. Eğer bir fotonun ağırlığı sıfırsa, hele bu foton ikiye ayrılıp iki tane parçacık ortaya çıkıyorsa, biri gözlenmeye devam ediyor, diğeri kayboluyorsa siz bunu nasıl vasıflandırırsınız? İlim buna “çift foton olayı” diyor. Yani foton ikiye ayrılmış, ikiye ayrıldığı için de o iki fotonun da yarım fotonun, parçalanmış fotonun da ağırlıkları da gene sıfırdır diye düşünüyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Ama dünya şunu kabul etmek zorunda kaldı ki, bu iki parçacıktan birisi elektron, birisi karşıt elektron. Ve elektronun ağırlığı olduğu kesin olarak tespit edilince ilim dünyası bunun üzerini kapattı. Hiç kimsede tıs yok. Oysaki biz konuyu ispat etmiş durumdayız. Diyoruz ki birbirine eşit olan ama birinin ağırlığı negatif olan birinin ağırlığı pozitif olan bir foton müessesesi var. Bu foton bir kurşun duvara veya bir aynaya vurursa bölünür. Bir elektronla onun aynı ağırlığında ve devir sayısında olan bir karşıt elektrona ayrılır. Ayrılanlardan bir tanesinin elektron olduğu kesinleşmiş vaziyete. Ve ağırlığın da pozitif olduğu kesin. Öteki ölçülemiyor bu âlemin varlığı olmadığı için ve ölçülememesine rağmen insanlar buna bir kulp takamıyorlar ve susuyorlar. Kim böyle bir konuyu açarsa onun dünyaya sesini duyurmasına de mâni oluyorlar. Ve böyle bir insan nereye başvursa başvurduğu her yerden ilmî taassup ona aynı cevabı veriyor: “Biz bu makaleyi yayınlamayız, bu bizim öğrendiklerimize ters ama tam olarak da ispat ediyor olayın ne olduğunu.”

Şimdi sevgili kardeşlerim, olay buysa ayrılan parçalardan birisi elektronsa ve pozitif bir ağırlığı varsa ama ayrılmadan evvel bu nesnenin ağırlığı sıfırsa, diğer parçacığın onunla eşdeğer eksi ağırlıkta olması gerekmez mi? Kim aksini iddia edebilir? Kim mi edebilir? Bütün taassup sahipleri aksini iddia ediyorlar, cevap veremiyorlar ama örtbas ediyorlar: “Aman kimse bu hususu bilmesin, yoksa şöhretimiz zedelenir.”

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar ne kadar hazin bir durumda biliyor musunuz? İşte dîndeki taassup da aynı standartlarda. Şunu ortaya koymak mecburiyetindeyiz ki Batı, İslâm ülkeleri kadar katı bir taassubun sahibi değil ve üstünlükleri buradan kaynaklanıyor. Hem dîni taassupta değil, hem ilmî taassupta değil. Aklı başında bir insana burada bir elektron, karşıt elektron konusunu anlattığımız zaman onun aklı bunu alıyor, ama bizim ülkemizde almıyor. Sadece reddediyorlar; hiçbir itirazî gerçek de ileri süremeden, (zaten sürmeleri mümkün değil) sadece reddediyorlar ve kamuoyunun bunu işitmemesi için her şeyi yapmaya hazırlar.

Sevgili kardeşlerim! Oysaki buradan çok önemli bir yere gidiliyor. Işık hızının ötesinde hızların var olduğu neticesi çıkıyor ortaya ve bu hız gerçekleşebilir bir hız; ışık hızının ötesi. Meselenin boyutlarının ötesi, onların bu istikamette tutucu olmalarına sebebiyet veriyor. Cehaletleri ve ilmî taassupları başkaları tarafından da anlaşılacak diye, anlaşılmaması için ne yapmaları lâzım? Kimsenin duymamasını temin etmeleri lâzım. Bunu yapıyorlar ve başkalarının duymasını kesinlikle engelliyorlar.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İslâm âlemi işte ilim açısından bu standartlarda verdiğimiz sadece bir tek misal. Allahû Tealâ bize öğretti ki yarım ağırlıklar kanunu diye bir kanun var. Elektron ağırlığı ile karşıt elektronun ağırlığı birbirine eşit değil, karşıt elektronlar hem devir sayısı olarak hem ağırlık olarak elektronların yarısı kadar bir ağırlığa sahip. Hem de negatif ağırlık. İlim buradan başlıyor. Bundan sonrası adım adım geliyor. Ama bu istikamette bir açıklamanın dünya tarafından duyulması bir nevi ihtilâlmiş gibi geliyor adamlara. “Negatif ağırlıklar mı diyorlar? Böyle saçma şey olur mu hiç. Negatif ağırlık!” Ama El Cabir matematiğe negatif değerleri sokmayı başardı, ne zaman? İslâm’da taassup olmadığı devrede. İslâm’ın İslâm olarak yaşandığı devrede 7 safhasıyla birlikte yaşandığı devrede. Ve şu anda dünya ilmi, El Cabir’in zamanındaki ilimden aslında, ilmi taassup yüzünden daha geride, parçacık fiziği yani nükleer fizik açısından.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İslâm ülkelerinin geri kalmasının bir başka sebebi, dînî taassuptur. Taassuplar varsa tekâmül yani gelişme yani ilerleme yoktur. Taassup; taassup sahiplerinin ilimsizliklerini gizlemek için sığındıkları bir sığınaktır. Ve ilmin gelişmesini ister dîn olsun, ister dînin dışındaki ilimler olsun, (dîn de bir ilimdir) onu olduğu yerde dondurmak, sıfırlamak ve o donduğu noktada bu işi bitirmek, örtbas etmek. Aman kimse duymasın diye herkesin duymasını engellemeye çalışmak ve reddetmek; işte dîndeki taassup.

Bu konuşmamızda size dedik ki: “İslâm 7 tane safhadan ibarettir. Bu 7 tane safha da Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe tarafından yaşanmıştır.” Kur'ân-ı Kerim ondan evvel bütün peygamberler zamanında aynı dînin yaşandığını ifade ediyor. Öyleyse hadi gelin bakalım Kur'ân-ı Kerim’e. İslâm’ın 7 safhasından bahsettiğimiz zaman Kur'ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber sahâbenin de Allah'a ulaşmayı dilediklerini kesinleştirmiş. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olduklarını kesinleştirmiş ve diledikleri şeye ulaştıklarını, ruhlarını Allah'a ulaştırdıklarını kesinleştirmiş, âyetler açık. Şimdi, bakıyoruz Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki sahâbe için:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar sözü dinlerler ve sözün en güzeline tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir. Yani ruhlarını Allah'a ulaştıranlardır.”

“Ruhun Allah'a ulaşmasına hidayet” diyor Allahû Tealâ, “Ruhun hidayeti” diyor. Âli İmrân- 73:                     
 

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).

                   
“innel hudâ hudallâhi.

innel: muhakkak ki.
hudâ: hidayet.
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır.

Öyleyse bütün sahâbe hidayete erdiyse, hepsi ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar. Zaten daha ötedeki kademelere geçtikleri tespit edildiğine göre Kur'ân-ı Kerim’de burası kesin. Ama sırf bu konudaki bir âyet-i kerimenin varlığı sebebiyle bunu kullandık. Bütün sahâbe 3. safhaya ulaşmış. Peki, bütün sahâbe 2. safhaya da ulaşmışlar mı? Yani tâbî olmuşlar mı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e. İşte Fetih Suresi 10. âyet-i kerimesi:

48/FETİH 10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


“Habibim! Sana biat etmek, Allah'a biat etmek demektir. Sana tâbî olmak, Allah'a tâbî olmak demektir. Orada sana tâbî oldukları zaman, biat ettikleri zaman onların ellerinin üzerinde Allah'ın eli vardı.” diyor.

El öpmüş tâbî olan sahâbe. Sadece bir el öpülürse o el, el öpenin elinin üzerindeki eldir. Eğer söz konusu olan şey toka etmekse, iki elden ikisi de birbirinin üzerinde değildir. Başparmaklar iki elin üzerindedir ama eller aynı hizadadır. O zaman elin (ellerden) birinin diğerinin üzerinde olması lâzım ve Allahû Tealâ: “Onların ellerinin üzerinde.” dediğine göre, el öpenlerin ellerinin üzerinde ancak el öptürenin eli olabilir. Onun da diğer elin üzerinde olması lâzım ki el öpme olayı tahakkuk etsin. Yoksa iki el de tokada birbirinin üzerinde değildir.”

Şimdi sonuca ulaşıyorum. Bakıyoruz ki Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e bütün sahâbe tâbî olmuş. Zaten bu konuda bir ihtilaf da yok. Bütün bu dîni taassubun sahipleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sahâbenin tâbî olduğunu kesinlikle kabul ediyorlar. İddiaları; artık ondan sonra tâbiiyet yoktur tarzında. Geçelim, demek ki 2. safha, tâbiiyet tamamlanmış.

3. safha, ruhu Allah'a ulaştırmak, tamamlanmış. Öyleyse kimler ruhlarını Allah' a ulaştırabilir? Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler. Ötekilere, Allahû Tealâ geniş anlatımda pek çok defa anlattığımız gibi ruhlarını Allah'a ulaştırma imkânını vermiyor, mutlaka bunu dilemeleri lâzım. Şimdi ruhlarını Allah'a ulaştıranların, Allah'a ulaşmayı dileyenler olduğunu söylüyor, Ra’d Suresi- 20. 21. 22. âyetleri:

13/RA'D 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D 22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


“Onlar sabırla Allahû Tealâ’nın Zat’ını dileyenlerdir.”

Kimler, Allah'ın Zat’ını dileyenlerdir? Ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıranlar, Allah'ın Zat’ını dileyenlermiş. Demin gördük ki bütün sahâbe ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar. Öyleyse başlangıç kademesi, Allah'a ulaşmayı dilemek. Hepsi dilemişler. 12 tane ihsanla hepsi mürşidlerine, kâinatın en büyük mürşidi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşmışlar ve tâbî olmuşlar; 2. safha.

Sonra mı? Sonra ruhlarını Allah'a ulaştırıp ruhlarını Allah'a teslim etmişler. 3. safha.

3. âyet: Rad-20, 21, 22, birinci gruba ait. Bütün sahâbe dilemişler. Fetih-10: Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Zumer-18: Bütün sahâbe hidayete ermişler, ruhlarını Allah'a ulaştırıp teslim etmişler.
 
Öyleyse Kur’ân açık ve kesin olarak bunu söylüyor. Sonra ne olmuş? Sonra Kur'ân-ı Kerim de fizik vücutlarını da teslim etmiş 25. basamağa da ulaşmışlar.  

Allahû Tealâ diyor ki Âli İmrân Suresinin 20. âyet- kerimesinde:     

3/ÂLİ İMRÂN 20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habibim! O kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar biz hepimiz vechimizi; fizik vücudumuzu Allah'a teslim ettik.”

Bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişler, 4. safha.

Bütün sahâbe daimî zikre de ulaşmışlar. Zumer Suresi 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor.  Allahû Tealâ Âli İmrân Suresi 190., 191. âyetlerinde ulûl’elbabın vasıflarını veriyor.

3/ÂLİ İMRÂN 190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


“O ulûl’elbab kullarım var ya, onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de Allah'ı zikredenlerdir.” diyor.

Öyleyse bütün sahâbe ulûl’elbab olma şerefine ermişler. Bütün sahâbe daimî zikre ulaşmışlar yani nefslerini de Allah'a hepsi teslim etmiş.

Peki, 6. kademe olan irşada ulaşmışlar mı? Hepsi ulaşmışlar. İşte Allahû Tealâ buyuruyor; Hucurât-7:

49/HUCURÂT 7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah'ın Resûl’ü var. Eğer o sizlere tâbî olsaydı bundan çok zarar görürdünüz. Hatta Allah'ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi ve hepinizin kalbini müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ bütün sahâbe için.

Bunu söylüyor Allahû Tealâ; bütün sahâbenin irşada ulaştığını. Daha ötesi, bütün sahâbe iradelerini de Allah'a teslim etmişler. Bihakkın takvanın sahibi olmuşlar. Bihakkın takvanın sahipleri iradelerini de Allah'a teslim edenler. Bakara-136’da, sahâbenin de Allah'a Hz. İbrâhîm gibi, Hz. Yakup gibi o standartlarda bir teslimle teslim olduğunu ifade ediyor.

2/BAKARA 136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)’a, İsmail (as.)’a, İshak (as.)’a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)’ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab’leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O’na teslim olanlarız.”


Yetmez, Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi, o teslimin sonunda Allah'ın insanlara verdiği payeyi ifade ediyor.

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


Bütün sahâbe irşad makamının sahibi olmuşlar. İradelerini Allah'a teslim ettikleri kesin. Böyle bir ortamda ilmî taassuba bakıyoruz sevgili kardeşlerim, İslâm ülkelerinin geri kalmışlığının arkasında yatan gerçek faktör; 7 safhanın 6’sını reddediyorlar. Sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olma kesimini reddedemiyorlar, ötekilerin hepsini reddediyorlar; Kur’an’da âyet-i kerimelerle sabit olmasına rağmen.

Öyleyse nereye ulaşıyoruz? Sadece İslâm’da ilmî taassup sebebiyle geri kalmışlık söz konusu değil, dînî taassup sebebiyle de geri kalmışlık söz konusu ve kâinattaki değişmeyen tek dîn kitabı Kur'ân-ı Kerim, bütün insanlığa ikinci bir dînin mevcut olmadığını, sadece “Hz. İbrâhîm’in hanif dîni” dediği Allahû Tealâ’nın, “Hz. Âdem’in de (ilk peygamber olan, ilk insan olan) Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizin de son peygamber olan dîni olan, tek dîn o dîndir.” diyor Allahû Tealâ. Ama İslâm ülkelerinin %90’dan fazlası bu dînin gerçek vasıflarını kabul etmiyor durumda şu anda. Elbette Allahû Tealâ onlara bütün İslâm âlemine açık bir şekilde Allah'ı reddetmeleri, Allah'ın dînini reddetmeleri söz konusu olunca elbette Allahû Tealâ onlara, onların tekâmül etmeleri için imkânı vermiyor.

Ve sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu devir hidayet devridir ve onların bütün karşı koymalarına rağmen, biz sizlere hidayeti anlatmak mecburiyetindeyiz. Bununla vazifeliyiz. Hidayet asrının (asr-ı hidayetin) hidayet görevi bize verildiği için, Allahû Tealâ tarafından. Öyleyse insanlardan duymanız mümkün olmayan, özellikle gizlenen hidayetin ne olduğunu sizlere anlatmakla, öğretmekle, yaşatmakla vazifeliyiz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İslâm ülkeleri hem ilmî taassuptan, hem dînî taassuptan, Allahû Tealâ tarafından bu seviyede bırakılmıştır. Bu bir Allah'ın cezalandırmasıdır. İslâm âlemini, Allahû Tealâ cezalandırıyor ve geri kalmışlığı içerisinde o standartlarda bırakıyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu akşamki bu sohbetimiz de inşaallah burada tamamlanıyor.  Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sohbetimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R