}
Âmenû Olmak (İslâmî ve Tasavvufi Kavramlar-24) 12.08.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 104256

SOHBETİN ADI: İSLÂMÎ VE TASAVVUFÎ KAVRAMLAR-24 (ÂMENÛ OLMAK)
TARİHİ: 12.08.2002


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! İnşaallah sizlere “Âmenû olmak” kavramını anlatmak istiyorum. Âmenû olmak!

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi, âmenû olmuştur. Kur’ân’ın 7 temel kavramından bir tanesi âmenû olmaktır. Bu temel kavramları sayalım:

1. kavram: Âmenû olmak.
2. kavram: Allah’ın rızasını kazanmak, rıza.
3. kavram: Felâh.
4. kavram: Takva.
5. kavram: Hidayet.
6. kavram: Allah’a kul olmak.
7. kavram: Allah’a teslim olmak.

Bu kavramların her birisi 7 tane safha içerir. İslâm, bu kavramların her biriyle ayrı bir cepheden şekillenir. Baktığımız zaman görüntü hep aynı esasları muhtevîdir, 28 tane basamak ama her kavramda başka bir açıdan bakıyoruz. “Âmenû” kelimesi, “îmân” kelimesi, “mü’min” kelimesi, “âmentû” kelimesi hepsi aynı kökten geliyor.

Îmân, inanç mânâsına gelen bir kelime (Türkçe/ inanç). Arapçada aynı kökten biliyorsunuz ki, her kelime üç tane sessiz harften oluşur. Arapçada sesli harf diye bir harf yok, hepsi sessiz harf olarak değerleniyor. Bunun iki istisnası var. Birisi “Elif” birisi de “Ayn” onun dışında hep harfler bildiğimiz sessiz harfler. Üç sessiz harf bir kök oluşturur. Bu kökten 28 taneye kadar kelime üretilir. Bir kısmı kullanılır bir kısmı kullanılmaz. Mesela “Şugul” kökünden işgal, meşgul, meşgale gibi kelimeler türer.

İşte âmenû olmak da “îmân” kelimesinin muhtevasını verir. 7 tane kavramdan bir tanesi âmenû olmaktır. Sadece inanç mânâsını taşıyan bu kelime; 3. basamakta, 14. basamakta, 21. basamakta, 25. basamakta, 27. basamakta, 28.basamağın 4. ve 5. kademelerinde ayrı ayrı anlamlar ifade eder. Allah’a doğru yükselmek, kemâl derecelerinde olgunlaşmak, fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek bir kemâlât ister. Olgunlaşma, manevî değerlerin giderek artması, nefsin afetlerinin giderek yok olması.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Öyleyse geniş bir spektrum içerisinde 28 basamak içerisinde âmenû olmanın standartlarına bakalım.

1. basamaktaki insanlar, olayları yaşarlar. Herkes yaşar.
2. basamakta insanlar olayları değerlendirirler. Bu değerlendirmeye göre değer kazanır her şey. İnsanlar olayları değerlendirirken ya yanlış değer ölçüleri kullanırlar ya doğru değer ölçüleri kullanırlar.

İşte bunlardan her kim doğruya daha yakınsa onlar, Allahû Tealâ tarafından seçilir. Kişinin olayları değerlendirmesi, olayların karşısındaki davranışlarıyla Allahû Tealâ tarafından ölçülür. Kiramen kâtibîn melekleri kişinin hem düşüncelerini hem de fiillerini (ef’alini “ef’al” fiiller demek); yaptıkları işlevleri üç boyutlu olarak hayat filmine alırlar.

Bunun mânâsı nedir? Bunun mânâsı, kişinin düşünceleriyle kastettiği şey neyse olayların buna göre hangi ölçüde şekillendiği değerlendirilir. Bir kişi isteyerek, kastederek başka bir insana bir zarar verebilir, onu öldürebilir. Bir başkası da birisini öldürmüştür ama aklından bile geçirmemektedir o kişiyi öldürmeyi. O sırada vücut bulan bir kaza buna sebebiyet vermiştir. Neticede ikisinde de birisi ölmüştür. İki olayda da bir ölü vardır. Birisinin başka birinin ölümüne sebebiyet vermesi vardır. Ama bir tanesi düşünce platformunda onu kast etmiştir, tasarlamıştır. Taammüden cinayeti işlemiştir, ötekinde ise böyle bir olay söz konusu değildir. Bir kaza oluşmuştur ve ikinci kişi ölmüştür. O zaman bunların kaybettikleri dereceler aynı olabilir mi? Birisi yalnız dikkatsizliği sebebiyle derecat kaybedecektir, öteki taammüden bir insan öldürme sebebiyle derecat kaybedecektir. İkisinin arasında bir uçurum vardır derecat açısından.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ kişinin aklından geçenleri de bilir, fiilini de bilir ve düşünce sisteminde bu fiillerin çoğu hayra dönükse, o kişi kalbinde Allah’ın hayır gördüğü bir kişidir. Ve seçilir Allahû Tealâ tarafından. İkinci basamak, Allah’ın seçmesi veya seçmemesi söz konusu olan bir basamaktır. Kimin kalbinde hayır tarafı ağır basarsa, davranışları hayır cephesinden daha fazlayı oluşturuyorsa o kişi, Allah’ın kalbinde hayır gördükleridir. Allah onları mutlaka seçer. Kimin de kalbinde şer tarafı ağır basıyorsa davranışları itibariyle, olaylara gösterdiği tepkiler itibariyle ağır olan şer tarafıysa kişinin davranışlarının neticesi, o zaman seçilmez kişi. Seçilenlerden de hepsi Allah’a ulaşmayı dilemezler. Ama konumuz burada başlıyor sevgili kardeşlerim.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse sadece onlar, 28 basamağın üçüncüsüne geçebilirler. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi hangi şartların içinde olursa olsun, o kişi 2. basamaktan yukarıya çıkamaz. İslâm’ın 5 tane şartını en büyük standartlarda yerine getirsin, başka ameller işlesin ama o kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa Allah’ın olmazsa olmaz şartının dışında kalmıştır. Olmazsa olmaz şartı, Allah’a ulaşmayı dilemektir yani âmenû olmaktır.

İşte 3. basamak sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Kişi burada. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi buradadır sadece ve o âmenû olmuştur, Allah’a ulaşmayı dilediği için. Allahû Tealâ buyuruyor ki Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar ki, bize mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel bize ilkâ etmeyi ulaştırmayı) dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Onların gideceği yer ateştir kazandıkları dereceler itibariyle.”

Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi için başka sebeplerin hepsini terazinin öbür tarafına toplayın, kişiyi kurtarabilecek olan bütün sebepleri toplayın terazinin bir tarafına koyun. Öbür tarafta da Allah’a ulaşmayı dilemek olsun. Kişi Allah’a ulaşmayı dilememiş ama onu kurtaracak olan, onun dışında her şeyi yapmış. Bu kişinin gireceği yer; ne yazık ki cehennem sevgili kardeşlerim!

Öyleyse âmenû olmak bu kadar önemi bir mefhum Kur’ân-ı Kerim’de. Peki ya kişi dilerse? Allah’a ulaşmayı dilerse! İşte Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinin tam zıddı olan âyet-i kerime, Ankebût Suresinin 5. âyet-i kerimesidir.

29/ANKEBÛT 5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.


Diyor ki Allahû Tealâ: “Kim Allah'a mülâki olmayı dilerse, Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.” Yani? Yani Allahû Tealâ o kişiyi mutlaka Kendisine ulaştıracaktır ve bu bir kurtuluştur. Mutlak cenneti muhtevasına alır. Öyleyse ne olur Allah’a ulaşmayı dileyen kişi? Allah, âyet-i kerimesinde de söylediği gibi kişiyi o güne mutlaka ulaştırıyor, ruhu mutlaka Allah’a ulaşıyor.
 
Şimdi bir kısım insanlar diyecek ki bize: “E biliyoruz ki herkesin ruhu Allah’a ulaşacak zaten.” Eğer kişi hayattayken ulaştırmadıysa ölümünde ulaşacak ama Allah için makbul olan, hayatta insanın ruhunu Allah’a ulaştırması. Kişiyi velîyullah kılacak veya evliyaullah kelimesi de kullanılıyor. Evliyaullah kılacak yani Allah’ın evliyası kılacak olgunun başlangıç noktası budur. Bu yoksa, insan Allah’ın evliyası, Allah’ın dostu olamaz. Allah’tan müjdeler alamaz.

İşte sevgili kardeşlerim, âmenû olmanın başlangıç noktası Allah’a ulaşmayı dilemek. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin âmenû olduğunu söylüyor. Konunun başlangıcı bir dilek ve hayatınızın en önemli kararı, ya Allah’a ulaşmayı dileyen birisiniz ya da dilemeyen birisiniz. Dilemişseniz hayatınızın en önemli kararını verdiniz; sizi cehennemden cennete ulaştıracak olan temel faktörü gerçekleştirdiniz.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ âmenû olanları mutlaka Kendisine ulaştıracağını sadece bu âyette söylemiyor (yani Ankebût-5’de). “Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.” Yani “Biz, o Bize ulaşmayı dileyen kişilerin ruhlarını mutlaka Kendimize ulaştıracağız.”

Bir de Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesinde beyan ediliyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

11/HÛD 29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.


“Hz. Nuh kavmine dedi ki: Ey kavmim! Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları yanımdan kovamam. Çünkü onlar mutlaka Allah’a mülâki olacaklardır. Mutlaka ruhlarını Allah’a ulaştıracaklardır.” Asıl ifadesiyle mutlaka onların ruhunu Allah Kendisine ulaştıracaktır.

Sevgili kardeşlerim! Kimin ruhu hayattayken Allah’a ulaşmışsa kesin olarak bilin ki bu, o kişinin eseri değildir. Bu, Allah’ın eseridir!

İşte Şûrâ Suresi 13. âyet-i kerime Allahû Tealâ buyuruyor:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Allah, kullarından dilediklerini Kendisine seçer ve bu seçtiklerinden her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah sadece onları Kendisine ulaştırır.

Ama ifadeye dikkat edin! “Allah ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse siz ulaşmayacaksınız bedava bir olgu, cennetin 3. katına Allahû Tealâ sizi ulaştıracak ve hiçbir gayretiniz gerekmiyor. Bütün vasıfları Allah size kazandıracak. Sizi namaz kılmayı seven, oruç tutmayı seven, zikir yapmayı seven bir kulu yapacak. O, bu şartları üzerinizde olgunlaştıracak. Çünkü sözü var: “Kim” diyor, “Bana ulaşmayı dilerse Ben, onu mutlaka Kendime ulaştırırım.”

İşte Ankebût  Suresinin 5. âyet-i kerimesi net olarak bunu söylüyor. Peki, Vel Asr Suresinin 1. ve 2. âyetleri ne diyor?

“vel asr.” diyor Allahû Tealâ.

103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


vel asri: asra and olsun ki, asra yemin olsun, yemin ederim.
innel insâne le fî husr(husrin): muhakkak ki insanlar, hüsrandadırlar.
illellezîne âmenû: ama âmenû olanlar hariç. Onlar hüsranda değillerdir.

Hüsranda olanlar kimler sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesinde hüsranda olanları açıklıyor.

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Kıyâmet günü mizanlar kurulur.” diyor Allahû Tealâ. “Kimlerin sevapları günahlarından az olursa, sevapları günahlarından daha hafif olursa, kazandıkları dereceler kaybettikleri derecelerden daha az olursa (yani bunların günahları fazla) onlar hüsranda olanlardır.” diyor Allahû Tealâ. “Onların gidecekleri yer cehennemdir. Onlar nefslerini hüsrana düşürenlerdir, hüsranda olanlardır.”

Allahû Tealâ bütün insanların hüsranda olduğunu söylüyor, dört tane istisna veriyor:

1- Allah’a ulaşmayı dileyenler.
2- İrşad makamına ulaşıp tâbî olanlar.

“illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti.”
Ulaşınca mürşide kişi, nefsi ıslah edici ameller işleyeme başlar.

3- “ve tevâsav bil hakkı.”

Nihayet kişinin ruhu Allah’a ulaşır, o zaman o kişi kendisi Hakk’a ulaştığı için başkalarına da Hakk’ı tavsiye eden bir özelliğin sahibi olur.

4- Sonra mı? Sonra da kişi daha sonra nefsini en sonra da iradesini Allah’a teslim eder ve sabrın sahibi olur. “Sabrın sahibi olanlar.” diyor.

Başlangıç noktasına bakıyoruz sevgili kardeşlerim! Görüyoruz ki; âmenû olanlar kurtuluşa ulaşanlar. Âmenû olmanın asgarî standardı, en az standardı, en düşük seviyesi Allah’a ulaşmayı dilemektir; 3. basamak. Sevgili kardeşlerim! Kim 3. basamağa gelmişse (Allah’a ulaşmayı dilemişse) onu rahatlıkla 7. basamakta sayabilirsiniz. Çünkü birkaç dakika içinde o kişiyi Allahû Tealâ 7. basamağa ulaştırıyor. 4. basamakta Allah o kişiye Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor. Kim Allah’a ulaşmayı dileyerek 12 ihsanla mürşidine tâbî olursa, onun üzerinde de Allah’ın Rahîm esması tecelli eder. Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime, Hz. Yûsuf diyor ki:

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs, şerri emreder ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği kişiler hariç.”

İşte böyle bir dizaynda kişinin bir yeni hedefe doğru yönlenmesini görüyoruz. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ 5. basamakta o kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi alıyor. İrşad makamına bakan ama sadece bakan O’nu irşad makamı olarak görmeyen kişilerin hepsinin gözlerinde sadece hicab-ı mesture var. Kulaklarındaki vakrayı alıyor Allahû Tealâ; irşad makamı konuşurken, hidayet makamı konuşurken. O’nun hidayete müteallik sözlerini kişi hiç anlamıyor mânâsına varamıyor.

İşte bunlar da işitmeyenler, kulaklardaki vakra sebebiyle Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Allahû Tealâ 6. basamakta vakrayı alıyor. Bu kişilerin kalplerinde ekinnet var. Allahû Tealâ 7. basamakta, ekinneti kaldırıyor kişinin kalbinden ve yerine ihbat koyuyor Hacc Suresinin 53. âyet-i kerimesine göre.

22/HACC 53: Li yec’ale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin).

Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîm’den uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).


Bütün insanların kalplerinde ekinnet var, bütün insanların gözlerinde hicab-ı mesture var, bütün insanların kulaklarında vakra var ve bütün insanların kalpleri ve kulakları, işitme hassaları mühürlü, gözleri de kör.

İşte Allahû Tealâ körleri görür hale getiriyor ve bu insanların ölüler olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Gözlerdeki hicab-ı mestureyi açmadıkça, kulaklardaki vakrayı almadıkça, kalplerdeki ekinneti alıp yerine ihbatı koymadıkça o insanların ölü olduklarını söylüyor Allahû Tealâ. Bu, insanların birinci hayata geçirilişi. Ne zaman? Âmenû oldukları zaman; Allah’a ulaşmayı diledikleri zaman Allah insanları diriltiyor. Diyor ki İsrâ-43 ve 44. âyet-i kerimelerinde:

17/İSRÂ 43: Subhânehu ve teâlâ ammâ yekûlûne uluvven kebîrâ(kebîren).

O (Allah), onların söylediklerinden Sübhan’dır (münezzehtir) ve Üstün’dür, Yüce’dir, Büyük’tür.

17/İSRÂ 44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran).

7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Halim’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).


“Habibim! Sen Allah’ın tekliğini söyleyerek Kur’ân-ı Kerim’i onlara kıraat ettiğin zaman, Biz onlarla senin aranda bir hicab-ı mesture koyarız (yani onların gözlerinde hicab-ı mesture vardır). Onların kulaklarında vakra vardır; seni işitmezler, onların kalplerinde ekinnet vardır; seni idrak edemezler.” buyuruyor.

İşte bu ekinnetin alınması olayını gerçekleştiriyor Allahû Tealâ, yerine ihbat koyuyor. “O kendilerine ilim verilenler irşad makamının Hakk’tan gelen şeyleri söylediğinden emin olsunlar diye.” diyor Allahû Tealâ. “Onların kalplerinin içine ihbat koyarız.” diyor. Böylece 7. basamağa ulaşıyoruz. Allah’a ulaşmayı diledikten kaç dakika sonra? 3dk, 4dk, 5dk sonra en çok. Allah’a ulaşmayı dilememizin ardından Allahû Tealâ onları derhâl görüyor, talebi işitiyor, biliyor, derhâl bu işlevleri vücuda getiriyor. Ve her işlevle de bize derecat kazandırıyor. Muradı ne? Allah’a ulaşmayı dilediğimiz için kazandığımız derecelerin kaybettiklerimizi aşması gerekiyor. Allahû Tealâ, sadece bir dilek üzerine bize verdiği bu ihsanlarla devamlı derecat kazandırıyor bize. 8. basamakta Allah kalbimize ulaşıyor. 9. basamakta kalbimizin nur kapısını Allah’a çeviriyor. Biz, Allah’a ulaşmayı dileyen birisiyiz. 7. basamakta bu kesinleşir. 3. basamakta Allah’a ulaşma dileğimizi biz dileriz. 4. basamakta Allah görür; işlevlerini derhâl gerçekleştirir. 3. basamağa ulaşan herkes aslında 7. basamaktadır. Birkaç dakika içinde 7. basamağa ulaştırılır ve o kişi âmenû olmuştur. Allah’a ulaşmayı dilemiştir.

Allah’a ulaşmayı dilemek üzerimize farzdır. Bu sebebe dayalı olarak kurtuluruz. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilediler. Allahû Tealâ bütün sahâbenin Allah’a ulaştığını, hidayete erdiğini söylüyor, Zumer-17 ve 18:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


“Onlar ki” diyor Allahû Tealâ sahâbe için, “Şeytana kul olmaktan içtinap ettiler ve Allah’a kul olmayı başardılar (şeytana kul olmaktan içtinap etmeyi, kaçınmayı başardılar), şeytana kul olmaktan kurtuldular ve Allah’a kul oldular. Kullarımı müjdele!”

Sonra da 18. âyet-i kerimesinde: “Onlar, sözü dinlerler.” diyor. “Sözün ahsen olanına tâbî olurlar, hepsi hidayete erdiler.” diyor.

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar ve bir sonuca ulaşmış bütün sahâbe, Allah’a ulaşmak. Peki, kimler Allah’a ulaşırlar? Allah’a ulaşmayı dileyenler. Neyi gördük? Sahâbe Allah’a ulaşmış. Peki, Allah’a ulaşmayı dilemişler mi? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ: “Allah’a ulaşanların hepsi Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.” diyor. Ra’d-20, 21, 22:

13/RA'D 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D 22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): onlar, Allah’ın ahdini yerine getirdiler.
(Yani ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ederler.)

ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): ve misaklerini bozmazlar.
vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.
ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi): ve kötü hesaptan (yani kıyâmet günü olan kötü hesaptan, günahlarının sevaplarından fazla çıkmasından, bu sebeple cehenneme gitmekten) korkarlar.
ve yahşevne rabbehum: ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar.
vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: ve onlar, sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.

Kimmiş ruhlarını Allah’a ulaştıranlar? Sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlermiş. Aynı kişiler fizik vücutlarını da nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ediyorlar 20. âyet gereğince. R’ad Suresinin 20. âyet-i kerimesi gereğince. Öyleyse 14 asır geriye gittiğimiz zaman bütün sahâbenin âmenû olduklarını görüyoruz. Hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişler.

Âmenû olmak, size 1. kat cenneti mutlak olarak sağlar. 7 tane âmenû olma kademesi, 7 kademedeki cennetler için sebep teşkil eder. Yalnız 7. katta cennet değil, cennetler vardır. Orada 3 kademe cennet söz konusudur ama hepsi 7. kattaki Adn cennetleri adını alırlar.
 
imdi 1. kat cennet, Allahû Tealâ bütün insanlara bu muhtevayı veriyor. İnsanlara açıklıyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o sadece, evet sadece Allah’a ulaşmayı dilediği için âmenû olmuştur. Allah’a ulaşmayı dilediğinden, Allah’a ulaşmayı emin olarak dilemiştir. Yani ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracağından emin olarak Allah’a ulaşmayı diliyor.  Allahû Tealâ Bakara Suresinin 45. ve 46. âyetlerinde diyor ki:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


Diyor ki Allahû Tealâ: “Allah’tan sabırla ve hacet namazıyla (namazla) istianeyi isteyin. Bu muhakkak ki büyük bir iştir, zor bir iştir. Ama huşû sahipleri için zor değildir. Onlar yakîn hasıl ederek kesin şekilde inanırlar ki, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır. Allah’a mülâki kılacaklardır. Ölümden sonra da ruhları Allah’a ulaşacaktır.”

Öyleyse kim bu âmenû olanlar? Bunlar Allah’a inanıyorlar, 1. özellikleri. 2. özellikleri, Allah’a ruhun ölmeden evvel ulaştırılması lâzımgeldiğine inanıyorlar. Bunun Kur’ân-ı Kerim’de bir vakıa olarak zikredildiğinden eminler, farz kılındığından da eminler. Ve ruhlarını mutlaka Allah’a ulaştıracaklarından da eminler.

1- Allah’a inanmak.
2- Allah’a mülâki olmaya inanmak.
3- Bunun farz olduğuna inanmak.
4- Ve kendi ruhlarını da mutlaka Allah’a ulaştıracaklarına inanmak, emin olmak.

İşte bu insanlar huşû sahipleridir. Âmenû olmanın temel vasfı da budur. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi bu inancın sahibi kılınacaktır Allahû Tealâ tarafından. O sadece Allah’a ulaşmayı dileyecektir. Ama Allahû Tealâ’nın ona verdiği imkânlarla kişi Allah’ın öğretisiyle öğrenecek ve emin olacaktır ki, bütün insanlar ruhlarını Allah’a ulaştırmak mecburiyetindedirler. Bu, insanların üzerine farz kılınmıştır Allahû Tealâ tarafından. Tam 12 defa ve bu kişi bu farzı yerine getireceğinden; ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracağından emin olmuştur, kesin olarak inanmıştır ona. Çünkü Allahû Tealâ’nın garanti âyetleri onu bu noktaya ulaştırmıştır. Ve bu kişi Allahû Tealâ’dan tam 12 tane ihsan alacaktır. Bir kısmını söyledik. Allahû Tealâ’nın o kişinin kalbine ulaştığını söylemiştik Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesine göre.

64/TEGÂBUN 11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


Bundan sonra Allahû Tealâ o kişinin kalbindeki nur kapısını Allahû Tealâ’ya çevirecektir. Kaf Suresi 32. ve 33. âyet-i kerime:

50/KAF 32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.


Allahû Tealâ burada o kişinin kalbine Allahû Tealâ tarafından ihbat konulduğunu ondan sonra kalbinin nur kapısının Allah’a çevrildiğini söylüyor. Kaf-33:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


“Onlar ki gaybda Rahmân'a huşû duyarlar, onların kalpleri Allah’a çevrilir.” diyor Allahû Tealâ.

Kalplerin Allah’a çevrildiği vakıasıyla karşı karşıyayız. Sonra mı ne olur? Sonra Allahû Tealâ o kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açar, En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince.

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


“fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi): Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse, hidayete erdirmeyi dilerse onların göğsünü teslime açar.” diyor Allahû Tealâ.

Allahû Tealâ insanların göğsünü teslime açıyor. İşte böyle bir dilekle Allahû Tealâ’nın kişinin göğsünü teslime açması söz konusu. Yani göğsünden kalbine Allah’ın bir nur yolu açması söz konusu. Bundan sonra kişi zikir yapacak, zikir yaptığı zaman Allah’ın rahmeti ve fazlı o kişinin göğsüne gelecek. Eskiden göğsünden Allah’ın Zat’ına geri dönerken kalbine yol açılmadığı için bu noktadan itibaren göğse kadar gelen ve kalbe girmek üzere programlanmış olan rahmet ve fazl oraya indikten sonra, açılmış olan kendilerine uygun şifredeki yolu görerek o yola göre programlanmışlardır. Kalbe ulaşırlar; göğsün yarıldığı yerden o yolu takip ederek kalbe ulaşırlar ama kalp mühürlüdür. Fazl adı verilen nurlar hiç kalbe sızamazlar ama rahmet nurları sızar.

Burada sızıntı başlar; kişi zikir yaptığı zaman rahmetin sızıntısı başlar. Burası 10. basamakta göğsümüzden kalbimize nur yolu açılıyor. Bir sonraki basamakta da zikir başlıyor ve kalbimize Allah’ın nurları (rahmet nurları) sızmaya başlıyor. Ve bu sızıntı %1’i, neticede %2’yi buluyor, daha yukarı yükselemiyor. Kalpte “küfür” kelimesi buna kesin bir engel. Bütün insanların kalbinde “küfür” kelimesi vardır. Kalpleri mühürlü olan bütün insanlara “kâfirler” diyor Allahû Tealâ. Kalplerinin içinde de küfür kelimesi olduğu için bu küfür kelimesi nefsin bütün afetlerini kendine çekiyor, kalpte sapasağlam durmalarını temin ediyor, nefsin kalbinde. Nefsin kalbi kapkaranlık ve sertleşmiş durumda, taş gibi ama rahmet de kalbe sızmaya başlamış.

Peki sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler daha sonra ne oluyor? Daha sonra nefsin kalbinde bu nurlar %2’yi buluyor. Kişi huşû sahibi oluyor. Allahû Tealâ bu noktada diyor ki: “O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hak’tan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı gelmedi mi?” Bu nur rahmet nurudur. Kişi huşû sahibi oluyor, huşû sahibi olan kişi söylediğimiz gibi;

1- Allah’a inanan,
2- Allah’a ruhun ulaştırılmasının Kur’ân’da mevcut olduğuna inanan,
3- Bunun ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmanın farz olduğuna, 12 defa farz olduğuna inanan,
4- Ve 4. faktör, kendisinin de bunu gerçekleştireceğinden emin olan kişi.

Neden emin? Çünkü Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırmayı garanti ediyor. Kişi garanti etmeye kalksaydı bundan emin olamazdı. Çünkü hangi gün hangi hatayı yapacağını insanoğlu bilmez ama Allah garanti ediyor. Düşünüyor; Allah garanti ettiğine göre “Mutlaka bu hedefe ulaşacağım.” Ve Allah’a ruhunun ulaşabilmesi için ruhun vücuttan ayrılması lâzım. Bunun için de devrin imamının ruhunun başının üzerine gelmesi lâzım ama tâbiiyetten önce bu mümkün değil, mutlaka tâbî olması gerekiyor.

Ve Allahû Tealâ bunu gerçekleştirmek üzere, o kişinin talebi üzerine, hacet namazı kılması üzerine ona mürşidini gösterir. Herkesin ulaşabileceği bir yerde mürşidi mutlaka vardır. Ve kişi mürşidine ulaşıyor, önünde diz çöküp tövbe ediyor ve tâbiiyetini gerçekleştiriyor. Allahû Tealâ tâbiiyeti farz kılmış. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e 14 asır evvel bütün sahâbe tâbî olmuşlar. Fetih-10:

48/FETİH 10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


“Orada ağacın altında… Habibim! Sana biat etmek, sana tâbî olmak Allah’a biat etmek, Allah’a tâbî olmak demektir. O ağacın altında sana tâbî oldukları zaman onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.”

Yani Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tecelli ediyordu ve eli onların üzerindeydi. Öpülen el daima öpen kişinin elinin üzerindedir, öpülebilsin diye.

Öyleyse böyle bir dizayn sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İşte bu dizayn içersinde kişi irşad makamına, Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıyor ve tâbî oluyor. Ve tâbî olduğu an kişi, 2. defa âmenû olmuştur. 1. âmenû oluş; Allah’a ulaşmayı dilemesi anında oluşuyor. 2.’si Allah’ın kendisine 12 tane ihsan vermesiyle ki 12. ihsan, Allah’ın o kişiye mürşidini göstermesidir. Ve 12 ihsanın neticesinde 12. ihsanda bu kişi mürşidine ulaşmıştır. Tövbeye hazırdır. Allah’a ulaşmayı dilediği zaman 1. kat cenneti bu kişi hak etmişti. Dünya saadeti başkalarından farklı değildi, o da mutsuz bir insandı. Burada da henüz dünya saadeti başkalarından farklı değil kişinin. 14. basamağa kadar gelmiştir. Ama nefs tezkiyesi başlamamıştır. Bu sebeple nefsindeki bütün afetler hâlâ Allah’ın bütün emirlerine karşı gelmekte, Allah’ın yasaklarına riayet etmemekte ve devamlı bir savaş nefsle ruh arasında hüküm sürmektedir. Ama bu kişi tâbî olduktan sonra bakınız neler olur: Kişi tabî oldu, 12 tane ihsan aldı. Neydi Allahû Tealâ’nın ölçüsü? 1’e 10. Ve bu tâbiiyetten sonra Allahû Tealâ ona 7 tane de ni’met verdi, tâbiiyeti gereğince.

1. ni’met; diğer bütün muhtevanın da ni’met olmasını sağlayan o, 1. ni’mettir. Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir, Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi.

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanlarının başlarının üzerine emrinden ruh ulaştırır. Onlara Allah’a mülâki olma gününün; yevmet telâk(telâkı)’ın geldiğini nezretmek için, geldiğini söyleyerek onları ikaz etmek uyarmak için.” diyor Allahû Tealâ.

Ve Allahû Tealâ o kişinin kalbinin mührünü (mühürlü olan kalbin mührünü) açıyor. Kalbin içindeki “küfür” kelimesini dışarı alıyor, kalbin içine “îmân” kelimesini yazıyor. Ve bu noktada kişi artık mü’min olmuştur. Ve Allah’tan 2. ni’meti almıştır.

3. ni’meti Allahû Tealâ’nın; o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirmektir, Furkân Suresi 70. âyet-i kerime. Bir evvelki âyet-i kerimede (Furkân-69’da), cehenneme gidenlerden bahseden Allah burada:“Ama” diyor, “Âmenû olanlar hariç.” Allah’a ulaşmayı dileyip de mürşidlerine ulaşan ve bu sebeple mü’min olanlar, mü’min olma noktasına ulaşanlar ve nefsi ıslah edici amellere amilüssalihatta başlayanlar. Âmenû olup da nefsi ıslah edici amellere başlayanlar. 14. basamaktaki âmenû oluşu anlatıyor bu âyet-i kerime. “Allah onların bütün seyyiatlerini hasenata çevirir.” diyor.

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Furkân-71:

25/FURKÂN 71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).

Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).


“Ve onların ruhları tövbeleri kabul edilmiş bir şekilde Allah’a döner.”

Tövbeleri kabul edilince ne olur? Günahları sevaba çevrilir. Yani devrin imamının şefaati tahakkuk eder, kişinin günahlarını Allahû Tealâ’nın affetme talebi üzerine günahları affedilir. Devrin imamının talebi üzerine de affedilen günahlar bir defa daha affedilir yani sevaba çevrilir. Allah bu kişiyi, artık cehenneme gitmesine imkân vermeyecek olan şartlara hazırlıyor. Ve böylece 3 tane ni’met oldu.

4. ni’met; kişinin nefs tezkiyesine başlamasıdır. Nedir nefs tezkiyesi? Bu noktada zikir yapan bir kişinin kalbine Allah’ın katından salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl gelir. 4 nur; salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl. Göğsüne gelen bu nur, şifreli yolu takip ederek (göğsünden kalbine açılmış yolu takip ederek) kalbe ulaşır. Allah kalbin mührünü artık açmıştır. Mühür hareketli hale gelmiştir. Mührün üzerine baskı yapan rahmetle fazl mührü zülmanî kapıya kadar indirirler. Zülmanî kapının kilitlenmesini, böylece mühürlenmesini temin ederler ve bu mührün üzerine salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazlın baskısı devam ettiği sürece o kişinin kalbi bu mühür sebebiyle hep şeytanın karanlıklarının kalbe girmesine mâni olur. Ve kişinin kalbi zikir boyunca kararamaz, zikir boyunca %100 nurla dolu olur. Ve bu nurlardan faziletler (fazıllar) “îmân” kelimesinin etrafında toplanmaya başlar.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim! Böyle bir dizaynda nefs tezkiyesi başlar. Nefsin kalbinde “îmân” kelimesinin kutbuna ters manyetik alan taşıyan faziletler (fazıllar), karşıt manyetik alanlar sebebiyle birbirine yapışırlar ve kabin duvarına yazılan “îmân” kelimesinin etrafında ona yapışan faziletler birikmeye başlarlar. İşte bunun adı nefs tezkiyesidir. Nefs, tezkiyeye başlar. Allah’ın 4. ni’meti.

Nefsin tezkiyesine paralel olarak ruh gök katlarında yükselmeye başlar. Her %7 nur birikiminde bir gök katı yükselecektir. 7. defa yükselmesinde 7. gök katına ulaşacaktır. 7. gök katında 7 tane âlem geçip son âlemin, İndi İlâhi’nin Sidretül Münteha’sından sonra dikey olarak Allah’ın Zat’ına yükselecektir (5.ni’met). İşte böyle bir dizayn söz konusu nefs tezkiyesinin başlaması demek ruhun da Allah’a seyr-i sülûk’unun başlaması demek. Yetmez, aynı zamanda fizik vücudun da şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlaması demek (6.ni’met). Bir taraftan şeytanın hâkimiyetinden kurtuluyor ve kurtulduğu kadar, Allah’ın nurlarının hâkimiyetine giriyor. Nefsin kalbi %100 afetlerle dolu ve şeytan sadece nefsinizin afetlerine tesir edebilir. Başka bir tesir alanı yoktur.

Onlar da niçin tesir eder? Çünkü zaten bütün afetler Allah’ın emirlerini yapmamaya programlanmıştır, yasaklarını işlemeye programlanmıştır Allahû Tealâ tarafından. Neden? Denge sağlansın diye. Çünkü ruhun bütün hasletleri Allah’ın emirlerini mutlaka yapmaya, yasak ettiği fiilleri asla işlememeye yöneliktir. İkisinde de 19 rakamı hâkimdir. 19 tane afete 19 tane haslet nefsin afetleri, ruhun hasletleri. Ve negatifle ve pozitifle, eşit kulvara böyle giriyorsunuz. Bütün insanlar hayat boyunca bir yarıştadır. Kim ağırlığı hayırları olan bir yarışı gerçekleştiriyorsa, o hayırlarda yarışmak için olaya başlamıştır. Kim de ağırlığı şerlerde olan bir yarışı sürdürüyorsa, o şerlerde yarışandır.

Öyleyse burada ne olur? Burada kişi nefs tezkiyesine başlar, nefsin afetleri %1, %1 azalır. Azaldıkça şeytan artık oraya gelip faziletler yerleştiği için bir daha da kalpten ayrılması mümkün olmadığı için faziletlere tesir edemez. Şeytan kahrolur buna. Her gün biraz daha elindeki imkânlar gidiyor, o kişiye tesir etme imkânı giderek azalıyor. İşte bu sebeple kişi şeytana kul olmaktan, şeytanın tesiri altında olmaktan kendini kurtarıyor. Allah’a kul olmak yolunda, ne kadar şeytana kul olmaktan kurtarmışsa kendisini o kadar Allah’a kul olmak istikametinde hareket ediyor.

Başlangıçta mı? Başlangıçta şeytan %100 nefsin afetlerine tesir edebilecek hüviyette, zaten söylediğimiz gibi afetler şeytanın bu dileğine açık, buna göre programlanmış. Şeytan da sadece onları azdırıyor. Onlara tekliflerde bulunuyor, onlar da yapıları zaten öyle olduğu için teklifi kabul ediyorlar. Bu sebeple insanlar huzursuz, bu sebeple insanlar mutsuz. Allah’ın güzelliklerini işlemek yerine şeytanın taleplerine boyun eğiyorlar, nefslerinin afetlerine tâbî oluyorlar ve bu, nefsle ruh arasındaki kavgayı devamlı olarak sürdürdüğü için kişiyi huzursuz ediyor. Bir de her yaptıkları günahtan sonra Allah’ın azabı onların üzerine ulaştığı için huzursuz oluyorlar.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu standartta nefsiniz tezkiyeye başlamıştır, Allah’ın 4. ni’meti. Ruhunuz Allah’a doğru yola çıkmıştır. Allah’ın 5. ni’meti. Fizik vücudunuz nefsin tezkiyesi oranında şeytana kul olmaktan kurtulmaya Allah’a kul olmaya başlamış ve devam etmektedir (6.ni’met). Ve iradenizin hidayeti de söz konusudur (7.ni’met). Nefsin afetleri azaldıkça iradeniz güçlenecektir. Karşısındaki güç azaldığı için güçlenecektir. Daha tesirli olarak Allah’ın emirlerinin yapılmasında, yasaklarının işlenmemesinde vücutta hâkim bir rol üstlenecektir.

Ne oldu? Kişi nefs tezkiyesine başladı? 14. basamaktasınız. Nefs tezkiyesine başladınız. Üzerinize 12 defa farz olan bir işlevi gerçekleştirmek üzere harekete geçtiniz. Bu 2. âmenû olduğunuz noktadır. Allahû Tealâ diyor ki: “Ama âmenû olanlar hariç ve nefsi ıslah edici ameller işleyenler hariç. Allah onların bütün günahlarını sevaba çevirir.”

İşte bu âyet-i kerime 2. defa âmenû oluşu ifade ediyor. Nefsi ıslah edici amel işleyen âmenû olanlar ve mü’min olarak nefsi ıslah edici ameller işleyenler. Âmenû olma standardı mü’min olma hüviyetinde. Kim irşad makamına tâbî olup da Allah’ın yoluna girerse o kişi âmenû olmuştur. Bu 2. âmenû oluşudur kişinin. Islah edici ameller işlemek bunun temel tanıtıcı vasfıdır. Allahû Tealâ Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde: “yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete.” diyor. “Ey âmenû olanlar takva sahibi olun ve Allah’a ulaşmaya vesile olanı Allah’tan isteyin.” diyor.

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


İşte âmenû olanların Allah’tan istemeleri 13. basamakta gerçekleşiyor ve Allah onlara mutlaka mürşidlerini gösteriyor. 14. basamakta kişi nefsi ıslah edici amellere başlıyor; ikinci âmenû oluş. Âmenû olanların ikinci safhası, bütün günahların sevaba çevrilmesi ve tanıtıcı vasfı bu kademenin, kişinin mü’min olması. Nefsinin kalbinde 7 tane şart oluştu.

1- Kalbindeki ekinnet alındı.
2- Yerine ihbat konuldu.
3- Kalbinin nur kapısı Allah’a çevrildi.
4- Göğsünden kalbine nur yolu açıldı.
5- Kişi huşû sahibi oldu ve Allahû Tealâ arkadan kalbinin mührünü açtı.
6- Kalbinin içindeki “küfür” kelimesini aldı.  
7- Kalbinin içine îmânı yazdı.

Aslında kalbin mührünün açılması ve hemen arkasından küfrün alınması bir tek muhtevada kabul edilebilir. Çünkü bu iki işlem birbirinin hemen ardından oluyor. Ancak ondan sonra küfür kelimesi alındıktan sonra onun boşalttığı yere Allahû Tealâ “îmân” kelimesini yazıyor ayrı bir işlem. Ama kalbin mührünün açılmasıyla “küfür” kelimesinin alınması birbirinin ardından gelen bir işlemin devamı.

Sonra mı? Sonra kişi sevgili kardeşlerim, ruhu Allah’a doğru yola çıkan, nefsi tezkiye olmaya başlayan, fizik vücudu da Allah’a kul olmaya başlayan bir özellik kazanıyor. 14. basamaktan sonrası bu minval üzere yürüyor. Ruhunuzu Allah’a ulaştırmanız biliyorsunuz ki üzerinize farz. Tam 12 defa Allah’ın üzerinize farz kıldığı bir işlevi, bir yükümlülüğü gerçekleştirmek üzere size düşenleri yaptınız; Allah’a ulaşmayı dilediniz. Allah size 12 tane ihsan verdi. Mürşidinize ulaştınız 7 tane de ni’met aldınız. 7’sini saydık. Ama 3.ni’mete bir ilâvesi daha var Allah’ın. O güne kadar bir sevabınıza 10 katını, 1 derecelik sevabınıza kazandığınız derecelere 10 katını vermesi söz konusuyken o günden itibaren 100 katını vermeye başlıyor Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesine göre.

2/BAKARA 261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.


Ve artık 1’e 100 kazanmaya başlıyorsunuz. Ne zaman? Ruhunuz 1. kata ulaşıncaya kadar.
İşte yeni bir âmenû olmanın başlangıç noktasındayız. Bu âmenû olma, sizi yeni bir safhaya ulaştıracak sevgili kardeşlerim; ruhunuzu Allah’a ulaştıracak, nefs tezkiyesini gerçekleştirmenize sebebiyet verecek.

Ne diyordu Allahû Tealâ? “Kim Allah’a yönelirse Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır.” İşte Allah’a yöneldiniz, Allah’a ulaşmayı dilediniz. Şimdi Allah’a ulaşmak üzere yola çıktınız. Nefsiniz zikriniz arttıkça tezkiye olacaktır. Yani “îmân” kelimesinin etrafındaki nurlar giderek artacaktır. %1, %2 derken %7 nur artışına ulaştınız nefsinizin kalbinde, fazilet artışına.

Ne olur? Bu %7 nur birikimiyle siz nefsinizin (vücudunuzda bir rehine olan nefsinizin) 1. gök katının kapısını açması sebebiyle ruhunuz zemin kattan 1. gök katına ulaşır; Nefs-i Emmare. Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesi:

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.” diyor Allahû Tealâ. Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç. Böyle bir noktada kişi %7 nur birikimini sağlamıştır. Ruhu da zemin kattan 1. gök katına ulaşmıştır. Orada sadece secde ediliyor, açıkta, sonra 2. bir kata ulaşmak üzere zikriniz artıyor. Nefsinizin kalbindeki nurlar %7’den yukarı doğru çıkarak 2. bir %7 nur birikimine ulaşıyorsunuz; Nefs-i Levvame. Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime:

75/KIYÂME 2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.


“ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).” diyor Allahû Tealâ.
“O levame nefse kasem olsun (Ve hayır o levvame nefse kasem ederim).”

Levm; kınamak demek. Nefsin kınandığı bir noktadasınız ve ruhunuz, nefsinizin kalbindeki 2 defa %7 fazilet birikimiyle ruhunuz 2. gök katında. Burada suvarılma işlemi gerçekleştirilir. Ve yolunuza devam ediyorsunuz. 3. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Mülhime. Allah’tan ilham alıyorsunuz, Şems Suresi 7, 8, 9. âyet-i kerimeler.

91/ŞEMS 7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.

91/ŞEMS 9: Kad efleha men zekkâhâ.

Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.


“O nefse ve onu sevva edene.” diyor Allahû Tealâ. “O nefse şeytanın fücuru da Allah’ın ilhamı da ilham edilir. Kim onu (nefsini) tezkiye ederse o felâha erer. Nefsini tezkiye etti felâha erdi.”

Ve 4. defa %7 nur birikimi, Nefs-i Mutmainne. Fecr-27:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Nefsler sadece zikirle tezkiye olur; biliniz ki nefsler Allah’ı zikretmekle mutmain olur.”

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu): kalpler, Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?” diyor Allahû Tealâ.

Mutmainne, ruhunuz 4. katta. Allah’ın verdiği her şeyin size yettiğinden artık kesinlikle eminsiniz ve yetersiz hiçbir şey yok. Tatmin oluyorsunuz Allah’ın verdiklerinden. 5. defa %7 nur birikimi, Nefs-i Radiye; Allah’tan razı oluyorsunuz. Altıncı defa %7 nur birikimi, Nefs-i Mardiyye; Allah da sizden razı oluyor; ruhunuz 6. gök katında. 3. katta iki katlı bir dergâhta namaz kılan, 3. katla 4. kat arasını Mihenk Mihfezi’nden çıkarak aşan, 4. katta Beyt-ül Makdes’de namaz kılan, 5. katta da Beyt-ül Haram'ın aslında namaz kılan ruhunuz, 6. katta Allah’tan, Allah’ın da sizden razı olduğu zaman sıbgatullah olma mahalline ulaşır.

Burada sıbgatullah olur. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Sıbgatullah olma olayında, Allah’ın boyasıyla boyanırsınız. Beyaz, çok açık yeşil bir beyaz; fosfor yeşiline çok benzeyen, çok açık yeşil, beyaza yakın bir yeşil. Ve Allah da sizden razı olmuştur. Ondan sonra bir basamak kalır. Ruhunuz 7. gök katına ulaşır. %7 nur birikimiyle. 7 defa %7 nur birikimi gerçekleşmiştir. %49 eder fazilet birikimi, ondan evvel %2 huşûda rahmet birikimine kalbiniz sahip olmuştu. Böylece %49 + %2 = %51 nur birikimiyle kişinin ruhu 7. gök katına ulaşır. Altın fetih kapısından içeri girer ve 7 tane âlemi aşar. Ondan sonra da son âlem olan İndi İlâhi’den, varlıklar âleminin sonundan Allah’ın Za’tına ulaşır, Allah’ın Za’tında yok olur. Allah’ın Zat’ına ulaşmak, 21. basamaktır. Burada Allah’ın sizi ulaştırdığı bir sonuç vardır. Nefsinizin kalbi %51 nurla bezenmiştir. Şeytanın hâkimiyeti %100’den %49’a düşmüştür. Allah’ın nurları ise 0’dan %51 hâkimiyete çıkmıştır. Nefsinizin kalbinin yarısından fazlası ruh ile tam bir uyum içindedir. %49’u ise hâlâ kavga içindedir. Mürşidinize ulaştığınız zaman, 2. âmenû oluşta 2. kat cennetin sahibi olmuştunuz. Dünya saadetiniz sıfırdı. Eski, başka insanlar gibiydi. Sıfır olması söz konusu değil. Çünkü ruhunuzun hasletleri de az çok tesirli oluyor vücudunuzda ama burada nefsinizin kalbindeki afetler %49’a düşmüştür. Nefsinizin kalbinin %51’i artık ruhunuzla paralel çalışıyor. Allah’ın bütün emirlerine itaat ediyor, yasaklarını işlemiyor.

Burası 3. defa âmenû olduğunuz yer, burada evvab oluyorsunuz. Ruhunuz Allah’ın Kendisine “meab” dediği, “sığınak” dediği Allah’a ulaşıyorsunuz. “vallahu innehu husnul meab.” diyor Allahû Tealâ. “Vallahi yemin olsun ki; Allah’ın indinde Allah en güzel sığınaktır.” Ve burada dünya saadetinin %51’i sizindir. Çünkü nefsinizin kalbindeki afetler %51 azalmıştır artık şeytanın hâkimiyeti yarıdan aşağı düşmüştür ve şeytanın kulluğunun Allah’ın kulluğundan daha ağır bastığı devreleri geçirmişsiniz demektir. Bu noktadan itibaren artık Allah’ın kulluğu %51 ve daha ötesi olarak sizinledir. Allah’a kulluğunuz, şeytana kul oluşunuzdan daha öteye geçmiştir. Burada evvabların âmenû oluşuyla âmenûsunuz. Kimin ruhu Allah’a ulaşmışsa ruhu Allah’a ulaşan kişi, âmenû olanların 3. kademesine varmıştır. Allahû Tealâ Kaf Suresinin 31 ve 32. âyet-i kerimelerinde diyor ki:

50/KAF 31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.

Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

50/KAF 32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.


“Ve cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaadolunduğunuz cennet budur. Bütün evvab olanlar için ve bütün hafîz olanlar için.”

Evvab olan; meaba sığınmış olanlar demek. Burası âmenû olanların 3. ulaşacakları menzildir. Ruhlarını Allah’a teslim ettikleri nokta, 3. defa âmenû olmak tamamlanmıştır. Ve Allahû Tealâ sözünü yerine getirmiş ve ruhunuzu Kendisine ulaştırmıştır. Fâtır-18’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


“Kim nefsini tezkiye ederse o, bunu kendisi için yapmıştır.”

Neden? Çünkü Allah’a söz vermiştir. “Bunu kendisi için yapmıştır ve ruhu Allah’a döner.” diyor. “Ulaşır” diyor.  Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ ne diyordu?
“Allah kullarından dilediklerini Kendisine seçer ve bunlardan, seçtiklerinden her kim Allah’a yönelirse onları Kendisine ulaştırır.” diyordu.

Allah, Kendisine ulaştırıyor kullarını. Öyleyse burası kişinin evliya olduğu yerdir. Ve Allahû Tealâ bu kademedeki evliyanın âmenû olduklarını bir defa daha işaret ediyor.

10/YÛNUS 62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.


“Onlar âmenûdurlar (üçüncü defa âmenû olmuşlardır) ve takva sahibi olmuşlardır.” diyor. Sonra da diyor ki: “Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.” Burası üçüncü takva, 3. kat cennet, dünya saadetinin %50’den fazlası, %51’i.

Bundan sonra ne oluyor? Kişinin ruhu Allah’ın Zat’ında yok oluyor. Allah’a sarılıyor. Sığınağa sığınıyor, sığınakta yok oluyor. Nefsinin kalbindeki nurlar %51’den %61’e ulaşıyor. 61’e ulaştığı zaman Allah, o kişiye bir taht ihsan ediyor. Meab’da kaybolmayı Allahû Tealâ demin söylediğimiz Kaf-32 ile ifade ediyor. Bu fenâfillah makamının işareti velâyetin birinci makamı fenâfillah. Sonra Allahû Tealâ En’âm Suresi 127. âyet-i kerimesi gereğince kişiye bir taht ihsan ediyor.

6/EN'ÂM 127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.


Kişi bir tahtın sahibi oluyor. Nefsin kalbindeki nurlar %61’den ileriye geçiyor burada. Ne zaman kişinin kalbindeki nurlar %71’e ulaşır, o zaman bu kişi bu içinde bulunduğu beka makamını da aşar. Beka makamının geçildiği yer, zikrin günün yarısını aştığı yerdir. Kişi burada zühd sahibi olur. Beka makamı için Allahû Tealâ En’âm-127’de diyor ki: “Onlara Allah’ın katında, Allah’ın indinde selâm yurdu vardır.” diyor. “Allah’ın indinde teslim yurdu vardır.” diyor. “Allah’ta” demiyor, “Allah’ın indinde” diyor.

Sonra sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Bu noktadan sonra Allah’ın Zat’ında ruh yok oluyor. Beka makamına ulaşıyor kişi ve ne zaman günün yarısından daha fazla zikretmeye başlarsa Allahû Tealâ’yı, beka makamı bitiyor, zühd makamı başlıyor. Allahû Tealâ bu makam için şöyle buyuruyor: “Onlar Yusuf’a karşı zahittiler. Bu sebeple O’nu az bir bedele sattılar; birkaç dirheme sattılar.” diyor Yûsuf-20.

12/YÛSUF 20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdetin, ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).

Ve onu (Yusuf’u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.


Bundan sonra zühd makamında kişi zikrine devam ederken bir gün bir de bakıyor ki kişi Allah’ın bütün emirlerini yapmaya başlamış, yasak ettiği fiilleri işlemiyor. Bu, fizik vücudun teslimi demektir. Nisâ-125’de Allahû Tealâ fizik vücudun teslimini söylüyor.

4/NİSÂ 125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: o kişi ki; vechini, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan fizik vücudunu daha ahsen olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ ve devam ediyor: “Onlar bunu hanifler olarak yapmışlardır. Allah, hanif olan Hz. İbrâhîm'i kendisine dost kıldı.” diyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Fizik vücudumuzun teslimi noktası, 25. basamak. Burası muhsinler konusunda âmenû olduğunuz yerdir. Kim fizik vücudunu Allah’a teslim ederse o, 4. defa âmenû olmuştur ve dünya saadetinin %90’nını aşmıştır, mutluluğun. Bu noktada bu kişi 4. kat cennetin sahibi olmuştur. Bundan sonra ne olur? Bundan sonra kişi daimî zikre ulaşacaktır. Ruhunu Allah’a teslim eden kişi, 22. basamaktadır. Fizik vücudunu Allah’a teslim eden kişi, 25. basamaktadır. Ve fizik vücudun tesliminden sonraki basamak, 26. basamak, nefsin daimî zikir sebebiyle afetlerden tamamen kurtulduğu noktadır. Burası 26. basamak olan ulûl’elbab makamıdır. Kim daimî zikre ulaşmışsa o ulûl’elbab’tır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


li ulîl elbâb yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: o ulûl’elbab kullarım için ayakta da otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.

Burada kişi ayn’el yakîn’e geçmiştir. Bundan evvel ilm’el yakîn’deydi. Burada kişi hikmet sahibi olmuştur sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! O kişinin zikri daimî zikre ulaşmıştır. Hikmet sahibi olmanın birinci şartı daimî zikirdir, ikinci şartı daimî zikre ulaştığı için nefsindeki bütün afetler yok olmuştur. Üçüncü şartı, nefsindeki bütün afetler yok olunca o kişinin Allahû Tealâ kalp gözünü açmıştır; üçüncü özellik. Kalp kulağını açmıştır, dördüncü özellik. Bu kişi Allah’ın bütün söylediklerini (kendisine söylediklerini tabiatıyla) işitiyor ve kendisine gösterdiklerini kalp gözüyle görüyor. Kalbi pisliklerden tamamen temizlenmiş bir durumda. Bu kişi bu dört tane temel şartın ötesinde, temel vasfın ötesinde üç de vasıf şartı kazanır. Bir hayır sahibi olmuştur kişi.

Neden? Daimî zikrin sahibidir. Daimî zikrin sahibi olması dolayısıyla her an hayır kazanmaktadır. Bu sebeple Allahû Tealâ onu, hayrın sahibi olarak vasıflandırıyor. Bu kişi aynı zamanda tezekkür sahibidir; ehl-i tezekkürdür. Çünkü Allahû Tealâ ile her şeyi tezekkür etmek imkânına sahiptir. Her zaman Allah’a sualler sorar. Allahû Tealâ lütfeder, ona hep cevaplarını gönderir. Cevaplarını ulaştırır; kişi kalp kulağıyla Allah’ın bütün söylediklerini işitir, cevapları alır. Kendisine sorulan sualleri de Allahû Tealâ’ya ulaştırıp onun cevaplarını veren bir hüviyet söz konusu.

Sonra mı ne olur? Bu kişinin üçüncü vasıf şartı, hikmet sahibi oluşudur. Kur’ân’ın hangi âyetine bakarsa o âyetin 28 basamaktan hangisine ait olduğunu bir bakışta anlar. Allahû Tealâ da zaten her zaman bu konuda kendisine yardımcı olur.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ’nın dizaynında 27. basamak bundan sonra gelir. 26. basamakta da hikmet sahibi olan kişiye Allahû Tealâ zemin katın en önemli kesimini, devrin imamının dergâhının özelliklerini gösterir. Ve bundan sonra o kişiye ne zaman Allahû Tealâ 1. gök katını gösterirse, o zaman bu kişi ulûl’elbab makamını bitirmiştir, ihlâs makamına adım atmıştır. Ve Allahû Tealâ ona 1. gök katını, 2., 3., 4., 5., 6.,  7. gök katını ve 7. gök katının 7 tane âlemini birer birer gösterecektir. Bu âlemleri gören kişi 7. katın 7. âlemi olan İndi İlâhi’nin en üst noktası, Sidretül Münteha’yı gördüğü zaman olay tamamlanmıştır. Allahû Tealâ bu kişinin nefsinin kalbini halis kılmıştır. Diyor ki Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde:

98/BEYYİNE 5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.


“ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: onlar emrolunmadılar; dînde halisler olarak, Allah’a teslim olmakla emrolundular. Hanifler olarak, nefslerini halis kılmışlar olarak Allah’a kul olmakla emrolundular.”

“Nefslerin halis olması” demek, nefslerinin kalbinde hiç afet kalmaması demek. İşte burası 28. basamaktan evvelki son safhadır. 7 kat göklerle 7 defa daimî zikre evvelce ulaşmış olan kalp müzeyyen olmuştur. Bir defa daha bir evvelki makam olan ulûl’elbab makamında müzeyyen olmuştur. İhlâs makamının bitim noktasında Sidretül Münteha gösterildiği zaman kişiye tek bir sır kalır; Allah’ın Zat’ı. Burası ihlâs makamının sonudur. Kalp bu noktaya kadar 8 defa müzeyyen olmuştur ve kişi Tövbe-i Nasuh’a davet edilir, Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi gereğince. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

66/TAHRÎM 8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.


“Öyle bir tövbe ile tövbe edin ki bu, Tövbe-i Nasuh olsun (yani bir daha değiştirilmesi mümkün olmayan bir tövbe olsun).”

Böyle bir tövbeyi kim yapabilir? Nefsinde afet kalmayan kişi yapabilir. Çünkü afet olsa, şeytan o afetlerden hareketle kişiyi devamlı olarak rahatsız edip, onu mutlaka tövbesini bozmaya devamlı zorlar. Vazgeçmez, çok sıkıntılı kılar kişiyi. Nitekim bir çok insan yeminler ediyor Allahû Tealâ’ya, sözler veriyor, tövbeler ediyor: “Ben içkiyi bırakacağım, kumarı bırakacağım, şunu bırakacağım, bunu bırakacağım.” diye. Bir süre bırakıyorlar, bir de bakıyorsunuz tekrar aynı hataları işlemeye devam ediyorlar. Ama Tövbe-i Nasuh’un sahipleri böyle bir geriye dönüşü yapmaları mümkün olmayanlardır. Çünkü onları tövbelerinden, yeminlerinden çevirecek olan afetler, şeytanın telkinine açık olan afetler onlarda tamamen tükenmiştir, yok olmuştur.

Bundan sonra ne olur? Bundan sonra bu kişi Tövbe-i Nasuh’a davet edildiği an 28. basamağın 1. kademesine ulaşmıştır; Tövbe-i Nasuh. Ne diyor Allahû Tealâ Tövbe-i Nasuh’uyla? “Öyle bir tövbe ile tövbe edin ki bu Tövbe-i Nasuh olsun. O zaman Allahû Tealâ, Peygamberi ile beraber olan kullarını utandırmayacaktır. Onlar nurları önlerinde ve sağlarında olarak yürürler. ‘Yarabbi bizim nurumuzu tamamla.’ derler. Allah onların günahlarını örtmüştür. Ve onlar ‘Yarabbi bize mağfiret eyle.’ derler.”

İşte Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi, salâh makamının dört kademesini ifade ediyor. Bu dört kademe boyunca nefsin kalbi dört mertebe daha müzeyyen olacaktır. Salâh makamının 1. kademesi, Tövbe-i Nasuh’a davet ve Tövbe-i Nasuh’un gerçekleşmesidir. Salâh makamının 2. kademesi, o kişinin Allahû Tealâ tarafından günahlarının örtülmesidir. Salâh makamının 3. kademesi, o kişinin başının üzerinde 25-30 cm genişliğinde bir nurun yerleşmesidir. Daire şeklinde buluta benzeyen bir nur ama bu nur büyüyebilir bütün çevreyi kaplayabilir. Bir bulut gibi bir hüviyet alır o zaman. Sonra 4. kademesinde ise Allahû Tealâ, o kişinin mürşidine ulaştığı noktada bütün günahları zaten sevaba çevrilmiştir, ondan sonra işlediği günahları da salâh makamının ikinci mertebesinde örtmüştü. Ama bu dördüncü mertebesinde o örttüğü günahları da Allah sevaba çevirir.

Böylece kişinin hayatı boyunca işlediği bütün günahlar sevaba çevrilmiştir. Bu son nokta kişinin irşada ulaştığı noktadır. Burada irşada ulaşmışların âmenû oluşu söz konusudur. Demiştik ki kim 25. basamakta fizik vücudunu Allah’a teslim ederse o, muhsin olma seviyesinde bir âmenû oluşu sergiler. Ve böyle bir dizaynda o kişinin, fizik vücudunu Allah’a teslim eden kişinin dünya saadeti %90’ı aşmıştır, cenneti ise 4. kat cennettir. İhlâsa ulaşan kişi, 27. basamaktaki kişi ise 5. kat cennetin sahibidir. Nefsinde hiç afet kalmamıştır. Ve bu sebeple dünya saadetinin de %100’üne ulaşmıştır.

6. defa âmenû olduğu, irşada ulaştığı noktada ise bu kişi cennet saadetinin 6. katının sahibi olmuştur. 6. kat cennetin sahibi olmuştur. Ve 6. kat cennetin sahibi olduğu zaman dünya saadetinin de bir evvelki kademedeki gibi %100’ü onudur. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe  6. kat cennetin sahibi olmuşlardı. Yani irşada ulaşmışlardı. İşte Allahû Tealâ irşada ulaşmayı anlatıyor sahâbe için, Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi:

49/HUCURÂT 7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah'ın Resûl’ü var. Eğer o sizin söylediklerinize tâbî olsaydı, bundan çok zarar görürdünüz. Hatta Allah’ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Allah size îmânı sevdirdi ve bu îmânla, “îmân” kelimesiyle, nefsinizin kalbine koyduğu îmân” kelimesiyle nefsinizin kalbini müzeyyen kıldı. “İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse irşada ulaşanlar, burası 6. kat cennetin sahibi olunan yer; irşada ulaşılan yer. Bundan sonra ne olur? Bundan sonra kişi son teslim edeceği varlık olan iradesini Allah’a teslim etmek konusunda bir imkânın sahibi olmuştur. İradesi Allah’a teslim olmak için hazırdır. Kişi irşada ulaşmıştır. İradesini de Allahû Tealâ’ya teslim ettiği zaman irşad etmek yetkisi kendisine verilecek olan özellikleri kazanmıştır kişi ve iradesini de Allah’a teslim eder. Allahû Tealâ kişinin iradesini kendi iradesine bağlar. Burası kişinin Hakk’ul yakîn’e ulaştığı yerdir. İradenin de Allah’a teslimiyle beraber 7. defa kişi âmenû olmuştur. Kim iradesini Allah’a teslim ettiyse, 7. ve son defa teslim söz konusudur. 7. âmenû oluş noktası burasıdır. Bu kişilere Allahû Tealâ, “irşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle hitap eder. Onlar, Allah’ın kendilerini irşad makamına tayin ettiği gerçek mürşidlerdir. Bunlar, Allah’ın mürşidleridir. Burası âmenû oluşun 7. ve son noktasıdır.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Burada kişi Hakk’ul yakîn’e ulaşır. Son bilmece burada çözülür, son sır burada açılır. Kişi Allah’ın Zat’ına şahit olur. Allah’ın Zat’ını müşahede eder.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Hakk’ul yakîn demek, Allah’ın Zat’ına, Hakk’a yakîn hâsıl etmek demek. Kalp gözünüzle Allah’ı görürsünüz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in miracı için ki ruhu vücuduna örtü olarak miraca çıkmıştı. Bu bir fizik vücut tayyi mekânı yoluyla Allah’ın Zat’ına ulaşmaktı. Ve Allahû Tealâ diyor ki: “ Kalbi gördüklerini tekzip etmedi.” Neyin gördüğünü? Ruhun baş gözüyle Allah’ın görülmesi söz konusuydu. Ve ruhun Allah’ı görmesini kalbi tekzip etmedi Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in. Öyleyse oradaki işleve dikkatle bakın; kalp yüzlerce defa kalp gözüyle Allah’ı görmüş. İlk defa ruh Allah’ı görüyor. Ruhun baş gözüyle görünüyor Allahû Tealâ ve kalp bakıyor ki aynı. “Kalbi gördüklerini tekzip etmedi.” Allahû Tealâ bu âyetle demek istiyor ki: “Allah size kalp gözünüzle ne gösterirse onlar, mutlak olarak doğrunun ta kendisidir (hakikatin ta kendisidir).” Hakk, Hakk’ın sahibi hakikati gösteriyor; Hakk’a ait olan gerçekleri.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe irşada ulaştıktan sonra irşad makamının sahibi oldular Hakk’ul yakîn’in sahibi oldular. Onlar Hakk’ul yakîn’in sahipleriydi. İrşad makamına tayin oldular mı? Hepsi. Diyor ki Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikûn-el evvelîn var ya! Onlardan bir kısmı ensardandı bir kısmı muhacirîndendi bir de bu ensarla muhacirîne tâbî olanlardandı.” diyor Allahû Tealâ.

Kesinlikle Kur’ân-ı Kerim ispat ediyor ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olan sahâbeye ister ensar olsun ister muhacirîn, tabiîn tâbî olmuştur. Yani Allah onların hepsini, ensar ve muhacirîni irşad makamına ulaştırmıştır. Onları, kendilerine tâbî olunan mürşidler kılmıştır. Hepsi de Allah’ın Zat’ına şahit oldular. Allah’ın Zat’ına Allah’ın katında şahit olan, Allah’ın katında ibadet eden, hepsi de sıdk makamının sahibi olan insanlardan bahsediyor Allahû Tealâ.

İşte Allah’ın Zat’ına şahadet edenlerin hepsi bu hedefe ulaşmışlardır. Sadece kalp gözleri açılmamıştır. Allah’ın Zat’ını görmek yetkisine sahip oldukları Hakk’ul yakîn kademesine ulaştırılmışlardır. Burası 7. defa âmenû oluştur. Diyor ki Allahû Tealâ:

3/ÂLİ İMRÂN 102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!


yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî: ey âmenû olanlar (yani 7. defa âmenû olanlar)! Öyle bir takvayla takva sahibi olun ki bu bi hakkın takva olsun.

ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne): ve siz ölmeyin önce Allah’a her şeyinizi teslim edin sonra ölün.

İşte 7 tane âmenû olma ve Kur’ân-ı Kerim’in 28 basamağı. Peki, bu Allah’ın irşad makamına tayin ettiği kişilerin daha ötesinde birileri var mı? Var. 6. kademesinde salâh makamının bütün kavimlerde biliyorsunuz resûller var, şuanda da var yaşıyorlar. O resûller geliyor. 7. kademesinde ise bir tek kişi var; devrin imamı.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir sohbetimiz daha inşaallah burada tamamlanıyor. Bu sohbet de “İslâm nedir? Tasavvuf nedir? ve Kavramlar” konusunun yeni bir safhasını içeriyor: Âmenû olmak.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R