➤ }
Mutluluk Sohbeti 09.12.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 105238


SOHBETİN ADI: İSLÂMÎ VE TASAVVUFÎ KONULAR- MUTLULUK

TARİHİ: 09.12.2002


Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah’ın bir mutluluk sohbetinde Yüce Rabbimiz bir araya getirdi. Allah ile beraberiz, sizlerle beraberiz.

 

Allah’ın ülkesinde, eksi değerlerin değil artı değerlerin hâkim olduğu bir ortamdayız. Allah ile birlikte bir taraftan ruhun, bir taraftan Allah’ın, bir taraftan da kazanılan derecelerin oluşturduğu bir üçgen içinde, mutluluk üçgeni içinde yaşıyoruz şu anda. Sizlere Allah’tan bahsetmekte olduğum için, mutluluktan bahsetmekte olduğum için bir zikir sohbeti yapmaktayız.  

 

Sevgili kardeşlerim, öylesine güzel bir şey ki dünyanın neresinde olursanız olun size ulaşabilmek. Bilgisayar kanalıyla hamdolsun ki her tarafına ulaşabiliyoruz dünyamızın. Uydu kanalıyla da Avrupa’nın bütününe, Türkiye’ye ve çevreye ulaşmayı, Allahû Tealâ bunu da hamdolsun ki bizlere nasip kıldı.

 

Öyleyse haydi gelin, sizlerle birlikte bir mutluluk gezintisine çıkalım. Etrafınıza alıcı gözüyle bakın, sevgili kardeşlerim. Ağaçların en güzel renkleri bu mevsimde oluşur. Her ne kadar kışa girdiysek de hâlâ birçok ormanlarda, ağaçlar sarı ve turuncunun bütün tonlarını taşıyorlar. Bir renk cümbüşü ki deme gitsin. Tren geçiyor. Bizden sizlere selâmlar olsun sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. Bu tren size sevgilerimizi ulaştırsın, hasretimizi ulaştırsın, kalbimizdeki güzele dönük her şeyi. Hep sizinle el ele, gönül gönüleyiz sevgili kardeşlerim.

 

Biz Allah’ın yolcularıyız. Biz Allah için varız. Biz Allah’ın gölgesinde mutluluğu yaşayanlarız. Hamd ederiz ki Rabbimize, O’na kuluz, O’na köleyiz. Beni mi soruyorsunuz? Ben azatsız köleyim. Siz de köle olacaksınız. Bir gün gelecek Allahû Tealâ’ya köle olmanın o sınırsız iç huzurunu, sınırsız güzelliğini yaşayacaksınız sevgili kardeşlerim.

 

Hayatın her zerresinden, her olaydan bir mutluluk payı çıkaracaksınız kendinize. Başkaları için yaşamaya başlayacaksınız, siz olmayacak. Hayatınızın dakikalarında, saatlerinde, sabahta, öğlede, akşamda, onun ötesinde, zaman hep sizin hizmetiniz için çalışacak. Ama sevgili kardeşlerim, göreceksiniz ki gene yetmeyecek zaman. Her zamanki gibi zaman gâlip. Hayatınız onunla bir yarışa girecek. Hep kaybedeceksiniz yarışı. Neden? Çünkü sevgili kardeşlerim, gün sadece 24 saatten ibaret. 24 saat bitince o günün işini tamamlayamadıysanız, isterseniz çok az uyuyun, isterse hiç uyumayın ama tamamlayamadıysanız, ertesi güne iş mutlaka sarkacaktır.

 

Sevgili kardeşlerim, sizlerden bir talebimiz olabilir mi acaba? Bazen o kadar lüzumsuz şeylerle bize ulaşıyorsunuz ki. O zaman başkalarının hakkını almış olmuyor musunuz sevgili kardeşlerim? Gerçekten ciddî konularda bize ihtiyaç duyan kardeşlerimizin önüne geçmiyor musunuz? Arkadaşlarınızın arasında olan ufacık anlaşmazlıkları sayfalar dolusu bize yazmakla, sadece sizin zamanınız kaybolmuyor. Ama şunu söylemek istiyorum: Netice itibarıyla biz zaten bunun için varız. Ama adaletin zedelenmesine de gönlümüz razı olmuyor. Çok önemli sorunları olan kardeşlerimizin bize ulaşmasının yanı sıra, gerçekten çok küçücük şeylerle bize hiç sorulmasına gerek olmayan şeylerle sayfalar dolduran kardeşlerimiz de oluyor.

 

Biliyorum sevgili kardeşlerim, bu bize olan derin sevginizin bir işareti, dışa vurması, taşması. Bize ulaşmak istiyorsunuz. Tamam, biz de bunun için varız. Elbette bayramlarda, tebrik gereken her olayda hepiniz ulaşacaksınız. Elbette, tamam. Biz onun dışındaki, bize söylenmese de olacak olan basit olaylardan bahsediyoruz. Mutlaka bir suçlu aramak mecburiyetinde değilsiniz. Ayrıca kendinizi temize çıkarmak mecburiyetinde de değilsiniz. Bunu söylemekle elbette bize ulaşmayın demiyoruz. Siz ulaşmasanız, siz vazifenizi yapamazsınız. Bana ulaşmazsanız, ben vazifemi yapamam. Ama itidalli bir davranış biçimi içinde, hudutlu bir zaman dilimini paylaşmak mecburiyetindeyiz.

 

Öyleyse böyle yapar mısınız sevgili kardeşlerim? Gene bize ulaşın. Önem derecesine göre ulaşın. Aranızda ciddî anlaşmazlıkların oluştuğu noktada mutlaka ulaşın. Allahû Tealâ nizayı, anlaşmazlığı istemez. Öyle olanları Allahû Tealâ o nizadan mutlaka kurtarmak ister. Ve Allah, El-Adl esmasının sahibi olarak adaletin en yüksek temsilcisidir. El-Hakk esmasının sahibi olarak Hakk’ın en yüksek temsilcisidir.

 

İşte böyle bir dizanyn sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, her şey öylesine güzel ki. Bu söylediklerimden alınan kardeşlerimiz varsa onlara deriz ki: “Lütfen alınmayın.” Hangi şartların içinde olduğumuzu, bizim için de sadece 24 saatlik bir zaman dilimi olduğunu unutmayın. Ne kadar size zamanımızı versek, onun yetmeyeceği standartlarda sizden bunu istemek mecburiyetindeyiz. Ufacık bir tıkanmada yazılarınızı günlerce geciktirmek mecburiyeti doğuyor, zaman yetersizliği sebebiyle.

 

Öyleyse sevgili kardeşlerim, şunu unutmamanızı istiyorum: Biz sizlerle, sizlerin telefonlarıyla, sizlerin e-mailleriyle yaşıyoruz. Hayatımızı sizlere adamışız. Sizler geleceğin meşalelerisiniz. Geleceğe birer ışıksınız. Bütün dünyaya kâinatın bir tek dînden ibaret olduğunu, bütün kâinatta sadece bir tek dîn var olduğunu, kıyâmete kadar da hep o dînin sadece var olacağını anlatacak olanlar sizlersiniz.

 

Her dînde olan kişi, her ayrı ayrı dînlerde olan kişiler ayrı bir dînin içinden yaşadıklarını zannediyorlar. Dînlerinin adım adım iblis tarafından değiştirildiğinin farkında değiller. Aynı dînin birer uzantısı olduğunu, ne Müslümanlar ne Hristiyanlar ne Yahudiler, çoğu bilmeyerek dikkate almıyorlar. Bilmiyorlar ve tabiatıyla da bunu kabul de etmiyorlar. Ama dîn Allah’a inanmaksa Allah da bunu söylüyorsa diyorsa ki: “Sadece bir tek dîn vardır. Hz. Âdem’den başlayan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le son nebîyle, son şeriatla, kıyâmete kadar devam edecek olan ama son şeriat değişmeden devam edecek olan kâinatın tek dîni. Hazreti İbrâhîm’in dîni, hanif dîni.”

 

Dikkat edin ki Hazreti Musa’dan da evvel Hazreti Musa, Hazreti İbrâhîm’in dînini yaşadı. Hazreti İsa’dan da evvel, Hazreti İsa da Hazreti İbrâhîm’in dînini yaşadı. Hazreti İbrâhîm de Hazreti Âdem’in dînini yaşadı. Hazreti Nuh’un dînini yaşadı. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de aynı dîni yaşadı. Öyleyse bütün bu değişik tipteki dîn anlayışları içerisinde semavî kitaplı 3 dîn olduğunu göreceksiniz. Ötekilerin semavî kitapları yok. Ama onlar da aynı dînle emrolundular. Onlarda da her devirde resûl oldu. Biz size ne anlatıyorsak, onları anlattılar onlara da. Bugün de dîn adını verdiğiniz hangi statüyü düşünüyorsanız düşünün, hepsinin içinde bugün de resûller var. Ve onlara gene bizim size anlattığımızı anlatıyorlar resûller. Sadece bir tek dînin olduğunu, dînin 4 tane teslimden ibaret olduğunu, ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimi olduğunu, bütün peygamberlerin, bütün resûllerin ve onlara tâbî olanların sadece aynı dîni yaşadıklarını.

 

Öyleyse sevgili kardeşlerim, bir tek Allah, bir tek dîn. O dînin mensupları kendilerini ayrı ayrı partilerin içerisinde kabul etmişler, sadece o kadar olsa iyi. Yetmez, diğerlerini düşman görmüşler. Ve bu düşmanlık hâlâ dünyanın birçok yerinde öldüresiye bir savaşın acılarını dünyaya çektiriyor. Sevgili kardeşlerim yok ki, dînler yok ki birbirinden insanlar ayrılsın da inananlar birbirlerine düşman olsunlar. Ama ne yazık ki hâlâ düşmanlık devam ediyor. Dikkat edin ki düşmanlık dîn sahipleri arasında.

 

Öyleyse? Öyleyse olay açık sevgili kardeşlerim. Bütün dînlerin aslında bir tek dînden ibaret olduğunu bütün dünyaya anlatacak olanlar sizlersiniz. Gelecekte bir beraberlik mutlaka oluşacaktır. Semavî kitaplı 3 dîn de aslında tek bir dînden ibaret olduğunu dînlerin anlayacaklardır. Büyük çoğunluk anlayacaktır. Şimdilik her dînin içerisinde az bir grup insan anlıyor ve dînlerini yaşıyorlar. Bu yaşayanlar da her zaman %10’un altında.

 

Öyleyse Allahû Tealâ niçin yaratmış insanoğlunu? Mutlu olsun diye. Nasıl? Allah’a teslim olarak. Teslimiyetin kademeleri arttıkça mutluluğun oranı artıyor. Hem dünya saadetinin derecesi yükseliyor, seviyesi yükseliyor hem de ahiret saadetinin, cennetin seviyesi yükseliyor. Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerseniz, 1. kat cennetin sahibisiniz. Dünya saadetiniz ne yazık ki başkalarından farklı değil yani mutlu değilsiniz. Ne zaman mürşidinize ulaşırsanız; tâbî olduğunuz andan itibaren 2. kat cennetin sahibisiniz. Dünya saadetiniz daha yeni başlıyor. Ruhunuz Allah’a doğru yola çıkmış. Nefsiniz tezkiye olmakta. Fizik vücudunuz Allah’a, tezkiye oranında yani nefsinizin kalbindeki afetler % kaç oran azalmışsa aynı oranda ruhunuz Allah’a doğru yola çıkmış, fizik vücudunuz da aynı oranda şeytana kul olmaktan kurtulmaya, Allah’a kul olmaya başlamış.

 

İşte böyle bir dizaynda kulvara eşit şartlarda giriyorsunuz. Nefsinizin kalbinde %100 afetler, ruhunuzun kalbinde %100 hasletler. Bir grup %100 Allah’ın güzellikleriyle dolu ruhunuz. Bütün güzellikler orada. Onların tam zıddı olan afetler de nefsinizde. İkisi de %100 dolu. Bir taraf Allah’ın bütün emirlerini yerine getiriyor, yasak ettiği hiçbir fiili işlemiyor. Öbür taraf Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkıyor, yasak ettiği fiilleri de hepsini işliyor.

 

Öyleyse nefsiniz ve ruhunuzla, negatif ağırlıkla pozitif ağırlığın birbirine eşit olduğu bir denge dünyasında varsınız. Var kılındınız Allahû Tealâ tarafından. Evvelce yoktunuz, şimdi varsınız. İşte böyle bir dizayn söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Mademki varsınız, öyleyse varoluşun sebebini bilin ki; mutlu olmak için yaratıldınız. Ve mutlu olmaya lâyıksınız. Bu liyakatinizi kendi dizaynınızla mutluluğu elde etmek istikametinde kullanacaksınız. Ne kadarına lâyık olursanız mutluluğun, o kadarını Allahû Tealâ’dan mükâfat olarak alırsınız.

 

Öyleyse başlangıçtaki denge noktasında nefsiniz %100 afetlerde dolu, ruhunuz da %100 hasletlerle dolu. Ama daha ziyade yaptığınız şeyler yanlışlar. Hakikatleri ve doğruları bilmiyorsunuz. Şeytan size hep kılavuz oluyor ve yanlış şeyler yaptırıyor. Allah’ın yasak ettiği şeyleri yaptırıyor. Bazı şeyleri de yaptırmıyor, Allah’ın emrettiği şeyleri.

 

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bizleri dünya adı verilen bu gezegende dünyaya getirmiş. Bu gezegen dîn açısından kâinatın merkezidir. Âlemlere rahmet olarak yaratılan Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu dünyada yaşadı fizik vücuduyla. Her âlemde bilinir. Daha evvel gelmiş geçmiş bütün nebîler, bu âlemde yaşadılar fizik vücutlarıyla. Onlar da bilinirler. Ve Kâbe, bütün kâinatın Kâbe’sidir, mukaddes yerdir.

 

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’nın indinde O’nun bizi yaşatmak için yarattığı mutluluğu yaşayalım. Mutluluk, kesintisiz bir sulh ve sükûn halidir. Bütün anlaşmazlıkların bittiği yerde o oluşur. Nefsinizle ruhunuzun arasındaki diyalektik kavganın bittiği yerde, sizinle başka insanların arasındaki fizik kavganın bittiği yerde ve Allah’ın emirleriyle yasaklarının, şeytanla olan kavgasının bittiği yerde, orada sizin için mutluluk vardır. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, mutluluk sizin için; unutmayın! Aranızdan her kim diyorsa ki: “Şu dünyada benden daha mutsuz insan mı olurmuş? Şu hâlime bak, her tarafımdan mutsuzluk akıyor. Birisi de çıkmış orada, ‘mutlu ol, mutlu ol’ diye ahkâm kesiyor. Ben mi mutlu olacağım? Benim kadar mutsuz bir insan mı mutlu olacak?” Böyle söyleyen, sen sevgili kardeşim! Evet, sen mutlu olacaksın! Ve mutlu olman için sadece bir dilekte bulunacaksın Allahû Tealâ’dan. Diyeceksin ki: “Ey Ya Rabbim, ey Yüce Allah’ım! Ben Sana ulaşmak istiyorum.” Sadece lafız olarak, lâfla değil. Burası da söyleyecek; kalbiniz söyleyecek. Gerçekten Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Unutmayın, dilediğiniz anda Allahû Tealâ işitir, bilir ve görür.  Ve daha o andan itibaren içinize bir ferahlıktır yayılır. Ve bir süre sonra biz o kardeşimize sorarız: “Hani mutlu olmak diye bir şey yoktu, dünyadaki en mutsuz insan sendin?”

 

Sevgili kardeşlerim, kim olursanız olun ne kadar mutsuz olursanız olun; gelin, mutlu olmak isteyerek gelin. Mutsuzluktan bıkmış, huzursuz olmuş olarak gelin. Mutluluğa teşne olarak gelin. Mutluluğu yaşamak için, o arzuyla gelin. Öyleyse her şey sizin için sevgili kardeşlerim. Ne görüyorsunuz etrafınızda? Şöyle bir bakın: Gökler sizin için, yerler sizin için, bulutlar, ormanlar, çiçekler... Etrafınıza dikkatle bakın. Kuşların da sizin için yaratıldığını, balıkların da sizin için yaratıldığını düşünün. Her şey sizler varsınız diye, sizler için yaratıldı. Her şey sizler için yaratıldı. O, kırk binden fazla ot çeşidinin, her bir otun mutlaka size faydalı bir yönü vardır.

 

Sevgili kardeşlerim, aklıma geldi: “Ne yani tahtakurusu da mı bizim için faydalı?” diyen birisi var mı aranızda? Var, muhakkak. Evet, tahtakurusu, 50 metre çapındaki bir daire içinde bir insan hissettiği zaman sisteminde derhal değişiklikler başlıyor. Amerikalılar tahtakurularını, Vietnam savaşlarında bu konunun uzmanı olarak kullandılar. İnsanlar saklanabilir. Eğer tekniğini biliyorlarsa ormanlarda, dağlarda, bayırlarda saklanmanın; saklanabilirler. Ama tahtakurularından saklanamazlar, tahtakuruları hissederler.

 

Peki, develerin radara yakalanmadıklarını biliyor muydunuz sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ her mahlûkunu ayrı bir vasıfla yaratmış. Sevgili kardeşlerim, ya sizler? Bırakınız nefsinizi, bırakınız ruhunuzu, sadece şu fizik vücudunuzu yaratan Allah’ın, onda ne kadar büyük mucizeler oluşturduğunu biliyor musunuz? Nano âlemde her an yani milimetrenin milyonda birinden daha küçük sistemlerde, her an orduların nasıl birbiriyle çarpıştığını, devamlı savaş olduğunu biliyor muydunuz?

 

Plasentanın anne karnındaki bebeğin bütün organlarının oluşmasındaki sinyalleri verdiğini biliyor muydunuz? Milyonlarca genin, hayatınızın her zerresini inanılmayacak bir geniş saha içerisinde kontrol altında bulunduğunu biliyor muydunuz? Her gün tıpta yeni aşamalar kaydedilirken artık bakın hep hücreden bahsediliyor. Genetik kodlardan bahsediliyor. Genetik ilmi tıbbın gözbebeği oldu.

 

Sevgili kardeşlerim, onlardaki inceliği gördükçe nasıl sizi yaratan Allah’a hayran olmazsınız? O zaman sevgili kardeşlerim, laf aramızda çok yavan kalmıyor mu yani bu ateistlerin: “Allah yoktur, her şey kendi kendine oluşur,” demeleri? Belki artık onlar da demiyorlardır. “Bir kuvvet var muhakkak ama o kendisine tapılacak olan Allah değildir.” diyebilirler.

 

Sevgili kardeşlerim, lâf aramızda ateist bir doktora aklım ermiyor. Yani tıbbın bugünkü gen teknolojisinde hastalıkların oluşmasında, vücudun immun sistemiyle mikropların savaşmasında, hücre yapısında sınırsız bilgiler gizlenmiş. Nano âlem, değerini her geçen gün biraz daha arttırıyor. Tıp ilmi biraz daha bilgi sahibi oluyor ve gözlerimiz devamlı daha çok açılıyor Allah’ın harikaları karşısında. Hep bu harikaları birer birer gördükçe ve tıp ilmi de bunları ellerindeki bütün imkânlarla tespit ettikçe sevgili kardeşlerim, bir yoklayın kendinizi; siz de Allah’a hayran olmaz mısınız? Ya O’nu bizim kadar tanısaydınız? Hoşlanmak, sevmek, âşık olmak, hayran olmak. Biz Allah’a hayranız. Sizin bilmediklerinizi bildiğimiz için değil, sizin bilmediklerinizi O, bize öğrettiği için. Öğretmeseydi bilmezdik.

 

Her şey öylesine güzel ki sevgili kardeşlerim, O’nunla birlikte. O sizinleyse siz dünyadaki en mutlu insansınız. Rabbiniz sizinle beraber. Hepimiz ayrı ayrı yerlerde olalım. Hepimizle beraberdir. Unutmayın, hepinizin tam şu hüviyetinizle, her şeyinizle bir kopyası içinizde. Allah’ın ilmi ve rahmeti sizin içinizde de bir kopyasını oluşturuyor, sizin bir kopyanızı ama Allah’a ait bir kopya, 7. âlem. Sevgili kardeşlerim, biliyorsunuz, zahirî âlem fizik vücudumuzun âlemi. Şu salonu kâinat kabul edin; televizyonunuzu izlediğiniz, bilgisayarınızı izlediğiniz bu salonu. Evvelâ sizinle beraberiz. Her hareketimi aynı anda hepiniz görüyorsunuz, beni işitiyorsunuz. Bu bana sınırsız bir haz veriyor. Sizlerle beraber olmak, aranızda olmak, sesimi duymanız, benim sizi hissetmem. Hepimizin bir arada oluşumuz sevgili kardeşlerim, ne kadar muhteşem bir şey öyle değil mi? Her şey çok mu güzel, yoksa bana mı öyle geliyor, ne diyorsunuz?

 

Bu salon, zahirî âlemin bir parçası öyle değil mi? Hava adı verilen bir sistemle tamamen çevrili, hiç boşluk yok. Boşluk diye gördüğümüz şey gazlardan oluşuyor. Gazlar da elektronlardan, karşıt elektronlardan, atomlardan, moleküllerden oluşur. Öyleyse bu gözlerimizle görebildiğimiz şey, kulaklarımızla duyabildiğimiz şey, hissedebildiklerimiz; renk, ses ve ışık olarak hissiyatımız dalga boylarından 6 milimle, 11 milim arasında 5 milimlik bir sahayı ifade ediyor. Geri kalan 100 üzerinden 95’i hissedemiyoruz. 5 milim, 1 metrenin %5’idir.

 

İşte Allah’ın bütün ilminden, yeni nasipdar olduğumuz her ilimden alabildiğimiz bu kadar. Şu anda her yeni bilinen şey bütün olarak karşımıza geldiğinde bir de bakıyoruz ki, o yeni açılan ufkun da sadece %5’ini öğrenebilmişiz. Geri kalan sır perdesinin içinde. Yüce Yaratıcımız, bizleri yaratan, kâinatı yaratan Allahû Tealâ, sırları ne kadarına lâyıksak o kadar olarak bize veriyor.

 

Zaman, hız, Allah. Mefhumları yerli yerine oturttuğunuz zaman hayranlığınız kat kat artıyor. Şimdi bu zahirî âlem, aynı zamanda bunun berzah âlemini de içeriyor. Hem şu salonun içinde aynı zamanda berzah âleminin de bir parçası var; ama fizik vücudumuz onu hiç hissedemiyor. Aynı zamanda cinlerin gayp âleminin de bir parçası var; gene hissedemiyor. Aynı zamanda gayp âlemine ait olan berzahın da bir parçası var; gene hissedemiyoruz. Emr âleminin de bir parçası var; hissedemiyoruz. Zülmanî âlemin de bir parçası var; hissedemiyoruz. Zahirî âlemle beraber 6 âlem var. Bir de bizim içimizde, bizim tam aynımız olan Allahû Tealâ’nın rahmeti ve ilmiyle vücuda getirdiği bir başka âlemin bir parçası daha var, Allah’a ait olan bir âlem. Öyleyse 6 âlemle beraber bu yedincisi bir arada. Ve biz onlardan sadece bir tanesini algılayabiliyoruz; zahirî âlem.

 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, her şey muhteşem. O’nu tanıdıkça hayatta oluşunuza sonsuz şükrediyorsunuz, hamd ediyorsunuz. O’nu tanıdıkça insan olarak yaratıldığınız için sonsuz şükrediyorsunuz, hamd ediyorsunuz. Hele size Allahû Tealâ bir vazife vermişse, o konuda sizi devamlı aydınlatmaktaysa her geçen gün, her şeyi size öğretiyorsa o zaman mutluluğunuz daha bir başka olmaz mı sevgili kardeşlerim? O’nun öğretisi kâinat öğretisi. Kalp gözünüzü açar, sizi: “Hadi bakalım şimdi kâinata bak.” diye ademden, yokluktan kâinata baktırır. Bakarsınız ki kâinat bir insan vücudu şeklinde. Düz bir kâinat ama görüntüsü tam bir insan vücudu; cinsiyetsiz. Çamurlu akan derelerin renginde. Ne sorarsanız cevabını verir; dilerse vermez. Unutmayın, O, Efendimiz. Emir ve kumanda mevkiinde O var. Biz hepimiz birer mahlûkuz, yaratığız.

 

Biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ yarattı bizi diye hep içimde tarifsiz bir sevinç var. Varız hamd olsun. Hamd olsun ki O’nu işitebiliyoruz. Hamd olsun ki görebiliyoruz. Hamd olsun ki her an bizimle beraber. Bunun ne kadar büyük bir mutluluk vesilesi olduğunu biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? O Allah, bizi yaratan. Ve bizi sevgili kılmış Kendisine. Daha çok bir insanı ne mutlu edebilir ki? Allah’ın sevgilisi olmak.

 

Ondan sonra sevgili kardeşlerim, çok mu yani bizim söylediğimiz şey: Her şey çok mu güzel, yoksa bana mı öyle görünüyor diye, hıı ne dersiniz? Söyleyin, çok mu? Sevgili kardeşlerim, bir sual sormak istiyorum size: Mutlu musunuz? Allah’ın yolunda bilin ki yarın bugünkünden daha fazla mutlu olursunuz. Eğer Allah’ın gemisinin kanunlarına riayet ediyorsanız. Allah’ın gemisi bir tek dilekle sizi yolculuğa kabul eder. Tek bir dilek, dünyadaki en kolay şey; dilemek. Ne dileyeceksiniz? Allah’a ulaşmayı. Ruhen Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Geminin yolcuları arasındasınız artık. Bu gemi sizi mutlaka saadete götürür. Ruhunuzu Allah’a teslim ettiğiniz noktaya kadar bu gemi sizi mutlaka ulaştırır. Sevgili öğrenciler, bir dileyin, ondan sonra mutluluğu yaşayacaksınız.

 

Cehalet hep Allah’ın şifrelerini bilmemekten kaynaklanıyor. Şifreler, Kur’ân-ı Kerim şifrelerden oluşuyor. O şifrelerden en basiti ve hayatınızın en önemli şifresi Allah’a ulaşmayı dilemektir. Şifreyi bilmiyorsanız ki insanların çok büyük bir kısmı bilmediklerini söylüyor, Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şeyden haberiniz yoksa, size bunun imkânsız olduğunu söylemişlerse işte o söyleyenlere acıyın sevgili kardeşlerim. Onlar kitle halinde bir cinayetin sahipleridir. “Fitne katilden beterdir.” diyor Allahû Tealâ.

2/BAKARA-217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirati, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”



70 milyon insanın %90’dan fazlasının cehenneme gitmesine sebebiyet veren bir eksik ve yanlış bilgi. Ve insanlar dînlerini, dîni öğrenmeleri mümkün olmayan kaynaklardan öğrenmeye çalışıyorlar. Onlara öğretenler de büyük kısmı öğrettiklerinin eksik olduğundan haberdar değil. Birçok öğretilerinin de yanlış olduğundan haberdar değil. Sevgili kardeşlerim, insanların çok büyük bir kısmı mutsuz. Allah’ı tanımadıkları için, emirlerini bilmedikleri için, bu güzellikleri yaşamadıkları için sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bilmiyorlar.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), kendisine her kötülük eden için Allah’a yalvarıyordu: “Ya Rabbi! Sen onları bağışla, onlar bilmiyorlardı.” Bu devirde de gene insanlar bilmiyorlar. Ne kadar hazin bir tecellidir ki; bir kısmı bilmediği halde bildiğini zannediyor. Ayırımı yapamıyor sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’le ilmi öğrendikleri kitapların ayırımını, birbirinden farklı şeyler içerdiğini çoğu bilmiyor. Bilmediği için de öğrendiklerinin doğru olduğunu zannediyor. İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiren herkesin cehenneme gideceğini zannediyor.

 

Sevgili kardeşlerim, bu şeytan öylesine korkunç, zeki bir mahlûk ki insanları asıllardan koparmayı başarmış. Ve gene asıl kelimesini kullanarak konuşmak istiyorum, asılsız bir dizaynla insanları mahvetmiş. Aslı olmayan bir yanlışlıklar dizisinin içine itmiş. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz: Bugün insanlar diyorlar ki: “İslâm mı? Allah’a teslim olmak demektir. Son dîndir. Ondan evvel geçen dînlerin hepsi artık boştur, o dînlerin bir hükmü kalmamıştır. Son dîn, en mütekâmil dîn, İslâm dînidir.” Başladım ya konuşmaya, onların söylediklerinin hepsi yanlış. Baştan aşağı yanlış.

 

İslâm yeni bir dîn değildir; madde-1.

İslâm son dîn değildir; madde-2.  

Başka bir dîn hiç olmamıştır; madde-3.

 

Başka bir dîn hiç olmamıştır ki İslâm’la mukayese edebilesiniz. İslâm, Arapça adıyla İslâm Hazreti İbrâhîm’in hanif dîninin adıdır ve son dîn değildir, mütekâmil dîn de değildir. Diğer dînlerden bir farkı hiç olmamıştır. Allah’ın öğretisinde asırlar, bin yıllar, on bin yıllar boyunca tekâmül olmaz. Allahû Tealâ indirdiği an, tekâmülün son noktasında indirir. Öğretirken biz tekâmül edeceğimiz için bize adım adım öğretir her şeyi.

 

Başlangıç safhasından bugüne kadar gelişimizi hatırlayın sevgili kardeşlerim. Söylediğimiz her şeyde dîn anlatımına ters düştük. Çünkü her şey yanlış öğretilmiş insanlara. Kur’ân tamamen unutulmuş. İnsanlar asırlar boyunca kitaplardan öğrenmişler. Allahû Tealâ’nın bize yazdırdığı Risalet Nurları kitabının içinden 29 tane alıntı yapan Diyanet İşleri Yüksek Kurulu hüküm veriyor hakkımızda, diyor ki: “Bu 29 tane alıntıyı yazan kişi, iki tane alternatiften biridir. Bu kişi delidir; birinci alternatif. İkinci alternatif: Bu kişi dîn adına hiçbir şey bilmemektedir. Çünkü söyledikleri bugüne kadarki İslâm kültürünün tamamen dışındadır ve Kur’ân’a da İslâm’a da aykırıdır.” Oldu mu? Ondan sonra Allahû Tealâ bize cevabını yazdırdı. Cevabı da hem onlara gönderdik hem 4 kitapla tamamladık. Allahû Tealâ tamamlattı demek, çok daha doğru bir ifade olur. Sonra ne mi oldu? Sonra Diyanet İşlerinin Dîn İşleri Yüksek Kurulu bir de baktı ki; 29 tane alıntının her biri Kur’ân’ın bir âyet-i kerimesiyle eşleşiyor. Ondan sonra mı ne oldu? Ondan sonra bizimle artık aşık atmadılar. Buna cesaretleri yok.

 

Sevgili kardeşlerim, Diyanet İşleri Başkanlığı deyince bir başkan hatırlıyoruz. İsmi lâzım değil ama onu bilirsiniz. Kardeşi uzun süre valilik yaptı ve çok güzel bir teorinin sahibiydi. Özel idarelerin de yetkililerini o bölgenin seçmesi talebi vardı. Çok da akılcı bir talepti. Çok da cesur bir kardeşimizdi. Şimdi merkez valisi olduğunu öğrendik. Uzun süredir kızağa çekilmiş orada. Ama tebrike şayan, cesur bir kardeşimiz.

 

İşte onun kardeşi bir ilâhiyat fakültesi profesörü, o Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı bir ara. Her şey harikaydı. Bir bayram mesajında diyordu ki: “Şu tasavvufu yaşayanların yaşantılarına hep özlem duyuyorum. Ne kadar isterdim, Diyanet İşleri Teşkilatı’nda da onlar gibi yaşayabilenler olmasını.” Biz, bir savcı kardeşimizle beraber onu ziyarete gittik bayramdan sonra. Ona 3 saat tasavvuf anlattık. Hayır, tasavvuf kitaplarından anlatmadık. Kur’ân-ı Kerim’den tasavvufu anlattık. Tasavvufun menşeinin Kur’ân olduğunu, tasavvuf erbabının sadece Kur’ân’ı yaşadıklarını o gün gördü. Ve zaten baştan aşağıya Kur’ân’a karşı saygı doluydu. Ne kadar güzel kararlar almıştık biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Diyanet İşlerinde 3 ay süreli bir eğitim verecektik. Kur’ân’ı anlatacaktık onlara, Allah’ın bize anlattığı âyetleri anlatacaktık. Ve tasavvufun onların zannettiği gibi bir ütopya olmadığını, bir lüks, bir fantezi, bir kökten dîncilik olmadığını, Kur’ân’ın ta kendisi olduğunu, bütün sahâbenin o güzelliğin 7 safhasını da yaşadığını anlatacaktık. Anlatamadık, daha vakti gelmemişti. Diyanet Teşkilatı o semineri vermememiz için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

 

Sevgili kardeşlerim, o gün de her şey çok güzeldi, bugün de her şey çok güzel. Allahû Tealâ bize Kur’ân’ı öğretti, Kur’ân’ı yaşattı. Sizlere Kur’ân öğretmeyi nasip kıldı. Ha Biz mi? Arapça’yı hiç de onlar seviyesinde, şu hani: “Arapça’yı biz biliriz. Onun için Kur’ân-ı Kerim’i biz biliriz ancak, bizim kadar Arapça bilmeyenler Kur’ân-ı Kerim’i anlayamazlar,” diyenler var ya, onlar kadar Arapça bilmeyiz. Ne sarf biliriz ne nahiv biliriz ne Arapça gramerinin herhangi bir özelliğini biliriz ne de Kur’ân-ı Kerim’i onlar gibi doğru dürüst okuyabiliriz. Hiçbirisi yok ama Kur’ân-ı Kerim’i biz öğrenmiyoruz, O bize öğretiyor sevgili kardeşlerim. İşte güzellik burada, O’nun öğretisi, Allah’ın öğretisi. Biz öğrenmedik, öğretildik.

 

Öyleyse bugün dîn adına ahkâm kesip, ahkâm kesip sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, tekrar edeyim kelimeyi ahkâm kesip televizyonları parselleyenler. Geçen gün gene birisi çıkmış da ismini vermemiş hamd olsun ki kardeşimiz. Biz de bilmiyoruz kim olduğunu. “Birisi,” diyor, “bir profesör.” diyor. Diyormuş ki: “Arapça’yı biz biliriz. Kur’ân-ı Kerim’i de sadece Arapça’yı bilenler bilirler. Bu sebeple” diyor “Kur’ân-ı Kerim’i de biz biliriz.” Sevgili kardeşlerim, ne Allah’a ulaşmayı dilemekten haberi var ne mürşidi kabul ediyor ne ruhunu Allah’a ulaştırmış ne fizik vücudunu ne nefsini ne iradesini Allah’a teslim etmiş ne irşada ulaşmış. Bu kavramlara hayatında hiç duymadığı için garip bir şekilde bakıyor: “İnsan ruhunun” diyor, “ölmeden evvel Allah’a ulaşması hiçbir şekilde mümkün olamaz. Çünkü” diyor, “insana hayatı ruh verir.”

 

Gördünüz mü sevgili kardeşlerim? Meğer insana hayat veren Allah değilmiş. Allahû Tealâ Hicr Suresinin 23. âyet-i kerimesinde diyor ki:

15/HİCR-23: Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn(vârisûne).

Ve muhakkak ki; Biz, sadece Biz hayat veririz. Ve Biz öldürürüz. Ve varis olanlar da Biziz.



“Hayatı sadece Biz veririz,” diyor, “Biz.”

 

“Biz, hayatı sudan başlattık.” diyor Allahû Tealâ başka bir âyet-i kerimesinde.  

21/ENBİYÂ-30: E ve lem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne).

İnkâr edenler (kâfirler), semaların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?



“Biz yaratırız, yaşatırız, Biz öldürürüz.” diyor.

50/KAF-43: İnnâ nahnu nuhyî ve numîtu ve ileynel masîru.

Muhakkak ki Biz; Biz diriltiriz ve Biz öldürürüz. Ve dönüş Bize’dir.



Hayatımız kimsenin elinde değil, Allah’ın elinde. İşte böyle sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, her şey bir başka güzel.

 

Öylesine güzel bir dizayn ki; bu muhtevada nasıl hayran olmazsınız Allahû Tealâ’ya? O, bizi yaratan Yüce Yaratıcı. Hepimizin sahibi. Her şey en güzel şekilde O’nunla vücut buluyor. Her geçen gün biraz daha güzel, biraz daha güzel, biraz daha güzel.

 

Mutlu musunuz sevgili kardeşlerim? Mutlu olmak için o kadar çok sebebiniz var ki. Mihr Camiası’nın içindeyseniz, başkalarının bilmediği hakikatleri bilenlersiniz. Siz Kur’ân öğretisinden nasipleniyorsunuz, Allah’ın bize öğrettiklerini öğreniyorsunuz.

 

Hiç düşünemiyorlar sevgili kardeşlerimiz, dünyanın hiçbir yerinde bunlar öğretilmiyorsa, Kur’ân da bunları yazıyorsa biz de Arapça bilmiyorsak doğru dürüst, hiçbir yerden de öğrenmemiz mümkün değilse, acaba sahâbenin yaşadığı bu hayatı biz nasıl yaşamışız? Acaba sizlere nasıl yaşatıyoruz; 7 tane safhasıyla 7 makam evliyalığıyla? Kim buna cevap verebilir acaba? Her şey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor? Mihr Camiası’nın içinde bulunmaktan mutlu musunuz sevgili kardeşlerim?

 

Allahû Tealâ’nın hepinizi bu mutlulukla hep beraber kılmasını, her an saadeti yaşamanızı, Allah’a olan aşkınızla şu dünyada bütün boyutlarıyla mutluluğu her aşamada yaşamanızı, Allah’ın bütün cennetlerinin sizin olmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostumuz, gönül dostumuz kardeşlerimiz.

Allah hepinizden razı olsun. 


Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

İmam İskender Ali  M İ H R