}
Takva (Kur'ân'dan Koparılan Kavramlar) 29.01.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 107538


SOHBETİN ADI: KUR’ÂN’DAN KOPARILAN KAVRAMLAR - TAKVA
TARİHİ: 29.01.2004

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte kalp kalbe, gönül gönüle bir sohbet, gene birlikteyiz. Konumuz: Takva. Hangi konuda bunu söylüyoruz? İslâm’dan kopan kavramlar, Kur’ân kavramları.

Takva denince önünüze gelen, ulaşabildiğiniz bütün dîn ulemasına, “Takva nedir?” diye sorun. Size onun lûgat mânâsını söyleyebilir. Takva; sakınmak, çekinmek, korkmak demektir. Gerçekten doğru, takva müessesesi bunu içerir. Peki, ama sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’de 28 basamağı oluşturan o muhteşem İslâm merdiveninde tam yedi tane takva var;

3. basamaktaki takva, ilk 7. basamağı ifade eder. 14. basamaktaki takva, 21. basamaktaki takva,
25. basamaktaki takva, 27. basamaktaki takva, 28. basamağın dördüncü kademesindeki takva,
28. basamağın beşinci kademesinde takva olmak üzere tam yedi tane takva var. Her biri İslâm merdiveninin ayrı bir müessesesini, ayrı bir safhasını ifade eder. Âyetin içindeki muhtevaya baktığınız zaman aynen böyle olduğunu görürsünüz.

Öyleyse takvaları isimleri itibariyle ayırırsak, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin takvası, âmenûler takvası; başlangıçtaki. Sonra irşad makamına ulaşınca, tâbiiyet takvası. Sonra üçüncü takva, ruhun Allah’a ulaşmasıyla Allah’ta yok olması, vuslat takvası, hidayet takvası. Ruhun Allah’ta yok olması yani evvab takvası. Allah’ın Zat’ında yok olması takvası. Sonra fizik vücudun teslimi konusu geliyor, muhsinler takvası. Sonra nefsin teslimi, muhlisler takvası; nefsin halis oluşu. Sonra irşada ulaşmayı ihata eden irşad takvası. Neticede de iradenin de teslimini muhtevasına alan bihakkın takva, hakka tukatihi takva. Rüyetullah takvası da diyebilirsiniz, mürşidler takvası da diyebilirsiniz.

Konular birbirinin içinde bir dizayn oluşturuyor. Bu dizayna göre de İslâm’ın standartları oluşuyor. 7 tane, takva 28 basamakta ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimini tamamlayarak kişiyi, teslimin en üst noktasına ulaştırıyor.

Öyleyse elimizde ne kalmış sevgili kardeşlerim bunlardan? Sakınmak, çekinmek, korkmak. Kur’ân’ın bu muhtevası, insanlar tarafından artık bilinmiyor. Bu, Allah’ın bir öğretisidir. Ve bu öğretinin sahibi olarak konuşuyoruz, Allah’ın bir lütfuna mazhar olan kişi olarak konuşuyoruz ki, bize takvaları O öğretti. Konuyu bütünleştirdiğimiz zaman karşımıza çıkan muhteşem bir İslâm dizaynı görünüyor. Bu dizayndan, ne yazık ki bugünün dîn kültürü, İslâm dîni kültürü yoksundur. İslâm dîni kültürü dediğimiz zaman, unutmayın sevgili kardeşlerim, başka bir dîn zaten hiç olmamış; Allah’ın yegâne dîninin safhaları.

Kur’ân-ı Kerim indirildiği zaman dînlerin hepsi kargaşa içindeydi. Önce Yahudiler, sonra Hristiyanlar dînlerini unutmuşlardı. Onların dışındaki insanlar da zaten hiç yaşamıyorlardı. Ama toplumun geniş kesimleri itibariyle insanlar hangi dînin içinde olursa olsun, o kavimde mutlaka Allah’ın bir resûlü var olmuştur. Bütün insanların yaşadığı devirlerde ve insanların yaşadığı her yerde, her kavimde mutlaka bir resûl var olmuştur. Kıyâmete kadar da var olacaktır. Bu sebeple hangi dînin içinde olurlarsa olsun insanlar, orada yaşayan insanlarda insanların da çok küçük bir kısmı %10’undan daha azı, Allah’ın dînini hep yaşadılar. Kâinatın yegâne dînini; Hz. Âdem’in dînini, Hz. Nuh’un dînini, Hz. Îbrâhim’in dînini. Yahudilik de Hristiyanlık da İslâm da Hz. Îbrâhîm’den geliyor. Kur’ân-ı Kerim, açık bir şekilde İslâm dîninin Hz. Îbrâhîm’in hanif dîni olduğunu vurguluyor. Aralarında hiç bir farkın mevcut olmadığını kesin çizgilerle söylüyor.

Öyleyse bütün dünyayı saran bir fitne bugün faaliyettedir. İnsanların takvaya ulaşmasına mâni olacak olan bir şeytani faaliyet duruma hâkimdir. Takva dediğimiz zaman, hep Kur’ân-ı Kerim’deki ait olduğu kesim itibariyle değil, tam aksine lûgat mânâsı itibariyle kullanılmış. Piyasada 23 Kur’ân-ı Kerim meali tespit ettik, hepsini aldık ve oralardaki takva kavramlarını incelediğimiz zaman kesin bir sonuca vardık. A’dan Z’ye hepsinde takva, “Allah’tan korkun” şeklinde değerlendirilmiş yani lûgat mânâsı. Oysaki şimdi göreceğiniz gibi takva yedi tane kademe içerir.

Birinci takva; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin takvası; âmenû takvasıdır. Bunların adlarına “âmenû olanlar” diyor Kur’ân-ı Kerim. İşte Yûnus Suresinin 62, 63, 64. âyetleri bunu ifade ediyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

10/YÛNUS 62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


“O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar âmenû olmuşlardır (Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.”

Öyleyse bu, 1.takva; âmenû olanların takvası.

Birinci basamakta olayları yaşarız. İkinci basamakta bunları değerlendiririz ve davranışlarımızı ortaya koyarız. Bu davranışlara göre başkalarını Allah’ın yolundan ayırmak konusunda bir gayret içinde olmayan herkesi Allahû Tealâ seçer. Seçmedikleri, sadece bu minvaldeki kişilerdir. İkinci basamak, seçilenlerin basamağıdır. İnsanlar ya burada kalırlar, Allah’a ulaşmayı dilemezler; gidecekleri yer cehennem olur. Veya Allah’a ulaşmayı dilerler yani âmenû olurlar; âmenûlar takvasının sahibi olurlar. Söylediğimiz âyet; Yûnus Suresinin 63. âyet-i kerimesi bu konuyla alâkalı.

“ellezîne âmenû ve kânû yettekûn: Onlar âmenû olmuşlardır ve takva sahibi olmuşlardır.”

Hangi sebeple cehennemden kurtulmuşlardır? Çünkü olmasalardı, onlar korkunun varacağı cehennemin sahibi olacaklardı. Ama âmenû olmuşlar, azap yerine hem dünya için hem ahiret için mutluluk müjdesi almışlardır. Allahû Tealâ, Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde buyuruyor ki:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na yönel, Allah’a yönel ve takva sahibi ol (Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol).
ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn: Ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

Ve bundan sonraki âyet, Rûm-32:

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden olma ki onlar, fırkalara ayrılmışlardır, hizipler vücuda getirmişlerdir. Her biri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

Kim bu insanlar? Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hepsi fırkalara ayrılmışlar ve şirktekiler olarak değerlendiriliyor Allahû Tealâ tarafından. Öyleyse sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler takva sahibidir. Bu dilek ya “âmenû olmak” şeklinde ifade ediliyor Kur’ân-ı Kerim’de veya munîb, enîbü, yunîb gibi kelimeler kullanılarak inabe istikametinde Allahû Tealâ’ya ulaşmak, Allah’a ulaşmayı dilemek mânâsında kullanılıyor. Allah’a ulaşmak, hidayet olmak, ulaşmayı dilemek “âmenû olmak” veya “munîb” olmak şeklinde değerlendiriliyor. Ve görüyorsunuz ki munîb olan, Allah’a ulaşmayı dileyen ve takva sahibi olan kişiyi, yönelme açısından ele alıyor Allahû Tealâ. Âmenû olan Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi, dilek açısından alıyor. Her ikisi de Allah’a ulaşmayı dilemektir. Her ikisi de kişiyi cehennemden kurtarır ve Allah’ın cennetine ehil kılar. Bu, birinci takvadır; âmenûler takvası.

Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, üçüncü basamağa çıkar, ulaşır. Derhal Allah, Rahîm esması ile o kişiye tecelli eder. Kişi dördüncü basamaktadır. Allah, ona furkanlar verir. Onun gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır. Kulaklarındaki vakrayı alır. Kalbindeki ekinneti alır. Görme hassasının üzerindeki mührü, işitme hassasının üzerindeki mührü, idrak etme hassasının üzerindeki mührü alır. Altı tane furkan verir o kişiye. Arkasından da o kişinin kalbine ihbat koyar. O kişi, muhbit olur, Allah’ın söylediklerini idrak edebilecek bir hüviyete girer. İlim sahibi olmak için yeterli vasfın sahibi kılınır. Bu yedi tane furkan, Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ tarafından ifade ediliyor:

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Allah’a ulaşmayı dileyin ve takva sahibi olun ki Allah, size furkan versin.” diyor. Bu da birinci takvayı ifade ediyor.

“Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız; Allah, sizi furkan sahibi kılar.” Furkanın sahibi olmak, âmenû olmakla mümkün. Bu, ilk âmenû olma standardını ifade ediyor. Allahû Tealâ ister âmenû olmak kelimesiyle ifade etsin, ister munîb, yunîb gibi kelimelerle ifade etsin, her halükârda Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, takva sahibidir. Ve cehennemden mutlak olarak kurtulmuştur.

Cehenneme gitmenin özelliği nedir? Günahların sevaplardan fazla olması. Sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, günahları sevaplarından fazla olanlardır. Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri bunu söylüyor.

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar Bize mülâki olmayı dilemezler (ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler). Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor.

Gaflette olanların hepsi, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Bu sebeple ne munîb olma açısından ne âmenû olma açısından Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir, Allah’a yönelmeyenlerdir ve takva sahibi değillerdir. Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilerse veya yönelirse, bu onlar için geçerlidir.

Peki, takva sahibi olmayanların durumu nedir? “Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir, cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse takva sahibi olmayan kişi, birinci ve ikinci basamaktaki kişidir. Allah’a ulaşmayı dilememiştir, gideceği yer mutlaka cehennemdir. Ama dileyenlerin mutlaka Allahû Tealâ, sevaplarını, günahlarından öteye çıkarıyor. Sevapları günahlarını geçiyor. Kişi, Allah’a ulaşmayı diliyor.

Peki, bundan sonra ne oluyor? Bundan sonra Allahû Tealâ, o kişinin kalbine ulaşıyor. İlk 7 basamak burada tamamlandı. Allah’ın o kişinin kalbine ihbat koymasıyla birinci yedi basamak tamamlandı; birinci takva. Şimdi kişi, ikinci takva için Allah’a yönelmek durumunda. Yedinci basamağa geldi, on dördüncü basamağa da ulaşacak. Allah’ın otomatik sistemleri devam ediyor. Allah onun kalbine ulaşıyor, kalbinin nur kapısını Allah’a çeviriyor. O kişinin göğsünden kalbine nur yolunu açıyor. Ondan sonra kişi zikir yapmaya başlıyor. Allah’tan gelen rahmetle fazl o kişinin göğsüne ulaşıyor. Allah’ın göğsünü yararak açtığı yolu takiben göğüsten içeriye giriyor. Kalbe kadar ulaşan bu iki nurdan rahmet nurları kalbe giriyorlar.

Bu rahmet nurları %1 derken %2 oluyor. On birinci basamakta kalbe nurların girmesi, onikinci basamakta nurların %2’yi bulması ile kişinin bu noktada huşûya ulaşması. Bu huşûnun neticesi ikinci takvadır. Ne yapacak? Kişi, huşûya ulaştığı zaman bir hak kazanacak, mürşidini Allah’tan sorma imkânı bulacak. Soruyor ve Allahû Tealâ ona mürşidini gösteriyor. Kişi mürşidine ulaştığı an ikinci takvanın sahibidir. Allahû Tealâ diyor ki Mâide-35’te:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“ Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun.” Yani “Âmenû oldunuz. Zaten birinci takvanın sahibisiniz. Allah’a ulaşmayı dilediniz, şimdi takva sahibi olun. İkinci takvanın sahibi olun.” Nasıl olacaksınız? “Allah’tan Allah’a ulaştıran vesileyi isteyin.” diyor Allahû Tealâ.

Allah’a ulaştıran vesileyi Allahû Tealâ’dan istediğiniz zaman ne olacak? Allahû Tealâ, size O’nu gösterecek. Gideceksiniz, tâbî olacaksınız. Tâbî olduğunuz an ikinci takvanın sahibisiniz. Tâbiiyetin tahakkuk takvası; üzerinize farz.

Unutmayın, sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemek üzerinize farz. Mürşide ulaşıp tâbiiyet, gene üzerinize farz. Burada Allahû Tealâ, açık ve kesin bir şekilde “Allah’tan isteyin.” diyor. Allah’tan nasıl isteyeceğinizi Bakara- 45 ve 46. âyetlerinde gösteriyor; sabırla ve hacet namazıyla istiyorsunuz.

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


Bu nokta da Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde 14. basamakta vücuda gelen takva. Âli İmrân Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


 Âli İmrân-16:

3/ÂLİ İMRÂN 16: Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr(nâri).

Onlar (takva sahipleri): “Rabbimiz, biz hiç şüphesiz mü’min olduk (îmân ettik), artık bizim günahlarımızı (sevaba çevirerek) bize mağfiret et ve bizi ateş azabından koru.” derler.


“Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için Rabb’lerinin katında içinde devamlı kalacakları altından ırmaklar akan cennetler var. Tertemiz eşler ve rıza var. Allah kullarını görendir. Onlar derler ki: Yarabbi! Muhakkak ki biz âmenû olduk.”

Burada ikinci defa âmenû oluş söz konusudur. Bunun ikinci takva olduğu nereden belli? “Bize mağfiret et.” diyoruz. Allahû Tealâ’nın mağfireti devreye giriyor ve burada mağfiret. Kim Allah’a ulaşmayı dileyerek Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşırsa ki kişi, hacet namazını kıldığı takdirde gösterir, tâbî olduğu an kişi, ikinci takvanın sahibi olur. Burada îmânı artan bir mü’min vardır. Allah, Mucâdele-22’ye göre onun başının üzerine devrin imamının ruhunu gönderir ve kalbinin içine îmânı yazar.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Bu noktada kişi, ikinci defa âmenû olmuştur. Allahû Tealâ’nın dizaynı bunu açık bir şekilde göstermektedir. Öyleyse kim irşad makamına ulaşır da tâbî olursa yeni bir takvanın sahibi olur. İşte Allah’tan mürşidini isteyen kişi, O’na tâbî olacaktır. Tâbiiyet, Allahû Tealâ’nın farz emridir. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir, birinci takvanın sahibi olmuşlardır. Taguta kul olmaktan kurtulmuşlardır. Allahû Tealâ bu noktada; 14. basamakta, kişinin irşad makamına ulaşmasını ve tâbiiyetini ifade ediyor. Bu tâbiiyet kişinin kalbine îmânın yazılmasını ve günahlarının sevaba çevrilmesini ifade eder. Bu, ikinci takvadır. Günahların sevaba çevrildiği noktadaki takvadır. Tâbiiyet takvası, îmânı artan mü’minler takvası aynı standartlarda bir takvayı ifade eder.

Bundan sonra ne yapacaktır kişi? Zikir yapacaktır. Allah’tan gelen nurlar kalbine gelecektir. Kalbindeki %7 nur birikiminde ruh, birinci gök katına çıkacaktır. Sonra ikinci bir %7 nur birikimi, ikinci gök katı. Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci defa nur birikimleri, yedinci gök katı. Ruhun Allah’a ulaşması, Allah’ın Zat’ında yok olması.

Allah’ın Zat’ı meabtır, sığınaktır ve ruhun sığınağı, sığınması söz konusudur. Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


“ O gün, tâbî olunan gün, Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, kendisini Allah’a ulaştıran bir yol ittihaz eder. Ve kimin ruhu Allah’a ulaşırsa Allah, o kişinin ruhuna meab olur.” hüviyeti var.

Kişinin ruhu Allah’a sığınıyor. Allah, o kişi için bir sığınak. İkinci takvanın yani mürşide ulaşıp da tâbiiyetini gerçekleştirenin takvası da ruhunu Allah’a ulaştırıp da meaba sığınan ve bu sebeple Kur’ân-ı Kerim’de evvab olarak anılan kişilerin üçüncü takvası da aynı âyet-i kerimelerde anlatılmış. Kaf Suresinin 31 ve 32. âyetleri:

50/KAF 31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.

Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

50/KAF 32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.


Allahû Tealâ diyor ki: “Cennet, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaad olunduğunuz şey budur, bu cennettir.” Kimler için? Evvab olanlar ve hafîz olanlar için. Evvab, meaba ulaşmış demek, bu üçüncü takva; evvablar takvası. Ama aynı âyet-i kerime ikinci takvayı da bundan bir evvelki takvayı da alıyor. Ne olmuş kişi? Evvab olmadan evvel hafîz olmuş, muhafaza altına alınmış, başının üzerine bir muhafız göndermiş Allahû Tealâ.

Allahû Tealâ burada, “Onların başlarının üzerine bir muhafız göndeririz.” diyor.

Ra’d-11’de de diyor ki:

13/RA'D 11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).

Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.


“Onlar, hüviyetlerini bozmadıkça Biz, onların üzerindeki muhafızımızı oradan almayız.” buyuruyor.

Öyleyse Kaf-31 ve 32 hem ikinci takvayı hafîz kelimesiyle ifade ediyor; başlarının üzerine muhafız gelenler, mürşidlerine tâbî olanlar hem de üçüncü takvayı, sığınağa sığınanlar olarak değerlendiriyor; ruhun Allah’a ulaşıp, sığınağa sığınması. Allahû Tealâ Alî İmrân-14’te diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


“vallâhu indehu HUSNUL MEÂB: Allah’ın katında Allah muhakkak ki en güzel sığınaktır.” ( (Yani ruhun sığınağıdır).

Sad Suresinin 49. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

38/SÂD 49: Hâzâ zikr(zikrun), ve inne lil muttekîne le husne meâb(meâbin).

Bu (Kur’ân-ı Kerim), bir Zikir’dir. Ve muhakkak ki muttakiler (takva sahipleri) için sığınakların en güzeli (Allah’ın Zat’ı) vardır.


“İşte bu, Allah’ın zikridir. Kur’ân-ı Kerim ve muhakkak ki takva sahipleri için hüsnül meâb vardır. Meâbın, sığınağın en güzeli vardır. O da Allah’ın Zat’ı dır.”

Kimler içinmiş? Takva sahipleri içinmiş.

Öyleyse burada görünen husus, evvab olanların da takvası var. Takva sahipleri için meâb söz konusu yani Allah’a ulaşan kişilerin takvasından bahsediyor Allahû Tealâ. Bu üçüncü takva. Ruhumuzun Allah’a ulaşması, Allah’ın Zat’ında yok olması ve yeni bir takvanın sahibi oluşumuz. Burası, 21. ve 22. basamaklar. Ruhun Allah’a ulaşması, 21. basamak. Allah’ın Zat’ında yok olması, evvab oluşumuz; 22. basamak. 22. basamakla üçüncü takva, evvab takvası tamamlanıyor. İkinci takva da Kaf-31’de yeniden değere, muhtevaya alınmış.

Sevgili kardeşlerim, görülüyor ki 22. basamakta bir başka takva var. Allah’ın, kişilerin ruhlarına meâb olduğu, sığınak olduğu seviyedeki takva, 22.basamaktaki takva. Sonra ne oluyor? Sonra Allahû Tealâ bize bir taht veriyor, ondan sonra biz zahid oluyoruz, zühd sahibi oluyoruz. Ne zaman ki nefsimizin kalbindeki nurlar %80’i aşıyor, o zaman fizik vücudumuz da Allah’a teslim oluyor. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özellik kazanıyor. Burada muhsinlerden oluyoruz. Nisâ-125’te Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSÂ 125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişiden daha muhsin kim vardır? O kişi ki fizik vücudunu, nefsini Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur.” buyuruyor Allahû Tealâ.

İşte burası, muhsinler takvası; fizik vücudun teslimi noktasındaki takva. Kim fizik vücudunu Allah’a teslim ederse, kimin fizik vücudu Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi olursa o kişi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Öyleyse burada yeni bir takvanın sözkonusu olması lâzım. Bakalım ne diyor Allahû Tealâ, bu takva için? “Muhsinler takvası.” diyor. Âli İmrân-133’de buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 133: Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn(muttekîne).

Ve Rabbiniz'den olan mağfirete ve genişliği yerler ve gökler kadar olan, muttekîler için hazırlanmış olan cennete koşun!


“Ve Rabbinizden mağfirete koşuşun. Ve arzı göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. O cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır.” diyor Allahû Tealâ.

B şıkkında da (Ali İmrân-134’de) buyuruyor ki takva sahipleri konusunda:

3/ÂLİ İMRÂN 134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).

Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.


ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi: Onlar, darlıkta da bollukta da infâk ederler.
vel kâzımînel gayz: Ve gayzlarını, öfkelerini yutarlar.
vel âfîne anin nâs: İnsanları affederler.
vallâhu yuhibbul muhsinîn: Allah, muhsinleri sever.

İşte 133. âyet-i kerimesinde, “O cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır.” diyen Allahû Tealâ, bir sonraki âyette vasıf vererek, onların muhsinler olduğunu söylüyor. Öfkelerini yutanlar, dahası affedenler, darlıkta da bollukta da infâk edenler. Hem fizik standartlarda infâk edenler hem de Allah’ta gelen rahmeti, fazlı ve salâvâtı, fizik vücudun nefse ulaştırması sebebiyle bir dizayna sokarlar.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin bir dizayn olarak çıkıyor karşımıza. Muhsinler takvası diye bir takva söz konusu; muhsinlere ait bir takva. Ne zaman muhsin oluyoruz? Fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettiğimiz zaman.

Şimdi bu noktada duralım, sahâbeye bakalım. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler mi yani âmenûlar takvasının sahibi olmuşlar mı? Bunun kesin olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ Zumer-17’de diyor ki:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


“Onlar taguta kul olmaktan içtinap ettiler, kendilerini kurtardılar. Çünkü onlar Allah’a yöneldiler, Allah’a ulaşmayı dilediler. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.”

Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler, birinci takvanın sahibi olmuşlar. Bütün sahâbe mürşidlerine tâbî olmuşlar mıdır? Hepsi. Sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlar. A’râf-157’de diyor ki:

7/A'RÂF 157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.


“Kim, o ümmî nebî resûle tâbî olmuşsa, onların hepsi felâha erdiler.”

Bütün sahâbe, tâbî olanlar; hepsi felâha ermişler. Aynı zamanda Fetih-10’da diyor ki:

48/FETİH 10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


“Habîbim! Sana biat etmek, tâbî olmak; Allah’a tâbî olmaktır. Onlar, sana tâbî olduğu zaman onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.”

Tâbiiyet, kesindir. Bütün sahâbe ikinci safhayı da tamamlamışlar. İkinci takva da tâbiiyet takvası da tamam. Ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları zaman üçüncü takvaya da ulaşmışlar. Zumer-18, onların hepsinin hidayete erdiğini söylüyor.

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Hidayet ise Âli İmrân-73’te, “innel hudâ hudallâh.” şeklinde ifade ediliyor, “Muhakkak ki hidayet. Allah’a ulaşmaktır.”

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


Bütün sahâbe Allah’a ulaşmışlar; o hidayetin sahibi olmuşlar. Hidayet takvasına, ruhları Allah’ın Zat’ında yok olduğu için evvab takvaya ulaşmışlar.

Fizik vücutlarını Allah’a teslim edip muhsinler takvasına ulaşmışlar mıdır? Elbette ulaşmışlardır. Allahû Tealâ diyor ki Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesinde:

3/ÂLİ İMRÂN 20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: ‘“Ben ve bana tâbî olanlar; vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.”

Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler ve muhsinler takvasına sahip olmuşlar.  Muhsinler takvasından sonra gelen takva, kişinin daimî zikre ulaşmasından sonraki takva, nefsini Allah’a teslim ettiği noktadaki takva. Fizik vücuttan sonra teslim olacak olan nefstir. Bütün sahâbenin, nefslerini de Allah’a teslim ettikleri de vakıa olarak karşımıza çıkıyor. Bu nokta, kişinin ahsen olduğu noktadır. Allahû Tealâ Mâide Suresinin 93. âyet-i kerimesinde diyor ki:

5/MÂİDE 93: Leyse alâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti cunâhun fîmâ taimû izâ mâttekav ve âmenû ve amilûs sâlihâti summettekav ve âmenû summettekav ve ahsenû vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).

Âmenû olanlar ve salih amel yapanlar (ıslâh edici amel, nefs tezkiyesi yapanlar) üzerine, takva (1. takva) sahibi olmadıkları zaman yediklerinden dolayı bir günah yoktur. Âmenû olun ve amilûssâlihat yapın! Sonra da takva sahibi olun (3. takvaya ulaşın)! Âmenû olun sonra da takva sahibi olun (4. takvaya ulaşın) ve ahsen olun! Allah muhsinleri (ahsen olanları, 4. takvaya ulaşanları) sever.


leyse alellezîne âmenû:  Âmenû olan ve nefsi ıslah edici ameller işleyenler üzerine (günah) yoktur.
fîmâ taimû: Yedikleri, önceden yedikleri şeyler üzerinde günah yoktur.
 (Yani günah olduğunu bilmeden içtikleri içkide, yedikleri ette).

Allahû Tealâ burada diyor ki:

izâ mettekav ve âmenû: Takva sahibi oldukları zaman ve âmenû oldukları zaman.
ve amilûs sâlihâti: Ve nefsi ıslah edici ameller işledikleri zaman.
summettekav ve âmenû summettekav: Sonra tekrar takva sahibi oldukları zaman, tekrar âmenû oldukları zaman, tekrar takva sahibi oldukları zaman.
ve ahsenû: Bu son takvada ahsen oldukları zaman.
vallâhu yuhibbul muhsinîn: Ve Allah, muhsinleri sever.
(Buradaki muhsin, nefsini Allah’a teslim edenler.)

Burada Allahû Tealâ, birinci takvayı anlatıyor. Allah’a ulaşmayı dileyerek takva sahibi olmak, âmenû olmak ve ondan sonra ruhu Allah’a ulaştırarak nefsi ıslah edici amellere başlamakla ikinci takvanın sahibi olmak (evvab takvanın sahip olmak), ondan sonra tekrar takva sahibi olmak ve âmenû olmak, fizik vücudu Allah’a teslim etmek. Sonra tekrar takva sahibi olmak ve fizik vücut tesliminden sonra nefsi de Allah’a teslim etmek, ahsen olmak (summettekav).

Zumer-10’da Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 10: Kul yâ ıbâdıllezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh(hasenetun), ve ardullâhi vâsiah(vâsiatun) innemâ yuveffas sâbirûne ecrehum bi gayri hisâb(hisâbin).

De ki: "Ey âmenû olan kullar, Rabbinize karşı takva sahibi olun! Bu dünyada ahsen olanlar için bir güzellik vardır. Ve Allah’ın arzı geniştir. Ama sabredenlere ecirleri hesapsız ödenir."


kul yâ ıbâdıllezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh(hasenetun): Ey Peygamber, Ey Muhammed de ki: Ey âmenû olanlar! Rabbinize karşı takva sahibi olun. Bu dünyada ahsen olanlar için hasene vardır (kazanılan üst seviye dereceler).
ardullâhi vâsiah: Allah’ın arzı geniştir.
innemâ yuveffes sâbirûne: Mükâfat sabredenlere verilecektir.
ecrehum: Ecirleri.
bi gayri hisâb: Hesapsız olarak.

Allahû Tealâ, burada hem sabretme müessesesini almış hem de ahsen olanlardan bahsediyor; âmenû olanlardan ahsen olanlar için. Ahsen olanlar, nefslerini de Allah’a teslim edenler olarak karşımıza çıkıyor.  Burada kişi, hâlis oluyor.

Allahû Tealâ Bakara-179’da buyuruyor ki:

2/BAKARA 179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.


“Ey ulûl’elbab! Kısasta hayat vardır. Bu kısası yaparsanız takva sahibi olursunuz.”

Ulûl’elbab ne zaman olunuyor? Daimî zikre ulaşan kişi, ulûl’elbab oluyor. Ulûl’elbab olduktan sonra yeni bir kısas söz konusu. Ulûl’elbab olan kişi, evvelâ karanlıkla nuru değiştirmiş olan kişidir. Nefsinin bütün afetlerini temizlemiş olan kişidir. Bunun yapması lâzım gelen şey, bundan sonraki kademeyi tamamlaması, nefsini de Allah’a teslim etmektir. Nefsini teslim ettiği zaman yeni bir takva sahibi olacaktır. İşte Bakara-179 onu söylüyor; kısasta hayat vardır; karanlıkla aydınlığın kısası. Kısasta hayat, gayb âlemini görmeyen gözlerin görmeye başlaması, işitmeyen kulakların işitmeye başlaması, idrak etmeyen kalplerin gayb âlemini idrak etmeye başlaması ve kişinin nefsini Allah’a teslim etmesi. Burada söz konusu olan ahsen takvadır. Ahsen takvası yani muhlisler takvası ve bu nefsin ıslahı noktasında olan bir takva.

Bu noktadan sonra nefsimizi Allah’a teslim ettikten sonra bir yeni noktaya ulaşıyoruz. Allahû Tealâ gök katlarını bize tamamen gösterdiği zaman, bizi Tövbe-i Nasuh’a davet ediyor. Böylece ihlâs makamı bitiyor, salâh makamı başlıyor. Salâh makamının birinci kademesi, Tövbe-i Nasuh’tur. İkinci kademesi, günahlarımızın örtülmesi, üçüncü kademesi salâh nurunu almamız, dördüncü kademesi de günahlarımızın sevaba çevrilmesi. Bu noktada irşada ulaşmak söz konusu. Neyle oluyor bu? Bu seviyede günahların örtülmesi, günahların sevaba çevrilmesiyle. İşte bu hususu Ahzâb Suresinin 70 ve 71. âyetleri anlatıyor.

33/AHZÂB 70: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ(sedîden).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olun ve sedîd (doğru) söz söyleyin!


“Âmenû olanlar Allah’a karşı takva sahibi olun.”

33/AHZÂB 71: Yuslıh lekum a’mâlekum ve yagfir lekum zunûbekum, ve men yutıillâhe ve resûlehu fe kad fâze fevzen azîmâ(azîmen).

(Böylece) sizin için amellerinizi ıslâh etsin (salih amele çevirsin). Günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve kim, Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat ederse, o taktirde fevzül azîm (en büyük mükâfat) ile kurtulmuş olur.


yuslıh lekum a’mâlekum: Sizin amellerinizi ıslah etsin.
ve yagfir lekum zunûbekum: Ve sizin günahlarınızı sevaba çevirsin.
ve men yutıillâhe ve resûlehu fe kad fâze fevzen azîmâ: Kim Allah’a ve resûlüne itaat ederse o fevz’ül azîme ulaşmıştır (büyük mükâfata ermiştir).
    
Burada Allah’a karşı takva sahibi olmak söz konusu. Allahû Tealâ diyor ki Mâide-65’te:    

5/MÂİDE 65: Ve lev enne ehlel kitâbi âmenû vettekav le keffernâ anhum seyyiâtihim ve le edhalnâhum cennâtin naîm(naîmi).

Eğer Kitap Ehli, âmenû olup (Allah’a ulaşmayı dileyip), takva sahibi olsalardı, elbette onların günahlarını örterdik ve onları mutlaka Naîm cennetlerine koyardık.


“Eğer kitap ehli, âmenû olsalardı ve takva sahibi olsalardı; mutlaka onların seyyiatlerini örterdik ve onları naim cennetlerine koyardık.”

Naim cennetleri, daimî zikre ulaşmış olanların ulaşacakları cennetler. Burada günahların örtüldüğü nokta, kişinin bir hedefe ulaştığı yer. İrşad noktasına, irşad takvasına ulaşması. Mağfiret, orada söz konusu. Ecrül azîm ise ondan sonraki kademeyi ifade ediyor. Öyleyse Allah sadece günahları örtmüyor, günahları sevaba çeviriyor. O noktadaki takva, irşad takvasıdır. Bütün sahâbe, irşada da ulaşmış. Allahû Tealâ Hucurât-7’de diyor ki:

49/HUCURÂT 7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe, biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl’ü vardır. O sizin söylediklerinize itaat etseydi; bundan çok zarar görürdünüz. Hatta belki Allah’ın lânetine de uğrardınız. Ama Allah, size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Ve hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. Îmânı müzeyyen kıldı. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Bütün sahâbe irşad takvasına ulaşmış; 28.basamağın dördüncü kademesi. Allahû Tealâ bihakkın takvadan bahsediyor. Bundan sonra bütün sahâbe bihakkın takvaya da ulaşmışlardır. İrşad makamının sahibi olmuşlar. Bihakkın takva konusunda Allahû Tealâ, evvelâ emri ifade ediyor; Âli İmrân-102’de buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!


Allahû Tealâ’nın buradaki ifadesi ne? “Hakkıyla takva sahibi olanlar nasıl bir takva sahibi oldularsa siz de öyle bir bihakkın takvanın sahibi olun.” diyor Allahû Tealâ. “Ölmeden önce önce Allah’a teslim olun, ondan sonra ölün. Ölmeden önce mutlaka Allah’a teslim olun.” diyor.  

Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 28. âyet-i kerimesinde bihakkın takva şöyle anlatıyor:

3/ÂLİ İMRÂN 28: Lâ yettehizil mu’minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn(mu’minîne), ve men yef’al zâlike fe leyse minallâhi fî şey’in illâ en tettekû minhum tukâta(tukâten), ve yuhazzirukumullâhu nefseh(nefsehu), ve ilallâhil masîr(masîru).

Mü'minler, mü'minlerden başkasını (yani) kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, o Allah'dan bir şeyin (rahmet ve fazlın) içinde değildir. Onlardan korunmanız için sakınmanız (dost olmanız) hariç. Ve Allah, sizi kendisinden sakındırır (takva sahibi olmanızı ister). Ve dönüş Allah'adır (ruhun ulaşacağı makam, Allah'ın Zat'ıdır).


lâ yettehızil mu’minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn: Mü’minler, mü’minlerden başkasını (kâfirleri) dost edinmesinler.
ve men yef’al zâlike feleyse minallâhi fi şey’in: Kim bunu yaparsa o, Allah’tan başka bir şeyin içinde değildir.
illâ en tettekû minhum tukâta: Ancak onlardan bihakkın takvanın sahibi olanlar hariç.  
ve yuhazzirukumullâhu nefseh: Ve Allah sizi bundan sakındırır.

Burada bihakkın takva söz konusu. Burası, takvanın sonudur ve irşad makamına gelen insanlar için geçerlidir.

Öyleyse görünüyor ki insanlar için bihakkın takva söz konusu. Bütün sahâbenin bihakkın takvaya ulaştıkları ise Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesindeki mürşid vasıflarından kesinlikle ortaya çıkıyor. Bütün sahâbe irşad ehli olmuşlardır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikûn-el evvelîn var ya, onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir de ensar ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.”

Görünüyor ki onlar, fevz-ül azîmin sahipleridir.  Fevz-ül azîm, bihakkın takvanın temel işaretidir. Allahû Tealâ’nın söylediği dizayn açık ve kesindir. Bütün sahâbe irşad makamının sahibi olmuşlar, Allahû Tealâ tarafından irşad makamına tayin edilmişler.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, görülüyor ki Kur’ân-ı Kerim’de yedi ayrı hüviyette takva var. Bu son takva, yirmisekizinci basamağın beşinci kademesine ait. Ondan evvelki irşada ulaşanların takvası, yirmisekizinci basamağın dördüncü kademesine ait. Gayb âlemine ait kalp gözlerinin, kalp kulaklarının açılması orada söz konusu.

Bir sonuca ulaşıyoruz sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’de tam yedi tane takva var. Üçüncü basamakta başlayan âmenûler takvası, kişiyi yedinci basamağa kadar hemen götürür. On dördüncü basamakta tâbiiyet takvasına ulaşılır; mürşide tâbî olunuyor. Yirmi bir ve yirmi ikinci basamakta, ruhun Allah’a ulaşması ve meabta yok olması, Allah’ın o kişinin ruhuna sığınak olması söz konusu; evvab takva, evvablar takvası. Bu, üçüncü takva. İkinci takvanın bir başka adı da başının üzerinde muhafız bulunanların takvası, hafîzlerin, muhafaza altına alınanların takvası. Dördüncü takva, yirmibeşinci basamakta fizik vücudumuzun Allah’a teslimiyle oluşan takva. Beşinci takva, nefsimizin Allah’a teslimiyle oluşan takva. Altıncı takva, irşada ulaştığımız noktadaki takva. Yedinci takva da irşad makamının sahibi olduğumuz noktadaki takva; yirmi sekizinci basamağın beşinci kademesine kadar ulaşıyor. Allah, o kişinin iradesini Kendi İradesine bağlıyor ve konuyu tamamlıyor.
        
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, ne gördük? Bütün Kur’ân-ı Kerim mealleri, nerede “takva” kelimesini görürlerse görsünler, herbiri ayrı bir kademenin takvası olmasına rağmen, bu konuda hiçbir ilmin sahibi olmadıkları için bütün takvalara sadece “Allah’tan korkmak” diye değer vermişler. Yani İslâm kültüründe takva müessesesi, bütünüyle yitirilmiş durumda. Oysaki her biri ayrı bir hüviyet ifade ediyor. Yirmi sekiz basamaklık İslâm merdiveninde yedi tane takvanın herbirinin ayrı bir özelliği var.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bunları bize Allah öğretti. Ve İslâm âleminin kaybolmuş olan nura yeniden kavuşması söz konusu oldu. Artık labirentlerde kaybolmayacaksınız. Kur’ân-ı Kerim sizi, ait olduğunuz hedefe ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslime mutlaka götürecek olan bütün özelliklerin sahibidir. Görülüyor ki Kur’ân-ı Kerim’de tam yedi tane takva vardır sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

Allahû Tealâ’nın hepinizi bütün bu takvaların sahibi kılarak irşad makamına ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R