SOHBETİN ADI: MUTLULUK
TARİHİ: 10.05.2004
Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi selâmlıyorum. Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Her şey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor? Ne diyorsunuz sevgili kardeşlerim? Allah ile beraber misiniz? O sizinle beraber ise size de her şey çok güzel geliyordur muhakkak.
Unutmayın, her huzursuzluğunuz, her sıkıntınız, her mutsuzluğunuzu teşkil eden amil (faktör); hepsi, hepsi nefsinizin afetleri sebebiyledir. Nefsinizde afetler var. O afetleri yok etmedikçe huzura kavuşamazsınız. Ama sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dileyen herkes, başlangıçta mutlaka birkaç aylık bir huzur ve mutluluk devresi geçirir. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes mutluluğu yaşamaya başlar. Ama nefsinin afetleri tezkiye olmamıştır? Evet, olmamıştır. Ama Allahû Tealâ onu özel bir koruma altına almıştır. Ona mutlulukları yaşatmaya başlamıştır. Nefsinin afetlerinin yerinde olmasına, aynen yerinde durmasına rağmen kişi mutludur.
Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Allah’ın temel emrini yerine getirmiştir.
*Küfürden kurtulmuştur.
*Dalâletten kurtulmuştur.
*Fısktan kurtulmuştur.
*Allah’ın cennetine hak kazanmıştır.
*Hidayet ehli olmuştur.
*Tagutun kulu olmaktan kurtulmuştur, Allah’ın kulu olmuştur.
*Tagutun dostu olmaktan kurtulmuştur, Allah’ın dostu olmuştur.
Öyleyse her şey en güzel standartlarda cereyan ediyor sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allah ile olan ilişkilerinizde muhtevaya dikkatle bakın. Her güzel şey sizin için sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ her şeyi sizin mutluluğunuz için dizayn etmiş ve Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an sizi 1. kat cennetinin sahibi kılmış Allahû Tealâ. Bütün insanlar için, insan olarak yaratılan herkes için Allah’a ulaşmayı dilemek, böyle bir dizayn sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, böyle bir dizayn bir mutluluk kaynağı olmalı değil mi? Hiçbir şey yapmayacak kişi. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyecek. Ondan sonra yapılması lâzım gelen ne varsa Allah yapacak.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, her şey öylesine güzel ki. Bu muhteşem güzellik içerisinde, insanların seçimi sadece akla karadan birini seçmek kadar basit ve kolay: Sadece Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Sizi cehennemden kurtaracak olan şey budur. Şu dünya saadetinin en az yarısını size sağlayabilecek olan şey sadece budur. Bir dilektir; Allah’a ulaşmayı dilemektir.
İşte birçok mutsuz insan şu anda beni dinliyorsunuz ve tabiî inanmıyorsunuz. “Bu kadar basit mi? Bu kadar kolay olabilir mi?” diye düşünüyorsunuz, öyle değil mi? Evet, meselâ siz, öyle düşünüyorsunuz. Öyleyse sevgili kardeşlerim ve şu hani: “Şu dünyada benden daha mutsuz insan mı var?” diyen siz sevgili kardeşim, öyleyse neden denemiyorsunuz? Halep ordaysa arşın burada. Dileyecek olan da sizsiniz.
Ha! Birtakım kişiler bize telefon ediyorlar, mesaj bırakıyorlar bilgisayarımıza. Diyorlar ki: “Yahu biz Allah’a ulaşmayı diledik de hiçbir değişiklik olmadı bizde. Acaba senin söylediklerinde bir yanlışlık olmasın.” Biz de diyoruz ki: “Hayır, siz Allah’a ulaşmayı dilememişsiniz. Buradan dileyeceksiniz, kalbinizden.”
Kalbinizden bir talebin Allah’a gittiğini hissedeceksiniz. “Ya Rabbi!” diyeceksiniz, “Ben Sana ulaşmayı diliyorum. Şu bana emanet olarak verdiğin ruh var ya onu Sana, emanetini Sana iade etmek, Sana ulaştırmak, Senin temel emrini mutlaka yerine getirmek istiyorum. Biliyorum ki bu benim üzerime farzdır. Sen bunu üzerime 12 defa farz kılmışsın; Sana yönelmeyi, ruhumu Sana ulaştırmayı.”
Bir kısım âyetlerinde Sana yönelmeyi ki bunun sonu mutlaka Allah’a ulaşmaktır. Çünkü Allahû Tealâ: “Kim Allah’a yönelirse onu Kendisine mutlaka ulaştıracaktır.” Nereden biliyoruz? İşte âyet-i kerime, Şûrâ-13:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).”
“Allah kullarından…”
Kullarından yok, affedersiniz.
“Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan her kim Allah’a yönelirse onu Kendisine ulaştırır.”
Allah’a yönelen kişiyi Kendisine ulaştırır. Seçtiklerinden yönelenleri yani Allah’a ulaşmayı dileyenleri.
E sevgili kardeşlerim, hâlâ duruyor musunuz? Sorabilir miyim, daha kolay ne var ki? Allahû Tealâ sizi o kadar çok seviyor ki; bir dileğinizle sizi cehennemden kurtarmaya hazır.
Siz Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman ne olursunuz?
1-Bir kere Allah’a inandığınız kesindir. Allah’a inanmasanız Allah’a ulaşmayı dileyemezsiniz (bir).
2- Allah’a dünya hayatında ulaşmanın farz olduğuna da inandınız. Tam 12 âyetle Allah üzerimize farz kılmış. Bu âyetlerden bir kısmı Allah’a ulaşmayı dilemektir; dileyen zaten ulaşır. 2. kısmı Allah’a ulaşmaktır, ruhu teslim etmektir. 3. kısmı fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi içerir. Ama hepsi de bir tek şeyle başlar: Allah’a ulaşmayı dilemek. Üç kelime: Allah’a ulaşmayı dilemek. Kur’ân’ın olmazsa olmaz şartı.
Ey mutsuz kardeşlerim, ey mutsuz insanlar! Henüz aramızda değilsiniz ama mutsuzluğunuzun sebebini sakın başkalarında aramayın. Siz Allah’a ulaşmayı dilemediniz. O zaman kendi kendinizi ömür boyu mutsuzluğa mahkûm ettiniz. Yeter mi? Hayır, yetmez. Cehenneme de mahkûm ettiniz.
“Ama ben kimseye bir fenalık etmiyorum ki; Allahû Tealâ beni neden cehenneme atsın?” mı diyorsunuz?
Allahû Tealâ diyor ki: “Bana ulaşmayı dilemiyorsanız, böyle bir talebiniz yoksa amelleriniz güme gider.” diyor. “Amelleriniz heba olur.” diyor. Arapça tabiriyle: “habitat a’mâluhum: Onların amelleri heba olmuştur.” diyor.
Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanın fonksiyonu ne? Bakın Kehf-35’te, Kehf Suresi 105’te; 103, 104, 105’te Allahû Tealâ diyor ki:
18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”
18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
“Size amellerinizi hasara uğratan şeyi söyleyeyim mi?”
Amellerin hasara uğraması kişinin hüsranda olmasını ifade eder. Kimdir o insanlar? Onlar amelleri, bir defa mutlaka günahları sevaplarından fazla olanlar, diğer taraftan da amelleri heba olanlar.
“Onlar ki” diyor Allahû Tealâ, “onlar yaptıklarının doğru olduğunu zannediyorlardı. Yaptıklarının en güzel olduğunu zannediyorlardı.”
Ne yapıyorlarmış adamlar? 5 vakit namaz kılıyorlarmış. İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorlarmış. Namaz kılıyorlarmış, oruç tutuyorlarmış, zekât veriyorlarmış, hacca gidiyorlarmış, kelime-i şehâdet getiriyorlarmış ve diyorlarmış ki: “İslâm’ın şartı 5’tir. İslâm da teslim olmak demektir Allahû Tealâ’ya. Biz bu 5 şartı yerine getiririz ve Allah’a teslim oluruz. Bitti, bu kadar.”
Peki, biz onlara sormaz mıyız? Tamam, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz, zekât veriyorsunuz, hacca gidiyorsunuz, kelime-i şehâdet getiriyorsunuz. Hay Allah razı olsun. Hepsi de farz. İyi de “Allah’a teslim olduk.” diyorsunuz. Neyinizi teslim ettiniz Allah’a, söyleyebilir misiniz? 4 tane teslimi gerçekleştirmeniz lâzım:
*Ruhunuzu teslim edeceksiniz; 1.
*Fizik vücudunuzu (vechinizi) teslim edeceksiniz; 2.
*Nefsinizi teslim edeceksiniz; 3.
*İradenizi teslim edeceksiniz; 4.
Siz hangisini, hangisini Allah’a teslim ettiniz kuzum? A benim sevgili kuzucuklarım, kendinizi boşuna hüsranda bırakıyorsunuz. İşte diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar ki” diyor, “Allah’a mülâki olmayı ve âyetlerimizi inkâr ettiler.” diyor. “Allah’a mülâki olmayı ve âyetlerimizi inkâr ettiler. Onların” diyor, “amelleri boşa gitti.” diyor.
Sevgili kardeşlerim, muhtevaya dikkatle bakın: Sadece iki türlü insan yaşar:
*Sevapları günahlarından fazla olanlar.
*Günahları sevaplarından fazla olanlar.
Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanların amelleri hesaba katılmaz; amelleri heba olur. E öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ söylemiyor mu: “Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin gidecekleri yer cehennemdir.” Söylüyor. İşte bakın Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde Allah’ın ifadesi nasıl:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
“innellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ: Onlar ki Bize mülâki olmayı (yani ruhlarını ölmeden evvel Bize ilka etmeyi, ulaştırmayı) dilemezler. Muhakkak suretle dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Onlar dünya hayatıyla mutmain olurlar (doyuma ulaşırlar.) Onlar Bizim âyetlerimizden gâfildirler.” diyor Allahû Tealâ.
Şu dünyadaki ilim seviyeleri ne olursa olsun, hangi seviyede bir öğretim diplomasının sahibi olursa olsunlar, dünya üzerinde hangi konuda görev yapıyor olmakta iseler, olsunlar yani profesör olmak, ordinaryüs profesör olmak neticeyi değiştirmiyor sevgili kardeşlerim. Netice değişmiyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen, Allah’a mülâki olmayı dilemeyen insan ilk adımı atamamıştır; gideceği yer cehennemdir. Nereden biliyoruz cehennem olduğunu? Allahû Tealâ diyor ki: “Onların gideceği yer kazandıkları dereceler itibarı ile ateştir.”
“ulâike me’vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne): Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibarı ile ateştir.”
Kabahatleri mi? Tek bir kabahatleri var: Allah’a ulaşmayı dilememişler.
Sevgili kardeşlerim, her şey ne kadar yanlış tatbikatta. Ne kadar yanlış bir öğreti bütün İslâm âlemine, bütün Hristiyan âlemine, bütün Yahudi âlemine kabul ettirilmiş iblis tarafından. Herkes kâinatın tek dînini unutmuş.
Dikkat edin: Hz. Musa da Hz. İsa da Peygamber Efendimiz (S.A.V) de Hz. İbrâhîm’den sonra yaşadılar. Ve Hz. İbrâhîm’in dîni, hanif dîni adını alır. Başka bir dîn de hiç olmamıştır.
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Sen hanifsin.” diyor. “Hanif olarak vechini ikame et (ayakta tut hanif olarak). O hanif fıtratıyla ki; Allah bütün insanları (yani sen de dâhil bütün insanları) hanif fıtratıyla yaratmıştır. Sen de hanif fıtratıyla yaratıldın. Yetmez, o dîni yaşamak standartlarına ulaştın. Sen hanifsin. Hanif olarak kendini (vechini) dîne ikame et. O hanif dîni ki; o kayyum olan dîndir.” diyor.
İşte kayyum olan dîn budur yani ezelî ve ebedî dîn.
30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
Öyleyse Hz. İbrâhîm, Hz. Âdem’in dînini yaşıyordu, Hz. Nuh’un dînini yaşıyordu. Hz. İsa da Hz. İbrâhîm’in dînini yaşadı. Ondan evvel Hz. Musa da Hz. İbrâhîm’in dînini yaşadı. Hz. İbrâhîm, Hz. İsa… Affedersiniz, Hz. İbrâhîm, Hz. Musa, sonra Hz. İsa, sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V). Bu, Hz. İbrâhîm’den sonra gelen 3 peygamberin 3’ü de Hz. İbrâhîm’in hanif dînini yaşadılar. Ondan evvel gelen Âdem (A.S) ile birlikte bütün peygamberler de hanif dînini yaşadılar.
Kâinatın tek bir dîni oldu ve bu dînin temeli Allah’a ruhu ulaştırıp teslim etmektir. Bunun da başlangıcı ve kurtuluşa ulaştıracak faktörü Allah’a ulaşmayı dilemektir.
Sevgili kardeşlerim, daha kolay ne var ki? Bir dilek: Buyurun, Allah’ın cenneti sizin. Hayır, hayır! Şaka etmiyoruz. Son derece de ciddiyiz. Size Kur’ân âyetlerinden bahsediyoruz, farkında değil misiniz?
A benim sevgili kardeşlerim, Allah’a yaklaşmak, Allah’ın kulu olmak, Allah’ın sevgilisi olmak, dostu olmak, Allah’ın cennetine gitmek bu kadar kolayken hem de 3. kat cennete kadar Allah garanti veriyor. Kime? Sadece Allah’a ulaşmayı dileyen herkese. Hesabı toptan görmüş. “Kim” diyor, “arkadaş, Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka cennetime ulaştırırım.” Yeter mi? “Hayır, yetmez.” diyor. “Bana ulaşmayı dileyen 1. kat cennetin mutlaka sahibi olur. Ama” diyor, “Ben ona sadece bu kadar garantiyi vermiyorum ki.” diyor. “Onu Kendime ulaştırmanın da garantisini de veriyorum.” diyor. “Onu, onun ruhunu Bana ulaştırmanın da garantisini veriyorum.” diyor. “Ben” diyor. “insanlara 12 defa farz kıldım; Allah’a ulaşmayı dilemeyi, ruhu Allah’a ulaştırmayı, fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi.”
12 farzın bir kısmı Allah’a ulaşmayı dilemeyi, bir kısmı ruhu Allah’a ulaştırmayı, bir kısmı da ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslimi içeriyor. Ne diyorsunuz? Diyorum ki: “Hayır, yanlış anlamıyorsunuz.” Diyorum ki: “Allah garanti ediyor. Allah’a ulaşmayı dileyen herkesin ruhunu Kendisine ulaştıracağını ve onları Allah’ın ermiş, Allah’a ermiş evliyası kılacağını garanti ediyor.”
Herkes için geçerli sözüm, kim olursanız olun. İnsan mısınız; mutlaka bunu gerçekleştirir Allahû Tealâ. Eğer cin olsaydınız, o zaman da nefsinizin tezkiyesini ve tasfiyesini emredecekti Allahû Tealâ. Gene aynı noktalara ulaşacaksınız nefs açısından. İnsanlar da nefs taşıyor, cinler de. Onlar için de nefs tezkiyesi ve tasfiyesi söz konusu.
Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman nefsiniz ne oluyor? Tezkiye oluyor. İşte Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesi:
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).”
Diyor ki Allahû Tealâ: “Kim nefsini tezkiye ederse o, bunu kendisi için yapar.”
Neden? Çünkü ezelde Allahû Tealâ’ya söz vermiş; nefsini tezkiye ve tasfiye edeceğine göre tezkiyeden bahsediyor Allahû Tealâ yani nefsinin kalbinin %51 nurla kaplanması. Başlangıçta kapkaranlık olan, %100 afetlerle dolu olan nefsin kalbini %51 afetlerden kurtarmak; fazıllarla %49’u donatmak, %2 de rahmet nuruyla donatmak. Fazıllar da nurdur, rahmet de nurdur. Kalbinizin, o kapkara korkunç karanlık olan kalbinizin bütün karanlığının yarıdan fazlasını yok etmeyi garanti etmiştir.
Peki, bu size ne sağlar? Bu size aynı zamanda ruhunuzun Allah’a ulaştırılmasını da sağlar. Hani “ermiş” derler ya, “erenler” derler. “Erenlerin yolundan” diye kitaplar yazılmıştır. İşte o erenler, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıranlar. Erenler, nereye erenler? Allah’a erenler. O büyük mutluluğu yaşamış olanlar. Size elinizi uzatıp da tutabileceğiniz kadar yakın bir şey erenlerden olmak.
Sevgili kardeşlerim, çok büyük bir kısmınıza Allah’ın eren evliyası olmak, Allah’a ruhunu ulaştırmış bir evliya olmak adeta mümkün olmayan bir şey gibi görünür. “Evliya mı?” derler. “Ohoo! Bundan yüzyıllarca evvel evliyalar varmış. İşte o Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Bayram Velî Allahû Tealâ’nın evliyasıdır. Ondan evvel de onlardan evvel de çok evliyalar gelmiş, geçmiş. İşte Muhiddin-i Arabî, işte Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Yûnus, Erzurumlu İbrâhîm Hakkı Hazretleri, Hacı Ahmet Yesevi…”
Sevgili kardeşlerim, sayılmayacak kadar çok sayıda Allah’ın evliyası var. Ne yapmışlar? Ruhlarını… Evvelâ Allah’a ulaşmayı dilemişler, sonra Allahû Tealâ onlara irşad makamını göstermiş. Öyle bir mürşid sevgisi vermiş ki; gitmişler hemen teslim olmuşlar. Sonra da ruhları Allah’a ulaşmış hepsinin. Allah’a ruhlarını ulaştıran ermiş evliyalar olmuşlar.
Evliya kelimesi, velî kelimesinin çoğulu. Velî; dost demek, evliya da dostlar demek. Ama Türkçe’ye tekil olarak girmiş. Ne diyoruz? O diyoruz: “Ahmet Yesevî Hazretleri mi? O, evliyadır.” diyoruz. Evliyadandır dememiz lâzım ama evliyadır diyoruz. Öyle geçmiş dilimize.
Sevgili kardeşlerim, gelin bir de buradan bakın. Her şey o kadar güzel ki! Ah bir anlatabilsem sevgili kardeşlerim, kelimelere sığmıyor ki. Anlatmakta kelimeler yetersiz.
Ruhunuz Allah’ın size verdiği bir emanettir. Diyor ki: “Biz insana ruhumuzdan üfürdük.” diyor Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesi. “Ve ona, işitme, görme, duymanın neticesi olan idrak hassasını (fuad) verdik.” diyor Allahû Tealâ.
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
efidete: Fuatlar, hassalar (işitme, görme ve idrak etme hassaları).
Tek başına idrak etmek ise fıkıh. Fıkıhın vücudunuzdaki yerleşim merkezi kalbinizdir; manevî kalbiniz. A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.
“Biz, insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için hazırladık (cehennem için yarattık). Onların kalpleri vardır ama o kalple fıkıh edemezler (idrak edemezler). Onların gözleri vardır ama o gözlerle göremezler. Onların kulakları vardır ama o kulaklarla idrak edemezler. İşitemezler (affedersiniz).” İdrak kalbe ait bir müessese. “İşitemezler” diyor. “Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh edemezler, idrak edemezler.” diyor. “Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, onlardan daha çok dalâlettedirler.” diyor.“Onlar Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.” diyor, “Allah’ın âyetlerinden haberleri olmayan zavallılardır.” diyor.
Düşünebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Onlar dalâlettedir. Neden “Hayvanlardan da daha çok dalâlettedir.” diyor? Neden diyor biliyor musunuz sevgili kardeşlerim?
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de diyor ki: “Hayvanlar, kuşlar, bütün yarattığım canlılar Rab’lerini bilirler.” diyor. “Ve O’na ibadet ederler.” diyor. Kuşlar mı? Allah’a ibadet ediyorlar. Koyunlar mı, atlar mı, köpekler mi, kurtlar mı, ayılar mı? Bütün hayvanlar sevgili kardeşlerim, hepsinin Allah’a ibadet ettiklerini söylüyor Allahû Tealâ. Yeter mi? Hayır, yetmez. “Onlar da cemiyet hayatı yaşıyorlar.” diyor Allahû Tealâ. “Hepsinin de bir başkanı mutlaka vardır.” diyor. “Eğer onlar bir topluluksa mutlaka bir başkanları vardır.” diyor. “Onun emirlerine itaat ederler.” diyor. Ne diyor, ne diyor? “Bize ibadet ederler.” diyor. “Hayvanlar Bize ibadet ederler.” diyor Allahû Tealâ.
22/HACC-18: E lem tera ennallâhe yescudu lehu men fîs semâvâti ve men fîl ardı veş şemsu vel kameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devâbbu ve kesîrun minen nâs(nâsi), ve kesîrun hakka aleyhil azâb(azâbu), ve men yuhinillâhu fe mâ lehu min mukrimin, innallâhe yef’alu mâ yeşâu. (SECDE ÂYETİ)
Göklerde ve yeryüzünde olan kimseler, Güneş, Ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve (yürüyen) hayvanlar ve insanlardan çoğu; görmüyor musun (görmedin mi) ki Allah’a secde ediyorlar. (İnsanların) çoğunun üzerine azap hak oldu ve Allah, kimi zayıf düşürürse (alçaltırsa) artık ona ikram eden yoktur. Muhakkak ki Allah, dilediğini yapar.
6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).
Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hiç unutmayın; Allahû Tealâ sizi sizin tahmininizden çok daha fazla seviyor. Gene unutmayın ki; sizin cehenneme gitmenizi de istemez asla. Şu dünyada mutsuz olmanızı da asla istemez ve onun için indirmiş bütün mukaddes kitapları. Tevrat da ondan evvel indirilen bütün mukaddes kitaplar da İncil de Kur’ân-ı Kerim de insanları sadece mutluluğa çağıran bir hidayet rehberidir. Hidayet, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan; ruhu, vechi yani fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi mümkün kılan bir bütündür. 28 basamaktan ibarettir. 28 basamağın hepsi Kur’ân-ı Kerim’de ayrı ayrı yer almış. 4 tane 7 basamak.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri sadece mutlu kılmak isteyen bir Rabbimiz var. Hiç kimsenin cehenneme gitmesini istemez. Eğer Allahû Tealâ bir tek dileğinizle, ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı sadece dilemenizle sizi cennetine mutlaka alacaksa söyler misiniz bana, Allah’a ulaşmayı dilemeyen sevgili kardeşlerim, Allah sizin için daha ne yapmalıydı? Bundan daha kolay bir şey söyleyebilir misiniz bana?
Neden “İslâm’da niyet amelden üstündür.” diyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)? Hâlâ anlamıyor musunuz? Bütün söylediklerimiz, sadece sizin mutluluğunuz için Allahû Tealâ’nın o Kur’ân-ı Kerim’e yerleştirdiği her şeydir. Her şey sizin için yaratıldı, bütün kâinat.
Daha kolay ne var ki sevgili kardeşlerim? Sadece ve sadece bir tek dilek; Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, o kadar. Yani bu konunun ne kadar ciddi olduğunu ifade sadedinde bir misal vermek istiyorum. İki tane insanı karşılaştıralım şimdi sizinle. Birisi 80 yaşında rahmetli olmuş, 15 yaşında da sorumluluğunu idrak etmiş, İslâm’ın 5 şartını da yerine getirmeye başlamış. 80 yaşında da ölmüş ama Allah’a ulaşmayı dilememiş. Nereye gidecek dersiniz sevgili kardeşlerim bu insan? Birçoklarınızın zannettiğinin aksine cennete giremeyecek. Ne yazık ki gideceği yer cehennem. Sadece Kur’ân’ı bilmediği için, Kur’ân öğretisi ona öğretilmediği için, Kur’ân’daki temel faktörden haberdar olmadığı için gideceği yer cehennem. Ama bu işledikleri ameller cennetlik ameller değil mi? Evet, Peygamber Efendimiz (S.A.V) onu söylüyor:
“İnsanlar vardır,” diyor, “cennetlik ameller işlerler ama cehenneme girerler. İnsanlar vardır,” diyor, “cehennemlik ameller işler ama cennete girerler.” Bilmece gibi değil mi? Ama ne kadar basit aslında bilmecenin cevabı.
Allahû Tealâ’nın indinde insanlar ikiye ayrılıyor. Allah’a ulaşmayı dileyenler; cennetlikler.
İkinci adama misal verelim: Allah’a ulaşmayı dilemiş. Üstelik de 50 sene yaşadıktan sonra aklı başına gelmiş. Allah’a ulaşmayı dilemiş ama diledikten sonra da ertesi gün ölmüş bu adam. O güne kadar hiç amel yapmamış. Ondan evvel hiç ameli yok adamın. Aklı başına gelmiş, ertesi gün amellere başlayacak. Allah’a ulaşmayı dilemiş, kararlı. Ama ecel gelmiş, almış. Emanetini Allah almış. Ee? “Bu insan ömrü boyunca hiç ibadet etmediğine göre gideceği yer mutlaka cehennemdir.” diyecek tabiî çoğunuz. Özellikle dîn konusunda âlim olanlar: “Bunun tartışması olmaz, konuşulması bile günahtır.” derler.
Aslında sevgili kardeşlerim, ne yazık ki o 65 yıl ibadet eden adamın kurtuluşu mümkün değil. Ama bu bizim zavallı, hiç hayatında Allah’tan haberdar değil ama Allah’a ulaşmayı dilemeyi ona söylemişler. O da yürekten Allah’a ulaşmayı dilemiş. Diler dilemez, Allahû Tealâ o talebi işitir, bilir ve görür. Çünkü kalbinize bakar.
Allah’ın sevgili kardeşlerim, tek baktığı yer kalbinizdir. Her zaman kalbinize bakar ve kalbinizde o talep yeşerecek mi, o talebin sahibi olacak mısınız yani Allah’a ulaşmayı dileyecek misiniz; Allah’ın muradı bunu görmektir. Gördüğü an da derhal üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelli eder. Derhal 7 tane furkan vererek görmeyen, işitmeyen ve idrak etmeyen sizleri gören, işiten ve idrak eden bir hüviyete ulaştırır.
Sevgili kardeşlerim, “Ama biz görüyoruz, kulağımız da işitiyor hamdolsun ve idrak de ettiğimizi düşünüyoruz.” diye mi düşünüyorsunuz? Yanlış! Eğer Allah’a ulaşmayı dilemediyseniz, görmüyorsunuz, gördüğünüzü zannediyorsunuz. İşitmiyorsunuz, işittiğinizi zannediyorsunuz. İdrak etmiyorsunuz, ettiğinizi zannediyorsunuz ve gideceğiniz yer cehennemdir. Kurtuluşunuz yok.
Bilmiyorum ki sevgili kardeşlerim, size daha nasıl anlatmak lâzım, Allah’ın bu kadar kolayca sizi kurtaracağını, sizi ne kadar sevdiğini. Bizim de sizi ne kadar sevdiğimizi biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Sizlerle bizim aramızda sadece sevgi oluşabilir.
İnsanlar mı var? Bize kötülük etmek isteyen, bizi sizin gözlerinizde küçültmek isteyen insanlar mı var? Hep olacaklar onlar. Ama biz onlara kin duymayız. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları sadece kendilerini zarara sokar. Bize yapılan her saldırı, onun sahibi kim olursa olsun, Allah katında onu Allah’ın lânetine ulaştırır.
Sevgili kardeşlerim, bu yol, bize olan düşmanlığın seviyesi ölüme kadar götüren bir işaret taşır. Allah’ın huzurunda size diyoruz ki: “Biz Allah’tan hiç kimsenin cezalandırılmasını istemedik.” Ama Allahû Tealâ cezalandırıyor.
İkinci Murat zamanında, Bursa’daki kapalı çarşıda bir berber dükkânı. İkinci Murat zamanında oluyor olay. O zaman da Allahû Tealâ’nın dervişleri yani tasavvuf erbabı, başlarını sıfır numarayla usturayla kazıtırlarmış. Onlardan bir tanesi de berberde.
Bir beyoğlu geliyor berbere. Atını bağlıyor berberin önündeki bağlanma noktasına. İçeri giriyor çalımla. Bizim o tıraş olmakta olan evliyanın çıplak kafasına şöyle bir fiske atıyor. Ve diyor: “Kabak oldu mu?” diyor. Ondan sonra: “Hadi kalk bakalım oradan.” diyor. “Ben oturacağım.”
Bizimki derhal: “Hay hay!” diyor, “Buyurun.” Kalkıyor yerinden ve de yerini ona terk ediyor. Berbere emir veriyor; bir de oraya berberin hak edeceğinden 5-10 misli fazla para bırakıyor ve kendisini tıraş etmesini emrediyor berbere. Babası tanınmış bir bey.
Berber onu tıraş ediyor. Tıraşı bittikten sonra herkesi alaylı alaylı süzerek dışarı çıkıyor bu delikanlı. Atına atlayıp yola çıkıyor. Ama daha çıkarken ayağı üzengiye takılmış ve düşmüş attan. Ayağı da üzengiye takılı, gemi azıya alan at koşarak gittikçe sağa sola devamlı başını çarpıyor bu delikanlının ve delikanlı ölüyor.
Orada, berberde sıra bekleyenlerden birisi demiş ki: “Bir fiskeye bir ölüm. Bu ağır bir ceza olmadı mı?” O Allah’ın evliyası da demiş ki: “Eğer” demiş, “kabağa sorsaydınız,” demiş, “böyle bir şey asla olmazdı.” demiş. “Ama” demiş, “kabağın sahibi” demiş, “affetmiyor.”
Affeder ya da affetmez; Allah’ın dizaynı bu.
Sevgili kardeşlerim, Allah’ın dostu olun. “Ne yani biz Allah’ın düşmanı mıyız?” diyeceksiniz. Hayır, sadece dostu değilsiniz. Unutmayın, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes tagutun (yani insan ve cin şeytanların) dostudur. Hangisini tercih edersiniz sevgili kardeşlerim? Evvelâ ciddi mi söylüyoruz? Tabiî. Bakınız Allahû Tealâ ne diyor Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
“allâhu velîyyullezîne âmenû: Allah âmenû olanların (yani Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur sadece.”
“Onları zulmetten nura çıkarır.” Yani onlar nefs tezkiyesi yaparlar ve kapkaranlık olan, zulmet içinde olan kalpleri adım adım aydınlanır. Yarıya kadarı Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiş. %51 nur, Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiş. Zulmetten nura Allah çıkartıyor onları. Eğer yollarına zikirlerini artan bir tempoda devam ederlerse, o zaman Allahû Tealâ onların kalplerini tamamen nura ulaştırıyor. Sadece ruhlarını teslim almakla kalmıyor, fizik vücutlarını da nefslerini de iradelerini de Allah teslim alıyor onların. Bütün bunları yapan Allah.
Hiç kimse kendi kendine Allah’ın evliyası olamaz. Her adımda yardım; Allah’ın yardımı.
Evvelâ şunu bilelim: Bütün insanlar kördürler, sağırdırlar ve dilsizdirler. “Biz Allah’a ulaşmayı dilemedik.” Tamam. “Böyle bir şeyin, kavramın farkında bile değildik. Bize öğretmediler.” O da tamam, sevgili kardeşlerim, haklısınız. Size bunları öğretmesi lâzım gelenler de bilmiyor. Eğer Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi, biz de size bunları söyleyemeyecektik, kurtuluşunuza sebebiyet vermemiz mümkün olmayacaktı. Biz de sizin gibi naçiz bir insanız netice itibarı ile ama Allahû Tealâ bize bunları öğretti. Yetmez, öğrettiklerini sizlere de öğretmemizi emretti. Sizinle beraber, o dînlerini bilmeyen bütün dîn öğreticilerine de öğretmemizi emretti.
Düne kadar onlar bizim Allahû Tealâ tarafından öğretilmediğimizi düşünüyorlardı ama onlara 12 grup halinde 3 ihtar gönderdik. Allah’ın bize öğrettiklerini, onlara Kur’ân âyet-i kerimeleriyle ispat ettiğimiz zaman ayakları suya erdi o kardeşlerimizin. Biz sadece sizlerin değil sevgili kardeşlerim, onların da dostuyuz ama bugüne kadar o gönderdiğimiz ihtarların hiçbirisine, bu gönderdiğiniz ihtarın şurası yanlıştır diye bir işaret göndermeye kimse cesaret edemedi. Çünkü bir tane Kur’ân-ı Kerim var. Söz konusu olan tek bir Kur’ân-ı Kerim ve O’nun üzerinde konuşuyoruz.
Öğretinin ilâhi olduğu konusunda, aklı başında olan bütün dîn adamları şu anda aynı şeyi düşünüyor. Ve olay daha bitmemiştir. Hidayet konusundaki ihtar bundan sonra gelecek. O zaman da bitmeyecek, başka ihtarlar birbirini takip edecek. Ta ki Kur’ân’ın temel hükümleri herkes tarafından öğrenilsin.
Sevgili kardeşlerim, bu anlattıklarımızın hepsi Kur’ân’dan. Kur’ân bir bütündür. Dînin bütünü Kur’ân’dır. Ama iblis nasıl Tevrat’ı insanlara unutturmayı başardıysa, Yahudi âlemi bugün bu yüzden mutsuz ve huzursuzsa, nasıl Hristiyanlığa İncil’i unutturduysa iblis, ne Yahudilerin büyük kısmında ne Hristiyanların büyük kısmında artık Allah’a ulaşmayı dilemek, ruhu Allah’a ulaştırmak diye bir kavram kalmamış.
O manastırlarda yaşayan insanlar, onlar keşişler; onlar yaşıyorlar dînlerini sadece. Onlardan burada, Amerika’da çok insan tanıdık. Hristiyanlar ama bizimle beraber bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi zikir yapıyorlar, bizim hayatımızı yaşıyorlar. Allah’a ulaşmayı diliyorlar ve sırayla ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah’a ulaştırıyorlar. Sayıları mı? Sayıları çok değil ne yazık ki. Her toplumun içinde sayılar hep %10’un altında.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, aklı başında olan herkese hitap ediyorum. Allah asla sizin mutsuz olmanızı istemez. Bu Allah’ı üzer. Allah neyinizle sevinir, bilir misiniz? Allah’a ulaşmayı dilemenizle, Allah’ın hoşuna giden bir davranış biçiminin içine girdiniz demektir. Cehennemden kurtuluşunuza da imzayı bastınız demektir. Ne oldu? O noktada âmenû oldunuz. Âmenû olduğunuz için Allah sizin dostunuz oldu.
Peki, Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesi orada bitiyor mu?
“allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri): Allah âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur. Onları zulmetten nura çıkarır.”
Bitmiyor:
“vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti).”
Üstte mü’minlerden bahsetti Allahû Tealâ. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, dilediği andan itibaren mü’mindir. Ondan evvel Allah’a inanıyordu ama mü’min sayılmıyordu Allah’ın gözünde.
“O kâfirlere gelince (yani Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkese gelince) onlar,” diyor Allahû Tealâ, “o Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, onlar kâfirlerdir. Onlar da tagutun dostlarıdırlar. Onlar da zulmetten nura ulaştırılırlar.”
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, insanların zulmetten nura ulaştırılmaları Allahû Tealâ tarafından yapılıyor. Allah onların dostu. Bunlar Allah’a ulaşmayı dileyenler. Kişi böylece Allahû Tealâ tarafından Allah’a ulaştırılıyor. Şeytan ondan sonra o kişiye musallat oluyor; Allah’ın koruyucu kalkanı kalktığı için. Ve bakıyorsunuz kişi, zikirlerini adım adım azaltmaya başlıyor, ibadetlerden soğumaya başlıyor ve adım adım iblise doğru iblis onu yönlendiriyor. İşte onların da kalpleri, %51 nurla bezenen kalplerindeki nurlar adım adım yok olmaya başlarlar. Sevgili kardeşlerim, ve hidayetten düşer bu insanlar. Bu işi bir defa daha tekrarlayabilirler. Evvelce onlar fısktaydılar. Allah onları hidayete erdirdi. Hidayetten düşünce 2. fıska düştüler. Tekrar hidayete erebilirler; Allah’a ulaşmayı dileyebilirler, tekrar ruhlarını Allah’a ulaştırabilirler ama ondan sonra bir defa daha fıska düşerlerse o zaman Allahû Tealâ onların kalplerini tab ediyor. Bir daha açılmayacak şekilde mühürlüyor.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bu kadar kolay, bu kadar basit Allah’ın cennetine girebilmeniz, Allah’ın ermiş evliyası olabilmeniz. Öyleyse ne duruyorsunuz sevgili kardeşlerim, koşun. Eni bütün göklerle bütün yerleri kaplayacak olan, arzı, sahası bütün göklerde ve bütün yerlerde bulunan o cennete koşun. Allah’a ulaşmayı dileyin; cennet ehli olun, dünya saadetinin sahibi olun.
Kucak dolusu sevgilerle sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir mutluluk konuşması daha burada tamamlanıyor. Unutmayın, biz sizler için yaşıyoruz, size bu mutlulukları ulaştırmak için. Hayatta kaldığımız sürece hayatımızı buna hasrettik sevgili kardeşlerim. Hepinizi çok ama çok seviyoruz. Ve bizim size olan sevgimizin milyonlarca katı da Allahû Tealâ’nın size karşı olan sevgisidir. Sizden vazgeçmez. Yeter ki siz Allah’a ulaşmayı dileyip O’ndan vazgeçmeyin.
Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması, hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırması dualarımızla, dileklerimizle, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.
İmam İskender Ali M İ H R



