}
Berlin Konferans Sorularına Cevaplar (19.06.2005) 19.06.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109535

SOHBETİN ADI: BERLİN KONFERANS SORULARINA CEVAPLAR
TARİHİ: 19.06.2005


Muhterem Berlinli kardeşlerimiz! Dışarıdan gelen kardeşlerimiz ve salonumuzu aydınlatan muhterem misafirlerimiz! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; konferans sonrası suallerinize cevap vermek imkânını Yüce Rabbimiz bizlere bahşetti. Ve inşaallah birinci sualden Allah’ın izniyle başlıyoruz:

“Bizler; Berlin’den, Frankfurt’tan, Hannover’den, Hamburg’dan, Bielefeld’den, Stuttgart’tan, Nürnberg’den, Waiblingen’den, Dietzenbach’tan ve Almanya’nın ve Avrupa’nın değişik yerlerinden öğrencileriniz olarak ellerinizden hasret ve hürmetle öperiz. Berlin’e hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz.”

Hoş bulduk. Sefalar bulduk!

“Sizi Avrupa’da bir kere daha ağırlama şerefini bizlere lütfettiği için Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz.”

Biz de sizlere misafir olmanın o büyük hazzını yaşamaktayız inşaallah.

“Tekrar hoş geldiniz!”

Tekrar hoş bulduk!

“Bu muhteşem konferansı bize lütfettiğiniz için sonsuz teşekkürlerimizi arz eder, Rabbimize pek çok hamd ve şükrederiz. Biz Avrupa’daki öğrencileriniz olarak bugün çok bahtlıyız. Çünkü bugün babalar günü. Ne mutlu bize ki; sevgili babamız ile mutluluk dolu, huzur dolu, sürûr dolu saatler geçirmeyi bize nasip kıldı.”

Bütün babaların ‘babalar günü’ kutlu olsun. Tebrik ederiz hepinizin babalar gününü. Biz, söylediğiniz gibi gerçekten hepinizin babasıyız. Bu babalık görevine Allahû Tealâ bizi tayin etti.

“Büyük Osmanlı ailesinin muhterem babası Mehdi Resûl Hazretleri! Sizden önce kimse bize mutluluğu sizin gibi anlatmadı. Anlatamazdı. Sizden önce kimse dertlerimize sizin gibi derman olmadı. Olamazdı. Sizden önce kimse bize sizin gibi sahip çıkmadı. Çıkamazdı. Sizden önce kimse Allah’tan uzak yetim kalplerimize şifa olmadı. Olamazdı.”

Biraz mübalağa yok mu sevgili kardeşlerim? Ne diyorsunuz? Ama Allah bizimle beraber olduğuna göre hamdederiz, şükrederiz Yüce Rabbimize. Ne yapmışsa bugüne kadar, hep O yapmıştır. Biz sadece O’nun azatsız kölesiyiz. Ne dilerse onu yaptırır. Biz de sadece O’nun yaptırdıklarını yapabilmek yetkisinin sahibiyiz.

“Babalar gününüz kutlu olsun! Ailemizin en büyüğü, sevgili babamız!”

Bütün babaların babalar günü kutlu olsun.

“Ellerinizden hürmetle öper, dualarınızı bekleriz. Avrupa’daki evlâtlarınız.”

Hepinizin gözlerinden öperiz bir baba şefkatiyle, bir baba sevgisiyle. Babaların da babası olarak.

“Hannover’den bir kardeşimiz: Efendim! Ben müridinizim. Özellikle Hannover’deki müridlerinizin selâmını ve hürmetlerini iletmek istiyorum.”

Bizim de selâmlarımız var. Sevgilerimiz var.

“Onlar, ben ve ailem için her konuda dualarınızı diliyorum.”

Her konuda hepiniz için dua ederiz inşaallah!

“Özellikle de mürid adaylarınızdan oğlum ve arkadaşı ve okulda başarıya ihtiyacı olan diğer bütün çocuklar ve bunların hepsinin hidayete ermeleri için dualarınızı diliyorum.
Sormak istediklerim:”

SORU: Size inanmayan, tâbî olmayan mürşid-i kâmiller, müridlerine Allah’ın cereyanını ulaştırabilirler mi?

CEVAP: Bu Allah ile onların arasındaki bir olay. Ama mürşid olarak şu dünyada görev yapıp da eğer bize inanmıyorlarsa, onların Allah ile direkt olarak konuşma imkânlarının olmadığı, sadece bu kesindir. Olsaydı ne olurdu? Olsaydı mutlaka bizi soracaklardı.

Bugün en büyük tartışma konusu; bizim dîne, Allahû Tealâ’nın emriyle bugün getirdiklerimiz. Bütün kavramlar değiştirilmiş sevgili kardeşlerim! O değiştirilen kavramların hepsini Kur’ân’daki yerlerine yeniden oturtmak görevi bize verildi. Bu görevi yapmaktayız. Kur’ân’dan kopan ne kadar kavram varsa onları tekrar insanlara, özellikle dîni öğretenlere öğretmekle vazifeliyiz.

SORU: Mürşidleri ölmüş olanlar hâlâ rüya yoluyla talimat aldıklarını söyleyerek hacet namazı kılmaya yaklaşmıyorlar. Bu mümkün mü?

CEVAP: Bir kişi mürşidsiz kalmışsa, o zaman Allah’tan mürşidini sormak zorundadır. Hacet namazını kılacak ve soracaktır. Ama bunu Allahû Tealâ farz kılmasına rağmen o kişi sormuyorsa sorumluluk onundur. Siz bundan üzüntü duymamalısınız. Çünkü siz görevinizi yapmışsınız. Onlara söylemişsiniz. Gerekeni yapsalardı zaten bize ulaşacaklardı. Öyleyse bir problem yok demek.

“Rüya yolu ile talimat aldıklarını” söylüyorlarmış. “Mümkün müdür?”

Aslında ölenler; herkes öldü zanneder onları. Ama onlar sevgili kardeşlerim, berzah âleminde yaşamaya devam ederler. Rüyada eğer görünür de bir şeyler söylerse, sözleri kıymetlidir. Ama böyledir diye mürşidi ölmüş olan bir kişi, yeni bir mürşid arayıp ona tâbî olmazsa başının üzeri boş kalır. Müdafaa sistemi yoktur. Büyüye karşı, hüddama karşı açık olur. Yani cinler o kişileri çok rahat bir şekilde rahatsız edebilirler.

Hannower’den bir kardeşimiz:

“Hakk sofrası bu, yiyen gelsin,
Hakk’a ulaşmayı dileyen gelsin.
Erdi daveti dört bir yana,
Kur’ân’ı duvardan indiren gelsin.

Yumuşak elleri gül kokar,
Sohbetinde feyz sel olup akar.
Ne bilsinler cahil âlimler,
Saadet halkasını anlayan takar.”

Bu kardeşimiz bayağı güzel şeyler yazmış.

“Beyazdır saçı ve de sakalı,
Ayırmaz körü ya da topalı,
Terketmiş yurdu, vatanı,
Tek amacı kavuşturmaktır Hakk’a beşeri.

Zehirli oklara göğüs gerdin,
Taş atana sevgi sundun,
Neslin gül idi, sen de gülsün,
Selâm sana Ya Mehdi Resûl!”

Sevgili kardeşlerim! Bu tarzdaki şiirleriniz bizi çok duygulandırıyor. Kardeşimize teşekkür ediyoruz huzurlarınızda. Allah razı olsun evlâdım.

“İnşaallah gerçekleri görmeme vesile olur bu şiir.”

Büyük olanlarını zaten görmüşsün ki; bu şiiri yazabilmişsin. Zamanımızın âlimleri bu şiiri okuyup biraz utanç duymalı diye düşünüyoruz.

“Oğlum 6 yaşında. Diğer oğlum 3 yaşında.”

Bakalım neler söylüyorlar?

“Selâm eder ellerinizden öperler. Sizi çoook sevdiklerini söylememi istediler.”

Ben de onları çoook seviyorum. Hem 6 yaşındaki delikanlıyı hem de 3 yaşındaki delikanlıyı.

“Her gün bir kasetinizi dinliyorlar ve çok mutlu oluyorlar.”

Onları görmek isterdim. Köftehorlar! Nasıl dinliyorlar acaba? Yan yana oturuyorlardır. Televizyona bakıyorlardır haa!

“3 yaşında olan oğlum, sizi babasından daha çok sevdiğini söylüyor.”

Babası duymasın haa!

“Ve günde 5-6 defa Allah’a ulaşmayı diliyor. “Bak anne! Mihr hoca öyle söyledi. Ben şimdi cennete gideceğim, değil mi?” diyor.

Cennete gideceksin delikanlı. Hem de 3 yaşında haa. Maşaallah!

SORU: Rabıta yapmadan zikrimizi çeksek olmaz mı?

CEVAP: Olur. Rabıta farz değildir. Ama zikir farzdır. Aslında rabıta da farzdır ama, çünkü ‘râbitû’ diyor Allahû Tealâ. Açık âyet var. “Rabıta yapın!” diyor. Fakat hayatî olan zikir, Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah...” diye zikretmektir.

3/ÂLİ İMRÂN 200: Yâ eyyuhâllezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekûllâhe leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (ölmeden önce, ruhlarını Allah'a ulaştırmayı dileyenler)! Sabredin ve sabır sahibi olun! Ve râbıta kuranlar olun (râbıta kurun)! Ve Allah'a karşı takva sahibi olun! Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Rabıta zaten hemen gerçekleşebilen bir olgu değildir. Zaman içinde olgunlaşacak olan bir meyvadır. Yani hemen gözlerini kapayan bizi karşısında göremez. Ama belli bir zaman geçip de hep bizi düşünmeye başlamışsa, bir süre de bizim resmimizi karşısına alıp gözlerini kırpmadan uzun uzun bakmışsa ve Allahû Tealâ’dan 3 tane Âyetel Kursî okuyup talep etmişse rabıtayı, bir gün rabıtaya ulaşacaktır. Evvelâ bizi görecektir. Sonra konuşmalarımızı da işitecektir.

Yalnız bir husus var: Biz rabıtaların hepsini işitmeyiz ve cevap veren biz değiliz. Sadece bizim başımızın üzerinde bulunan, bize ait olan ruh, kime ulaşırsa, o kiminle konuşursa, biz sadece o konuşmayı biliriz. Ama o sırada diyelim ki; 100 kardeşimiz bizimle rabıta halinde. Aslında bizim Allah’ın katından gelen ruhlarımızla rabıta halindeler. Sadece 1 tanesi, bizim başımızın üzerindeki, kime, hangi kardeşimize ulaşmışsa biz hem orasını görürüz hem de o kardeşimizin söylediklerini işitiriz. Cevapları da veren bizim ruhumuzdur. Ama bizim aklî standartlarımızda gelir. Geri kalanları Allah yönlendirir. Öyleyse rabıta başlangıç farzı değildir, sonuç farzıdır.

SORU: İnsanlara sizin gibi sevgi verebilmem için Efendim, duanıza ihtiyacım var.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim! Hepinizi çok ama çok seviyoruz. Burada hamdolsun ki; usûl haline getirdik. Herkes birbiriyle selâmlaştıktan sonra, birbirine sarıldıktan sonra, iki taraf da birbirlerine her seferinde mutlaka bunu söylüyorlar. “Seni çok seviyorum.” Biz de sizleri çok seviyoruz sevgili kardeşlerim! İşte bir defa daha biz de sizleri çok seviyoruz sevgili kardeşlerim!

SORU: Canlar canı, gönüller sultanı sevgili Resûlümüz! Efendimiz! Hasretle ve hürmetle mübarek ellerinizden ailem adına ve Nürnbergli kardeşlerimiz adına, önünüzde saygıyla eğilerek öpüyorum. Ve babalar gününüzü yürekten tebrik ediyoruz. Yine el ele, gönül gönüle bir beraberliği yaşamak üzere Berlin’deyiz. Yine sizinleyiz. Berlin’e hoş geldiniz. (Hoş bulduk! Allah razı olsun.)

“Bugün Berlin’e yine Mihr güneşi doğdu. Allah, Berlinli kardeşlerimizden razı olsun. Sizi bir defa daha Almanya’ya, Berlin’e, bizlere getirdiler. Çok mutluyuz, Efendimiz! Herşey siz değerli güneşimizle öylesine aydınlık ki! Herşey çok mu güzel? Canlar canı Efendimiz! Yoksa bize mi öyle geliyor?”

CEVAP: Ne diyorsunuz? Herşey çok mu güzel? Yoksa bize mi öyle geliyor? Sevgili kardeşlerim! Size bir sır vereyim mi? Bize her zaman öyle geliyor. Hangi şartların içinde olursak olsun. Biliyorsunuz, çok şeyler yaşadık. Hapishaneye girdik. 90 gün orada kaldık. Hapishanenin büyük kısmı bize tâbî oldular.

Sevgili kardeşlerim! Herşey öylesine güzel ki!

Orada da hep Allahû Tealâ’ya, hep bunu söyledik. Herşey çok mu güzel Yarabbi? Yoksa bize mi öyle geliyor? Bizimle beraber olup da sabahtan akşama kadar bizden sohbet dinleyenler. Problemlerini soranlar. Problemlerin cevabını Allah’tan aldıktan sonra ulaştırdığımızda problemleri her çözülen, gelip defalarca elimizi öptü.

Sevgili kardeşlerim! Bunun arkasında biz yokuz ki! O var! Öyleyse biz mutlu olmayalım da kim mutlu olsun? Allahû Tealâ bize bu kâinattaki en büyük görevi vermiş!

Bizim âlimlerimizin bir kısmı bunun hâlâ farkında değiller. Halbuki sevgili kardeşlerim, sadece onlara gönderdiğimiz ihtarları açsalar, şöyle bir alıcı gözüyle gözden geçirseler, yollarının ne kadar yanlış olduğunu görecekler.

Onlara soruyoruz. “Yahu” diyoruz. “Siz, bunca yıl mürekkep yalamışsınız. Profesör olmuşsunuz. Peki sokaktaki insandan ne farkınız var sizin, davranış biçimleri itibariyle? Hanginiz onlardan daha mutlu olduğunu iddia edebilir? Öyleyse sizin bilmediğiniz bir şeyleri Allahû Tealâ bize öğretiyor ki; biz de insanlara öğretiyoruz. Okuyun bakalım! Size gönderdiğimiz onca ihtarı bir okuyun bakalım.

Bugün, hidayetin ne olduğunu bizden başka anlatabilecek olan bir kişi var mı ortalıkta? Sizin zannettiğiniz gibi hidayet doğru yol muymuş? Yoksa insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması mıymış?” Mış mış diyoruz yani...

“Çok mutluyuz Efendimiz! Herşey siz değerli güneşimizle öylesine aydınlık ki! Herşey çok mu güzel? Canlar canı Efendimiz! Yoksa bize mi öyle geliyor?”

Aynı şeyi bir defa daha okumuşum. Kusura bakmayın.

“Eşim ve çocuklarım hepimiz buradayız.”

Anlıyorum. Mea aile oradasınız.

“Bugün yine herşey çok değişik. Herşeyin tadı bir başka güzel. Allah himmetinizden, mübarek dualarınızdan mahrum etmesin. Her doğrultuda hepimiz dualarınıza muhtacız.”

Hep dua ederiz sevgili kardeşlerim! Hayatımız hep böyle geçecek inşaallah. Hepiniz için Allah’tan hep dualar ederek.

“Hasta kardeşlerimiz için, işsiz kardeşlerimiz için, himmetinizden rızıklanmak isteyenler, cümlemiz için dua buyurun Canımız Efendimiz! Tekrar hürmetle mübarek ellerinizden öpüyorum. Es selâmu âleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu!”

Biz de hepinizin gözlerinizden öpüyoruz bir baba şefkatiyle, bir baba sevgisiyle. Es selâmu âleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu! Ve âleykum selâm ve rahmetullahi ve berekâtuhu! Ne yapalım, yanlışlık oldu!

SORU: Frankfurt’tan bir kardeşimiz. ‘Sevgi’ diye bir şiir yazmış. Diyor ki:

Öyle bir sevgi asla bitmez.
Sizi sevmeye ömür yetmez.

Öyle bir sevgi ki;
Kelimelere sığmaz.
Nur yüzünüze gönüller dayanmaz.

Öyle bir sevgi ki;
İnanın anlatılmaz.
Bunu yaşamayan zaten anlamaz.

Canımız Efendimiz!
Sizi sevmeye biz talebeleriniz,
İnanın doyamaz.

Allah razı olsun.

“Canımız Efendimiz! Babalar gününüzü kutlar, mübarek ellerinizden öperiz. Allah razı olsun.” diyor.

Biz de hepinizin gözlerinizden öperiz. Babalar gününüzü kutlarız. Allah razı olsun.

SORU: Hz. Muhammed (S.A.V); “Bilim, Çin’de bile olsa gidiniz, alınız.” buyuruyor. Bu ne anlamdadır?

CEVAP: İşte o “Çin’de bile olsa” dediği Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ilmini, biz getirdik!

Bugün o sözün mânâsı çıkıyor ortaya. Çin, Türkiye’ye çok uzak bir ülke. Ne olmuş biliyor musunuz, sevgili kardeşlerim? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bu tarafa sadece 14 asır geçmiş. 14 asırda Kur’ân, insanlardan Çin kadar uzaklaşmış. Ve bütün insanlara şu anda Kur’ân’ı öğretmekle vazifeliyiz.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir gün bizim geleceğimizi, bu görevi üstleneceğimizi ve herkesi Kur’ân’a davet edeceğimizi, elbette o günlerden biliyordu. Ve Çin kadar uzaklaşmış olan Kur’ân hakikatlerini, ilmi, tekrar insanların kazanması için emrini vermiş.

Sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra Osmanlı devrinde de Kur’ân yaşandı. Bütün boyutlarıyla. Ve şimdi de biz, Mihr Vakfı’nın mensupları, hamdolsun ki; Kur’ân’ı yaşıyoruz. Ve ne kadar hazin bir gerçek ki; sevgili kardeşlerim! Kur’ân’ı arkasına atan, onunla ilgilenmeyen, asırlar boyunca âlimlerin söylediği sözleri Allah’ın söyledikleri zanneden insanlar, ellerindeki Furkan’ı unutuyorlar. Allahû Tealâ Kur’ân’ın furkan olduğunu söylüyor. Furkan; doğruyu yanlıştan ayıran demek. “Sana Kur’ân’ı furkan olarak indirdik.” diyor.

2/BAKARA 185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.


Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın! Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.” Neden? Çünkü Kur’ân, furkandır!

İşte, o Çin kadar uzak olan ilmi Allahû Tealâ bize öğretti. Öğretmekte de hâlâ devam ediyor. Ömür boyu devam eder. O’nun hazinesi sonsuzdur. Ve biz de sizlere öğretmeye çalışıyoruz. Sevgili kardeşlerim, sevgili misafirlerimiz!

Eğer aranızda dîn adamları varsa, lütfen iyi dinlesinler sözlerimizi! Onların söylediklerine uymayan birçok şey görecekler. Hemen açsınlar, baksınlar Kur’ân-ı Kerim’i. Doğru mu söylüyoruz? Yoksa yanlış mı söylüyoruz?

Sevgili kardeşlerim! Bir defa daha altını çizerek tekrar ediyoruz. İnsanların en çok kızdığı şeyi tekrar ediyoruz. Bugün Türkiye’de 70 milyondan fazla insan, cehenneme doğru yol alıyor. Dünyada 1 milyara yakın insan. İslâm âleminden bahsediyorum sadece, ötekiler zaten kaybetmişler partiyi. Ama bütün dînlerin içinde, dînlerini yaşayan bizim gibi insanlar var. Şu anda bütün kavimlerde bir Allah’ın resûlü, o kavime kendi diliyle anlatımda bulunuyor. “Allah’a ulaşmayı dileyin!” diyorlar. Almanya’da da böyle bir hristiyanı duyarsanız bilin ki; o vazifelidir.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Biz, sizlere bilimi getirdik. Önünüze serdik. Bu bilim bize miras kalmadı. Bu bilim bize Allah tarafından öğretildi. Osmanlı’dan kalan miras. Tıpkı Kur’ân hakikatleri nasıl kaybolmuşsa onu da kaybetmeyi, kaybettirmeyi başarmışlar. Cumhuriyet’ten bu tarafa Osmanlı adına söylenmedik negatif söz kalmadı. Ufukların Efendisi olan Osmanlılar için.

Öyleyse, artık Çin’de değil; artık orada, artık Türkiye’de, artık Amerika’da hamdolsun ki; her tarafta 2 tane uydumuz, bütün Amerika’ya ve bütün Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya, Orta Asya’ya yayın yapıyor. Öyleyse Çin’deki ilmi huzurlarınıza getirdik. Buyurun diyoruz! Sizlere, önünüze seriyoruz ki; Allah’ın hakikati budur. Kur’ân hakikatleridir.

Ve bugün yaşanılan İslâm ile yani; namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle, hacca gitmekle, kelime-i şahadet getirmekle hiç kimse Allah’ın cennetine giremez. Bunlar farz mıdır? Kesinlikle hepsi farzdır! Ama bunların yanında zikir de farzdır. 5 şartın içinde yok! Allah’a ulaşmayı dilemek de farzdır. 5 şartın içinde yok!

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Kur’ân’ın hakikatleri gene o Kur’ân’ı arkalarına atıp da ahkâm kesenler tarafından yok edilmiş. Öyleyse bugün, bütün o hakikatlerin geri dönüp, Çin’den geri dönüp, Çin’den, Maçin’den geri dönüp bütün dünyaya kol salması zamanıdır.

İslâm’dan başka bir dîn hiç olmamış ki sevgili kardeşlerim! Öyleyse öğreti sadece İslâm öğretisi değildir. Onun ötesine taşar. Hristiyanlar da Hz. Musa zamanında, Hz. İsa zamanında aynı şeyi yaşadılar. Yahudiler de Hz. Musa zamanında aynı şeyi yaşadılar; İslâm’ın 7 safhasını. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sahâbe de aynı şeyi yaşadılar; İslâm’ın 7 safhasını. İslâm’ın 7 safhasını diyoruz. Aslında Hz. İbrâhîm’in dîniyle hanif dîninin 7 safhası. Gene ‘teslim dîni’ demek lügât mânâsı.

SORU: Es selâmu âleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu! Saygıdeğer Efendimiz! Sizi tanıyalı bir kaç ay oldu. Sanki yeni doğmuş gibiyim.

(Tabiî yeni doğdunuz. Yeni bir dünyaya doğdunuz kardeşimiz, evlâdımız.)

Söylediklerinizi harfiyen yerine getirmeye çalışıyorum. Dua edin de daimî zikre ulaşayım. Nur TV’yi, yani sohbetlerinizi devamlı dinliyorum. Bir kaç ay öncesine kadar sizi hiç bilmiyordum. Tanımıyordum. Sizi tanıdığım için kendimi çok bahtlı hissediyorum. Önceleri beyime diyordum ki: “İçime çok darlık geliyordu. Allah’ın bir evliya kulu olsa da sohbet etsek. Bilmediklerimizi sorsak, öğrensek!”

(Hah! Bilmediklerinizi sormak için biz bu dünyadaki Allah’tan o bilgiyi alıp size ulaştırabilecek olan merciiyiz. Diyelim ki; biz bilmiyoruz. Olabilir. Ama O biliyor. Öyleyse nerede probleminiz varsa bize ulaşın, sevgili kardeşlerim!)

O da diyordu ki: “Allah’ın âlim kulları hep var. Ama biz bilmiyoruz.”

CEVAP: ‘Âlim’ ile ‘ârif’ aynı şey değildir. Ama bu kardeşimiz haklıdır. Neden haklıdır? Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V) de irşad makamının sahiplerine ‘âlim’ adını vermiş. Onu kullanıyor. Aslında o ‘ârif olan bir âlimdir’ anlattığı. Yani irfan sahibi. Yani bu gözle değil; buradaki gözle gören (kalbindeki). Ve bu kulaklarla değil; şuradaki (kalbindeki) kulakla işiten. Allah’ın söylediklerini işiten, Allah’ın gösterdiklerini gören.

“Öyleyse “Allah’ın âlim kulları hep var.”

Evet, hep var. İşte şu anda bizimle karşı karşıyasınız. Suallerinizi dilediğiniz gibi sorabilirsiniz. Biz de inşaallah cevap vermeye çalışırız.

“Allah’a şükür şimdi her daim evimizin misafirisiniz.”

Çok büyük bir mutluluk benim için sevgili kardeşlerim!

“Sizin sohbetlerinizi hiç kaçırmıyorum. Hamdü senâlar olsun. Bütün insanlar için, yavrularım için, ruhlarını Allah’a ulaştırmaları için dualarınızı diliyorum. Evlâdımın biri şeytanın yolunda, ona çok üzülüyorum.”

İşte! Gördünüz mü sevgili kardeşlerim? Gençliğimizin hali! Şeytanın yolunda.

“Onun için ayrıca dua ederseniz çok sevinirim.”

Onun için de dua ederiz inşaallah.

“Siz hep kalbimizdesiniz. Hürmetle ellerinizden öper, dualarınızı devamlı beklerim. Sizi bizlere gönderen Allah’ımıza sonsuz şükürler olsun. Es selâmu âleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu!”

Ve âleykum selâm ve rahmetullahi ve berekâtuhu!

Oğlunuz için de şeytanın pençelerinden kurtulması için dua ederiz. Onu, oradaki kardeşlerimizden birisiyle, meselâ şu anda Berlin’de olan kardeşlerimizden biriyle bir tanıştırsanız. Orada el öptüren kardeşlerimiz var. Bir tövbe etse, şeytanın üzerindeki tesiri hemen sıfırlanır.

SORU: Efendimiz! Ben 1 yıldır Nur TV’yi izliyorum. Ruhumu Allah’a ulaştırmayı diledim. Hacet namazını kılmadan önce rüyamda sizi aradığımı gördüm. Kardeşim bana; “İşte aradığın bu kişinin dergâhı.” diyor. Bu arada Âyet-el Kursî okunuyordu. “Ben de okurum.” dedim. Şimdi, hacet namazını kılınca görmüyorum. Acaba ne yapmam gerekiyor?

CEVAP: Şu anda konferanstasınız. Hemen tâbiiyetinizi gerçekleştirin. Hemen! O zaman o rüya gibi zannettiğiniz şeylerin hepsinin hakikat olduğunu göreceksiniz. Şu dünya gerçekten yaşanmaya değer bir yer, sevgili hanım kardeşimiz!

SORU: Stutgart’tan torununuz. (Nasılsın bakalım. Herşey yolunda mı?)

Yine bir konferansta sizinle birlikteyiz. Çok mutluyum. Ben 9 yaşındayım. Günde 7.000 zikir yapmalı mıyım?

CEVAP: Yapabilsen iyi olur. Ama yapamazsan seni zorlamayız. Daha çok küçüksün. Ama ne kadar yapabilirsen... Yaptığın zaman mutlu olduğunu görmüyor musun? O zaman oyun oynarken de sen içinden gene “Allah, Allah, Allah, Allah...” diye Allah’ın ismini tekrar et. Tesbih olması gerekmiyor elinde. Arkadaşlarınla oyun oynarken onlara da öğret. Onlar da “Allah, Allah, Allah, Allah...” diye oyun oynasınlar. “Allah, Allah, Al-lah...” diye o tempoyla... Onlara da söyle. Belki bu bir oyun olarak sizin çok hoşunuza gidebilir.

SORU: Şeytanın dediğini yapmamak için ne yapmalıyız?

CEVAP: Şeytanın söylediğinin tersini yapmalısınız. Meselâ bir arkadaşının ‘Kalbini kır.’ diyorsa, ‘Ona kötü davran.’ diyorsa, hemen tersini yapıp gidip o kardeşine sarılmalısın. “Ben seni çok seviyorum.” demelisin. Ve de aranızdaki kırgınlık bitsin. İşte bu kadar!

“Sizi çok seviyorum.” Ben de seni çok seviyorum.

“Efendimiz! Bizim için dua eder misiniz?”

Senin için de annen için de baban için de kardeşlerin için de hepiniz için dua ederiz. Allah razı olsun.

SORU: Sevgili Efendimiz! Bugün sizi Berlin’de televizyon kanalıyla görmek, bizi ziyadesiyle mutlu etti. Berlinli hanımlar olarak bize mutluluğu yaşattığınız için size minnettarız.

CEVAP: Biz de sizlere minnettarız. Evinizden kalktınız, geldiniz. Berlin’in çoook dışından, başka yerlerden, Fransa’dan, Hollanda’dan kardeşlerimiz geldiler. Sevgili kardeşlerim! O zaman bu Allahû Tealâ’nın bir büyük lütfu değil mi? Sizlerle birlikte olmamız. Sizlerin arasında bulunmamız. Sizleri mânen kucaklamamız. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz.

“Allah razı olsun sizden!”

Allah sizden de razı olsun!

“Bu vesileyle babalar gününüzü kutlar, mübarek ellerinizden hasret ve hürmetle öperiz.”

Biz de hepinizin gözlerinden öperiz. Muhabbetle.

“Allah’ın inşaallah herkese bizim sizinle yaşadığımız mutluluğu nasip etmesini dileyerek dualarınızı bekleriz.”

Bir bilseler, ne kadar büyük mutluluk olduğunu Allah ile dost olmanın, herkes Allah’ın yoluna girer. Ama bilmiyorlar. Öğretilen yanlış ilmin esiri olmuşlar. Ama o ilmi adım adım hamdolsun ki; değiştireceğiz. Kur’ân doğruları yanlışların yerini alacak. Unutulan Kur’ân kavramları, Kur’ân hakikatleri birer birer yerine konacak. Ve göreceksiniz ki; mezheplerdeki eksiklikler telâfi edildiği zaman, fazlalıklar da devreden çıktığı zaman mezhepler yok olacak. Tek bir mezhep olacak: Kur’ân mezhebi! Allah razı olsun.

“Ellerinizden tekrar hürmetle öperiz. Allah razı olsun.”

Sizlerden de Allah razı olsun. Biz de hepinizin gözlerinden öperiz.

SORU: Stuttgart’tan Hanife 4 yaşında, ağabeyi 9 yaşında, ablası 5 yaşında. Diyor ki Hanife: “Ben büyünce Efendimiz’e yemek yapacağım.”

(Hay Allah razı olsun. Şimdiden yemeğinin lezzetini hissetmeye başladım.)

Çocuklara da bakacağım. Onlarla resim yapacağım. Biz Stuttgart’ta oturuyoruz. Ellerinden öperim. (Biz de gözlerinden öperiz.)

SORU: Bizi bir kere daha Berlin’de sizinle buluşturan Rabbimize sonsuz hamd ve şükreder, ellerinizden hürmetle öperim.

(Biz de hepinizin gözlerinden öperiz. Ve Allah’a hamd ve şükrederiz. Bir defa daha hepinizle birlikte olduğumuz için.)

Size, buradaki kardeşlerimizle kalbimizin derinliklerinde paylaştığımız bir hüznü itiraf etmek istiyorum. Bugünkü Berlin konferansı, bu yıl Ekim ayı sonuna kadar Avrupa’daki son konferansınız. Hollanda konferansı, Frankfurt konferansı, Köln konferansı, Belçika konferansı, Berlin konferansı derken 7 haftada 5 konferansla tam alışmıştık bu maratona.
 
(Çok güzel bir ifade kullanmışsın. Maraton!)

Avrupa yolları kısalmıştı, her yolculuğumuzda. Şimdi büyük bir boşluk duygusu sardı bizi. Siz neredeyseniz biz de orada olmak, sizinle ‘Online’ yaşamak istiyoruz.

(Çok güzel bir ifade: Online!)

Ailemizin en büyüğü olarak babalar gününüzü kutluyorum. Babalar günü hediyesi olarak size bir fıkra anlatabilir miyim? (Anlat bakalım!)

Çocuk babasına gelip soruyor: “Baba! Yeri bilinen bir şey kayıp sayılmaz, değil mi?”
Babası diyor ki: “Hayır. Kayıp sayılmaz oğlum!”
Çocuk devam ediyor: “İyi! Hani senin o çok kıymetli bir saatin vardı ya; o göle düştü!”

(Kayıp sayılmaz, çünkü yeri belli! Ben de size bir fıkra anlatayım mı?

Babası tarihten ikmâle kalan oğlunu çağırıyor, diyor ki: “Oğlum! Şu tarih kitabını al. Yarın imtihana gireceksin. Oku. Bu kitabın hepsini bitirebilirsen ben sana 10 Euro vereceğim.”
Çocuk kitabı alıyor, acele odasına gidiyor. Ertesi sabah gelip babasının kapısını çalıyor: “Baba, ver bakalım 10 Euro’yu. Ben kitabı okudum.”
Babası: “Ver bakalım kitabı!” Diyor ki: “Hayır yavrum. Sen bu kitabı okumamışsın.”
“Okudum baba! Nereden biliyorsun sen kitabı okumadığımı?”
“Eğer okusaydın (diyor babası) kitabın son sayfasında o sana söylediğim 10 Euro’yu bulacaktın!” diyor.)

SORU: Bugünün dîn adamları da İslâm’ın içinde teslim olduğunu biliyorlar ama kaç tane ve Kur’ân’ın neresinde olduğunu bilmiyorlar.

CEVAP: Daha ötesi var. Kur’ân’ın, İslâm kelimesinin ‘Allah’a teslim olmak’ demek olduğunu da biliyorlar. Ve de biz onlara soruyoruz:

“Bize diyorsunuz ki (diyoruz) ‘İslâm, Allah’a teslim olmak demektir.’ Doğru!”
“Allah’a teslim olmak, İslâm; İslâm’ın 5 tane şartıyla yaşanır: Namaz kılmak, oruç tutmak,  zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Biz evelallah bunların hepsini yapıyoruz. Öyleyse biz İslâm’ız.”

“Haa..” diyoruz onlara “Hay Allah razı olsun! Çok güzel söyledin. Tamam. Yani şimdi siz bu durumda İslâm’sınız. Allah’a teslim oldunuz. İslâm Allah’a teslim olmaksa siz de İslâm’ın 5 tane şartını yapıp Allah’a teslim olmuş oluyorsanız, a benim sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Mademki Allah’a teslim oldunuz. Bize söyleyebilir misiniz acaba neyinizi teslim ettiniz?”

İlk teslim edilmesi lâzımgelen ruh! Ruhunuzu mu yoksa onun ötesinde fizik vücudunuzu mu teslim ettiniz? Yoksa nefsinizi de mi teslim ettiniz? Yoksa iradenizi de mi teslim ettiniz Allahû Tealâ’ya? Sahi kardeşim, siz Allah’a neyinizi teslim ettiniz?

Aranızda hâlâ bizi anlayamayanlar varsa sevgili misafirlerimiz! Bu sualin cevabını onlardan sorsunlar. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İslâm, ‘Allah’a teslim olmak.’ demektir. Nitekim söylüyor kardeşimiz:

“Acaba yerini bildikleri için mi? Bugünkü İslâm tatbikatında 7 safha ve 4 teslimin kaybolduğunu fark edemiyorlar.” diyor.

7 safha, Allah’a ulaşmayı dilemek; bir. Allah onu mutlaka mürşidine ulaştıracaktır. Mürşidini Allah’tan o kişi mutlaka soracaktır. Allah gösterecektir mürşidini. Evet. Bizi ilk defa dinleyen birileri varsa; yanlış anlamadınız. Allah gösterecektir! Allah o kişiye mutlaka mürşidini gösterecektir. O kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse başka türlüsü mümkün değil! Mutlaka gösterecektir. Çünkü Allahû Tealâ söz vermiş. O kişinin ruhunu mutlaka bu dünya hayatını yaşarken Kendisine ulaştıracak. Eee!

Bu 1. safha; 3. basamakta başlar. (28 basamaklık İslâm merdiveninde.)
14. basamakta; kişi mürşidine ulaşıp tâbiiyetini gerçekleştirir. Ruhu vücudundan ayrılır.
21. basamakta; ruh Allah’a ulaşıp ilk teslim gerçekleşir.
22. basamakta; ruh Allah’ın Zat’ında yok olur. Teslim tamamlanır.
25. basamakta; o kişi fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Fizik vücut Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği fiilleri işlemeyen bir özellik kazanır. (25. basamak.)
26. basamakta; nefs, Allah’a teslim olur. Daimî zikre ulaşır kişi.
27. basamakta; muhlis olur. İrşad olur kişi.
28. basamakta ise; iradesini de Allah’a teslim edip bütün teslimlerini tamamlar.

Ve böylece Osmanlı’nın ‘7 iklim 4 bucak’ dediği olay gerçekleşir. 7 safha ve 4 tane teslim.

Ruhun,
Vechin (fizik vücudun),
Nefsin,
Ve iradenin Allah’a teslimi.

Şimdi, sevgili kardeşlerim! Bu standartlar içerisinde nasıl bir dizayn söz konusu ki; insanlar Allah’ın bu kadar hakikatinden, bu kadar habersiz olabiliyorlar? Öyleyse her açıdan bütün insanlar için geçerli olan şey; Allah ile en güzeli yaşamak değil mi?

Şimdi soralım. Allah insanı neden yarattı? Bize tonla masal anlatıyorlar. Oysaki cevap Kur’ân’dan aranacak. Allahû Tealâ diyor ki:

51/ZÂRİYÂT 56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.

Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.


“Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn: Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize kul olsunlar diye yarattık.”

Kişi diyor ki: “Allah beni yaratmış. Ben zaten Allah’ın kuluyum.” Hayır, değilsin!

Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse, o kişi Allah’ın kulu değildir, şeytanın kuludur. İşte âyet-i kerime. Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


(Sahâbe için diyor ki): “Onlar, şeytana kul olmaktan… (Tagut; insan ve cin şeytanlar demek.) Şeytana kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar.)”

Neden? “Allah’a yöneldiler.” diyor. “Allah’a ulaşmayı dilediler.” Sonra da diyor ki: “Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele!”

Bütün sahâbe Allah’a kul olmuşlar. İşte mutluluk başladı!

Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse Allah o kişiyi, onun ruhunu Allah’a ulaştıracağı 21. basamağa kadar ve ruhun Allah’ta yok olacağı 22. basamağa kadar garanti altında tutar. Mutlaka Allahû Tealâ o kişiyi bu hedefe ulaştıracaktır. Çünkü söz vermiş. Bu süreç içerisinde de herşey muhteşem bir mutluluk ağıyla örülür. O kişi mutluluktan neredeyse pencereleri açıp “Mutluyum!” diye bağırmak geçer içinden.

Sevgili kardeşlerim! Neden? Çünkü kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onun kontrolünü eline alır. Kör, sağır, dilsiz olan bu kişinin gören, işiten ve idrak eden birisi olmasını temin eder. Ve şeytanın o kişi üzerindeki bütün iletişimlerini bıçakla keser gibi keser. Artık şeytan o kişiye tesir edemez. Allah o kişiye tesir eder. Bu sebeple kişi ruhunu Allah’a ulaştıracağı 5-6 aylık bir süreç içerisinde mutlak bir saadeti yaşar. O saadeti yaşayanlar da Allahû Tealâ’nın ne kadar doğru söylediğinin hep ispatçısı olurlar. Allah, verdiği sözü mutlaka yerine getirir. İşte âyet-i kerime. Şûrâ-13:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“... allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah, dilediğini Kendisine seçer. Ve onlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse (Allah’a yönelirse) onları da Kendisine (Allah’a) ulaştırır.”

Bu kadar sevgili kardeşlerim!

SORU: (Gelelim Kadîri Târikatına bağlı kardeşimizin sualine.) Diyor ki: Mânen görevi kim verdi? Nasıl aldınız?

CEVAP: Görevi, bize Allah verdi. Allah, mürşidimizi gösterdi. Ondan evvel zaten Allah ile bir irtibat oluşmuştu. Sonra da ulaştık ve Muhammed Raşit Hazretleri’nin elini öptük.

“Mânen taç giydirildi mi? Cübbe giydirildi mi?”

Cübbe de giydirildi. Taç da giydirildi. Onun daha ötesinde sizin bilmediğiniz şeyler de cereyan etti.

SORU: Müridlerinize daraldığı zaman madden ve mânen yardımda bulunabilir misiniz?

CEVAP: Bunu onlara sorun. Bu cevabı biz verirsek ayıp olur. Ama onlara sorarsanız cevabı alacaksınız.

SORU: Müridlerinizin son nefesinde îmânlı gitmesine yardımcı olabilir misiniz?

CEVAP: Evlâdım! Bu söylediğin şey bir saçmalıktır. Bir kişi Allah’a ulaşmayı dilediği anda îmânın sahibi olmuştur. O, Allah ile ilişkisini kesmediği sürece hep mü’mindir. Yani sizin ‘îmânlı’ dediğiniz standardın içindedir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği andan itibaren Allah onu îmânlılar standardına koyar. O kişi yoldan düşmedikçe hep îmânlı olarak hayatını yaşayacaktır.

Yoldan düşmek de kendisini hemen belli eder. Kişinin zikirleri evvelâ azalır. Sonra da yok olur. Bu, o kişinin düştüğünün kesin işaretini taşır. O kişi îmânını kaybetmiştir. Ve mürşid onu kurtaramaz. O kişi kendisine düşeni yapmadıkça hiçbir mürşid, biz de dahil (Şu anda bütün mürşidlerin en üst noktasında biz varız.) biz de dahil, onu kurtarmak yetkisinin sahibi değiliz. Allah’ın kanunları otomatik işler.

* Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse o kişi dilediği an, 1. kat cennetin sahibidir.
* Mürşidine ulaşıp tâbî olduğu an, 2. kat cennetin otomatik olarak sahibi olur.
* Ruhunu Allah’a mutlaka ulaştıracaktır. Allah ulaştıracaktır! 3. kat cennetin sahibi olur.

Ve bu ana kadar şeytan bu kişiye hiçbir şey yapamaz. Ama ne zaman ki; o kişinin ruhu Allah’ın Zat’ında yok olur; o noktadan itibaren şeytan o kişiyle başkalarından çok daha fazla bir standartta uğraşmaya başlar. Bundan sonra îmânın korunması ancak yola devamla mümkün.

Aynı seviyeyi devam ettirebilirse kişi, her gün 33.000 zikrini devam ettirebilirse o kişi için tehlike yoktur. Yükselme yoktur ama düşmek de yoktur. Zaten yükseleceği yere yükselmiş, Allah’ın Zat’ına ulaşmıştır. Bundan sonraki fizik vücudunu teslim etmeyi gerçekleştiremez. Ama ruhunu Allah’a teslim etmiştir. Nefsini Allah’a teslim etmeyi gerçekleştiremez. Çünkü daimî zikre ulaşmamıştır. İradesini Allah’a hiçbir zaman teslim edemeyecektir. Ama cehenneme de gitmeyecektir.

Ne zaman ki; bir insan 33.000 zikirle ruhunu Allah’a ulaştırmıştır; o noktadan aşağı doğru inme söz konusu olduğu zaman tehlike orada başlar. Bu tehlike son derece önemlidir. O kişi Allah’ın cennetine ehilken artık bir cehennem ehli olur. Şeytan onu yoldan çıkardığı andan itibaren onun zikirleri biter. İbadetlerden zevk almaz olur. Yapmaz da zaten ibadetlerini. Ve o kişi şeytan tarafından aldatılmıştır.

Öyleyse ‘îmanlı gitmek’ diye bir şey söz konusu değil. Onlar, dîn âlimlerinin uydurduğu masallar. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilediği an îmânın sahibidir. Bir insan Allah’a ne kadar inanırsa inansın, eğer Allah’a ulaşmayı dilemezse, o kişi Allah’a inandığı için sizin ölçülerinize göre îmânlı ise de, Kur’ân’ın ölçülerine göre îmânın sahibi falan değildir. Gideceği yer de cehennemdir. Ve cehenneme mürşide tâbî olunmadığı için gidilmez. Cehenneme Allah’a ulaşmayı dilemediği için gider kişi.

Allah’a ulaşmayı dileyen herkes cennetini kurtarmıştır. Mürşidine ulaşamadan ölse gene cennete girecektir. Ama o kişi Allah’a ulaşmayı dilememişse zaten mürşidine ulaşmayı da istemeyecektir. Öyleyse bir insanı cehennemden kurtaran şey, onun inancı değildir. İnanç hiç kimseyi cennete götüremez. Bir kişinin Allah’a inanması, kitaplarına inanması, resûllerine inanması, inanması, inanması… O kişiyi cehennemden kurtaramaz! Bir kişiyi Allah’a ulaşmayı dilemesi sadece, cehennemden kurtarabilir. Ve mürşidine ulaşmasa da o kişi, ulaşmadan ölse, onun gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir.

Sevgili kardeşlerim! Haa! Bir kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş de mürşidine ulaşmayı istemiyorsa ‘Böyle bir durumda ne olur?’ diye soracaksınız şimdi. Böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse o kişiye mürşid sevgisini Allah verir. O kişiye namaz sevgisini, oruçta acıkmama hissini, zikir yapmaktan zevk almayı, huzur bulmayı Allah garanti eder. Ve kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırmayı da garanti eder.

SORU: Sıratı, sırat köprüsünü geçmesine yardımcı olur musunuz?

CEVAP: A benim sevgili kardeşim! Kur’ân-ı Kerim’de ‘sırat köprüsü’ diye bir şey yok! Bunlar size insanların asırlar boyunca uydurduğu yalanlar. Sırat köprüsü, yok böyle bir şey Kur’ân-ı Kerim’de! Ahhh!

SORU: Allah’a vuslatta Cenab-ı Allah’ın sıfatlarında değil de Zat’ında bir olmak nedir? Açıklar mısınız?

CEVAP: Bir insanın ruhu Allah’a doğru yola çıkar. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenin ruhu vücudundan ayrılır. Ne zaman ayrılır? O kişiye Allahû Tealâ mürşid sevgisi verecektir. O kişi mutlaka Allah’tan mürşidini soracaktır. Allah ona mutlaka mürşidini gösterecektir. Bunlar hep Kur’ân’ın kesin hakikatleri. Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıp da o kişi tâbî olduğu anda ihsanla tâbî olmuştur. 12 tane ihsan almıştır o ana kadar. İhsanla tâbî olan herkesin ruhu mutlaka vücudunu terkeder. Ve de devrin imamının yani bizim bulunduğumuz dergâha ulaşır. Bütün mürşidlerin tâbiiyetinde bulunan herkes, o dergâhtan Allah’a ulaşabilir. Şu kâinat üzerinde, dünyadan bahsetmiyoruz, şu kâinat üzerinde Allah’a ulaştırabilen bir başka yer yoktur. Sadece bir tek yer: Huzur namazının imamının dergâhı!
 
İşte buradan başlayan yolculukta, o kişi de herkes gibi önce 1. kata kadar ulaşabilir. Sonra 2. kata kadar ulaşabilir. Sırayla 3., 4., 5., 6., 7. katlara ulaşacaktır. 7. katta da evvelâ;
* Kader hücrelerini geçecektir.
* Sonra ümmülkitab’ı geçecektir.
* Sonra kudret denizini.
* Sonra Makam-ı Mahmud’u.
* Sonra Divan-ı Salihîn’i.
* Sonra zikir hücrelerini.
* Sonra Sidretül Münteha’ya ulaşacaktır İndi İlâhi’de.
* Sidretül Münteha’dan da Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır. Allah’ın Zat’ında da ifna olacaktır, yok olacaktır.

Senin anlatmak istediğin şey; fenâfillâh olmaktır. Bizim bütün kardeşlerimiz bu olayı yaşamışlardır. Etrafına dikkatle bak!

SORU: Sizler şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde emperyalizm ve yandaşları tarafından katledilen, sömürülen ve zulme uğrayan milyonlarca insanlar için ne yapıyorsunuz? Ve yahut da İslâm’a savaş açan kâfirlere karşı ne gibi çalışmalarınız var? (Not: Bu soruya cevap vereceğinizi umarım.)

CEVAP: Ne yapıyoruz, biliyor musunuz? Türk İslâm Birliği’ni kurmak için çalışıyoruz. Osmanlı’yı yeniden canlandırmak için çalışıyoruz. Dünya yeni bir kuvvet odağına ihtiyaç duyuyor. Çin’in, Rusya’nın ve Hindistan’ın beraber olduğu bir statüde, dünya yeni bir kuvvet dengesine mutlak olarak ihtiyaç duymaktadır.

Bu kuvvet dengesi, İslâm Âlemi’nin Osmanlı bayrağı altında yeniden toplanmasıdır. Böyle bir birlik de mutlaka kurulacaktır! Bu konuda bizim gibi pek çok insan çalışıyor. Ve bu olay yakın gelecekte göreceksiniz ki; mutlaka gerçekleşecektir.

Öyleyse Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Bir İslâm ülkesine bir düşman saldırısı olmuşsa, bütün İslâm ülkeleri bir olup onunla birlikte savaşa gireceklerdir.”

İşte sevgili kardeşlerim! O zaman ancak böyle bir şey gerçekleşir. Ne zaman biz Türk İslâm Birliği’ni kurabilirsek -ki birçok kişi bu konuda şu anda çalışıyor- çok sayıda insan var. Hatta bir dergi de çıkıyor. Öyleyse bunu gerçekleştirmek, Allahû Tealâ’nın bize olan emridir. Bize yazdırdığı kitapta da bu konu “Büyük Türkiye” olarak geçiyor.

Evvelâ Türkiye ve Orta Asya’daki Türk ülkeleri mutlaka birleşecektir. Ve onunla birlikte İslâm ülkelerinin de aynı bayrak altında, Türk İslâm bayrağı altında toplanması söz konusudur. Dünya kuvvet dengesi o zaman gerçekleşecektir. Biz bunun için çalışıyoruz.

SORU: Beşerî sistemleri kabul etme ve o sistemlere tâbî olma hususunda dîni ölçü nedir?

CEVAP: Beşerî sistemlerle ne demek istediğinizi anlamadık. Ne demek istiyorsunuz? Beşerî; insansal demek. İnsana ait demek. İnsana ait sistemler. Siyasî sistemlerden mi bahsediyorsunuz? Ekonomik sistemlerden mi bahsediyorsunuz? Kıyafet konusundaki sistemlerden mi bahsediyorsunuz? Açıklık getirin sualinize. Buradayım. Cevap bekliyorum sizden.

SORU: Demokrasi bir küfür sistemidir. Siz ne dersiniz?

CEVAP: Demokrasi bir küfür sistemi değildir. Sizinle hiçbir şeyi paylaşmıyoruz. Demokrasi bir hürriyet sistemidir ve işler. Ne zaman demokrasi dîni katlederse o zaman küfür sistemi olur. Yoksa Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bütün halifeler seçimle işbaşına gelmiştir. Bilmiyor musunuz?

SORU: Bielefeld’den bir bey konuğumuz. Ondan sonra da Bielefeld’den bir kardeşimiz. (Haberler nasıl? Herşey yolunda mı?)

Sevgili Efendimiz! Hürmetle ve hasretle mübarek gül kokan ellerinizden öperim. Efendimiz! Dualarınızla ve himmetinizle Cuma günü Almanya’nın Dortmund şehrindeydik. Bir aile size tâbî oldu. Bir sonraki gün Hollanda’daki kardeşlerimizi, bir kardeşimizle ziyaret ettik.

(Evvelâ tebrik ederim. O ailenin Allah’ın yoluna girmesini, cehennemden kurtulmasını sağladığın için.)

Birlikte olabilmenin kardeşlik sevgisini, himmetinizle yaşadık. (Bu sevgiyi ömür boyunca yaşayacaksın inşaallah.)

Allah’ın Resûlü Mehdi (A.S)’a olan sevgimiz, bizleri daha da mutlu etti. Yüce Rabbimiz bugün de bizleri Canımız Efendimiz’e kavuşturduğu için Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz.

Canımız Efendimiz! Artık uzaklardan ve yakınlardan sesler gelmeye başladı. (Tabiî gelecek! “Allah’a ulaşmayı diledik. Kurtulmak istiyoruz.” diye. Yani “Gelin, tâbî olmak istiyoruz.” diye. Bu arada da dîn adamları da artık derin derin düşünmeye başladılar.

(Onlara her seferinde gidip ispat ediyorsun, söylediklerimizin doğru olduğunu. Adamcağızlar derin derin düşünmeyip de ne yapsınlar yani!)

Dileriz ki; bu düşüncelerinde Allah’a ulaşmayı dilesinler. Canımız Efendimiz! Her konuda çok değerli dualarınızı bekleriz. Allah razı olsun.

(O Berlin’den bir bey konuğumuz var ya; hani bize deminki sualleri soran kardeşimiz. Kardeşimiz, sesimizi duyuyorsunuz herhalde? Vakit geçirmeden bu kardeşimize tâbî olun. Orada bizi temsil ediyor şu anda. Ona tâbî olun! O zaman gideceğiniz yer cennet olur. Demokrasinin de cehennem olmadığını o zaman görürsünüz. Seçimle iş başına gelen bir kadro, eğer İslâm’ı yaşıyorsa o tam Kur’ân’daki İslâm’dır.)

SORU: İslâm’ın 5 şartını yerine getirip günahlardan kaçanlar, zaten bilinçsiz de olsa Allah’a ulaşmayı istemiş olmuyor mu?

CEVAP: Hayır! İkisinin arasında hiçbir ilişki yok!

İslâm’ın 5 şartını yerine getiren kişi namaz kılar. Namaz, Allah’a bir ibadettir. Secdenizi yaparsınız, rükûya gelirsiniz, kıyama kalkarsınız, alnınız yere gelir. Secdeye gelirsiniz ve namazınızı kılarsınız. Bu sizi cehennemden kurtaramaz.

Ne yapacaksınız? Birinci şart namaz kılmak. İkincisi oruç tutmak. Ramazan’da oruç tutacaksınız. Tuttunuz. Bu da sizi cehennemden kurtaramaz. Hacca gittiniz. Zannetmeyin ki; hacca gittiğiniz için cehennemden kurtulabileceksiniz. Bu da sizi cehennemden kurtaramaz. Zekât vereceksiniz. Zekât verdiğiniz için kurtulacağınızı zannediyorsanız, bunun da mümkün olmadığını bilin! Ve kelime-i şahadet. “La İlâhe İllallah Muhammedun Resûlullah” Bunu söylemeniz de sizi cehennemden kurtaramaz.

İslâm’ın 5 tane şartıyla hiç kimse cehennemden kurtulamaz. Öyleyse namaz kılıyorsunuz diye Allah’a ulaşmayı dilemiş olmuyorsunuz. Sadece Allah’ın “Namaz kıl!” emrine itaat ediyorsunuz. Allah’a ulaşmayı dilemiş olmuyorsunuz. Böyle bir şey kesinlikle yok!

Allah’a ulaşmayı dilemek: “Yarabbi! Ben ruhumu ölmeden evvel, hayattayken Sana ulaştırmak istiyorum.” tarzındaki bir ifadenin dil ile ifade edilmesi ama kalbin de bu talebi istemesidir. Kalbî bir talebin Allah’a ulaşmasıdır. Zaten hemen anlarsınız; dileğiniz ulaştı mı Allahû Tealâ’ya, ulaşmayı dilediniz mi?

Nereden anlarsınız? O güne kadar sevmediğiniz hangi ibadet varsa o ibadeti de birden bire sevmeye başladığınızı hissedeceksiniz. Sebebini de anlayamayacaksınız. “Yahu ben şimdiye kadar namaz kılmayı sevmiyordum. Ben bu Allah’a ulaşmayı diledikten sonra namaz kılmak, benim için doyumsuz bir zevk oldu.”

Neden? Çünkü sen Allah’a ulaşmayı dilemişsin. Ama dilememişsen eskiden nasıl namaz kılıyorsan aynı şekilde namaz kılarsın. O namazın büyük zevkini, huşû zevkini alamazsın namazdan. Ve bu ‘Allah’a ulaşmayı dilemek.’ demek hiçbir zaman değildir.

SORU: İslâm dînine tâbî olmayan biri Allah’a ulaşmayı dilese, kelime-i şahadet getirmeden ölse gideceği yer neresidir?

CEVAP: Allah’a ulaşmayı dilese, gideceği yer cennettir. O kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman zaten arkasından kelime-i şahadet getirmesi gelir. Mutlaka o kişi bunu yapacaktır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah o kişiyi mutlaka Kendisine ulaştırır. Bunun 2. kademesi mürşide ulaşmaktır. Mürşidin huzurunda mutlaka “La İlâhe İllallah Muhammedun Resûlullah” ifadesi kullanılır. Öyleyse o kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse onun kurtulmaması için hiçbir sebep yoktur.

SORU: 8 senedir tâbî olduğum ve çok sevdiğim şeyhim var. Sizin anlattıklarınıza zatım adına kesinlikle inanıyorum.

CEVAP: Tebrik ederiz sevgili kardeşim! Yani yukarıdaki sözlerinizden sanki ‘farklı düşünüyormuşsunuz’ gibi geldi bize. Ama aslında söylediklerimizin doğru olduğunu biliyorsunuz. Çünkü biz bunları kendimizden söylemiyoruz. Allah’ın bize öğrettiği şey; sadece Kur’ân! Ve Kur’ân’dan neler değiştirilmişse onları tekrar yerli yerine oturtmakla, bu dünya üzerinde ve kâinatta biz vazifeliyiz. Allah razı olsun. Diyor ki kardeşimiz:

“8 senedir tâbî olduğum ve çok sevdiğim şeyhim var. Sizin anlattıklarınıza zatım adına kesinlikle inanıyorum. Fakat şeyhim sizi kabul etmiyor. Ne yapmamı tavsiye edersiniz? Allah razı olsun.”

Sevgili kardeşim! O zaman sana çok acı olan bir şey söylemek mecburiyetindeyim. Senin şeyhin Allah ile konuşmak yetkisinin sahibi değil. Özür dileyerek söylüyorum bunu. Eğer, eğer senin talebin üzerine o Allahû Tealâ’ya sormuş olsaydı bizim kim olduğumuzu, Allahû Tealâ ona mutlaka söylerdi. Şeyh ise o zaman mutlaka Allah ile konuşmak imkânının sahibi olmayı öğrenmelidir.

Bir vekil mürşid olabilir mürşidiniz. O zaman diyeceğimiz yok. O henüz Allah ile konuşmak imkânının zaten sahibi değildir. Ama o öyle söylüyor diye, eğer siz Allah’a ulaşmayı dilemezseniz gideceğiniz yer, o mürşide tâbî olmanıza rağmen cehennemdir sevgili kardeşim!

Mürşid dediğiniz kişi eğer Allahû Tealâ’nın tayin ettiği bir mürşidse, irşad makamına tayin etmişse mutlaka Allahû Tealâ ile konuşmak yetkisinin sahibidir.

Önce Allah’a ulaşmayı dilenir.
Sonra mürşide ulaşıp tâbî olunur.
Sonra ruh Allah’a ulaşır.
Sonra fizik vücut Allah’a ulaşmaz ama teslim olur.
Sonra nefs Allah’a teslim olur.
Sonra da en son irade Allah’a teslim olur.

Kim iradesini de Allah’a teslim ederse o daimî zikrin sahibidir. Mutlaka Allah ile konuşmak yetkisinin, daha 2 kademe evvel imkânına sahip olmuştur. Hem kalp gözü açılmıştır. Hem kalp kulağı açılmıştır daimî zikirde.

O zaman eğer senin mürşidin böyle söylüyorsa, bizi kabul etmiyorsa o zaman Allahû Tealâ’dan sormadığı, soramadığı kesin sevgili kardeşlerim! Biz size, orada bulunan bizim kardeşimize tâbî olmanızı tavsiye ederiz. Bu bir tavsiyedir. Emir değildir. Emretmek yetkimiz yok bu konuda. Herkes kendi iradesi ile karar verir. Ama mürşidinize lütfen benden selâm söyleyin. İsterse bana telefonla ulaşsın. Ben ona ispat edeyim. Allah razı olsun.

SORU: Sevgili Efendimiz! Hürmetle ve hasretle mübarek gül kokan ellerinizden öperim. Efendimiz! Bir kişi Allah’a ulaşmayı dilememiş olsa, tâbî olsa, bu kimse zikirlerini zaten yapmıyor. Bu kimse 2. fıskta mıdır? Yoksa başlangıçta olduğu gibi 1. fıskta mıdır?

CEVAP: 1. fısktadır. Allah’a ulaşmayı dilemeden mürşidine tâbî olmamışsa zaten durumda değişiklik olmamıştır. Eskiden de fısktaydı. Tâbî olduktan sonra fıskta olmakta devam eder. Mürşide tâbî olmak ona hiçbir şey sağlamaz.

“Canımız Efendimiz! Her konuda çok dualarınızı bekleriz. Allah razı olsun.”

Her konuda dua ederiz inşaallah. Allah razı olsun.

SORU: Sevgili Efendimiz! Başımızın tacı, gözümüzün nuru, gönlümüzün sultanı, kalbimizin fatihi, canların canı, devrin imamı Mehdi Âleyhisselâm! Es selâmu âleykum ve rahmetullah! (Ve âleykum selâm ve rahmetullah ve berekâtuhu!)

Eûzu billahi mineş şeytânir racîm. Bismillahir rahmânir rahîm. Hasretle gül kokan ellerinizden öperim. Sizi çok seviyoruz. Ne kadar sevdiğimizi kelimelerle ifade etmemizin mümkünü yoktur. (“Dil ilen tarifi gayri mümkünsüz.” diyor kardeşimiz yani.)

Öğrencilerinizden kamyon dolusu selâm getirdim.

(Biz de iki kamyon dolusu selâmı hem sana hem de oradaki kardeşlerimize teslim ediyoruz. Onlara iki kamyon selâmı götür inşaallah. Allah razı olsun.)

Kavim ile ümmet arasındaki fark nedir? Ümmet ile kavim aynı mıdır? Hacc Suresi 54. âyet-i kerime ne demek istiyor?

CEVAP: Hacc-54:

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme: Ve kendilerine ilim verilenler için (ilim verilenler bilsinler diye)
ennehul hakku: Muhakkak ki o hakk’tır.
min rabbike: Rabbinden hakk’tır.
fe yu’minû bihî: Öyleyse O’na îmân etsinler.
fe tuhbite lehu kulûbuhum: Onların kalplerine ihbat konur. (diyor.)
ve innallâhe: ve muhakkak ki Allah,
le hâdillezîne âmenû:  âmenû olanları hidayet eder (ulaştırır)
ilâ sırâtın mustakîm:  Sıratı Mustakîm’e.

Şimdi evvelâ “Kendilerine ilim verilenlerin Rabbinden bir hakk olduğunu bilmeleri için.” Kimin? Neyin? Resûlün söylediklerinin Hakk’tan inen sözler olduğunu bilmeleri için, ona îmân etmeleri için ve onların kalplerinin O’nu idrak etmesi için. Ne yapacak? Kalpleri açılacak. Kalplerinden ekinnet alınacak. Yerine ihbat koyacak Allahû Tealâ. Kalpleri böylece mutmain olacak.

“Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir.” diyor kardeşimiz.

Bir defa ‘kavim’ kelimesiyle ‘ümmet’ kelimesi lügât mânâsı itibariyle soruyorsanız, kavim; yaşayan bir insan topluluğudur. Meselâ Türk kavmi, Arap kavmi gibi... Ümmet; bir peygambere tâbî olanların topluluğudur. Hz. Muhammed’in ümmeti, Hz. İsa’nın ümmeti, Hz. Musa’nın ümmeti gibi... Ama Kur’ân’da birçok yerde ‘ümmet’ kelimesiyle ‘kavim’ kelimesi bazen ‘millet’ anlamında (ikisi de) bazen de bir peygambere tâbî olanlar anlamında kullanılmış.

SORU:
Bu bir fırkayı oluşturan Peygamber Efendimiz’in ümmetidir. Hristiyan olsun, yahudi olsun, Allah’a ulaşmayı dileyen herkes ‘Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ümmetidir.’ diyebilir miyiz?

CEVAP: Sevgili kardeşlerim! Hz. İbrâhîm zamanında peygamber, Hz. İbrâhîm’di. O’na tâbî olanlar, Hz. İbrâhîm’in ümmetini oluşturmuşlardır. Hz. Musa zamanında yaşayanlar, Hz. Musa’nın ümmetiydi. Hz. İsa zamanında yaşayıp O’na tâbî olanlar, Hz. İsa’nın ümmetiydi. Hepsi tâbî olanlardan oluşuyor ümmetler.

Öyleyse şimdi bir kişi hristiyansa ama İslâm’ın 7 şartını yaşamışsa... Çünkü hristiyanların kitabı, biliyorsunuz İncil’dir. İncil’i incelediğimiz zaman görüyoruz ki;

* Allah’a ulaşmayı dilemek,
* Mürşide ulaşmak,
* Ruhu Allah’a ulaştırmak,
* Fizik vücudu teslim etmek,
* İrşad olmak,
* ve iradeyi Allah’a teslim etmek.

Hepsi farz İncil’de! Ve Hz. İsa ile beraber herkes bunu yapmış. Gerçekleştirmiş. Eğer bugün yaşayan hristiyanlardan birisi de aynı şeyi yapabilirse o, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in değil; Hz. İsa’nın ümmeti olarak bu vazifeyi yapmış olacak.

Gelelim yahudilere. Hz. Musa zamanında indirilen Tevrat’ı incelediğimizde, âyetler elimizde, İslâm’ın 7 safhasının orada da farz olduğunu görüyoruz. Ve 7 safhanın 7’sini de Hz. Musa ile beraber O’na tâbî olanların yaşadıkları da kesin olarak ispat ediliyor Tevrat’ta.

Öyleyse bugün yaşayan yahudilerden bu 7 safhayı yaşamış olanlar, bir kısmı yaşıyorlar. Yaşamış olanlar, kendi peygamberlerine inanarak bunu yaşıyorlar. Öyleyse Hz. Musa da peygamberdir. Hz. İsa da peygamberdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)de peygamberdir.

Biz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Allah tarafından kendisine indirilen Kur’ân’ının unutulmuş olan hükümlerini insanlara bugün öğretmekle vazifeliyiz. Bu yolu takip edenler, Kur’ân yolunu takip ederek İslâm’ın 7 safhasını yaşayanlar, gene aynı şeyi yapmış oluyorlar.

Unutmayın sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e âyetler indirilirken hristiyanların ve yahudilerin %90’dan fazlası, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in karşısına dikiliyorlar “Senin söylediklerin yanlış!” diye.

Ama hem hristiyanların arasında hem de yahudilerin arasında %10’dan daha küçük bir grup, gruplar yaşıyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e hangi âyet indirilse gözyaşlarıyla, sevinç gözyaşları döküyorlar. Çünkü yaşadıkları aynı şey!

5/MÂİDE 83: Ve izâ semiû mâ unzile ilâr resûli terâ a’yunehum tefîdu mined dem’ı mimmâ arafû minel hakk(hakkı), yekûlûne rabbenâ âmennâ fektubnâ meaş şâhidîn(şâhidîne).

Ve Resûl'e indirileni (Kur'ân'ı) işittikleri zaman, Hakk'tan olan şeylere arif olduklarından dolayı, onların gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. “Rabb'imiz, biz îmân ettik (âmenû olduk), artık bizi şâhitlerle beraber yaz...” derler.


Hz. Musa zamanından Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in zamanına gelinceye kadar tâbî olarak yaşamış insanlar. Herkes kendisinden evvelki mürşidine tâbî olmuş. Daha sonrakiler o mürşide tâbî olmuş, sonrakiler sonraki mürşide tâbî olmuş. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in zamanına gelinceye kadar tâbiiyetleri yürümüş. Hep ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a hep teslim ederek gelmişler.

Hristiyanların içinde de bu vardı. Yahudilerin içinde de vardı bu küçük gruplar. Kur’ân-ı Kerim açık olarak bunu yazıyor. O zaman onlar kendi peygamberlerine tâbî olarak bunu gerçekleştirmiş oluyorlar. Ama bugün kim İslâm’ı kabul ederse o, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, yani Kur’ân hükümlerine tâbî olarak bu İslâm’ın 7 safhasını yaşarsa, bir İslâm mürşide tâbî olursa, o zaman onun tâbiiyeti Kur’ân-ı Kerim’dir. O zaman o da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ümmeti olur. Allah razı olsun.

SORU: Hz. İsa geldiğinde herkes müslüman olacak mıdır?

CEVAP: Hz. İsa geldiğinde O, bizimle beraber olacaktır. Ve İslâm’ın bütün şartlarının kendi kitabında da mevcut olduğunu herkese anlatacaktır. “Müslüman olacaktır.”dan ifaden, “Allah’a teslim olacak mıdır?” tarzındaysa evet! Ve Hz. İsa bugün mevcut Ahd-i Cedid’in fazlalarını yok edecektir. Haç’ı kıracağı ve domuzu yok edeceği kesindir.

SORU: Hz. İsa yeryüzüne indikten sonra hristiyan biriyle evlenecek. Ne buyurursunuz?

CEVAP: Böyle bir şeyden haberimiz yok. Böyle bir şeyin olması da mümkün değil. Çünkü o zaman sizin anladığınız anlamda bir hristiyanlık kalmayacak. Hz. İsa hristiyan kesim arasına girdiği zaman, İslâm’ın aynı olan İncil’deki temel şartları herkese kabul ettirecek.

O zaman bugünkü anladığınız istikamette bir hristiyanlık ortada olmayacak. Belki eskiden hristiyan olan bir kadınla evlenecek. Ama o kadın Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren Kur’ân’daki şartlarla Tevrat’ın şartlarına zaten uymuş oluyor. İncil’in şartlarına.

Sevgili kardeşlerim! Olayı dikkatle yerli yerine oturtmaya çalışın. Hz. Musa’ya Tevrat indiriliyor. Tevrat’ta, bizim sizlere anlattığımız Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm’ın 7 safhasının 7’si de aynen var. Ve Hz. Musa’nın da, O’na tâbî olanların da, hepsinin bu 7 safhanın 7’sini de yaşadıklarını görüyoruz.

İncil’de gene aynı olayla karşı karşıyayız. Gene 7 safhanın 7’si var İncil’de. Bütün o kitaba tâbî olanların üzerine farz! Ve yetmez. Hz. İsa ve O’na tâbî olanların 7 safhanın 7’sini de yaşadığını görüyoruz.

O zaman başka bir dîn yok ki! Siz bana hristiyanlıktan, müslümanlıktan bahsediyorsunuz. Hepsi aynı dîn! Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de dîni, hanif dinî. Hz. İbrâhîm’in dîni. Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

30/RÛM 30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.


“Habibim! Vechini hanif olarak (Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olarak) dîni ikame et. Bu dîn, ezelî ve ebedî dîndir. Ki; Allah bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah’ın ne dîninde ne de insanları yaratmasında değişiklik göremezsin.” diyor.

Tabiî siz sadece bir tek dîn olduğundan, kâinatta bir tek dînin dışında başka bir dîn olmadığından haberdar olmadığınız için ayrı ayrı ümmetler düşünüyorsunuz. Gerçekten de bugün dünya sizin söylediğiniz durumdadır. Ama konunun realitesine baktığımız zaman dînler yok! Sadece bir tek dîn var. Allah’a teslim olma dîni. Hz. İbrâhîm’in dilinde hanif dîni yani teslim dîni. 3 esası var.

1- Tek Allah’a inanmak.
2- Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir toplum oluşturmak. Ve birisi vahdet ikincisi tevhid.
3- Teslim. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek.

Başka bir dîn hiç olmadı ki!

SORU: Mihr Vakfı’nda kaç kişi vardır? Öğrenmemiz mümkün müdür?

CEVAP: Öğrenmeniz mümkün değil.

SORU: Ben Allah’a soramıyorum. Çünkü daha nefs tezkiyesindeyim. Acaba ben Allah’a kul olmuş muyum? Allah benden razı mıdır?

CEVAP: Allah’a ulaşmayı dilediniz mi? Ha bu kardeşimiz, bu bizden birisi. Bu kardeşimizin bu sualleri sorması, bizim biraz garibimize gitti. Evlâdım! Biz bunu 30 seneden beri anlatıyoruz. Bunları hâlâ öğrenmedin mi?

“Ben Allah’a soramıyorum. Çünkü daha nefs tezkiyesindeyim. Acaba ben Allah’a kul olmuş muyum? Allah benden razı mıdır?”

Allah’a ulaşmayı dilediğin an, 1. kulluğun sahibi olursun yavrum. Oldun. Mürşidine tâbî olduğun gün, daha üst seviye kulluğun sahibi olursun. Onu da oldun. Zikir yapıyorsun nefs tezkiyesindesin, öyleyse ruhunu Allah’a ulaştırmak istikametinde yoluna devam ediyorsun. Herşey yolunda.

SORU: Bir kardeşimin sorusu var. Bu kardeşim dedesinin kalp gözünün açık olduğunu söylüyor. Ve dedesi kardeşimize ‘işi bırakmasını, çalışmamasını’ söylemiş. Kardeşimiz de işten ayrılmış. 16 aydır kardeşimiz maddî ve manevî olarak çok sıkıntıda. Ve dedesi ona “Herşey sana tekrar dönecek.’ diyormuş. Bu kardeşimizin çalışmaya tekrar başlaması, Allah’ın indinde uygun mudur?

CEVAP: Uygun sevgili kardeşim. Kardeşine rahat rahat bunu söyleyebilirsin. Hemen iş arasın. Hemen çalışmaya başlasın. Ve mümkünse dedesini de bize ulaştırsın. Dedesiyle bir konuşalım biz.

“Bu konuda sizden mübarek dualarınızı da bekliyoruz.” Dua edeceğiz inşaallah.

SORU: Hocalar, tebliğ ettiğimizde hep bizden kaçıyorlar. Acaba nedendir?

CEVAP: İhtarları okudular! İhtarların hepsinin doğru olduğundan şimdi onlar eminler. O zaman diyorlar ki: “Yahu bu adam Kur’ân-ı Kerim’i doğru dürüst okuyamıyor. Arapça bilgisi yok gibi bir şey. Ondan sonra kalkmış ahkâm kesiyor. Ama bütün söyledikleri de doğru! O zaman bu adam bunları nereden bildi?” diye soruyorlar.

Nereden bilmiş olabilir? Eğer bunca insan dalâletteyse -o gönderdiğimiz, bu konunun yetkilileri de dahil- ve onları dalâletten kurtarabilecek olan sadece bizsek? Nereden biliyoruz? O zaman başlıyorlar gerçeği öğrenmeye. O zaman da öğrendikleri ilmin bir ‘hiç’ olduğunun idrakinde olarak kaçıyorlar. Bundan kaçıyorlar.

Ama kaçamayacaklar. Çünkü toplum onları sıkıştırmaya başlayacak. Toplum, birçok dîn adamını sıkıştırmaya başladı. Adamların işleri duman! O Türkiye Gazetesi’ndeki bir zat var. Birbirlerine soralım falan gibi sayfanın cevaplarını veriyor. Bizimle karşılaştığı zaman verecek cevap bulamıyor artık.

Ve biz onlara bir kardeşimizi vazifeli kıldık. Cabbar kardeşimizi. O her birisine cevaplar iletiyor ve televizyonda yayınlanıyor. Televizyonda yayınlandığı zaman onu okuyanlar gidiyorlar, ona soruyorlar. “Böyle, böyle, böyle” diyor. “Ne diyorsun?” diye. Cevap veremiyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Bu insanlar Kur’ân bilmiyorlar. Kur’ân çoktaan unutulmuş. Eğer Allahû Tealâ bize Kur’ân’ı öğretmeseydi, o zaman dünyadaki insanların İslâm kesimi de cehenneme doğru hızla yol alacaktı.

Şimdi, biz Allah’ın hakikatlerini söylüyoruz. Ve bütün insanların Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan bir skala üzerinde Allah’a doğru yol almalarını hamdolsun ki sağlıyoruz. Bu büyük görev, adım adım yerine getiriliyor. Ve yola giren, o büyük mutluluğu yaşamaya başlıyor. Allah'a hamdedecek şükredecek ne kadar çok şeyimiz var, biliyor musunuz sevgili kardeşlerim?

SORU: Elif’in anlamı nedir? Açıklayabilir misiniz?

CEVAP: Elif bir harftir. ‘A’ olarak okunur. ‘E’ olarak okunur. Geri kalanı mı? Onu söyleyemeyiz.

SORU: Bir kişi tebliğ anında hem sert tepki verip hem de Allah’ın resûlüne dil uzatırsa bu kişinin tekrar kurtulabilmesi mümkün müdür?

CEVAP: Mümkündür. Öyle de olsa Allahû Tealâ affedicidir. Mutlaka affeder. Yeter ki; kişi, bize kızsın, küfür etsin, ne yapacaksa yapsın. Onun karşılığında günahları yükleniyor. Ama Allah’a ulaşmayı dilerse bunların hepsi mutlaka affedilecektir. Yetmez! Affedildikten sonra Allahû Tealâ bir de onları sevaba çevirecek. Sevgili kardeşlerim! Allah, affedenlerin en affedicisidir.

“Kıymetli vaktinizi aldığım için hakkınızı helâl edin.”

Bizim hakkımız her zaman sizlere helâl. Zaten bunun için buradayız. Suallerinize cevap vermek için.

“Türkiye’de annem ve babamın, bütün ailemin Allah’a ulaşmayı dilemesi için kıymetli dualarınızı bekliyoruz. Her konuda başarılı olabilmem için ve daimî zikre ulaşabilmem için dualarınızı bekliyorum.”

Dua ederiz inşaallah.

“Allah razı olsun. Es selâmu âleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu.”

Ve âleykum selâm ve rahmetullahi ve berekâtuhu!

SORU: Sevgili Efendimiz! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir kez daha Almanya’nın Berlin şehrinde, siz biricik sultanımızla beraberiz. Bu davayı ve mutluluğu aldık omuzlarımıza, şehir şehir bütün insanlara ulaştırıyoruz. Çok mutluyuz.

CEVAP: Elbet mutlu olacaksınız. Siz Allah’ın yolundasınız. Her Allah’a ulaşmayı dilemeye ikna ettiğiniz kişi, Allah’a ulaşmayı dilediği an, onun kazandığından bir miktar derecat size de mutlaka veriliyor. Diyor ki Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim, kimin hidayetine sebebiyet verirse...”

Birinci hidayet; bir kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Kim, kimin hidayetine sebebiyet verirse… Ondan evvel kişi cehennemlik. Siz o kişiyle konuşup onu Allah’a ulaşmayı dileme noktasına ulaştırmakta methaldar olduysanız, o kişi Allah’a ulaşmayı dilediyse, dilediği an cehennemden kurtuldu. Ve ne oldu? Bütün günahları örtüldü. Siz de buradan nasipdar olacaksınız. O kişi derecat kazanmaya başlayacak. Namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek... Zaten bütün günahları örtüldü ve mürşidine ulaştığı zaman bir de bütün günahları sevaba çevrildi. Sevaba çevrilen günahlarının bir kısmından size de mutlaka nasip var.

“Her gün biraz daha çok kardeşimiz aramıza katılıyor.”

Hamdolsun Allahû Tealâ’ya.

“Allah’a ulaşmayı diliyor. Ve böylelikle mutlu olmayı hak ediyor. İnsanlığın yardımına koşmak ve hizmetlerde bulunmak o kadar zevk veriyor ki; yorulduğumuzu hiç farketmiyoruz.”

Hay Allah razı olsun!

“İçim şu an mutluluklarla dolu çünkü yine sizinleyiz ve buradaki birbirinden güzel ve değerli kardeşlerimizle birlikteyiz.”

Sevgili kardeşlerim! İşte bizim de yüreğimiz şu anda sizlerle beraber olduğumuz için mutluluktan uçuyor. Herşey ne kadar güzel, öyle değil mi sevgili kardeşlerim? Allah’a ulaşmayı dilemeyen şu zavallı insanlar, bu mutluluğu hiçbir zaman yaşayamayacaklar. Gözümüzün önünde insanlar cehenneme doğru gidiyor. Ve sadece söylediklerimize itibar etmedikleri için cehenneme gitmekten onları men edemiyoruz.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ her kurtuluşu, o kişinin kendi serbest iradesine bırakmıştır. O kişi kendi iradesiyle, kişisel iradesiyle, cüz’i iradesiyle Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa yapabileceğimiz bir şey ne yazık ki yok! O kişi gözümüzün önünde cehenneme gitmeye mahkûm.

Ama söylediklerin bizi çok umutlandırdı. Mutluluk verdi. Birçok kişinin hidayetine sebebiyet verdiğiniz kesin. Sadık’la beraber mi dolaşıyorsun yoksa? Öyle yapıyorsan çok güzel bir hedefe doğru birlikte gidiyorsunuz. Sadık tövbe vermeye yetkili. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz. Orada çok şeyler oluyor.

“Öyle bir zevk veriyor ki; yorulduğumuzu hiç fark etmiyoruz.” diyor. “İçim şu an mutluluklarla dolu. Çünkü yine sizinleyiz. Ve buradaki birbirinden güzel ve değerli kardeşlerimizleyiz. Gönüller her zaman bir! Fakat yine de size karşı büyük özlem duyuyorum. Ne olurdu diyorum. Bir kerecik de olsa o mis kokulu ellerden doya doya öpsem. Doya doya sarılabilsem. Sizin karşınıza oturup sizinle birbirinden güzel tezekkür dersleri yapan kardeşlerimizden bir tanesi olsam.”

Tezekkür dersleri yaparken siz de oradan cevap vermeye çalışın. Olmazsa bir hat da alalım. Biz tezekkür yaparken sizin de cevaplarınızı alalım inşaallah. Biraz uzak tezekkür ama güzel olur diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

“Size yakın olabilsem. Ne zaman döneceksiniz?” diyor.

Biz onu bilmeyiz ki! Sevgili kardeşim. Onu Allahû Tealâ bilir. Ne zaman gönderirse o zaman mutlaka geliriz. Avrupa’ya da geliriz, Türkiye’ye de geliriz inşaallah.

“Efendimiz! Biz gariplerin bu özlemi ne zaman sona erecek? Şu saniye iki dileğim var Rabbimden. Rabbim bana kulum desin, yeter!”

Sen, Allah’a ulaşmayı dilediğin an Allah’ın kulu oldun.

“Siz bana bir kerecik de olsa ‘evlâdım’ deyin, yeter!”

Defaatle demedik mi? Evlâdım! Allah razı olsun.

SORU: Siz, Ben-i Haşîmi sülâlesinin bir mensubu musunuz?

CEVAP:
Şimdi bu tarzda bir sualin cevabı bende yok! Ama şunu söyleyebilirim. Bizim soy kütüğümüzde 19 batındır ‘şerif’ olduğumuz yazılı. Yani Hz. Hasan’ın soyundan geldiğimiz kesin. Öyleyse oradan geldiğimize göre, o da Haşîmi’lerden olduğuna göre biz de öyleyiz inşaallah.

SORU: Siz Mehdi (A.S) olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Neye dayanarak?

CEVAP: Biz iddia etmiyoruz sevgili kardeşlerim! Biz yokuz! Bu görevi biz icat etmedik. Bu görev bize Allahû Tealâ tarafından verildi. Ve ‘Risâlet Nurları’ isimli bir de kitap indirildi. O kitabı dikkatle okuyun. Bugüne kadar aleyhinde insanlar ne kadar hakaret edici olursa olsun ne yazmışlarsa, hepsini o kitabın içine aldık. İbret olsun diye! Çünkü gelecekte bizim kimliğimiz son derece net olarak ortaya çıkacak.
 
Bütün dünyaya hidayet dağıtıcı bir pozisyona ulaşacağız. O zaman bizim ‘O’ olduğumuz kesinleşecek. Bütün tereddütler yok olacak. Sizde de tereddüt varsa onun da yok olacağını kesin olarak söyleyebilirim.

Öyleyse, biz iddia etmiyoruz! İddia etmek demek; insanın öyle bir şey söylemesi ki, doğru da olabilir, yalan da olabilir. Hayır. Biz iddia etmiyoruz. Biz, Allah’ın bize vahyettiği bizim kimliğimizi açıklıyoruz! Açıklıyoruz! İddia etmiyoruz!

“Neye dayanarak?” diyor kardeşimiz. Allah’ın vahyine dayanarak!

Şu anda da demin bir kardeşimiz bir sual sordu. Biz Allahû Tealâ’dan cevabını aldık, verdik kardeşimize. Her zaman Allahû Tealâ bizimle konuşur. Her zaman! Bir sual sordunuz; cevabını alamazsak, cevabı bizde yoksa, o zaman O’ndan sorarız. Ve de cevabı alıp mutlaka ulaştırırız.

O hapishanedeki o kadar yüzlerce insanın bize tâbî olmasının arkasında ne var zannediyorsunuz siz? Onların problemleri Allahû Tealâ’dan gelen cevaplarla çözülmeseydi, onlar dışarı çıktıklarında bize “Size, biz o hapse girmeden evvel rastlasaydık, hiç orada olur muyduk?” derler miydi?

Ondan sonra da yüzlerce imza toplayıp, biz hapishaneden çıktıktan sonra Bakanlığa müracaat edip bizi tekrar orada dersler vermek üzere davet ederler miydi sanıyorsunuz? Herkesin probleminin cevabı Allahû Tealâ’dan geldiği, onlara birer birer söylendiği için onlar mutluluğa ulaştılar.

SORU: Mehdi (A.S)’ın sol yanağında bulunan ‘ben’ de sizde görünmüyor.

CEVAP: Mehdi (A.S)’ın sol yanağında değil; alnında ‘ben’ var. İki kaşının arasında. O konu değiştirilmiş bir konudur. Ayrıca bunları delil olarak kullanmak yerine sevgili kardeşlerim, neden hacet namazı kılıp Allah’tan sormuyorsun? Zor mu yani hacet namazı kılmak? Bir boy abdesti alacaksın. Perşembeyi cumaya bağlayan gece oturacaksın, boy abdesti aldıktan sonra hacet namazını kılacaksın. Ve Allah’tan soracaksın. Bu kadar basit!

Kendini lüzumsuz iddialarla yıpratma. Ve bu şüphe, hele şüpheni başkalarına da söylüyorsan, senin derecat kaybetmene sebebiyet verir. Kendi başına şüphen derecat kaybettirmez sana. Ama bizim kimliğimiz hakkında “Hayır. O, Mehdi (A.S) değildir.” ifadesini başkasına kullanıyorsan, o zaman Allah’ın resûlüne karşı çıkıyorsun ve yalan söylüyorsun demektir.

Bu sana mutlaka derecat kaybettirir. Onun için yol yakınken Allahû Tealâ’dan sor. Bir şey daha. Bu kadar ihtar çıkardık. O ihtarları al ve oku! En ufak bir tereddüdün olduğunda bize ulaş. Cevap verelim sana. Onların hiçbirinde hiçbir yanlış olmadığını göreceksin. O zaman bu Arapça’yı doğru dürüst bilmeyen adam, İlâhiyat tahsili yapmamış olan adam, bu ilmi nereden aldı!? Bir düşün bakalım.

SORU: Siz şayet Mehdi (A.S) iseniz Ashab-ı Kehf’in sayısını söyleyiniz.

CEVAP: Sevgili kardeşim! A benim canım kardeşim! Ne yapmak istiyorsun? Sayısını söyledim diyelim. Ne olacak? O zaman bizim Mehdi olduğumuza inanacak mısın? Bu mu Mehdi’liğin ölçüsü? İnansan ne kazandırır ki? Allah’a ulaşmayı sen dilemedikten sonra cehenneme gideceksin. Şimdiye kadar sana hiç kimse dedi mi? “Sen, Allah’a ulaşmayı dilemiyorsun. Cehenneme gideceksin!” dedi mi? Sadece bu bile bizim kimliğimiz hakkında yeterli neticeyi vermiyor mu?

A benim sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ne kadar yanlış şeyler düşünüyorsunuz. Sadece bir Allah’a ulaşmayı dileseniz zaten cehennemden kurtulacaksınız. O zaman bütün bu kardeşlerimizin, şu etrafınızı saran kardeşlerimizin yaşadıkları o üst seviye mutluluğu siz de yaşamaya başlayacaksınız. Neden denemiyorsunuz?

O zaman Allah’ın doğrularının ne olduğunu görürsünüz. Şu dîn adamlarıyla yaptığımız konuşmaları dikkatle gözden geçirin. Her söylediğimizi açın, Kur’ân-ı Kerim’den tahkik edin. Bakalım bir yanlış bulabilecek misiniz?

Süratle Allah’a ulaşmayı dile kardeşim! Bizim kimliğimizi bir tarafa bırak. Allahû Tealâ zaten sana işaretini gönderir. Eğer sorarsan O’na, o zaman şüphelerin zahir olacaktır. Belki de kendin gelip af dileyeceksin şüphelerin sebebiyle.

SORU: Bir anne, çocuklarına beddua etmiş ve pişman olmuş. Üzüntü duyuyorsa ne yapsın?

CEVAP: Allahû Tealâ’ya müracaat etsin. Desin ki: “Yarabbi! Ben çocuklarıma öfkelendim. Beddua ettim. Sözümü geri alıyorum. Onları bağışla, cezana muhatap kılma!” Bu kadar!

“Ayrıca onlar için doğru yolu bulabilmeleri için dua buyurur musunuz?” Elbette dua ederiz.

SORU: Selâm eder hürmetle ellerinizden öperim. Babalar gününüzü tebrik ederiz. Efendim! Acaba hristiyanlara 7 safhayı anlatmamız için İncil’de hangi âyetler açıklama yapıyor? Bizleri aydınlatır mısınız?

CEVAP: Stuttgart’tasın değil mi? O zaman bizim televizyona ulaş. Onlar sana âyetleri birer birer versinler inşaallah. Onlara bu konuda tebligatı yapmanız uygun diye düşünüyorum inşaallah.

“Bu güzellikleri anlattığımızda biri; “Ben Darwin’ciyim. Ve sadece Darwin teorisine inanıyorum.” dediği zaman buna nasıl bir açıklama yapmamız uygun olur?”

Darwin’cilere diyeceksiniz ki: “Eğer Darwin genetik kodların açıklandığı bugün yaşamış olsaydı, kesinlikle insanın maymundan geldiğini, dedesinin maymun olduğunu iddia edemezdi.” Neden diyeceksiniz?

Maymun türleri üzerinde yapılan incelem,e insana en az benzeyen, en uzun kuyruklu maymun türünden, insana en çok benzeyen kuyruğu sıfırlanmış şempanzeye kadar kuyruğun kısalmasıyla paralel bir seyirde giden genetik kodları veriyor. Kromozom sayısı; 19 çift. En uzun kuyruklu maymun türü. 21 çift kromozom, 23 çift kromozom, 25 çift kromozom, 27, 29, 31, 33 ve 35 çift kromozomda çeşitli hayvan türleri yaşıyor. Çeşitli maymun türleri yaşıyor.

Bu maymunların bir devamı olsaydı insan, 37 çift kromozomlu bir yaratık olması gerekirdi. 19 çift kromozomdan 35 çift kromozoma kadar bütün kromozom sayıları, maymun türlerinde yer alıyor. Yani bir gelişme süreci. Hayvana en çok benzeyen maymundan, insana en çok benzeyen maymuna gelinceye kadar, bir gelişim geçirmiş maymun türleri ve kromozom sayıları artarak gelmiş, gelmiş, gelmiş ve 35 çiftte bitmiş.

Bir insan, eğer maymun türlerinin bir devamı olsaydı… 37 çift... Maymunlardan sonra yaratıldığı kesin insanın. 37 çift kromozomlu bir maymun olması gerekirdi. Ama 33 çift kromozomlu. 33 çift kromozomda da insana bir maymun kadar benzeyen bir maymun türü hâlâ yaşıyor.

Öyleyse eğer sadece bir maymun türüyle bir karşılaştırma yapsaydık; “O maymun şu kromozom sayısında, insan bu kromozom sayısında.  Olmaz! Ondan üremez. Ondan gelmiş.” diyemezdik.

Ama ne yapıyoruz sevgili kardeşlerim? Söylediğimiz şeye dikkatle bakın! Yaptığımız şey; maymun türlerinin bugüne kadar olan kronolojik araştırılması ve genetik kodlarının tespiti. Bu genetik kodlar sıra takip ediyor. Maymunun türü yavaş yavaş hayvan olmaktan insan olmaya doğru yaklaşıyor. Ama hiçbir zaman ‘insan olma’ hüviyetine ona çok yakın bir hüviyete ulaşamıyor. Ve de zaten genetik kod insanın türünü, insanın bulunduğu genetik kodu kullanan bir maymun türü var. İnsan değil! O zaman maymun türlerinin genetik kodlarının dizaynı, insan genetik kodu dizaynının tamamen dışında bir seyir takip etmiş. İnsanın bulunduğu kesime de açmış.

Eğer insan, gerçekten maymun gelişiminin bir sonucu olsaydı, şu anda 37 çift kromozomlu bir insan olmamız lâzımdı. Ama 33 çift kromozomluyuz. Ve bizden sonraki bir çift kromozomda da gene bir maymun türü var. Bizim bulunduğumuz 33 çift kromozomda da bir maymun türü var. Öyleyse genetik kodlar bu kadar kesin bir olguyu sergilerken, hiç kimse Darwin’in taraftarı olamaz; bir.

İkincisi; maymunun vücut ağırlığıyla beyin ağırlığı arasındaki oranı hesaplıyor âlimler. İnsanın vücut ağırlığıyla beyin ağırlığının oranını hesaplıyor. İnsan beyninin vücuduna oranı, maymun beyninin vücuduna oranının 5 katı. Bir insanın vücuduna nispetle beyni, maymunun vücuduna nispetle olan beyninin 5 katı büyüklüğünde. Ne diyorsunuz? Darwinciler!

Bir adım daha. Maymunun her tarafı kıllarla kaplı ve bütün vücudu bu yüzden nasibini almış durumda. Yüzü de insan gibi olsa bile, tam insana zaten benzemiyor. Özellikle çene yapısı itibariyle hiç benzemiyor. Hayvan çene yapısıyla maymun çene yapısı büyük benzerlikler gösteriyor. Ama insan çene yapısı tamamen farklı.

Ve asıl çarpıcı sonuca ulaşıyoruz. Maymunların ayakları olması lâzımgelen yerde hâlâ eller var. Maymunun elleri de el, ayakları da el. Gelişme süreci boyunca da hiç değişmiyor bu olgu.

Şimdi bütün bunlardan sonra bir saf çıkar da bize; “Darwin doğruyu söylemiş.” derse, biz ona sadece güleriz. “Kardeşim” deriz. “Git şu genetik kodları incele. Bir de şu maymunların ayaklarına dikkatle bak! Kendi ayağınla bir karşılaştır bakalım. Beynini de bir ölç, onun beyniyle karşılaştır.” Hiç değişmiyor maymunlardaki vücuda oranla beynin oranı. Aynı oran devam ediyor. Hayvanın vücudu büyükse beyni de aynı oranda büyüyor. Ama insan beyninin 5/1’i kadar oranında.

“Bu güzellikleri anlattığımız da biri; ‘Ben Darwin’ciyim. Ve sadece Darwin teorisine inanıyorum.’ dediği zaman buna nasıl bir açıklama yapmamız uygun olur?”

Allahû Tealâ’nın: “Biz insanı çamurdan yarattık.” âyet-i kerimesini de ona söyleyin.

“Salsalin isimli hamein mesnun olan bir balçıktan yarattık.” diyor Allahû Tealâ insanı. Sonra da diyor ki:

15/HİCR 26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.


15/HİCR 29: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).

Artık onu dizayn edip, içine ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secde ederek yere kapanın!


“Biz insanı yarattık. Ona ruhumuzdan üfürdük. Ve ona görme, işitme ve idrak etme hassalarını verdik.” diyor. Secde Suresi 9. âyet-i kerime.

32/SECDE 9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


Öyleyse maymunlar için aynı şeyler söylenebilir mi? Bir maymunun üniversite tahsili yaptığını düşünün!

SORU: Hacca gitmeden önce hacı yemeği verdim. Hacı yemeği verdikten sonraki gün, yaşlı bir zat geliyor: “Beni Allah gönderdi. Dün gece ben seninleydim.” diyor. Kendisine hurma ve zemzem ikram ettim. Beni, başımdan ayağıma okudu. Bir isteğim olup olmadığını sordu. Ona bir şey demedim. “Hacılığın kabul oldu.” dedi. Sonra bana “Üç basamağın birini kazandın. Geriye iki basamak kaldı. Bunu da kazanırsan öbür tarafta, çok korktuğumuz yerde seni bekliyorum.” dedi. Bu iki basamağı nasıl kazanırım? Onu uğurladıktan sonra eve girmeden geriye bakınca onun olmadığını gördüm. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

CEVAP: Bu tarzdaki şeyler hep anlatılır. Güzel şeyler. Biz size; “Siz arkanızı dönene kadar bu bir yere gitmiştir.” falan demiyoruz. Bu konudaki düşüncenize de saygı duyuyoruz. Onu nasıl hayalinizde canlandırdıysanız aynen muhafaza edin.

Biz size sadece 2. basamağın ne olduğunu söylüyoruz. Aslında 1. basamak; yani hacca gitmek kimseyi cehennemden kurtarmaz. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, cehennemden kurtulur. Bu 2. basamaktır. Haccı, 1. basamak kabul edenler için. Yoksa aslında 1. basamaktır. Mutlaka insanı Allah’ın cennetine ulaştırır.

Sevgili kardeşim! Siz de hacca gitmenin bir insanı cennete ulaştıracağını zannediyorsanız, “Hayır kardeşim, bu mümkün değil!” Hiç kimse hacca gitti diye Allah’ın cennetine giremez. Hac sadece farzdır! Parası olan bir kişi için hac farz kılınmıştır Allahû Tealâ tarafından. O kadar!

Haccın bir insanı cennete götüreceğine dair Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir işaret yok! Ama bizim dîn adamları öyle olduğunu zannediyorlar. Ve de her zanları gibi bu da yanlış! 3. faslı da ruhunuzu Allah’a ulaştırmak. Allah razı olsun.

SORU: Kalp gözümün açılması ve ruhumu Allah’a ulaştırabilmem için ve mide rahatsızlığım için çölde susamış gibi dualarınızı beklerim inşaallah Sevgili Efendimiz! Allah razı olsun. Hürmetle ellerinizden öperim.

CEVAP: Kalp gözün, ruhunu Allah’a ulaştırmadan evvel açılmaz. Önce Allah’a ulaşmayı dilemişsin, tamam. 5-6 ayda ruhun mutlaka Allah’a ulaşır. Ama kalp gözün için seneler geçmesi lâzım. Allah razı olsun.

“Kardeşlerimizin selâmları ve hürmetleri var. Her konuda dua istiyorlar. Allah’ın Şeyh Nurettin Emen kulunun da size biat etmesi için dua etmenizi istiyorum.”

Bu kardeşimizin de biat etmesi için dua ederiz inşaallah. Zaten hacet namazını kılsa, sizin bir şey söylemeniz gerekmez. O, kim olduğumuzu bilir.

“Bütün akraba ve talûkati için, hidayete ermeleri için dua istiyorum.”

Bir evvelki bütün kardeşlerimiz için de, sizlerin de, hepiniz için dua ederiz inşaallah. Allah razı olsun. Kardeşlerim! Afedersiniz. Dua taleplerine geçmişiz ama sorular var. Sualleri bitirelim evvelâ. Dua taleplerine de sonra geçelim inşaallah.

SORU: Mübarek ellerinizden sonsuz hasret ve hürmetle öper, her konuda dualarınızı beklerim. Muhterem Efendimiz! Menzil’deki kardeşlerimizle internet üzerinden yaptığımız yazışmalı sohbetler esnasında kendileri sizin için; “Yıllar önce şeyhlik iddia ettiği için dergâhtan uzaklaştırıldı ve kovuldu.” dediler.

CEVAP: Eee, olur böyle şeyler. Söyleyebilirler.

“Anlamıyoruz. Daha hâlâ nasıl mürşidlik iddia eder?’ diyorlar.” diyor.

Sevgili kardeşlerim! Onlara deyin ki: “Onun Allahû Tealâ’dan aldığı ve sizlere ilettiği ihtarları bir okuyun bakalım. Ondan sonra da hacet namazını kılıp kendi şeyhinizden sorun bakalım. Rahmetli olan Muhammed Raşit Hazretleri’nden.”

Acaba hakkımızda ne söyleyecek? Hele aranızda onun babası olan Şeyh Abdülhakim Hazretleri’ni görenler, tanıyanlar varsa, onlar hacet namazını kılıp da ondan sorabilirlerse o zaman onun, yani Muhammed Raşit Hazretleri’nin babasının, Allahû Tealâ bize bu görevi verdikten sonra kaç defa elimizi öptüğünü o söyleyecektir. Kaç defa elimizi öptüğünü! Biz bundan hicap duyduğumuz için Allahû Tealâ bizi yukarı doğru kaldırdı. Elimiz aşağıda ayaklarımız yukarıda ama o elimizi bırakmadı. Defalarca öptü. Biz bundan hicap duyduk. O, bizim mürşidimizin babasıydı.

“Bunu söyleyen kişiler de 20 yıldan daha fazla bir süredir Menzil’e tâbî olan eski dervişler.”

Söyledikleri ne yazık ki doğru değil! Ama Allahû Tealâ’ya sormalarını siz söyleyin. O zaman söylediklerinin utanç verici bir şey olduğunu göreceksiniz.

“Bu konu başka insanları olumsuz etkiliyor.”

Olabilir. Sevgili kardeşlerim! İnsanların ağzı torba değil ki; büzesiniz. Söyleyebilirler. Evvelâ şimdi tâbî oldukları kişilere baksınlar dikkatle. Acaba durumları ne?

Bir şey daha: Muhammed Raşit Hazretleri rahmetli olmadan önce acaba kime vermiş görevi? Neden acaba hiç kimseye vermemiş? İnsanlar kendileri, kendi mürşidlerini seçmişler. Dağılmışlar, mevcutlar üzerinde.

Neden acaba Muhammed Raşit Hazretleri; “Benim yerime bu kardeşimiz geçecek, posta oturacak.” demiyor? Arkasında ne var acaba? Bunu sorun onlara! Eğer böyle bir şey yapmış olsaydı, bir kişi olurdu yerinde. Diğerleri de ona tâbî olurlardı. Onlara tâbî olanlar da olabilirdi.

SORU: Başbakan Erdoğan’ın Amerika Birleşik Devletleri’ni gezisinde Başkan Bush ile görüşmesi sırasında, Bush’un açtığı konulardan bir tanesi; Filistin-İsrail meselesiydi. Türkiye’nin ne Filistin’e ne de İsrail’e sınırı olmadığı halde, Başkan Bush’un bu konuyu Türkiye ile görüşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıllarca onurla taşıdığı İslâm’ın hamiliği vazifesinin, bugün bütün dünya tarafından hâlâ Osmanlı’nın varisinin Türkiye’nin omuzlarında görüldüğü şeklinde yorumlanabilir mi?

CEVAP: Yorumlanabilir sevgili kardeşim! Ama gelecekte bu daha açık bir şekilde yorumlanacak. Çünkü ‘Büyük Türkiye’ ve ‘Türk İslâm Birliği’ mutlaka kurulacaktır. Bu sözlerime şahit olanlar, yıllar sonra bu konuyu tekrar gündeme getirdiğimizde; “Vaktiyle bize bunu söylemişti.” diyeceksiniz. Bu sözlerimi bir kenara yazın!

SORU: Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de bahsettiği ve hidayetle vazifeli kıldığı son resûlünü, Mehdi Resûl’ünü biz Türk kavmi içinden seçmiş olmasının gururunu, sürûrunu Osmanlı’nın torunları olarak biz de yaşıyoruz. Rabbimize bunun için hamd ve şükrederiz.

(Biz de hamd ve şükrederiz. Tam bir Osmanlı olarak! 700 yıllık bir Osmanlı olarak. Allah’ın Osmanlı arasından bizi seçmesinin o büyük şükrünü, biz de Allahû Tealâ’ya hamd ve şükrederek eda etmek istiyoruz.)

Bu büyük lütfu ve onuru idrak edemeyip size îmân etmeyen küfran-ı ni’met eden bedbahtlar bunu idrak edemese de biz bu şerefi taşımanın mutluluğunu bütün dünyaya haykırıyoruz. Evet! Allah Mehdi Resûl’ünü Türk kavminin içinden seçmiştir! Ne mutlu bize ki; onunla aynı soydanız. Aynı dili konuşuyoruz. İnsanlar hidayetin kaybolduğunu, yuvarlak sözlerle gizlendiğini, kimsenin hidayetin mutluluğuna bugünkü dîn anlayışına göre yaptıklarıyla eremediğini ve hidayeti Mehdi Resûl'den başka anlatanın olmadığını acaba neden fark edemiyorlar?

CEVAP:
Buna, nefsleri mâni oluyor sevgili kardeşlerim! Bir kısmı fark ediyor ama nefslerine sindiremiyorlar. Ve söylediklerimiz onları kurtarabilecek olan Allah’ın hakikatleri. Ama bu bapta ne yazık ki; nefsleri onları hep o öğrendikleri yanlış bilim sebebiyle, 7 safha ve 4 teslimden mahrum olan ve dikkat edin, zikirden de mahrum olan ilimleri! Allahû Tealâ zikre “en büyük ibadet” diyor. İşte Ankebut Suresinin 45. âyet-i kerimesi:

29/ANKEBÛT 45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).

Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.


“Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte: Sana indirdiğimiz, vahyettiğimiz Kur’ân’ı onlara oku, anlat.
ve ekımıs salât: ve namaz kıl
innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munkeri:  Çünkü namaz (muhakkak ki namaz) münkerden ve fuhuştan men eder.”

Namaz kılarken hiç kimse münkerle ve fuhuşla iştigal edemez.

“ve le zikrullâhi ekber:  Ama Allah’ı zikretmek en büyüktür.” diyor.

“Kur’ân-ı Kerim tilâvetinden de namaz kılmaktan da daha büyüktür.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse zikri ait olduğu yere oturmak mecburiyetinde İslâm âlemi. Oturtacak, sevgili kardeşlerim!

Ve diyor ki kardeşlerimiz: “Muhterem Efendimiz!”

En sonu bunu göndermişler. Dualardan sonra okumam lâzımgeldiği için en sona koyuyorum. Ve dualara geçiyoruz inşaallah.

Berlin konferansı dua talepleri:

“(Hollanda’nın Tier şehrinden) Kalp gözümün açılması ve ruhumu Allah’a ulaştırabilmem için ve mide rahatsızlığım için çölde susamış gibi dualarınızı beklerim inşaallah sevgili Efendimiz! Allah razı olsun. Hürmetle ellerinizden öpüyorum.”

Dua ederiz inşaallah. Toptan dua edeceğiz.

“Kardeşlerimizin selâmları ve hürmetleri var. Her konuda dua istiyorlar. Allah’ın, Şeyh Nurettin Emen kulunun da size biat etmesi için dua istiyorum.”

Dua ederiz inşaallah.

“Kardeşlerimizin bütün akraba ve talükâtı için, hidayete ermeleri için dua istiyoruz.”

Dua ederiz inşaallah.

“Eşimin hastalığının şifa bulması için, kilo alması için, hidayete ermesi için ve işyerinde yükselmesi için.”

Dua ederiz inşaallah.

“Biz bu sene Türkiye’ye izine gidiyoruz. Türkiye’de Allah’ın dilediği şehirlerde tebliğ edebilmek için, Allahû Tealâ’nın bana bir iş imkânı vermesi ve çalışıp Allah yolunda yardımcı olabilmem için, fazla kilolarımdan kurtulmam için acilen dualarınızı diliyorum. Allah razı olsun.”

Dua ederiz inşaallah. Kardeşimiz bir şiir yazmış.

BİLEMİYORUM
Aldın duygularımı, artık neden ağlıyorum, bilemiyorum.
Neye sevineceğimi bilemiyorum.
Üzülüyorum. Niye? Bilemiyorum.

Aile efradım, hısım akrabam, konu komşum,
Benden memnun mu? Değil mi?
Avare yaptın beni ey nefsim!
Dostum kimdir? Düşmanım kimdir?
Bilemiyorum.

Rabbimiz buyurur ki: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini
Kendi katımdan lütuf olarak verdim.”
Allah’ın bunca lütfunu, bilemiyorum.
Anlayamıyorum.

Bu dünyaya geldik,
Sanki burada devamlı kalacak gibiyim.
Ölüm bana gelir mi? Gelmez mi?
Bilemiyorum.

Bu dünyanın bu yaşamı olduğu gibi,
Ahiret hayatının da yaşamı olduğu anlatılıyor,
Duyuyorum ama işitemiyorum.

‘Hesap günü var.’ diyorlar,
‘Mizanda günahları, sevapları tartılacak.’ diyorlar,
İdrak eden kalbim var mı?
Bilemiyorum.

İnsan, ya hidayettedir.
Ya dalâlettedir.
Hidayette olan cennete,
Dalâlette olan cehenneme gider.
Cennete giden ebediyyen cennette,
Cehenneme giden ebediyyen cehennemde kalır.
Rabbimiz böyle buyurmuş.
Ya ben?
Aman Allah’ım!
Cennete mi? Cehenneme mi giderim?
Bilemiyorum.

Dünyada yaşam için elimizde herşey var.
Ama içimde hep bir boşluk.
Bu boşluk nedir?
Bilemiyorum.

Dünyada yaşam için zorluk çekenler var.
Ne garip çilekeş insanlar var.
Kimi şükrediyor, kimi isyan ediyor.
Bu nedendir?
Bilemiyorum.

Yok mu bu benim içimdeki bu boşluğu bana anlatan? (Var!)
Ancak bir Allah dostu olmalı!
Hakk’tan almalı, halka vermeli,
Hakk ile halk için,
Halk ile Hakk için olmalı.

Bu gerçekleri bize anlatan bir dostu
Evet, evet duydum!
Zamanın imamı gelmiş,
İskender Ali Mihr Hazretleri!

Dünya ve ahiret mutluluğunun,
Allah’a ulaşmayı dilemek ile olduğunu,
Allah’ın emriyle insanlara sunuyormuş,
Ben artık ona gidiyorum.
Bilemiyorum dediğim gerçekleri öğrenmek için!

Sevgili kardeşlerim! Kardeşimizin bu kadar tevazu sahibi olarak bunları anlattığına bakmayın. Aslında her şeyden haberi var köftehorun. Hamdolsun ki; o, orada Almanya’da, el öptürme yetkisine sahip olan bir kardeşimizdir. Yani mürşid vekilidir. Bugün orada tâbî olmak isteyenler varsa kardeşimiz hazırdır.

SORU: Sevgili Efendim! Ben bugün oraya gelemedim ama gönlüm sizlerle inşaallah. Efendimiz! Benim iki sorum olacak inşaallah. “Erkeklerin altın yüzük takması günah.” demiştiniz. Evlilik yüzüğü olarak beyaz altın da buna dahil midir?

CEVAP: Dahildir. İster beyaz olsun ister mor olsun, altın altındır. Altın yüzük takmak erkeklere helâl değildir.

SORU: Ailelerin haberi olmadan imam nikâhı yapmak uygun mudur?

CEVAP: Aslında uygun değildir. Ailenizin rızasını almalısınız.

“Her konuda dua eder misiniz Efendimiz? Allah razı olsun.”

Dua ederiz inşaallah.

“Bize benliğimizi bildiren, Allah aşkını içimize sindiren, 73 fırkanın içinden Fırka-i Naciye’yi bulduran, kalbimizi nurlarla dolduran, fetih kapısını açtıran, mutluluklar içinde bizleri uçuran, canımız, kanımız, yaşam kaynağımız Mehdi Resûl! Can Efendimiz! Babalar gününüzü kutlar, yolunuza kurban oluruz. Avrupa’daki talebeleriniz.”

Biz de sizlere kurban oluruz sevgili kardeşlerim!

“Bismillahir rahmânir rahîm. Es selâmu âleykum Muhterem Efendimiz! Ellerinizden hürmetle öperim. Dualarınızla bizlerin de kalplerimizin nurlanmasını niyaz ederiz. İlk kez konferansınıza katılıyorum. Sizi Efendimiz, canlı olarak orada görmek isterdim. Perdeden izlemekle yetineceğiz. Ben size inanıyorum. Fakat bazı anlattıklarınızı bilemediğimden çok çelişkide kalıyorum. Lütfen Efendimiz! Bana ve aileme dua eder misiniz?”

Dua ederiz inşaallah.

“Kalp gözümüzün açılmasının, ibadetlerimizi severek ve isteyerek yapmamızı nasip kılsın.”

İnşaallah!

“Huşû içinde zikir yapmamızı nasip etsin.”

İnşaallah.

“Kurban olduğum Rabbim, bizleri de cennetine kabul buyursun inşaallah. Sizler bizlere vesile oldunuz Efendimiz! Allah razı olsun.”

Allah sizlerden de razı olsun sevgili kardeşlerim!

“Çok selâm ediyor, ellerinizden öpüyor, her konuda dua istiyorum. Sizleri çoook seviyorum.”

Biz de sizleri çoook seviyoruz.

“Selâmun âleykum Efendimiz! Size tâbî olduğum için çok mutluyum. Sizin dualarınıza çok ihtiyacım var. Yalnız ben değil; kardeşlerim de dualarınızı bekliyorlar. Bizi hiçbir zaman unutmayın. Büyük selâmlar.”

Biz de, büyük selâmlar diyoruz. Ve kardeşlerimiz bir sonuç yazısı ulaştırmışlar. Bir değil; üç tane.

“Muhterem Efendimiz! Bu muhteşem Berlin konferansınız için size sonsuz teşekkürlerimizi arz eder, Allah’ın huzurunda bu konferansı düzenleyen ve bu büyük mutluluğu bir kere daha yaşamamıza vesile olan Berlinli kardeşlerimize de teşekkür ederiz. Rabbimizin bizi tekrar nice konferanslarınızda hizmetlerle el ele, gönül gönüle bir araya getirmesi için, Rabbimize en önde hizmet eden kullarından olabilmemiz için çok kıymetli dualarınızı diliyoruz. Allah sizden razı olsun. Avrupa’daki öğrencileriniz.”

Dua ederiz inşaallah hepiniz için.

SORU: Sevgili Efendimiz! Biz Berlinli kardeşlerimiz olarak babalar gününüzü en içten dileklerimizle kutlar, sevgi ve hasretle o gül kokan ellerinizden öperiz. Efendimiz! Biz insanlara daha faydalı olabilmek için, onlara en ahsen örnek olmak için, onlara tebliğ yaparken nefsimizin çeşitli afetlerine yenik düşmemek için ne yapmamız gerekir?

CEVAP: Sabırlı olmanız gerekir. Onlar size kötü davranabilirler. Hakaret edebilirler. Onlara hiç aldırmayacaksınız. Öğrendikleri yanlış dîni bilgilerden onları arındırabilmeniz için bunu yapmak zorundasınız.

SORU: Efendimiz! Kardeşlerimiz arasındaki bağlılığı daha da güçlendirmek için hangi yolu izlemeliyiz?

CEVAP: Her bir araya geldiğinizde karşınızdakine ‘onu çok sevdiğinizi’ mutlaka söylemelisiniz. Onun da bunu usûl haline getirmesini temin etmelisiniz. Birbirinizi her seferinde kucaklamalısınız. Sevginizi mutlaka söz olarak, davranış biçimi olarak dile getirmelisiniz.

“Efendimiz! Sizi çok seviyoruz. Annem, babam, eşim ve ikizlerimiz için dua eder misiniz?”

İkisi içinde dua ederiz inşaallah.

“Allah razı olsun.” Allah senden de razı olsun.

“Muhterem Efendimiz! İnşaallah konferans esnasında davetlerimize icabet edip bir Protestan Serbest Kilisesi’nin iki Papazı geldiler. Biraz geç geldikleri için inşaallah temel mesajları kendilerine verdik. Hanif dîni, ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı dilemek, teslimler, tüm zaman parçalarında yaşayan evliya resûller gibi...”

Ama onların adreslerini almalıydınız. Ve onlara İncil’de de, İslâm’ın 7 safhasının var olduğu; 1. İkincisi; bütün hristiyanların üzerine farz olduğu, 2. Ve üçüncüsü; Ve Hz. İsa ile O’na tâbî olanların 7 safhasının 7’sini de yaşadığının âyetlerini, İncil’deki âyetlerini onlara mutlaka vermelisiniz. Ve mümkünse bizimle konuşsunlar inşaallah. Çok mutlu oluruz.

“Kendilerine, ‘Tasavvuf, Kur’ân’daki İslâm’ kitabınızın Almanca tercümesini verdik. Kendileri de bize bir kitap takdim ettiler. Ayrıca İncil ve Tevrat’taki teslim âyetleri ile ilgili bilgi verdik inşaallah. Mutlulukla ayrıldılar. İnşaallah bu tanışma güzelliklere vesile olur Muhterem Efendimiz! Bu konferans Stuttgart’taki ‘Yunus Emre’ konulu bizzat bulunduğunuz konferansınızdan 12 yıl sonra ilk Almanca tercümeli konferans oldu. Bu konferansların devamı için çok kıymetli dualarınızı dileriz.”

Dua ederiz sevgili kardeşlerim! Şimdi bütün dua talepleri için inşaallah duamızı yapalım. El Fâtiha meas salâvât.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Berlinli kardeşlerimiz, Almanya’nın her tarafından gelen kardeşlerimiz, diğer ülkelerden, Avrupa ülkelerinden gelen kardeşlerimiz! Belki Türkiye’den gelen birileri de vardır aranızda. Ve dışarıdan gelen aziz misafirlerimiz! Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinize bizi sabırla dinlediğiniz için teşekkürlerimizi sunmak istiyoruz. Dileğimiz, sadece sizlerin kurtuluşudur.

Hz. Musa kuzuyu kovalıyor. Kuzu kaçıyor. Hz. Musa en sonunda yakalıyor kuzuyu. Ve diyor ki: “Kuzucuk, neden kaçıyorsun? Benim gayem sana süt vermekti!” Ve kuzuya süt vermeye başlıyor.

İşte sevgili kardeşlerimiz! Allahû Tealâ’nın hepinizi bu dizayn içerisinde bizi ilk defa dinleyenlerin bir kurtuluş kapısı olduğunun burasının hiç unutmamasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Daha nice konferanslarda Allahû Tealâ’nın bizleri bir araya getirmesini Yüce Rabbimizden diliyoruz. Bütün beraberliklerimizin bu kadar büyük mutluluklarla dolu olmasını diliyoruz Allahû Tealâ’dan. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R