}
Cuma Namazı 28.11.2001
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109714


SOHBETİN ADI: CUMA NAMAZI
TARİHİ: 28.11.2001



Eûzubillâhimineşşeytanirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

inne hudâllâhi huvel hudâ.

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.



Allahû Tealâ Bakara-120’de buyuruyor ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak var ya, o hidayettir.” 

* Hidayetin 1. safhası, ruhun Allah’a ulaşmasıdır; ilk hidayet. 
* Sonra fizik vücudun teslimi; 2. hidayet. 
* Sonra nefsinizin teslimi; 3. hidayet. 
* Ve nihayet iradenizin teslimi; 4. hidayet. 

Hidayetin başlangıç noktasında Allah’a ulaşmayı dilemek var. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, mutlaka hidayete başlayabilmek için bir tövbeyi gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Bu, mürşidin önünde yapılan tövbedir. Sadece bu tövbe kişiye hidayeti sağlayabilir. 

Öyleyse tövbelerin muhtevasına baktığımız zaman, Kur'ân-ı Kerim’de 3 türlü tövbenin mevcut olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi alelade tövbedir. Yani kişi günah işler. Ondan sonra da o günah sebebiyle üzüntüye düşer. Allahû Tealâ’dan tövbede bulunur. “Ya Rabbi, ben büyük bir günah işledim. Benim günahımı bağışla.” Bu bir tövbedir. Allah’tan günahlarınızın bağışlanma talebi. Böyle bir tövbenin garantisi mevcut değildir. Allahû Tealâ bu konuda iki ayrı hüviyet sergiliyor. Diyor ki birincisinde: “Büyük günahları yapanlar bile Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmesinler.”

39/ZUMER-53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).

De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."

 

Yani büyük günah işleseniz bile Allah sizi affedebilir. Ve rahmetini tekrar sizin üzerinize gönderebilir. Ama ya Allahû Tealâ’nın buna karşı söylediği başka bir âyet-i kerime ne diyor?

“Sakın şeytan sizi Rabbinizin affına güvendirmesin.”

35/FÂTIR-5: Yâ eyyuhen nâsu inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yegurrennekum billâhil garûr(garûru).

Ey insanlar! Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.

 

Aynı Allahû Tealâ iki ayrı cepheden iki ayrı şey söylüyor. “Hem” diyor, “Şeytan sizi Allah’ın affına güvendirmesin. Hem de” diyor, “Büyük günahları işlemiş olanlar bile Allah’ın affından ümitlerini kesmesinler.” 

Öyleyse acaba Allahû Tealâ ne demek istiyor? Kimlerin tövbesini kabul eder, nasıl eder? Allahû Tealâ bu istikamette kişinin işlediği herhangi bir günahtan onun affedilmesi konusunda kişinin her zaman olduğu gibi kalbine bakar. O kişinin kalbinde aynı suçu bir daha işlememek konusunda ciddî bir talep var mı? Kişi gerçekten azimli mi? Allah’tan af dilediği konuda o hatayı bir daha yapmamaya kişi gerçekten azimli mi? Onu istiyor mu? İç dünyasında bu bir talep olarak gerçekleşmiş, yerli yerine oturmuş mu? Allahû Tealâ evvela buna bakar. O suçu bir daha işlememek konusundaki kesin niyet. Eğer bu varsa, o kişinin Allahû Tealâ günahlarını affedebilir de affetmeyebilir de. Affetmesi ihtimali sadece daha güçlüdür. 

Öyleyse sadece günahlardan tövbe etmek değil, Allahû Tealâ’dan af dilemek değil; o günahı bir daha işlememek konusunda kesin bir niyetin sahibi olmak. Sarsılmayacak bir niyetin sahibi olmak. Eğer Allahû Tealâ bu konuda kesin bir kanaatin sahibi olursa ki, o kişi bu günahı bir daha işlememek üzere elinden gelen her şeyi yapacaktır. Kendisine verilen bütün imkânları kullanacaktır. O zaman Allah’ın onu affetmesi çok kuvvetli bir ihtimal. Ama insanlar görüyoruz, Allahû Tealâ’dan tövbe diliyorlar: “Ben bir daha içki içmeyeceğim. Ben bir daha kumar oynamayacağım. Ben bir daha şöyle yapmayacağım, böyle yapmayacağım.” Ama nefslerindeki afetler, o azgın afetler onları hep tövbelerini bozmaya götürüyor. 

Öyleyse Allahû Tealâ’nın işlenen günahların affı konusundaki tövbeleri affedeceği konusunda kesin bir işaret yok Kur'ân-ı Kerim’de. Affetmesi de söz konusu, affetmemesi de söz konusu. Kişinin iç dünyasındaki duruma göre Allah’ın değerlendirmesi söz konusu. Ve insanlar mütemadiyen Allahû Tealâ’ya yalvarırlar, yalvarırlar, yalvarırlar; günahlarını affetsin Allahû Tealâ diye. Oysaki o günahın affedilmesine kadar o kişi bir sürü günah daha işlemiştir. Kaldı ki; eğer bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa Allah’ın onun günahlarını affetmesi de o kişiye bir fayda sağlamaz. O kişinin Allah o günahını affetti diye, cehennemden kurtulması hiçbir zaman söz konusu değildir. Öyleyse tövbelerin bir muhteva taşıması kişinin talebine değil, Allah’ın kanunlarına bağlıdır. Kişi talebini Allah’ın kanunlarına uydurmak mecburiyetindedir. 

Öyleyse hangi tövbe bizi gerçek bir kurtuluşa ulaştırabilir? Bu tövbe, mürşidin önünde yapılan tövbedir. Ne sağlar? O kişinin o güne kadar işlediği bütün günahların affını sağlar. Başka ne sağlar? Affedildikten sonra bir defa daha affını sağlar. Bunun adı mağfirettir. Yani o devirdeki devrin imamının talebi üzerine o kişinin günahını bir defa daha affeder Allahû Tealâ. Devrin imamıyla beraber talepte bulunanlar kimlerdir? Arşı tutan melekler. Allahû Tealâ buyuruyor ki Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesinde:

40/MU'MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”



“Arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi (devrin imamı) bazı insanlar hakkında Allahû Tealâ’dan talepte bulunurlar. Derler ki: ‘Ya Rabbi! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Kim tövbe eder de mü'min olursa ve Senin yoluna girerse, Sen onların günahlarına mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem ateşinden vikaye et (koru).” 

Öyleyse Allah’tan mağfiret isteyen arşı tutan meleklerle devrin imamı var. Kimler hakkında mağfiret istiyor. Herkes hakkında mı? Hayır değil. Kim irşad makamına tâbî olur da ruhu vücudundan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşırsa sen onlara mağfiret eyle.” diyor. “Onların günahlarını sevaba çevir.” diyor. İşte mağfiret, Allah’ın günahları sevaba çevirmesi bir tövbenin neticesidir. Bu tövbe, irşad makamının önünde yapılan bir tövbedir. 

İşte Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, böyle bir tövbeden bahsediyor.

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.



“Habîbim!” diyor, “O hevalarına tâbî olanlar, bu sebeple nefslerine zulmedenler sana ulaşsalardı ve senin önünde tövbe etselerdi, sen de onların Resûl’ü olarak onların günahlarının affı konusunda bizden mağfiret talebinde bulunsaydın, o zaman Allah’ın her iki tövbeyi de kabul ettiğini görecektin.” diyor Allahû Tealâ. Yani sahâbenin talebi üzerine Allahû Tealâ, onların o güne kadar işledikleri bütün günahları affediyor Nisâ-64’te. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine o günahları bir defa daha affediyor. Bunun mânâsı ne? Günahların sevaba çevrilmesi. Garanti mi? Garanti. Allahû Tealâ, kim Allah’a ulaşmayı dilerse ona mutlaka 10 tane ihsan verir. Mutlaka o kişiye 10. ihsanında mürşidini gösterir. Gösterir mi? Allahû Tealâ: “Huşûya ulaşanlara gösteririm.” diyor.

Bakara Suresi 45 ve 46. âyetler, Allahû Tealâ buyuruyor ki orada: 

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.



“Sabırla ve namazla (hacet namazı kılarak) Allah’tan istianeyi isteyin.” diyor Allahû Tealâ.

Nedir istiane? Mürşidin kim olduğunun Allah’tan sorulması. Neye dayalı? Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesine dayalı. Ne diyordu Allahû Tealâ Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde?

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.



“yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun. Ve Allah’tan, Allah’a sizi ulaştıracak olan vesileyi isteyin.” diyor.

“Allah’tan sizi ulaştıracak olan vesileyi isteyin.”

İşte Allahû Tealâ Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesinde, “vebtegû ileyhil vesîlete.” ifadesindeki o vesileye ulaşan kişinin durumunu anlatıyor. Nasıl ulaşacak? Bu istiane müessesesine dikkat edin. Bütün âyetler Allah’ın bize öğrettikleridir. Allah’tan bize gelen talimatlardır, emirlerdir. Ama Fâtihâ Suresi bizim Allah’a müracaatımız, münacatımız, yakarışımız, her şeyimiz. Orada ne diyoruz Allahû Tealâ’ya? 

1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).

(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.



“iyyâke na’budu.” diyoruz, “Yalnız Sana kul oluruz.” 

“ve iyyâke nestaîn: 
Ve yalnız Senden istianeyi isteriz.” 

1/FÂTİHA-6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).

(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).



“ihdinâs sırâtel mustakîm.”

Niçin istiyormuşuz istianeyi? Allah bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştırsın diye. Ruhumuzu vücudumuzdan ayırsın da Sıratı Mustakîm’e ulaştırsın diye.” 

“sırâtallezîne en’amte aleyhim: O yol ki başlarının üzerinde ni’met olanların yoludur.” 

İşte burada bir tövbe söz konusu; irşad makamına ulaşarak ona tâbî olmak. Bu tövbe neyi sağlıyor? Bu tövbe başımızın üzerinde devrin imamının ruhunun oluşmasını sağlıyor. Yani ni’metin oluşmasını sağlıyor. Bunu sağlayan şey ne? İstiane. Allahû Tealâ’nın bu sağladığı müessese istiane adını alıyor. Öyleyse böyle bir dizaynda istianenin vücuda gelmesi Allah’tan irşad makamının istenmesi, ona ulaşılması, önünde tövbe edilmesi. 

Böyle bir dizayn, kişiye neyi kazandırır? Onun günahlarının affedilmesini değil, bir defa daha affedilmesini yani sevaba çevrilmesini ifade eder. Peki, bütün insanlar için geçerli mi? Hayır, geçerli değil. Nisâ-167, 168, 169’da Allahû Tealâ bir kısım insanların asla mağfirete lâyık olmadıklarını söylüyor, diyor ki: 

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.



“innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ, innellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum: Onlar ki kâfirdirler ve Allah’ın yolundan men ederler. Onlar uzak bir dalâlet içindedirler. Onlar kâfirdirler ve zâlimdirler. Başka insanları da Allah’ın yolundan saptırdıkları için zâlimdirler. Allah, onlara asla mağfiret etmeyecektir.” diyor Allahû Tealâ, “Onların günahlarını sevaba çevirmeyecektir.” 

“ve lâ li yehdiyehum tarîkâ: Onları tarika (Allah’a ulaştıran yola) ulaştırmayacaktır.” 

“illâ tarîka cehenneme: 
Cehennem yoluna ulaştıracaktır sadece.” diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse Allah’ın mağfiret edeceği insanlar var. Tövbelerini kabul edeceği ve günahlarını sevaba çevireceği insanlar var. Kabul etmeyeceği insanlar var. Zaten o insanlar hiçbir zaman Allah’a müracaat etmeyeceklerdir. Ve bu sebeple de tövbe etmeyecekleri için onların günahlarının sevaba çevrilmesi de söz konusu değildir. Şimdi bu tövbe müessesesine dikkatle bakıyoruz. Başlangıçtaki tövbede ne vardı? Bir kişi günah işliyor. Allahû Tealâ’dan günahının affedilmesini diliyor. Allah bir garanti vermiyor o istikamette. Affedebilir de affetmeyebilir de. Ama eğer biz Allah’a ulaşmayı diliyorsak ve Allahû Tealâ bizi bu noktadan itibaren alıyorsa, 14. basamakta o bizi 10 tane ihsanla mürşidimize ulaştırıyorsa, irşad makamının önünde tövbe ediyorsak, o zaman Allahû Tealâ bizim günahlarımızı sevaba çeviriyor. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi, bu tövbeyi çok açık bir şekilde anlatıyor. Diyor ki Allahû Tealâ, bu tövbenin muhtevasında evvela Furkân-68’de ve Furkân-69’da cehenneme gidecek olan insanlardan bahsediyor Allahû Tealâ.

25/FURKÂN-68: Vellezîne lâ yed’ûne meallâhi ilâhen âhara ve lâ yaktulûnen nefselletî harramallâhu illâ bil hakkı ve lâ yeznûn(yeznûne), ve men yef’al zâlike yelka esâmâ(esâmen).

Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kişiyi haklı olmadıkça öldürmezler ve zina yapmazlar. Ve kim bunları yaparsa günah cezasıyla karşılaşır.

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).



“Onların günahları devamlı olarak artar.” diyor. “Ama” diyor, “Kim tövbe ederse (irşad makamının önünde tövbe ederse) ve böylece mü'min olursa ve nefsi ıslâh edici amellere başlarsa o zaman,” diyor Allahû Tealâ, “Allah, onların günahlarını sevaba çevirir.” diyor. “Seyyiatlerini hasenata çevirir.” 

Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse Allahû Tealâ’dan 10 tane ihsan almışsa, 10. ihsanla Allahû Tealâ ona mürşidini göstermişse, o mürşide ulaşıp önünde diz çöküp tövbe ettiği anda o güne kadarki bütün günahları; 

1- Affedilir. 
2- Bir defa daha affedilir; yani sevaba çevrilir. 

Her devirde devrin imamı bütün tövbe edenler için bu duayı mutlaka devamlı olarak Allahû Tealâ’ya yapar. Ve Allah yolunda bu tövbeyi gerçekleştiren herkesin bütün günahları affedilmekle kalmaz, mutlaka sevaba çevrilir. Bu, bütün devirlerde devrin imamlarının şefaati adını alır. 

Başlangıçta söylediğimiz Nisâ-64’teki müesseseye dikkatle bakın. Allahû Tealâ tövbeden bahsediyor sahâbe için. “Nefslerine zulmedenlerdi.” diyor, “Sana geldikleri zaman. Senin önünde tövbe ettikleri zaman, sana tâbî oldukları zaman Biz onların günahlarını affederiz, senin talebin üzerine bir defa daha affederiz.” diyor. “İki tövbeyi de kabul ederiz.” diyor. “Onların kendileri için tövbelerini kabul ederiz.” diyor “Onların günahlarını affederiz. Senin onlar için dilediğin tövbeyi de kabul ederiz. Bir defa daha affederiz.” Yani: “Sevaba çeviririz.” diyor. Böyle bir müessesede günahların sevaba çevrilmesi olayında tövbe eden kişiyle Allah arasındaki ilişkide bunun adı mağfirettir. Günahların sevaba çevrilmesi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sahâbe arasındaki ilişkide bunun adı şefaattir. İnsanlar arasındaki ilişki mağfiret müessesesini gerçekleştiremez. İnsanlar arasındaki ilişki devrin imamının o kişinin günahlarının affedilmesi konusundaki talebini gerçekleştirir. Bunun adı şefaattir. Hangi müessesede? Resûlle, devrin imamıyla tövbe eden kişi arasındaki münasebette bunun adı şefaattir. 

Öyleyse şefaat, kişiler arasındaki bir ilişkiyi ifade eder; günahların affedilmesi talebi. Öyleyse öyle bir tövbesi var ki Allahû Tealâ’nın, o tövbeyi yapan kişi mutlaka bütün günahlarının affedildiği, yetmez, affedildikten sonra sevaba çevrildiği bir hüviyete kavuşur. Şimdi ne diyordu Mevlâna Celâleddin Rûmi Hazretleri? “100 defa, 1000 defa tövbeni bozmuş olsan da gel.” Böyle diyor. “İster putperest ol.” diyor, “İster Mecusi ol.” diyor, “İster şeytana tapanlardan ol.” diyor. “Kim olursan ol, del.” diyor. “Bu dergâh, ümitsizler dergâhı değildir.” 

Peki, neye dayanıyor? O kişi Allah’a ulaşmayı dilerse onun o güne kadar ki günahları ne olursa olsun, onların hepsi affedilmekle kalmayacak bir de sevaba çevrilecek. 

Öyleyse çok günah işlemiş birisinin tövbe etmesi halinde, az günah işlemiş olan birisinden daha çok sevabı oluyor. “Bu hak mıdır, adalet midir?” diye düşünenler olabilir. Evet, haktır ve adalettir. Neden? Çünkü çok günah işleyen bir kişinin tövbe ihtimali nefsindeki afetlerin büyüklüğü sebebiyle çok günah işlediği cihetle diğerine nazaran çok daha azdır. O kişi günahlarını işlemeye devam eden bir iç dünya talebine sahiptir. Ömrü boyunca hep aynı günahları devam ettirmek ister. Onun için normal bir insanın Allah’a ulaşma talebiyle çok çok günahlar işleyen, günahlara batan, günahlardan vazgeçmek istemeyen bir insan aynı talebin sahibi olamaz. Aynı seviyede bir talebin sahibi olamaz. Bunun için Allahû Tealâ adaleti sağlıyor. Zor tövbe edecek kişinin günahları çok, nefsinin afetlerinin çokluğu sebebiyle o kişinin, bu sebeple nefsinin afetleri diğerinden çok daha kuvvetli olduğu için, tövbeye de şiddetle karşı çıkacağı için nefsin afetleri, o kişinin Allah yolunda tövbe etmesi diğerine nazaran çok daha zayıf bir ihtimali ifade ediyor. 

Allahû Tealâ’nın yolunda insanlar büyük günahlar işledikten sonra bir de bakıyorsunuz, Allah’ın bir sevgilisi oluyorlar. O zaman onlara soruyorlar: “Biz şimdiye kadar seni hep kötü vaziyette görüyorduk rüyalarımızda. Ama şimdi seni nurlar içinde görüyoruz. Bu nasıl iş?” O da diyor ki: “Benim seyyiatim senedimdir. Günahlarım benim senedimdir.” diyor. “Ne demek istiyorsun?” diyorlar. Rabia Sultan bu. “Onu,” diyor, “Benim Efendime sorun. İbrâhîm Ethem Hazretlerine sorun.” İbrâhîm Ethem Hazretlerine gidiyorlar. O da diyor ki: “İşte âyetler bunlar.” Allahû Tealâ günahları affetmekle kalmıyor, bir defa daha affedip sevaba çeviriyor. O zaman büyük günahları olanlar Allah’ın daha üst seviye evliyası oluyorlar. 

Öyleyse Allah yolunda tövbe muhtevasına baktığımız zaman, alelâde tövbeden hiçbir garantiniz olmadığı halde Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman, bu dileğin neticesinde mürşidinize ulaşıp da tâbiiyetinizi gerçekleştirdiğiniz zaman, o zaman bütün günahlarınızın sevaba çevrilmesi olayı var. Allahû Tealâ burada kesin garanti veriyor: “Onların günahlarını sevaba çeviririz.” diyor. 

Peki, tövbe müessesesinin 3. bir safhası da var mı? Var. Bu tövbe Tövbe-i Nasuh adını alır. Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesiyle Allahû Tealâ, bir başka tövbeden bahsediyor:

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.



Kur'ân’da geçen 3 türlü tövbeden 3.’sü: Tövbe-i Nasuh. Nasuh demek, değişmeyecek olan bir tövbe demek. Kur'ân’da Nasuh ve mensuh olmak üzere iki grup âyetin var olabileceğini göreceksiniz. Allahû Tealâ zamanı geldikçe eski âyetini değiştiriyor. Yeni bir âyet koyuyor yerine. Birisi nasuh oluyor, birisi mensuh oluyor. Mensuh olan, yok edilen âyet. Nasuh olan onun yerine geçen. 

Peki ne demek istiyoruz? Allahû Tealâ sahâbeye diyor ki: “Namaza içkiliyken yaklaşmayın. Bu bir âyettir Kur'ân-ı Kerim’de. “Namaza içkili olarak yaklaşmayın.”

4/NİSÂ-43: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ hattâ ta’lemû mâ tekûlûne ve lâ cunuben illâ âbirî sebîlin hattâ tagtesilû. Ve in kuntum mardâ ev alâ seferin ev câe ehadun minkum minel gâiti ev lâmestumun nisâe fe lem tecidû mâen fe teyemmemû saîden tayyiben femsehû bi vucûhikum ve eydîkum. İnnallâhe kâne afuvven gafûrâ(gafûran).

Ey âmenû olanlar! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken, yolcu olmanız hariç, gusül abdesti alıncaya kadar, namaza yaklaşmayın! Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz veya sizden biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokunmuş fakat su bulamamışsanız, o taktirde temiz toprağa teyemmüm edin, sonra onu yüzlerinize ve ellerinize mesh edin (sürün). Muhakkak ki Allah, günahları affeden, mağfiret edendir.

 

Ve sahâbe daha az içmeye başlıyor. Hepsinin evlerinde damacanalarla şarap var. Sokaklara şarap döküyor adamlar. Sonra mı? Bir süre sonra Allahû Tealâ, ikinci emrini veriyor. Ne diyor? “Size,” diyor, “tahammür etmiş olan bütün içkiler haram kılındı. Bundan sonra şarap içmek bitti.” diyor Allahû Tealâ. Ne olmuş biliyor musunuz? Mekke’nin sokakları bir ay süreyle, belki daha fazla süreyle leş gibi şarap kokmuş. Bütün şaraplar sokaklara dökülmüş. Ne oldu? Ne çevirdi, hangi âyet? “İçkiliyken namaza yaklaşmayınız.” âyeti nesh olundu. Onun yerine ne geldi? Mensuh olan âyet geldi. O âyet, ‘İçkiliyken namaza yaklaşmayınız’ı tamamen devreden çıkartıyor. “İçki içmeyeceksiniz.” diyor. “İçkiyi size, alkollü içkileri; tahammür etmiş olan alkollü içkileri haram kıldım.” diyor Allahû Tealâ. O günden beri sahâbe hiç içmemişler bile onu. 

Öyleyse, öyleyse neden bahsediyoruz? Bir şey nasuh müessesesi olarak devreye girdiği zaman, artık o günahın işlenmesi mümkün değildir. Ne demek istiyoruz? Öyleyse Tövbe-i Nasuh’un öyle bir müessese olması lâzım ki; kişi aynı günahı bir daha işleyemesin. 

Şimdi düşünün bir defa size günahları ileten nedir? Nefsinizin afetleri. Neden? Nefsinizin afetleri Allahû Tealâ neyi emretmişse onu yapmamak konusunda kesin kararlıdırlar. Nefsinizin afetleri, Allah neyi yasaklamışsa onu da yapmamak konusunda kesin şekilde kararlıdırlar. Peki iblis? İblis de size onları yaptırmak için her zaman büyük bir gayretin içindedir. Neleri? Allah’ın emirlerini yapmamanızı, yasak ettiği fiilleri işlemenizi. Yani? Yani şunu demek istiyorum ki; nefsinizin afetleriyle şeytan aynı paraleldedir. İkisi de Allah’ın emirlerini işlememek, Allah’ın yasaklarını mutlaka yapmak ister. 

Neden zannediyorsunuz iblis insanlara bu kadar çok tesir edebiliyor? Onların sadece nefslerine tesir etmek imkânı mevcut olmasına rağmen insanlara istediklerini yaptırıyor. Neden? Çünkü şeytanın talepleriyle nefsinizin afetlerinin talepleri aynı. Zaten ona teşneler. Allah’ın emirlerini yapmamak istiyorlar. Yasak ettiği fiilleri zaten işlemek istiyorlar. Şeytan da onlara o günahları biraz süslü göstererek onları devamlı işletiyor. Neden zannediyorsunuz insanlar: “Ben vallahi de billahi de içkiyi bırakacağım.” diyor. Ama bir de bakıyorsunuz 3 ay bırakmış, ramazan ayında bırakmış. Ondan sonra tekrar başlamış. Bırakamıyorlar. Alıştıkları kötü alışkanlıklardan vazgeçemiyor insanlar. Neden? Bir tarafta iblis var. Ama asıl faktör nefslerindeki afetler. Tövbelerini bozduran şey, nefslerinin afetleri. Şeytanın tesiriyle belki biraz daha azgın ama sebep sadece nefsin afetleri. 

Peki, Tövbe-i Nasuh ne zaman gerçekleşebilir o zaman, o takdirde? Ne zaman ki daimî zikre ulaşırsanız; hikmet sahibi olursunuz, nefsinizin bütün afetleri yok olur. Ve Allahû Tealâ size 7 tane gök katını birer birer gösterir. 7. katın son noktası olan Sidretül Münteha’yı gördüğünüz zaman, Tövbe-i Nasuh’a davet edilirsiniz. Tövbe-i Nasuh, değişmez tövbe demektir. Bozulmaz tövbe demektir. Neden bozulmaz, neden değişmez? Çünkü afetler yok. Afetlerin hepsi daimî zikir sebebiyle yok olmuş. Ne şeytan o kişiye Allah’ın yasak ettiği şeyleri yaptırabilir ne de o kişinin nefsinin afetleri. 

Nefsinin afetleri neden yaptıramaz? Çünkü afetler yok. Yerlerini faziletler almış. Yani daimî zikre ulaşan bir kişinin nefsindeki afetlerin %100’ü yok olur, yerlerini faziletler alır %100. Ve o noktada, o kişi Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemez. İşlemesi mümkün değil ve talep yok bu istikamette. Ne ruhu ne nefsi böyle bir talepte bulunamaz, afetler mevcut olmadığı için. 

Peki, şeytan neden yaptıramaz? Şeytan kişiye bu negatif işlemleri neden yaptıramaz? Çünkü şeytanın tesir alanı hudutludur. Şeytanın tesir yeteneği sadece nefsinizin afetlerinedir. Nefsinizdeki afetleri azalttıkça, şeytanın hâkimiyetinden adım adım kurtulacaksınız. İşte Allahû Tealâ’nın fizik vücudunuza verdiği: “Şeytana kul olma, Bana kul ol.” emri, bu standartlar içinde gerçekleşir. İrşad makamına ulaştığınız zaman, tâbiiyetiniz gerçekleştiğinde tövbe etiniz. Günahlarınız sevaba çevrildi. Ve nefs tezkiyesine başladınız. Nefs tezkiyesi nefsinizdeki afetleri yok ettikçe, yok olan afetler kadar şeytanın üzerinizdeki hâkimiyeti azalır. Allah’a ulaştığınız zaman, şeytanın hâkimiyeti %100’den %49’a düşmüştür nefsimizin kalbinde. Daimî zikre ulaştığınız zaman kalbinizde hiç afet yok. 

Öyleyse şeytanın yuvalanabileceği, size dediklerini yaptırabileceği bütün alanları yok ettiniz. Şeytan, size Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili işletemez. Ne nefsiniz işletebilir afetler olmadığı için, nefsinize sadece faziletler gelip yerleştiği için ne de şeytan işletebilir. Çünkü şeytanın sizdeki hâkimiyeti nefsinizin afetleri oranında. Nefsinizin afetleri sıfırsa şeytana da hâkimsiniz. Nefsinizin afetleri sıfırsa Allah’ın yasak ettiği fiillere de hâkimsiniz. Nefsinizin bütün afetleri yok olmuştur. 

Ne zaman ki Allahû Tealâ size ihlâs makamında, yani nefsinizin bütün afetlerini yok ettikten sonra daimî zikirde 7 tane gök katını gösterirse, 7. katın son âlemi olan İndi İlâhi’yi gösterirse; Allah’ın huzurunu; O İndi İlâhi’de Sidretül Münteha’yı gördüğünüz an Tövbe-i Nasuh’a davet edilirsiniz. Tövbe-i Nasuh, tövbelerden vazgeçilmez olanı; değiştirilmesi, bozulması mümkün olmayanıdır. Onun için Allahû Tealâ adına, “Nasuh.” diyor. Nasuh tövbe; nasuh âyetler, mensuh âyetlerden aklınıza gelsin. Allah’ın kaldırdığı, yerine yenisini koyduğu âyetler söz konusu. Ne zaman ki nefsinizin kalbindeki bütün afetler yok olur; artık değişmez bir tövbeye davet edileceksiniz. İşte ulûl'elbab makamı, zemin kattaki devrin imamının ana dergâhının sırlarını görebilirsiniz. Ulûl'elbab makamı; 26. basamak. Ondan sonra bu sırlar gösterilince Allahû Tealâ size 1. gök katını göstermeye başlar. İhlâs makamındasınız; 27. basamaktasınız. Nereye kadar? 7. gök katına kadar, 7. gök katının 7 tane âleminin görülmesine kadar. 7. âlemin en üst noktasını gördüğünüz zaman Tövbe-i Nasuh’a davet edilirsiniz. Ne olur? Ne diyor Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi?

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.



“Öyle bir tövbeyle tövbe edin ki” diyor, “bu Tövbe-i Nasuh olsun.” Kimi davet ediyor Allahû Tealâ Tövbe-i Nasuh’a? Tövbe-i Nasuh’u yapabilecek olan kişiyi. Yani nefsindeki bütün afetleri yok etmiş olan kişiyi davet ediyor. Bu, ulûl'elbab makamında gerçekleştiği halde Allahû Tealâ bir zaman devresi bırakıyor kişiye. Göğün bütün katları hakkında o kişiye gerekli bilgileri ulaştırsın diye. Ondan sonra davet ettiği Tövbe-i Nasuh’ta o kişi için artık tövbenin bozulması mümkün değildir. 

Böyle bir tövbe yapılınca ne olur? Bakalım, Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi ne söylüyor? “Öyle bir tövbeyle tövbe edin ki; bu bozulmaz bir tövbe (Tövbe-i Nasuh) olsun. O gün,” diyor Allahû Tealâ, “Peygamberlerini ve onlarla beraber olanları utandırmayacaktır.” diyor. “Onlar, nurları önlerinde ve sağlarında olarak yürürler.” diyor. 

Ne demek istiyor acaba Allahû Tealâ? Bu noktaya ulaşan kişinin başının üzerinde iki tane nur oluşacak. Birisi tâbî olduğu andan itibaren başının üzerinde bulunan devrin imamının ruhu. Kim Tövbe-i Nasuh yaparsa onun başının üzerine Allahû Tealâ bir yeni ruh koyar; kendi ruhu. Ve o kişinin başının üzerine salâh nurunu koyar. Salâh makamı 1. kademede Tövbe-i Nasuh’u ifade eder; salâh makamının 1. kademesi. 2. kademe, o kişinin günahlarını Allah’ın örtmesi. Hangi günahlarını? O kişinin bütün günahları zaten sevaba çevrilmemiş miydi? Çevrilmişti. Ama tâbî olduğu andan itibaren işlediği günahları Allahû Tealâ örteceğini söylüyor. Sonra onların talebi üzerine: “Ya Rabbi! Bizim nurumuzu tamamla!” talebi üzerine, onların başlarının üzerine salâh nurunu getiriyor Allahû Tealâ. Salâh makamının 3. mertebesi.  Ondan sonra da gene onların talebi üzerine onlara mağfiret ediyor, örttüğü günahları sevaba çevriyor. Bu nokta kişinin irşada ulaştığı noktadır. 

Öyleyse kişi burada irşada ulaşıyor. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe irşada ulaşmışlardı. Diyor ki Hucurat Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.



“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl’ü var. Ve O size tâbî olsaydı, sizin sözlerinizi yerine getirseydi bundan büyük zarar görürdünüz. Hatta Allah’ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Ve onların,” diyor Allahû Tealâ “Ve sizin kalbinizi müzeyyen kıldı, kalbinize yazdığı îmân kelimesiyle.” Âyet şöyle bitiyor: “İşte onlar irşada ulaşanlardır.”

Bütün sahâbe salâh makamında 4 işlemi gerçekleştirmişler; Tövbe-i Nasuh’larını yapmışlar. Günahları örtülmüş. Başlarının üzerine Allahû Tealâ salâh nurunu vermiş. Arkasından da onların son işlemini tamamlamış. Onların örttüğü günahları da sevaba çevrilmiş. İrşada ulaşan kişi devrin imamından son bilgileri alır. Bu bilgi o kişinin ulaşabileceği bilgilerin ötesidir. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde diyor ki:

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).

Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.



“Tıpkı 150. âyet-i kerimede verdiğimiz ni’met gibi sizlere de bir ni’met verdik.” diyor sahâbeye Allahû Tealâ. “Size de sizin aranızdan bir resûl göndererek sizi de ni’metlendirdik. O size Allah’ın âyetlerini okur.” diyor. Nereye kadar? Allah’ın âyetlerinin tilâveti 14. basamağa kadar. “Ondan sonra sizin nefsinizi tezkiye eder.” diyor (21. basamağa kadar). “Sonra size Kitap öğretir.” diyor. Kitab’ın bundan sonraki öğrettiği kesimi ruhudur. 

1. ruh, ilk velâyetin ilk kademesinde fenâ, beka, zühd, muhsinler, ihlâs… Muhsinlerden sonra, ihlâstan evvel ulûl'elbab var. Ulûl'elbab, ihlâs ve salâh. 7 tane velâyet makamı. Bu 7 velâyet makamının fenâ, beka, zühd ve muhsinler makamları İlm’el yakîn’in bittiği ama Ayn’el yakîn’in başlamadığı bir muhteva taşır. 4 tane ruha girersiniz. Evliya olan kişi, Kur'ân-ı Kerim’in ruhlarının öğrenmesine başlamıştır. Allahû Tealâ onun için diyor ki: “Size Kitab’ı öğretir.” diyor. Yani: “Fenâ, beka, zühd, muhsinler makamlarında size Kitap öğretir, Kitab’ın ruhunu öğretir.” diyor Allahû Tealâ. Sonra diyor ki: “Size hikmet öğretir.”

Ulûl'elbab makamı, ihlâs makamı, salâhın 4 kademesi. Söylediğimiz yerde salâhın 4 kademesi tamamlanıyor. Ne zaman? İrşada ulaştığınız zaman. “Ondan sonra,” diyor Allahû Tealâ, “size, sizin oraya ulaşmanıza rağmen daha bilmediğiniz şeyleri öğretir.” diyor, “devrin imamı.” İşte bu, o kişiye iradesini nasıl Allah’a teslim edeceğini öğreten bir ilimdir. Sadece devrin imamlarına has bir ilimdir. Onlar sadece bu ilmi verebilirler. Ne olur? O zaman kişi bu hikmetin ötesindeki ilimle iradesini Allah’a teslim eder. Öyleyse Tövbe-i Nasuh, sizi salâh makamına alan en büyük tövbedir. Tövbe-i Nasuh da günahları örtmeye, günahları sevaba çevirmeye yönelik bir tövbedir ama oradaki günahlar sizin bütün günahlarınız değildir. Çünkü evvelkiler zaten sevaba çevrilmiştir. Mürşidinize tâbî olduktan sonraki günahların örtülmesi ve sevaba çevrilmesi söz konusudur. Öyleyse tövbe müessesesinde 3 tane tövbeden bahsediyor Kur'ân-ı Kerim.

1. Alelâde tövbe.
2. Mürşidin önünde yapılan tövbe.
3. Nasuh tövbesi.

Allahû Tealâ’nın hepinizin tövbelerini kabul etmesini, hepinizi salâh makamına ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek tövbe konusunu inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun. 


İmam İskender Ali  M İ H R