TARİHİ: 14.10.2006
İslâm ve teslim kelimeleri aynı kökten gelir. İslâm, teslim olmayı yaşamaktır, teslimleri yaşamaktır. Her ikisi de ‘slim’ kökünden gelir. Teslimler dediğimiz zaman 4 tane Kur’ân’ın temel teslimi vardır:
1- Ruhun teslimi, 22. basamak.
2- Fizik vücudun teslimi, 25. basamak.
3- Nefsin teslimi, 26. basamak.
4- İradenin teslimi, 28. basamağın 5. kademesi.
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. Ey ruh! Rabbine rücû et, Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş!” Rücû etmek; geri dönerek ulaşmak demektir. “Geri dön, geri dönerek ulaş!” Geri dönmek ne demektir? Geldiği yere geri dönmektir. Allahû Tealâ bütün insanlar için şunu söylüyor Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde:
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
“ve nefeha fîhi rûhihî: Ben onun, (insanın) içine ruhumdan üfürdüm.”
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).
“ve nefsin ve mâ sevvâhâ: o nefse ve onu sevva edene.”
Allahû Tealâ Âdem (A.S)’ı salsalin adı verilen organik hale dönüşebilen bir killi topraktan yarattığını söylüyor. Üfürülen bir ruhumuz, sevva edilen bir nefsimiz ve halk edilen, yaratılan bir fizik vücudumuz var.
15/HİCR-26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.
Bütün insanlar için söz konusu olan Allahû Tealâ’nın güzellikleridir. Allahû Tealâ ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim etmeyi üzerimize farz kılar.
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.
“innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Muhakkak ki; Allah, emanetleri onların sahibine iade etmenizi, tebliğ etmenizi, teslim etmenizi emreder.” Peki, bu söz konusu olan emanetler nelerdir? Söz konusu olan emanetler:
1- Ruhumuzdur, 22. basamakta Allah’a teslim olur.
2- Fizik vücudumuzdur, 25. basamakta Allah’a teslim olur.
3- Nefsimizdir, 26. basamakta Allah’a teslim olur.
4- İrademizdir, 28. basamağın 5. kademesinde Allah’a teslim olur.
Bu, teslimler Kur’ân’ın bütünüdür. İslâm, 28. basamaklık bir İslâm merdiveninden oluşur:
1. basamakta olaylar yaşanır, herkes yaşar.
2. basamakta Allahû Tealâ o insanlara her sene bir kaç defa musîbet vermek suretiyle imtihan açar. Onları imtihan eder ve Allahû Tealâ bu insanlardan çok büyük bir kısmını, Kendisine ulaşmayı dilesinler diye 2. basamakta seçer. Seçtiklerinin çok küçük bir kısmı, %10’dan çok daha azı, Allah’a ulaşmayı diler. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, 3. basamağa ulaşır. Sonra Allah o kişi üzerinde Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli o kişinin üzerinde tesir icra eder; o güne kadar irşad makamını herhangi bir kişi olarak değerlendiren Allah’a ulaşmayı dileyen kişide Allahû Tealâ tecelli ederek, onun irşad makamını herhangi bir kişi olarak değil irşad makamı olarak kabul etmesini sağlar. Onu kişi irşad makamı olarak görür, sözlerini irşad makamının sözleri olarak dinler ve o dinlediklerini kalbine indirip kalbinde kendisine mal eder, idrak eder.
Sonra ne olur? Sonra Allah o kişinin kalbine ulaşır ve kişinin kalbini Allah’tan gelecek olan nurlar kalbinize girsin diye Kendisine çevirir. Allahû Tealâ En'âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince şöyle söylüyor:
6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.
fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi): Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve teslimlere açar.
Allahû Tealâ o kişinin göğsünü yararak göğsünden kalbine yol açtıktan sonra kişi zikir yaptığında Allah’ın Katı’ndan gelen rahmetle fazl nurları o kişinin göğsüne ulaşır, göğsünden açılan yolu takip ederek kalbine ulaşır. Kalbe ulaşan rahmetle fazl isimli bu nurlardan, fazlı kendisine çekecek olan îmân kelimesi kalbe henüz yazılmadığı için fazl kalpte tutunamaz, tekrar kalbi terk eder. Ama o kişinin kalbi Allahû Tealâ tarafından %2 rahmete göre programlanmıştır ve rahmet nurları kalbe ulaşarak nefsin kalbinde %2’lik bir yer işgal eder. Burası kalbe nurların ilk girdiği noktadır. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde kişinin kalbine bir nurun girdiğini söylüyor:
39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
Rahmetle fazl nurlarından sadece rahmet nurunun kalbe girdiğini söylüyor. “Hiç kalbine Allah’ın nuru giren kişi kalbi kapkaranlık olan kişiyle bir olur mu? Kalbine nur girmeyen kişinin kalbi kasiyet bağlamıştır, kararmıştır.” Sonra bu basamakta olaylar dizisi devam ediyor. Kişi daha üst basamaklara doğru yolcudur ve nefsinin kalbinde %2 rahmet birikimi tahakkuk edince huşû sahibi olur.
57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
“O kişinin kalbinde Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” Huşû sahibi olan kişi, mürşidini Allah’tan sorma hakkının sahibidir. Allah’tan mürşidini sorar ve Allah da ona mutlaka mürşidini gösterir. Bu, Allah’tan istiane istemektir ki; hacet namazı kılınarak gerçekleşir. Kişi mürşidini Allahû Tealâ’dan öğrenir ve gider o mürşide tâbî olur.
Tâbî olduğu basamak 14. basamaktır. 14. basamakta kişi mürşidine tâbî olur. Böyle bir tâbiiyette o güne kadar aldığı 12 tane ihsanın ötesinde, Allah’tan 7 tane de ni’met alır:
3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
3. ni’met; O kişinin ruhu Allah’a doğru yola çıkar.
4. ni’met; O kişinin nefsi, nefs tezkiyesine başlar. Bunun mânâsı; afetlerin süratle azalmaya başlamasıdır. Yerine fazılların girip yerleşmeye başlamasıdır.
5. ni’met; O kişinin fizik vücudu, nefs tezkiyesi ile afetlerin yerine fazılların girmesi gerçekleşeceği için afetler devamlı azalacaktır. Afetlerin azalması fizik vücudu afetlere karşı mücadelede güçlendirecektir.
6. ni’met; İrade de güçlenecektir.
7. ni’met; Kişi Allahû Tealâ’dan herkesin hakkı olan, her bir derecelik kazancına karşılık 10 katını alırken, mürşidine ulaştığı günden itibaren 100 katını almaya başlar.
Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin Allah’tan mürşidini sorması halinde, o mürşide ulaşıp onun önünde tövbe etmesi ile mümkün olmak üzere, o kişi ardarda Allahû Tealâ’dan 7 tane ni’met alacaktır:
1. Kalbin içine îmân yazılır. Çok önemli bir konudur çünkü kalbine îmân yazılan kişi zikir yaptığı zaman Allahû Tealâ onun göğsünü En’âm-125’te söylediğimiz gibi yarmıştır. Allah’ın katından salâvâtla-fazl ve salâvâtla- rahmet isimli iki grup nur gelir, kişinin kalbine ulaşır. Kalbinin içindeki îmân kelimesi fazılları kendisine çekmek yetkisinin sahibidir, çünkü ters manyetik alanları temsil ederler. Kalbe giren her fazl nefsin kalbinin içine girip mutlaka yerleşir. Kalp tarafından çekileceği için oraya gelir, mıknatıs nasıl demir parçacıklarını kendisine çekerse o da böyle bir dizaynı gerçekleştirir. Nefsin kalbi îmân kelimesinin etrafında toplanan fazıllarla dolmaya başlar.
Bu fazılların ilk %7 tamamlaması halinde mürşidine tâbî olduğu anda vücudundan ayrılan ruh gök katlarının birincisine ulaşır. Tâbiiyet farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:
5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
“Ey âmenû olan kişi takva sahibi ol! Bir defa daha takva sahibi ol, 2. takvanın sahibi ol. Seni Allah’a ulaştırmaya kim vesile olacaksa, o vesileyi Allah’tan iste.” Kişi de hacet namazı kılar, Allah’tan mürşidini ister ve gider, tâbî olur. Tâbî olduğu zaman o kişinin kalbine îmân yazılır:
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
2. Kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir:
40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
O kişiye yevm’et talâk’ınının, Allah’a mülâki olma gününün geldiğini söyleyerek ruhunun vücuttan ayrılmasını temin eder. Devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine, yere paralel olarak, başının üzerinden 40-50 cm yukarıda, önden arkaya doğru uzanmış vaziyette yerleşir. Devrin imamının ruhu artık bir nur olarak o kişinin başının üzerindedir. Neden? Çünkü devrin imamının başının üzerinde ruhu üzerinde salâh nuru vardır. Bu noktadan sonra kişi zikrini artırmaya devam edecektir. Ilk %7 nur birikiminde Nefs-i Emmare oluşur. Vücuttan ayrılmış olan ruh, zemin kattan 1. kata ulaşır. Sonra zikir arttıkça 2. kata, 3. kata, 4. kata, 5. kata, 6. kata ve 7. kata ulaşacaktır. Allahû Tealâ diyor ki:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ı rızasını kazan.” Kişinin ruhunun Allah’a ulaşmayı dilemesi ve Allah’ın rızasını kazanması 4. kademedeki bir işlemdir. Burada, 1. kademede kişinin Nefs-i Emmare’de olduğu belirtiriliyor:
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı: Yarabbi! Ben nefsimi ibra ettiremem (temize çıkartamam) çünkü nefs şerri emreder.
illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun): Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.
Öyleyse burada bir sonuçla karşı karşıyayız. Kişinin ruhu vücudunu terk etmiştir ve 1. gök katına ulaşmıştır. Sonra kişi daha çok zikredecektir ve Nefs-i Levvame’ye gelecektir. Kişi günah işlemek istemiyor ama nefsi hasta, afetlerle dolu. Kişi bu sebeple devamlı günahlar işler. Bundan da üzüntü duyar, huzursuzluk duyar. Ne kadar günah işlememeye çalışırsa çalışsın, hep nefsi yüzünden günah işlemeye devam ettiği için nefsini levm eder, kınar.
Sonra 3. defa %7 fazl birikimi nefsinin kalbinde, kişi zikrini artırarak zikrini devam eder ve ruhu 3. gök katına ulaşır. Kişi 14. basamakta mürşidine ulaşır. 15. basamakta kişi 1. gök katında, 16. basamakta 2. gök katında, 17. basamakta 3. gök katında olur. Nefs-i Mülhimme’de kişi, Allah’tan ilham almaya başlar. Nefsinin kalbinde %28 fazl birikimi ile kişi 4. gök katı Nefs-i Mutmainne’de doyuma ulaşır. 5. defa %7 nur birikimi Nefs-i Radiye, kişi Allah’tan razı olur. 6. defa %7 nur birikimi Nefs-i Mardiyye, Allah da ondan razı olur. 7. defa %7 fazl birikimi Nefs-i Tezkiye, kişi nefsi tezkiye eder. Herbiri ayrı bir âyet-i kerimeyle ifade edilmiştir:
2. gök katı; Nefs-i Levvame. Levm edilen, kınanan bir nefs:
75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
3. kademede Nefs-i Mülhimme’de kişi, Allah’tan ilham almaya başlar. Allahû Tealâ diyor ki:
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.
“kad efleha men zekkâhâ: Kim nefsini tezkiye ederse o felâha erer.” Sonra kişi mutmain olur, doyuma ulaşır:
13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
“Dikkat edin ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” Sonra kişi Alla’tan razı olur, Nefs-i Radiye. Sonra Allah o kişiden razı olur, Nefs-i Mardiyye. Bu, 3 kademe; Mutmainne, Radiye ve Mardiyye şöyle ifade ediliyor:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.” Mutmain olmak 4. kademede, Allah’tan razı olmak, 5. kademe, Allah’ın kişiden razı olması 6. kademe (yani 6 gök katıdır). Ruh her kademede bir gök katı yükselir ve nihayet Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. Burası kişinin Tezkiye olduğu yerdir. Allahû Tealâ diyor ki:
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
“Kim nefsini tezkiye ederse o kişi onu kendi nefsi için yapmıştır ve ruhu Allah’a ulaşır, Allah’a döner.” Böylece kişi hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmıştır, Allah’ın kendisine emrettiği bu hususu ruhunu Allah’a ulaştırmak suretiyle gerçekleşmiştir.
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“Allah’ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Allah’a ulaş.” Allahû Tealâ diyor ki:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
“Üzerinize azap gelmeden önce Allah’a yönelin! Allah’a ulaşmayı dileyin ve Allah’a teslim olun. Yoksa yardım olunmazsınız.” Ruhumuzun teslimi burada anlatılıyor. Ruhumuzun Allah’a ulaşmasının farziyeti de anlatılıyor. Allahû Tealâ diyor ki:
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
“Onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.”
yasılûne: Vasıl ederler, ulaştırırlar.
mâ: Şeyi.
emerallâhu: Allah’nın emrettiği şeyi.
bihî: O’na, Kendisine.
en yûsale: Ulaştırmayı.
Allah’ın farz emrini yerine getirirler. Bundan sonra bu kişi nefsini daha çok zikirle temizleyecektir ve ona göre de kendisine taht ihsan edilecektir. Daha sonra bu kişi günün yarısından daha fazla zikir etmeye başlayacaktır ve zahid olacaktır. Daha sonra da fizik vücudunu Allah’a teslim edecektir. Ruhun teslimi farzmıdır? Gördük ki, farz. Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a teslim etmişler midir? Evet, sahâbe adını verdiklerimizin hepsi, kim sahâbeyse yani kim Peygamber (S.A.V)’e kim tâbî olduysa, o sahâbedir. Onların hepsi ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Ruhlarını Allah’a teslim edenlere, Allahû Tealâ: “Hidayete erenler, 1. hidayete ermiştir.” diyor. Bu, ruhun Allah’a teslimiyle ulaşılan hidayettir. Hidayet nedir? Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki, hidayet Allah’a ulaşmaktır.
el hudâ: Hidayet.
hudallâh: Allah’a ulaşmaktır.
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.
inne: Muhakkak ki.
hudâllâhi: Allah’a ulaşmak.
huve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.
Öyle bir dizaynda hidayetin muhtevasına baktığımız zaman hidayetin Allah’a ulaşmak olduğunu görüyoruz ve bütün sahâbe hidayete ermişler midir? Evet. Zumer-18’de Allahû Tealâ sahâbe için buyuruyor ki: “Onlar, sözü dinlerler ve sözün en güzeline tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler.” Bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Hidayet üzerimize farzdır. Hidayet, Allah’a ulaşmaktır ve hidayete ermek üzerimize farz kılınmıştır. Allah’a ruhunun dönmesi şeklinde, Allah’a ruhunu teslim etmek şeklinde üzerimize farz kılınmıştır.
Bundan sonra ne olur? Kişi zikrini daha çok artırır, günün yarısından daha fazla zikretmeye başlar, böylece zühdün sahibi olur. Kişi zahid olur. Bu pozitif zühddür. Kim günün yarısından daha fazla zikrederse o kişi, zahid olur. Bu noktada, kişinin nefsinin kalbinde, günün yarısından daha fazla zikrettiği için %70 nur birikimi olmuştur. Bu kişi zikrini giderek artıracaktır. Nefsinin kalbindeki nurlar %81’i bulduğu zaman 2. teslim, fizik vücudun teslimi vücuda gelecektir. Farz mıdır? Evet, Allahû Tealâ diyor ki:
36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
“Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden ahd almadım mı, şeytana kul olmayacaksınız diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Ben, sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı?” Âdemoğulları, fizik vücutlarımızdır. Fizik vücutlarımızın Allah’a kul olması için, teslim olması için Allah fizik vücutlarımızdan ahd almıştır. Allahû Tealâ fizik vücutlarımızı Allah’a teslim ettiğimizde ne olacağını söylüyor:
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.
“esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: Onlar, vechlerini (fizik vücutlarını) Allah’a teslim ettiler ve muhsinlerden oldular. Onlardan daha muhsin kim vardır?”
1- Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîm’in hanif dîninden de bahsediyor. İslâm dîni, hanif dînidir ve 4 teslimi; ruhun, vechin, nefsin, iradenin Allah’a teslimini içerir.
Allahû Tealâ fizik vücudunun teslimini, gördük ki, üzerimize farz kılıyor. Allahû Tealâ fizik vücutlarımızın da kul olmasını açık bir şekilde emrediyor. Bundan 14. asır evvel bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler midir? Farz olduğunu gördük. Şimdi teslim ettiklerini de görüyoruz. Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
“Habibim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar biz, hepimiz vechimizi Allah’a teslim ettik.” Hepsi, bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte vechlerini, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Sahâbenin içerisinde münafıklar da vardı. Münafıklar asla böyle bir teslimi gerçekleştiremezler. Sahâbe dediğimiz kişiler Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlar. Onların hepsi, tâbiiyetlerinden sonra Zumer-18’de gördük ki, ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Fizik vücutlarını da Âli İmrân-20’de Allah’a teslim etmişlerdir.
Burası 25. basamaktır ve kişi zikrini daha çok artırarak, dik yokuş olan fizik vücudunu Allah’a teslim etmeyi başardıktan sonra artık daimî zikre ulaşmak onun için büyük bir problem değildir. Kişi zikrini usul haline getirecektir ve daimî zikre ulaşır. Ulaştığı zaman ulûl’elbab olur. Ulûl’elbab kime denilir?
3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
“li lûl’elbab yezkurûnallâhe kiyâmen kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de ve yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.” Kim daimî zikre ulaşmışsa o kişi nefsini Allah’a teslim etmiş ve ulûl’elbab adını almıştır. Daimî zikrin sahibi nefsinde hiç afet kalmadığı için nefsi Allah’a teslim olmuş birisidir ve de ulûl’elbab olmak, yani nefsimizi Allah’a teslim etmek, üzerimize farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
“Ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken hep Allah’ı emret, hep Allah’ı zikret.” Bir insan bu, üç halde bulunur ki, bu üç halin üçünde de Allahû Tealâ’yı zikretmemiz, Allahû Tealâ tarafından emrediliyor. Kim böyle bir zikrin sahibiyse, o ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de Allah’ı zikreden kişiyse o, ulûl’elbab’tır (yani nefsini Allah’a teslim eden kişidir). Peki, bütün sahâbe bu farz emre uyarak daimî zikre ulaşmışlar mıdır? Hepsi ulaşmışlardır.
Nefsini Allah’a teslim eden kişi 7 özelliğin sahibidir. Bunların 4’ü temel, aslî sonuçlardır:
1- Bu kişi daimî zikrin sahibidir.
2- Daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin kalbinde afet kalmamıştır.
1- Kalp gözünü açarak göstermek istediği herşeyi ona kalp gözüyle gösterir.
2- Kalp kulağını açar, Allah’ın söylediklerini artık kişi işitir.
Bu noktadan sonrası ne olur? Bu noktadan sonra Allahû Tealâ ona 3 tane de sonuç vasfı kazandırır:
1- Bu kişi ehli tezekkür olmuştur. Her an Allah ile konuşabilmek imkânının sahibidir.
21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.
“fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne): Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”
3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).
“O Allah ki sana Kitab’ı indirdi. O Kitap’ta muhkem âyetler vardır, müteşâbih âyetler vardır. Muhkem âyetlerin ötesi müteşâbih âyetlerdir ki, onların gerçek mânâsını Allah’tan başka kimse bilmez ama kalplerinde zeyg olanlar, kötü niyeti olanlar, başka insanları dalâlete düşürmek isteyenler müteşâbih âyetleri diledikleri istikamette mânâlandırarak başka insanların mahvına sebebiyet vermek isteyenlerdir. İlimde derinleşmiş olan rasihun ise derler ki: ‘Bu âyetlerin hepsi Allah’ın katındandır.’ Ama rasihun da onları tezekkür edemezler.” Ama Allahû Tealâ: “illâ ulûl’elbab: Sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir.” diye âyet-i kerimeyi bitiriyor.
Onun için zamanımızda dîn adamları da Allah’ın âyetlerini tezekkür edemezler, onların gerçek mânâsını ulaşamazlar. Ancak ulûl’elbab olanlar mânâsına ulaşırlar. İşte bütün sahâbe ulûl’elbab olmak şerefine ermiştir. Ulûl’elbab olan kişiye Allahû Tealâ yerlerin melekûtunu gösterir. 7 yer katını yani 7 kat cehennemi, bir de zemin katta, devrin imâmının dergâhını gösterir. Sonra bu kişi daha çok zikrederek daimî zikirde devam eder ve Allahû Tealâ, daimî zikirdeyken bu kişiye Allah ile her zaman müzakere, konuşma hakkı vermişti. Bir de o kişi daimî zikirde olduğu için ehli tezekkür, ehli hayır olmuştur. Allah ile her an konuştuğu için ehli tezekkürdür, Allah ile müzakere etme yetkisinin sahibidir.
3- Daimî zikrin sahibi olduğu için ehli hayırdır. Zikir derecat kazandırır, her kazanılan derece hayırdır. Böylece kişi ehli hayır olmuştur. Öbür taraftan Allahû Tealâ diyor ki: ‘Daimî zikri herkese vermeyiz kime daimî zikri verdiysek o kişi hayır sahibi olmuştur’ diyor.
Kişiye ne zaman gök katları gösterilmeye başladıysa o kişi muhlis olur ve bütün sahâbe ulûl’elbab olmuşlardır, gördük. Peki, muhlis olmuşlar mıdır? Gök katlarını da görmüşler midir? Evet, 7. gök katını da görmüşler, muhlis olmuşlardır:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, O'na muhlis olanlarız (dîni O’na hâlis kılanlarız).”
“O kitap sahiplere ve ümmîlere deyin ki: ‘Allah sizin de Rabbinizdir bizim de Rabbimizdir ama biz, Allah’a muhlis olanlarız.” Muhlis olmak da üzerimize farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
“Onlar emrolunmadılar. Allah’a nefslerini halis kılarak ve Hz. İbrâhîm’in hanif fıtratının sahibi olarak kalplerini halis kılma suretiyle muhlis oldular.” Bütün sahâbenin üzerlerine farz kılınan o muhlis olmakla emrolundular âyet-i kerimesiyle, muhlis olmak bütün sahâbenin üzerlerine farz kılınmıştır. Onlar da muhlis olmuşlardır ve bundan sonra sadece salâh makamı geliyor.
Salâh makamı iradenin teslimi makamıdır. Bütün sahâbe ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmişler. İradelerini teslim ettikleri kesinlik kazanıyor mu? Evet. Allahû Tealâ diyor ki:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
“O sabikûn-el evvelîn var ya onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir de ensara ve muhcirîne ihsanla tâbî olanlardandı.” Sahâbeye tâbî olunmuştur. Sahâbeye tâbî olunmuşsa, hepsi irşad makamının sahibi kılınmıştır. Açıkça, bütün sahâbeye tâbî olma yetkisi verilmiştir. Tâbiîn de onlara tâbî olmuş ve hepsi Adn cennetlerin sahipleri olmuşlardır. Burada hakka tukatihi takvanın sahibi olmaları üzerlerine farz kılınmıştır:
4/NİSÂ-102: Ve izâ kunte fîhim fe ekamte lehumus salâte fel tekum tâifetun minhum meake vel ye’huzû eslihatehum fe izâ secedû fel yekûnû min varâikum, vel te’ti tâifetun uhrâ lem yusallû fel yusallû meake vel ye’huzû hızrahum ve eslihatehum, veddellezîne keferû lev tagfulûne an eslihatikum ve emtiatikum fe yemîlûne aleykum meyleten vâhıdeh(vâhıdeten). Ve lâ cunâha aleykum in kâne bikum ezen min matarin ev kuntum mardâ en tedaû eslihatekum, ve huzû hızrakum. İnnallâhe eadde lil kâfirîne azâben muhînâ(muhînen).
Ve sen onların arasında olduğun zaman, onlara namazı ikame ettiğin (kıldırdığın) taktirde, öyle ki onların bir kısmı seninle beraber ayakta (namaza) dursun ve silâhlarını da alsınlar, böylece diğerleri secde ettikleri zaman, sizin arkanızda olsunlar. Ve namaz kılmamış olan grup da gelsin, bu şekilde seninle beraber namazlarını kılsınlar, koruma tedbirlerini ve silâhlarını da alsınlar. Kâfirler silâhlarınızdan ve mühimmatınızdan (savaş techizatınızdan) gaflette olmanızı ve böylece sizin üzerinize “tek bir hamle ile baskın yapmayı ” isterler. Ve yağmur sebebiyle size bir güçlük oldu ise veya hasta olduysanız , silâhlarınızı çıkarmanızda size bir günah yoktur. Ve korunma tedbirlerinizi de alın. Muhakkak ki Allah kâfirler için “alçaltıcı azap” hazırlamıştır.
“Onlar nasıl hakka tukatihi takvanın sahibi olmuşlarsa siz de hakka tukatihi takvanın sahibi olun siz ölmeyin ancak Allah’a teslim olun, teslim-i küllî ile teslim olun ondan sonra ölün.” İşte bu bihakkın takvadır. Bütün sahâbe, üzerlerine farz kılınan bu emri yerine getirmişlerdir. Hepsi irşad makamının sahibi kılınmışlar ve Adn cennetlerinin de sahibi olmuşlardır. Gördük ki; bu kademeye ulaşmak da hakka tukatihi takvanın sahibi olmak, yani teslim-i küllî ile teslim olmak da üzerimize farz ve bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişlerdir.
Öyleyse burası iradenin teslimidir ki; bu, 4. teslimdir. Ne gördük?
• 3. basamakta kişi, Allah’a ulaşmayı diler.
• 14. basamakta mürşidine ulaşır, mürşid onu Allah adına teslim alır. Ama bu kişi daha bir şeyini teslim etmemiştir, Allah onu teslim almıştır. Mürşid Allah adına onu teslim almıştır.
• Ama bu kişi, 21. basamakta ruhunu Allah’a teslim eder.
• 25. basamakta fizik vücudunu Allah’a teslim eder.
• 26. basamakta nefsini Allah’a teslim eder.
• 27. basamakta muhlis olur.
• 28. basamakta iradesini de Allah’a teslim eder.
Böylece bu kişi Kur’ân’daki 4 teslimi de gerçekleştirmiştir. Âyetlerde gördüğümüz gibi 4 teslimin 4’ü de farzdır ve bundan 14 asır evvel bütün sahâbe 4 teslimin 4’ünü de gerçekleştirmiştir.
Peki bugün? Bugün, Kur’ân’da farz olmasına rağmen bütün sahâbe bu 4 teslimi de gerçekleştirmelerine rağmen bugünün dîn ilmi bu teslimler konusunda bir bilginin sahibi değildir. İnsanlara öyle hususlarla iblis Allah’ın güzelliklerini unutturmuştur ki, onları cehenneme mahkûm etmiştir. Eğer Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi, biz de sizlere öğretemeyecektik. Biz de sizlerle beraber cehenneme girecektik ama söylediklerimiz Kur’ân âyetleridir.
Hepinizi Allah’a teslime davet ediyoruz! Asıl ifadesiyle 1400 yıl evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbenin yaşadığı İslâm’a davet ediyoruz. Onların hayatını yaşamaya davet ediyoruz. Onlar Kur’ân’ı yaşadılar. Biz de sizi onların Kur’ân’ı yaşadıklarını, Kur’ân’la ispat ederek bütün yaşadıklarının farz olduğunu yine Kur’ân’la ispat ederek sizleri, hepinizi Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamaya, Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin İslâm’ını yaşamaya davet ediyoruz.
Hanif dîni, Hz. İbrâhîm’in dînidir ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dînidir, Hz. Musa’nın dînidir, Hz. İsa’nın dînidir. Allahû Tealâ diyor ki:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“Hz. Nuh’a verdiğimiz şeriatı Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya verdiğimiz şeriatı sana vahyetmek suretiyle size de (yani sana ve sana tâbî olanlara da) farz kıldık. Dînde fırkalara ayrılmayın ve şeriatı gerçekleştirin diye. Müşriklere söylediğin şey, (yani Allah’a ulaşmayı dileyin böylece cennete ulaşın, sözü) ağır geldi. Dîni ayakta tutun ve fırkalara ayrılmayın diye Biz, bu dîni sana söyledik.”
Görüyoruz ki; Hz. Nuh’un, Hz. İbrâhîm’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni, yani Kur’ân’daki İslâm aynı dîn. İkinci bir dîn hiç olmamış ve bu dîn Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Hz. İbrâhîm, Hz. Musa’dan da Hz. İsa’dan da Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’den de evveldir ve tek bir şeriat söz konusudur.
İşte yakın gelecekte bütün dünya bu hakikatleri öğrenecektir. Şeytan ve onun avanesi bu hakikatleri dünyanın öğrenememesi için son gayretlerini sarfetmektedirler ama başarmaları mümkün değildir. Şartlar ne olursa olsun bu dîn, Kur’ân’daki İslâm, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de haniftir ve biz, bu dîni bütün dünyaya mutlaka öğreteceğiz. Hiçkimse bu konuda bize mâni olamaz. Mâni olacaklarını zannedenler bugüne kadar herşeyi denediler ama mâni olamadılar, olması da mümkün değildir.
İnsanlar söylediklerimizin tahkik etme gereğini duydukları zaman ayakları suya eriyor, bakıyorlar ki; bütün söylediklerimiz doğru ve hepsi unutulmuş Kur’ân âyetleridir. Neyi söylüyorsak o söylediğimizin hepsini Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve sahâbe yaşamışlardır. Öyleyse sizi nereye çağırıyoruz? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’a çağırıyoruz. Kur’ân’daki İslâm’a çağırıyoruz. Kur’ân’daki İslâm’a çağırıyoruz. O dîn, Kur’ân’daki İslâm; Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. 3 esas ihtiva eder:
1- Vahdet. Allah’ın tekliği.
2- Tevhid. Allah’a mülâki olmayı dileyenlerin, ruhlarının Allah’a ulaştırmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir toplum. Onun için Allahû Tealâ: “Fırkalara ayrılmayın ve dîni ayakta tutun.” diyor.
3- Teslim. Ruhun, vechin yani fizik vücudun, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi. 7 safhada, 4 teslim.
Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi selâmlayarak sözlerimizi tamamlıyoruz. El ele gönül gönüle vermenin, bütün insanları cehennemden kurtarmanın zamanı gelmiştir. Ey dîn adamları! Sözlerim en çok sizedir. Söylediklerimizi iyice inceleyin. Her söylediğimizin doğru olduğunu göreceksiniz. O zaman sizi de kurtaracak olan kişinin biz olduğumuzu göreceksiniz. Bu görevin bize verilmesi bizim elimizde olan birşey değildir. Allahû Tealâ bizi seçmiş ve bize öğretmiştir. Belli olmuyor mu? Biz sizin bilmediklerinizi bilmiyor muyuz?
İşte İslâm’ın 7 safhası, 4 teslim, Kur’ân’ın hükümleri hepsi, farz. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe bunların hepsini yaşamıştır. Biz sizi, Kur’ân’daki İslâm’ı ve onların yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’a Kur’ân âyet-i kerimelerle tek tek ispat ederek çağırıyoruz ve siz bize arkanızı dönüyorsunuz. Neden? Allah’a teslim olmak varken şeytana teslim olmak neden? Neden bizimle dost değilsiniz? Neden bize düşmansınız? Bunu size telkin edenin şeytan olduğunu farkında değil misiniz?
Gözümüzün önünde 70 milyondan fazla insanın cehenneme doğru yol alması bizim tüylerimizi diken diken ediyor. Biz, kendimizi sorumlu hissediyoruz. Zamanımızın dîn adamlarına hakikatleri bunca anlatmamıza rağmen, onların gizli gizli kabullerine rağmen genel çerçeve içinde hep bize sırtlarını dönmesi söz konusudur ve Allah’ın hakikatlerin bu 73 milyonluk kitleyi cehennemden kurtarabilmesi için biz hayatımızı vermeye hazırız. Bu, bizim üzerimize Allah’ın verdiği bir görevdir ki; bunun mutlaka gerçekleştiğini göreceksiniz. İnsanlar mutlaka hidayeti öğrenecekler. O zaman şu anda karşımızda olanlar sadece utançla bize gelip af dileyecekler.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
İmam İskender Ali M İ H R



