}
(Ramazan Sohbetleri) Allah Yolundan Alıkoymak (19.10.2006) 19.10.2006
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 110636

SOHBETİN ADI: ALLAH YOLUNDAN ALIKOYMAK (RAMAZAN SOHBETİ)    
TARİHİ: 19.10.2006


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah için bir aradayız. Bir defa daha birlikteyiz Allah’tan bahsetmek üzere, Allah’ın yolundan bahsetmek üzere. Sizlere, Allah’ın yolundan alıkoyanları anlatacağız inşaallah.

Allah’ın bir yolu var. Allah’a ulaştıran bir yol. Adı mı? Adı: Sıratı Mustakîm. Allahû Tealâ Sıratı Mustakîm nedir diye sorulduğunda cevap veriyor:

15/HİCR 41: Kâle hâzâ sırâtun aleyye mustekîm(mustekîmun).

Allahû Tealâ şöyle buyurdu: “İşte bu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur.”


“sırâtun aleyye mustekîm: Bana istikametlenmiş yol.” diyor.

Sıratı Mustakîm, Sıratı İleyye Mustakîm’dir.

“Bana istikametlenmiş yol.” Yani insanların ruhunu, o insan şu sonsuz sayıdaki gezegenin hangisinde yaşarsa yaşasın oradan Allah’ın Zat’ına (o kişinin ruhunu), Allah’ın ulaştırması söz konusudur. Her halükârda ruh Allah’tan gelmiştir. Allah’ın emridir, mutlaka Allah’a geri dönecektir.

İşte Allahû Tealâ insana fizik vücut vermiş. Nefs vermiş. Her gece uykuya daldığınızda sizden ayrılarak dilediği yere serbestçe giden ve sizin de adına rüya dediğiniz bir olayı onunla yaşadığınız nefsiniz. Dilediği an uçabilir; zahiri âlemde bulunabilir, gayb âleminde bulunabilir ama emr âleminde bulunamaz. Gök katlarını çıkarak Allah’ın katına yükselemez. Bu katın mensubudur. Bu katta görev yapmak üzere dizayn edilmiştir Allahû Tealâ tarafından.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İnsanlar var Allah’a ulaştırmakla vazifelidirler. İşte Rüşd yolunun sahipleri mürşidlerdir. Onların görevi Allah’a ulaştırmaktır. İnsan ruhunu hayattayken, o kişi hayatını, dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaştırmaktır. İrşad makamının görevi budur. Bir insan Allah’a ulaşmayı diler, Allahû Tealâ o kişiyi Kendisine ulaştırır. Kişinin dileği sahih ise o zaman mutlaka o kişi ruhunu Allah’a ulaştıracaktır.

Buna engel olmaya çalışanlar var mı? İşte konumuz o sevgili kardeşlerim. Buna engel olmaya çalışanlar var.

Dînin aslî unsurları unutulmuş. Allahû Tealâ herkesi, herkesin ruhunu Kendisine davet ediyor. Fecr Suresi 28. âyet-i kerimesinde diyor ki:

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


“irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et, Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş.”

51/ZÂRİYÂT 50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


“fe firrû ilâllâh: Allah’a firar et, Allah’a kaç, Allah’a sığın.”

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah’ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.”

İşte bu Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesidir.

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“Allah emanetleri onların sahibine teslim etmenizi emreder.” diyor Allahû Tealâ. O emanetlerin sahibi tektir. Ruhunuz Allah’ın emanetidir. O emanet Allah’a aittir, Allah’ın ruhudur. Ruhunuz; sizin ruhunuz olarak kullanıyoruz ama aslında o sizin ruhunuz değildir; Allah’ın ruhudur ve Allah’a geri dönmesi söz konusudur bu sebeple. Mutlaka dönecektir. Ya bir insan şu dünya hayatını yaşarken ruhunu Allah’a ulaştırır veya ulaştıramaz. O zaman ölümden sonra o ruhu Azrail (A.S) ve onun takımı yedi tane gök katını aşırıp Sidret-ül Münteha’ya kadar ulaştırırlar. Sidret-ül Münteha’dan yukarı ruh, tek başına Allah’a doğru yol alır. Allah’ın Zat’ına ulaşır. Ruhlar Allah’ın Zat’ına ulaşabilirler ama melekler ulaşamazlar.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepiniz için tek dileği sizin Allah’a ulaşmayı dilemesi ve ulaşmasıdır. Bir takım insanlar da diğerlerinin Allah’a ulaşmasını engellemeye çalışırlar. İşte Nisâ Suresinin 167, 168 ve 169. âyetlerinde Allahû Tealâ bu hususu açıklıyor. Diyor ki:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


“innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden): onlar ki kâfirdirler, Allah’ı inkâr ederler. Ve Allah’ın yolundan men ederler.”

Yani o kişilerin ruhlarının Sıratı Mustakîm’e ulaşarak Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a ulaşmasını engellemeye çalışırlar.

Sıratı Mustakîm; bir insanın bulunduğu yerden onu Allah’ın Zat’ına ulaştıracak olan, onun ruhunu Allah’a ulaştıracak olan yolun adıdır. 1. Sıratı Mustakîm; o kişi hangi dergâhta tâbî olmuşsa oradan başlar, devrin imamının dergâhına kadar yatay bir yol takip eder. 2. Sıratı Mustakîm aynı zamanda Tarikî Mustakîm adını alır. Zemin kattan devrin imamının dergâhına yapılan bir yolculukla yedi tane gök katı aşılarak 7. gök katına ulaşılır. Bu 2. Sıratı Mustakîm’dir. Veya 1. dikey Sıratı Mustakîm’dir. Adı Tarikî Mustakîm’dir. Zemin kattan 7. gök katının başlangıç noktasına kadar ulaştırır.

Demek ki 1. Sıratı Mustakîm kişinin tâbî olduğu yerden devrin imamının bulunduğu dergâha kadar olan yatay yolu ifade eder. 2. Sıratı Mustakîm, o dergâhtan 7. kata kadar ulaşan bir yolu ifade eder. 2. Sıratı Mustakîm dikey bir Sıratı Mustakîm’dir. Kur’ân-ı Kerim’deki adı Tarikî Mustakîm’dir.

23/MU'MİNÛN 17: Ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne).

Ve andolsun ki Biz, sizin üzerinizde 7 yol yarattık ve Biz, yaratmaktan gâfil değiliz.


“ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika: And olsun ki üzerinize yedi tane yol halk ettik, yarattık.” diyor Allahû Tealâ. Yedi gök katını birbirine bağlayan yedi tane yol.

7. gök katında yatay yedi tane âlem geçilir.

1- Kader hücreleri
2- Ümmül Kitap
3- Kudret Denizi
4- Makam-ı Mahmud
5- Divan-ı Salihîn
6- Zikir hücreleri
7- İndi İlâhî

Oradan, İnd İlâhî’den Sidretül Münteha’ya ulaşan ruh, dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşır ve Allah’ın Zat’ında yok olur.

İşte böyle bir yolculuğa mânî olmak isteyenler var. Onlar bir defa mutlak olarak kâfirlerdir. Mü’minler, iki hüviyet taşırlar Kur’ân-ı Kerim’de.

1.’ler Allah’a inanırlar ama Allah’a ulaşmayı dilemezler. Onlar da inananlar adıyla Kur’ân-ı Kerim’de geçiyor. Ama cehennemden kurtulmaları mümkün değildir.

2. grup mü’min, hak mü’minlerdir. Onlar Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerdir. Allah’a ruhunu hayattayken ulaştırmayı dileyenler.

Neden mü’min? Allah’a inanmasa Allah’a ulaşmaya haydi haydi inanmaz kişi. Evvelâ Allah’a inanıyor ki insan ruhunun Allah’a ulaşacağına da inanıyor. Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın bunu mutlaka gerçekleştireceğine de inanıyor kişi. İşte bu kişi hak mü’mindir.

1- Allah’a inanıyor.
2- İnsan ruhunun Allah’a ulaşacağına inanıyor.
3- Böyle bir talepte bulunursa Allah’ın kendisini mutlaka Allah’a ulaştıracağına da inanıyor.
4- Bunlar hak mü’minler.

İşte insanların Allah’a ulaşmaya inanmaları ve Allah’a ulaşmayı dilemeleriyle bir sefer başlar. Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuk. Ve bu yolculukta yedi tane gök katı aşılır, Allah’ın Zat’ına ulaşılır. Bir evvelki kademeye kadar yani zikir hücrelerine kadar toplu halde yolculuk yapılır. Ama zikir hücrelerinde zikir sürelerini tamamlamış olanlar sadece bunu tamamladığı an bir kişi oradan Sidret-ül Münteha’ya kadar uçarak gider. Sidret-ül Münteha’dan da Allah’ın Zat’ına ulaşır.

7. kattaki 6. âlem zikir hücreleridir. Zikir hücrelerindeki şeffaf fanusların içinde kişi zikrini tamamladığı zaman ancak Sidret-ül Münteha’ya ulaşabilir. Geri kalanlar zikirlerine devam edeceklerdir.

Bir takım insanlar devamlı başka insanları Allah’a davet ederler. “Biz Allah’a teslim olanlarız ve Allah’a davet edenleriz.” diyor sahâbe. Onlar, kendilerine yapılan kötülüğe iyilikle mukabele edenlerdir. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen ve kendilerine yapılan kötülüğe iyilikle mukabele edebilenler, bunlar daimî zikrin sahipleridir. İradelerini Allah’a teslim edenlerdir. Allahû Tealâ’nın irşad makamına tayin ettikleridir. Onlar insanları Allah’a ulaştırmaya çalışanlardır.

İşte biz de insanları Allah’a ulaştırmaya çalışanların en üst noktasında olan kişiyiz. Öyleyse hepiniz insanları Allah’a çağırın sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. Allah’a çağırın insanları, Allah’a davet edin. Davete icabet edenleri Allah’a ulaştırmak için bütün gayretinizle onlara yardımcı olun.

İşte şimdi bakalım âyetlerimize. Nisâ Suresi 167. âyet-i kerime:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.


innellezîne keferû: onlar muhakkak ki kâfirdirler.
ve saddû an sebîlillâhi: ve Allah’ın yolundan men ederler.
kad dallû dalâlen baîdâ(baîden): muhakkak ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler.

Eğer Allah’a ulaşmayı dilemeselerdi kendileri dalâlette olacaklardı sadece. Ama bunlar kendileri Allah’a mülâki olmayı dilemedikleri gibi başka insanları da Allah’ın yolundan men ederler.

Öyleyse kendileri Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar; kendilerini alâkadar eder, kendilerinden mesûller. Onlar dalâlette. Ama kim kendisi Allah’a mülâki olmayı dilemediği gibi başka insanları da Allah’ın yolundan men ediyorsa onlar, Allah’ın seçmedikleri insanlardır. İşte 1. kademede, 28 basamaklık bir İslâm merdiveninde, merdivenin 1. basamağında insanlar yaşarlar. Herkes yaşar. Ve Allahû Tealâ onları musîbetlerle imtihan eder. Herkes imtihan edilir. İşte bu insanlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse ancak onlar, 3. basamağa ulaşırlar. Ve Allah’ın cennetine ancak 2. basamaktan sonrakiler 3. ve müteakip kattakilerin hepsi, basamaktakilerin hepsi Allah’ın cennetine ehildir.

İşte 3. kademedeki seçilenler sadece bir kısım insanın devre dışı kalmasının arkasından seçilenlerdir. Onlar, seçilmeyenler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler değildir. Allah’a ulaşmayı dilememekle birlikte başka insanları da Allah’ın yolundan men etmeye çalışanlar. İşte Allahû Tealâ onları seçmez. Burada da “And olsun ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler.” diyor Allahû Tealâ.

kad: andolsun ki
dallû dalâlen baîdâ(baîden): uzak bir dalâletin içinde, dalâlettedirler.

Bir defa bu insanlar açık bir şekilde Allahû Tealâ’nın ifadesiyle mü’min değil kâfir. Hani inananlar var, cennete giremeyecekler ama en azından Allah’a inanıyorlar. Onlar kâfirler. Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başka insanları da Allah’ın yolundan men etmeye çalışanlar, men edenler. Men etmeye çalışanlar değil men edenler. Men ettikleri kesin. Bu sebeple omuzlarında hidayetine manî oldukları insanların vebali var.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde bir bütünü görüyoruz. Bu bütün, insanların ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslimini içeren 28 basamaklık bir İslâm merdivenidir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler bu merdivenin onları cennete ulaştıramayacak olan 1. ve 2. basamaklarında yer alırlar. Allah onlardan seçer ama seçtiklerinden kurtuluşa ulaşabilenler sadece Allah’a mülakî olmayı dileyenlerdir. Bunlar, bu âyette, Nisâ-167’de geçenler öyle bir kâfirlerdir ki bu kâfirler sadece Allah’a inanmadıkları için kâfir değillerdir. Allah’a inanıp da Allah’a mülakî olmaya çalışan başka insanları da Allah’ın yolundan men edenlerdir.

kad dallû dalâlen baîdâ(baîden): and olsun ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler.

Kendileri dalâlette başka insanların da dalâlette kalmasına sebebiyet verdikleri için uzak bir dalâlet içindedirler.

innellezîne keferû ve zalemû: onlar hem kâfirlerdir hem de zalimlerdir.
Kime zulmederler? İşte bu yoldan alıkoydukları insanlara zulmederler. Onlar kurtuluşa ulaşacakken bu sebeple onlar hedefe yürüyemezler, kurtuluşa ulaşamazlar; bu insanlar onları yoldan çevirdikleri için.

İşte Allah’ın Resûl’ünün kendisini kurtaracağına inanmayan insanların durumunu anlatıyor Allahû Tealâ: “Keşke falanı dost edinmeseydim. O beni Allah’ın Resûl’ünün yolundan saptırdı.”

25/FURKÂN 30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.


Resûl dedi ki: “Ya Rabbi! Benim kavmim Kur’ân’ı terk ettiler.”

İşte bu devirdeki resûlü, o resûldür. İnsanların Kur’ân’ı terk ettiğini söyleyen resûl. Kişi diyor ki: “Bana Allah’ın Resûl’ü gelmişken o kişi beni Allah’ın yolundan saptırdı.”

Gerçekten bu devirde bu kavim, Kur’ân’ı terk etmiştir. Bütün İslâm âlemi Kur’ân’ı terk etmiştir.

Kur’ân 7 safha ve 4 tane teslim içerir.

Allah’a ulaşmayı dilemek; 3. basamak, 1. safha. 14. basamakta mürşide ulaşıp tâbiîyet. Teslimler yok daha. Yani mürşid kişiyi Allah adına teslim alıyor ama kişi teslim olmuyor. 3. kademe ruhun Allah’a ulaşarak Allah’a teslim olması. 3. kademe fakat 1. teslim. Ruhun Allah’a teslim olması, 22. basamak. Fizik vücudun Allah’a teslim olması, 25. basamak. Fizik vücudun Allah’a teslimi, 2. teslim.

Sonra? Nefsin Allah’a teslimi 5. kademe, 3. teslim. Sonra irşad olmak 6. kademe. Sonra kişinin iradesini Allah’a teslimi 7. kademe, 4. teslim.

22. basamakta ruhun teslimi,
25. basamakta fizik vücudun teslimi,
26. basamakta nefsin teslimi,
28. basamağın 5. kademesinde iradenin Allah’a teslimi ve kişinin irşad makamına “irşada memur ve mezun kılındın” cümlesi ile tayin edilmesi.

İşte insanları Allah’ın yolundan men eden o insanlar, başka insanların dalâletine sebebiyet verdikleri için, onları hidayetten men ettikleri için uzak bir dalâlet içinde ve zalimler. Onlara zulüm ediyorlar, onların hidayete ermesine mâni olarak. Ama aynı zamanda kendilerine de zulmediyorlar. Sebep? Derecat kaybettikleri için. Kim derecat kaybederse o kendisine zulmeder. Derecat kaybeden hangi olayı yaparsanız yapın, siz kendinize zulmeden birisi olursunuz. Eğer bunu yaparken başkasına da bir zarar verdiyseniz, o zaman onlara da zulmetmiş olursunuz. Onlara zulmetmiş olursunuz. Bu sebeple siz de derecat kaybedersiniz. Derecat kaybettiğiniz için kendinize zulmettiniz. Onlara da zarar verdiğiniz için, Allah’ın yolundan men ettiğiniz için onlara da zulmettiniz.

İşte bu âyetler dizisinde, Nisâ-167’de Allahû Tealâ Allah’ın yolundan men eden insanlardan bahsediyor. 168’de de “Onlar kâfirdirler ve zalimdirler” diyor. Hem kendilerine zulmettikleri için. Önce o kişilere zulmettikleri için. O kişiye zulmettikleri sebeple derecat kaybettikleri için kendilerine de zulmediyorlar.

“innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden). innellezîne keferû ve zalemû.lem yekunillâhu li yagfire lehum.”    

“Allah onlara mağfiret etmez.”

Eğer bu kişi Allah’a ulaşmayı dileseydi mutlaka Allah onu mürşidine ulaştıracaktı ve tâbiiyetini gerçekleştirecekti o kişinin. Gerçekleştirdiği zaman o kişiye mağfiret edecekti. Yani o kişinin günahlarını sevaba çevirecekti.

İşte Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şunları söylüyor:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Onlar ki; Allah’ın yolunda zikir yaparlar, nefs tezkiyesi yaparlar. Nefs tezkiyesi yaptıkları için hidayettedirler ve tâbiiyetlerini gerçekleştirirler.”

Nefs tezkiyesi yapmaya başlamaları demek, tâbiiyetlerini mutlaka gerçekleştirmeleri demek. Çünkü hiç kimse mürşidine tâbî olmadan önce nefsini tezkiye edemez. Nefs tezkiyesi tâbiiyetten sonra gerçekleşen bir olaydır. Tâbiiyetten sonra kişi zikir yaparsa ancak o kişinin kalbine Allahû Tealâ, göğsünden kalbine yol açmıştır. O kişinin kalbine salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl adlı iki grup nur gönderir. Bu nurlar o kişinin kalbinde yer ararlar. Fazıllar îmân kelimesinin manyetik alanının tersi manyetik alana sahip oldukları için îmân kelimesi tarafından çekilirler ve kalbe ulaşan her fazl nuru, mutlaka kalpteki îmân kelimesinin etrafına yapışır, orasını işgal eder.

Böylece kalp;

Nefs-i Emmare’de %7 fazılla işgal edilmiş olur.
Nefs-i Levvame’de ikinci defa %7 fazılla işgal edilmiş olur.
Nefs-i Mülhime’de üçüncü defa %7 fazılla işgal edilmiş olur.
Nefs-i Mutmainne’de dördüncü defa %7 fazılla işgal olur.
Nefs-i Radiye’de beşinci defa,
Nefs-i Mardiye’de altıncı defa ve
Nefs-i Tezkiye’de yedinci defa %7 fazılla dolar.

Ve her %7 fazl birikiminde (nefsin kalbinde her %7 fazl birikiminde) Allah’a doğru yola çıkan, vücuttan ayrılarak; mürşide tâbî olduğu anda vücudundan ayrılan ruh, diğer ruhlarla birlikte devrin imamının dergâhına seyr-i sülûka başlamıştır. Nefs-i Emmare’de birinci kata, Levvame’de ikinci kata, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Tezkiye kademelerinde üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci katlara çıkacaktır. Ve yedinci katta yedi tane âlem geçtikten sonra Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır; 21. basamak. Allah’ın Zat’ında ifna olacaktır, yok olacaktır; 22. basamak.

İşte böyle bir hususta o kişinin evvelâ mürşidine ulaşıp tâbî olması lâzım. Tâbî olduğu zaman Allahû Tealâ Furkan-70’te diyor ki: “Kim nefs tezkiyesine başlarsa ve mürşidine tâbî olursa, mürşidine tâbî olarak nefs tezkiyesine başlarsa Allah, onun bütün günahlarını sevaba çevirir.”

Âmenû olmak, Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide tâbiiyet, mürşide tâbiiyetten sonra nefs tezkiyesi. Mürşide tâbî olmadan evvel nefsin tezkiye olması mümkün değildir. Kapılar kapalıdır. Ancak Allahû Tealâ göğsünden kalbine yol açtıktan sonra kişiyi mürşide tâbî kılıyor. Tâbî kıldıktan sonra o kişi zikir yaptığında onun göğsüne Allahû Tealâ salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl isimli iki grup nur gönderiyor. Bu ancak tâbiiyetten sonra, Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin tâbiîyetinden sonra gerçekleşir. Tâbiiyetse o kişiyi mutlaka nefs tezkiyesi yapmaya ulaştırır. Nefs tezkiyesi yapmak demek zikir yaparak “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah” diye vücudunun yedi noktasında adım adım zikrini yükselterek, çekerek ruhunu yedi tane gök katını aşırtarak Allah’a ulaşmayı ifade eder.

İşte kim mürşidine tâbî olursa bu noktadan itibaren o kişinin Allah günahlarını bu âyet-i kerime gereğince, Furkan Suresinin 70. âyeti gereğince sevaba çevirir. O kadar mı? Hayır. Bu sevaba çevirmenin arkasından o güne kadar o kişinin kazandığı dereceler bire ondu. Bir derecelik kazancı olduğu zaman, sevap işlediği zaman ona on derece yazılıyordu. Ama kişi mürşidine tâbî olarak nefs tezkiyesine başlamışsa o, gerçek mü’mindir. Ve burada nefs tezkiyesine başlamış olan birisi vardır. Bu noktadan itibaren Allahû Tealâ ona bire on değil bire yüz vermeye başlar.

Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.


“Biz onlara bir başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir nebat kadar ni’met veririz. Kim nefsini tezkiye ederse, nefsini infâk ederse.”

Ne zaman bir insan mürşidine ulaştıktan sonra zikir yaparsa, o zikir o kişinin nefsinin kalbine, (zikri yapan fizik vücut) o kişinin nefsinin kalbine Allah’ın rahmetinin, fazlının ve salâvâtının ulaşmasına sebebiyet verir. Zikri yapan fizik vücuttur, fizik vücuttan açılan bir yolla nefsin kalbine ulaşan rahmet, fazl ve salâvât nurları sebebiyle fizik vücut nefsi infâk etmiştir. “İşte bu infâkı yapan kişiler için ancak onun kazancı bire ondan bire yüze çıkar. Sonra bire iki yüze (ruh 2. gök katında), bire üç yüze (ruh 3. gök katında), 4., 5., 6., 7. gök katlarında bire yedi yüze kadar yükselir.” diyor Allahû Tealâ. İşte bu, Allahû Tealâ’nın o kişiyi rızıklandırmasıdır.

innellezîne keferû ve zalemû: o kişi hem kâfirdir hem zalimdir.
yehdiyehum tarîkâ(tarîkan): Allah onları tarîka ulaştırmaz.

Evvelâ, ondan daha evvel; “li yagfire lehum: Allah onlara mağfiret etmez.” diyor Allahû Tealâ. Mağfiret etmez ne demek? O kişi mürşidine ulaşsa, tâbî olsa onun günahlarını sevaba çevirmez. Eğer bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’a ulaşmayı dileyip de hacet namazını kılarak Allah’tan mürşidini sorarsa, Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşırsa ancak o zaman Allahû Tealâ ona mağfiret eder. Yani o kişi mürşidine tâbî olduğu zaman onun günahlarını sevaba çevirir, Furkan Suresinin demin saydığımız 70. âyet-i kerimesine göre. Onun günahlarını sevaba çevirir Allahû Tealâ. Bu tâbiiyet Allah’ın mürşidine tâbiiyettir. Allah’tan sormuştur, Allah ona mürşidini göstermiştir. Onun için onun günahlarını Allahû Tealâ sevaba çevirir. Günahların sevaba çevrilmesi mağfiret adını alır.

İşte Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki:

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


“Eğer o kendilerine zulmedenler sana gelselerdi, günahlarının bağışlanmasını dileselerdi sana tâbî olup, sen de onların günahlarının bağışlanmasını talep etseydin, o zaman Allah onları mağfiret ederdi. Onların günahlarını onların talebi üzerine affederdi. Senin talebin üzerine bir defa daha affederdi. Yani günahlarını sevaba çevirirdi.”

Mağfiret; günahların sevaba çevrilmesi işlemidir.
Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ sonra ne diyor?

“lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan): Allah onları tarîka, tarîk-i Mustakîme ulaştırmaz.”

Eğer kişi tâbî olsaydı, Allah’a ulaşmayı dileseydi, Allah mürşidini gösterseydi, gitseydi o mürşide tâbî olsaydı ve onun arkasından, tâbiiyetin arkasından mutlaka o kişinin ruhu vücudundan ayrılacaktı, Sıratı Mustakîm’e ulaşacaktı. İşte o Sıratı Mustakîm, onun ruhunu yedi tane gök katını aşmak suretiyle Allah’a ulaştıracak olan yoldur. Bütün yolcu müridlerle birlikte onun da ruhu yedi gök katını aşacak, Allah’ın Zat’ına ulaşacaktı. “Ama Allah onu bu Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz.” diyor. Biliyorsunuz zemin kattan 7. gök katına kadar olan, 7 tane gök katını aşan yolun adı Tarîki Mustakîm’dir.

“ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika: and olsun ki Biz üzerinize 7 tane kat bina ettik, halk ettik, yarattık.” (Mu’minun-17).

7 tane tarîk, 7 tane yol. Zemin kattan 1. kata kadar 1. tarîk. 2., 3., 4., 5., 6., 7. katlara yedi tane tarîk. “Allah onları Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz.” diyor Allahû Tealâ. Allah’a ulaşmayı dilememekle kalmayıp başka insanları da Allah’ın yolundan men edenleri Allahû Tealâ asla tarîke, Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz.

illâ tarîka cehenneme: onları ancak cehennem tarîkine, cehennem yoluna ulaştırır.   
hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden): onlar orada, cehennemde ebediyen kalacaklardır.

İşte sevgili kardeşlerim, bu insanlar bu yolu takiben Allah’ın Zat’ına ulaşacaklar ve 3. kat cenneti hak edeceklerdir. Yollarına devam ederlerse fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim edecekler, ta irşad makamına kadar yükseleceklerdir. Ama bu akşamki konuşmamıza konu olan şey, Allah’ın yolundan men edenlerdi. İşte gördük ki Allah’ın yolundan men edenler ancak cehenneme gönderilirler. Men ettikleri için de hem kendileri için derecat kaybederler hem de men ettikleri insanlar sebebiyle derecat kaybederler. Hidayete ermeleri, başka insanları Allah’ın yolundan ayırdıkları için söz konusu değildir. Onlar dalâlettedirler, Allah’ın yolundan men edenlerdir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın yolundan men etmek Allah’ın indinde büyük bir suçtur. Hamd olsun ki sizler ve biz, Allah’ın yoluna davet edenleriz. Allah’a ulaşmaya davet edenleriz. İnsanların asırlarca evvel unuttukları ruhlarını Allah’a ulaştırmaya, Allah’ın üzerimize defaatle farz kıldığı insan ruhunun Allah’a ulaşması konusunda insanları ikaz etmeye Allahû Tealâ tarafından görevlendirilmiş olanlarız. Evvelâ bu ilimin sahibi kılındık ki insanlara hakikatleri öğretebilelim, onları Allah’ın yoluna âyetlerle davet edelim ve tâbî olanları da Allah’a ulaştıralım.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı. Hepinizin Allah’ın cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmanızı, Allah’ın sizleri hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R