}
Âyetlerin Sırları: Mâide - 93 (17.06.2007) 17.06.2007
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 111318

SOHBETİN ADI:  ÂYETLER VE SIRLARI- MÂİDE SURESİ 93. ÂYET
TARİHİ: 17.06.2007


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah'ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Âyetlerin sırları.

Mâide Suresinin 93. âyet-i kerimesine bakıyoruz beraberce:

5/MÂİDE 93: Leyse alâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti cunâhun fîmâ taimû izâ mâttekav ve âmenû ve amilûs sâlihâti summettekav ve âmenû summettekav ve ahsenû vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).

Âmenû olanlar ve salih amel yapanlar (ıslâh edici amel, nefs tezkiyesi yapanlar) üzerine, takva (1. takva) sahibi olmadıkları zaman yediklerinden dolayı bir günah yoktur. Âmenû olun ve amilûssâlihat yapın! Sonra da takva sahibi olun (3. takvaya ulaşın)! Âmenû olun sonra da takva sahibi olun (4. takvaya ulaşın) ve ahsen olun! Allah muhsinleri (ahsen olanları, 4. takvaya ulaşanları) sever.


Allahû Tealâ buyuruyor ki:      

Leyse: Değildir.
alellezîne: Onların üzerine. (alâ: Üzerine. ellezîne: Onlar ki.)
âmenû: Âmenû (olanların üzerine).
ve amilûs sâlihâti: Ve âmenû olmuş ve amilussalihat işleyen (amilû: Amel. sâlihâti: Islâh edici amel işleyenler) üzerine.
cunâhun: Günah.
fîmâ: Sebebiyle.
taimû: Yedikleri (sebebiyle, taam etmeleri sebebiyle).
izâ mettekav: Takva sahibi olmadıkları zaman.

Demek ki başlangıçtaki cümlede Allahû Tealâ: "Âmenû olan ve amilussalihat işleyenlerin takva sahibi olmadıkları zaman yediklerinden dolayı bir günah yoktur." diyor.

ve âmenû ve amilûs sâlihâti: Âmenû olun ve amilussalihat yapın; nefsi ıslâh edici amelleri devam ettirin.
summettekav: Sonra tekrar takva sahibi olun.
ve âmenû: Ve âmenû olun.
summettekav: Sonra tekrar takva sahibi olun.
ve ahsenû: Ve ahsen olun.
vallâhu yuhibbul muhsinîn: Allah muhsinleri sever.

Allahû Tealâ burada 1. takvadan, 2. takvadan, 3. takvadan ve ahsen olmaktan bahsediyor.

1- Allah'a ulaşmayı dilemek; 1. takvadır.
2- Ruhu Allah'a ulaştırmak üzere mürşidine ulaşıp tâbî olmak; 2. takvadır.
3- Ruhu Allah'a teslim etmek; 3. takvadır.
4- Fizik vücudu Allah'a teslim etmek; 4. takvadır.

Öyleyse Allahû Tealâ bir tek âyette Allah'a ulaşmayı dilemeyi, mürşide ulaşıp tâbiiyeti, ruhu Allah'a ulaştırıp teslim etmeyi, daha sonra da fizik vücudu Allah'a teslim etmeyi -hepsini- birkaç kelimeyle biraraya getirmiş.

Yani insan tekâmülünün, manevî tekâmülünün ruhu ve fizik vücudu teslim etme kesimi, bu bir tek âyet-i kerimede tamamıyla yer almış durumdadır.

Öyleyse Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dilemekle herşeyi başlatıyor. Bunun adı; âmenû olmaktır.

Allahû Tealâ Enfâl Suresinde şöyle buyuruyor:

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


"Ey âmenû olanlar! Allah'a ulaşmayı dileyin ve böylece yeniden âmenû olun ki; Allah size furkanlar versin ve günahlarınızı örtsün."

İki tür âmenû oluşun birincisi; bir insanın sadece îmân etmesi, Allah'a inanmış olmasıdır. Allah'a inanan herkes âmenû olmuştur yani îmân etmiştir. Îmân eden kişi, Kur'ân-ı Kerim'de ‘âmenû' adını alır.

Âmenû olanlar 2 gruba ayrılıyor:

1- Allah'a inanan ama henüz Allah'a ulaşmayı dilememiş olanlar. Onlar için kurtuluş yoktur. Allah'a inanmalarına rağmen gidecekleri yer ne yazık ki cehennemdir.
2- Ama insanlardan her kim Allah'a inandıktan sonra kendisine düşen görevi yapar da şuradan (kalbinden) bir taleple Allahû Tealâ'dan: "Yarabbi! Ben ruhumu Sana hayattayken ulaştırmak istiyorum." diye bir talepte bulunursa, bu talebin oluştuğu an o kişi için yeni bir olay vücuda gelir. Bu kişi gene âmenûdur. Ama Allah'a ulaşmayı dileyen bir âmenû olur.

Âmenû olmak:

Allah'a ulaşmayı dileyen kişi âmenûdur.
Mürşidine tâbî olan kişi, 14. basamakta 2. defa âmenû olmuştur.
Ruhunu Allah'a ulaştıran kişi, 22. basamakta 3. defa âmenû olmuştur.
Fizik vücudunu Allah'a teslim eden kişi, 25. basamakta 4. defa âmenû olmuştur.
Nefsini Allah'a teslim eden kişi, 26. basamakta 4. defa âmenû olmuştur.
İrşad olan kişi, 5. defa âmenû olmuştur.
İradesini Allah'a teslim eden kişi, 7. defa âmenû olmuştur.

Öyleyse bir defa daha sayalım.

Kişi Allah'a mülâki olmayı diledi. Bu, kurtuluşa ulaşanların ilk âmenû oluşudur. Buradaki kişi 1. kat cennetin sahibidir; 3. basamak.
14. basamakta bu kişi mürşidine ulaşacaktır, tâbiiyetini gerçekleştirecektir; 2. defa âmenû olmuştur ve 2. kat cennetin sahibidir.
Bu kişinin ruhu vücudundan ayrılacak, Allah'ın Zat'ına ulaşacaktır. Ulaştığı zaman bu kişi 3. defa âmenû olmuştur; 22. basamak.
Bu kişi 25. basamakta fizik vücudunu Allah'a teslim edecektir, 2. teslim ama âmenû oluşun 4. kademesidir.
Sonra bu kişi daimî zikre ulaşacaktır ve 5. defa âmenû olacaktır, ulûl'elbab olacaktır.
Sonra Allahû Tealâ'nın huzurunda Tövbe-i Nasuh'la tövbe edecektir ve 6. defa âmenû olacaktır.

Sonra da iradesini teslim alan Allahû Tealâ, onu irşada memur ve mezun kılacaktır. Bu, onun 7. defa âmenû oluşudur. İradenin de teslimini gerektirir. Böylece bu kişi 4 teslim gerçekleştirmiştir:

1- Ruhunu,
2- Vechini,
3- Nefsini,
4- İradesini Allah'a teslim etmiştir.

Bu, olayın bütünüdür.

Mâide Suresinin 93. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ 4 defa âmenû olup takva sahibi olmaktan bahsediyor. Her âmenû oluş, yeni bir takvanın işaretini taşıyor.

Bir insan doğduğu zaman takva sahibi olmaz. İslâm'ın 5 şartını yerine getirdiği zaman da takva sahibi olmaz. Takva sahibi olması şarta bağlıdır. Sadece Allah'a ruhunu ulaştırmayı dileyenler takva sahibi olur. Onlar da âmenû olanlardır.

İşte Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


Allahû Tealâ diyor ki:

"Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn: Allah'a yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve böylece Allah'a karşı takva sahibi olun (ve böyle yapınca) o takva sahiplerinden olursunuz ki, onlar şirkte değillerdir."

Çünkü arkasından Allahû Tealâ diyor ki: "Allah'a ulaşmayı dileyerek takva sahibi olun ve böylece müşriklerden olmayın."

Eğer kişi Allah'a ulaşmayı dilemeseydi şirkte kalmakta devam edecekti. Bu, 1. takvadır. Allahû Tealâ burada da (Mâide Suresinin 93. âyet-i kerimesinde de) gene 1. takvadan şöyle bahsediyor: Başlangıçta 1. takva ‘âmenû olanlar' adıyla geçiyor. Kişi sadece Allah'a ulaşmayı dilemiş. Allahû Tealâ burada olaya mürşide tâbiiyet noktasındaki takvadan başlamış:  "Âmenû olanlar ve salih amel yapanlar üzerine."

Bir kişinin salih amel yapması demek; nefsi ıslâh edici işlevler yapması demektir. Ama tâbiiyet gerçekleşmeden bu işlev nefsi ıslâh edemez.

Bir insanın Allah'a ulaşmayı dilemesi, nefsi ıslâh açısından bir şey ifade etmez. O kişi sadece 1. kat cenneti kazanmıştır. Ama nefs tezkiyesi yapmamaktadır. Nefsi ıslâh etmesi diye bir olay yani salih amel yapması mümkün değildir.

Salih amel; ıslâh edici amel demektir. Bunun da temelinde zikir vardır. Bir insan ancak Allah'a ulaşmayı diledikten sonra Allahû Tealâ o kişinin kalbine ulaşır. Sonra da o kişinin kalbine îmânı yazar. O kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açar. En'âm Suresinde Allahû Tealâ buyuyor ki:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


"Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâmi: Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse Allah onun göğsünü yarar." diyor.

Fe: Öyleyse, o taktirde.
men: O kişi ki.
yuridillâhu: Allah diler, irade eder.
en yehdiyehu: Onu Kendisine ulaştırmayı, hidayet etmeyi (onu Kendisine hidayet etmeyi)."

Hidayet etmek -biliyorsunuz- ulaşmak demek. İşte Âli İmrân Suresinin 73. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


"innel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki hidayet; Allah'a ulaşmaktır."

İşte Bakara Suresinin 120. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


"inne hudâllâhi huvel hudâ"

inne: Muhakkak ki.
hudâllâhi: Allah'a ulaşmak.
huve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.

İşte bir insanın ruhunu Allah'a ulaştırması; hidayete ermektir. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilediği anda o kişi hidayet üzeredir. Burası 1. hidayettir. İşte Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi bu hidayeti ifade ediyor.

Hidayet ve takva, at başı giden iki tane faktördür. Kişi hidayet üzereyse takva sahibi olabilir. Bir başka ifadeyle, Allah'a ulaşmayı dilemişse takva sahibi olabilir. Dilememişse o kişi ne yaparsa yapsın takva sahibi olamaz. Bu, 1. takvadır. Çünkü kişiyi şirkten kurtarıyor. Eğer kişi Allah'a ulaşmayı dilemeseydi şirkten kurtulması mümkün olmayacaktı.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Olaylar dizisini Kur'ân-ı Kerim âyetleri ışığında, yüzlerce âyetin ışığında değerlendirmek mecburiyetindesiniz. Hiçbir âyetin muhtevası, Kur'ân-ı Kerim boyunca birbirine hiçbir noktada ters düşmez. Kur'ân Allah'ın kitabıdır. Herşey muhteşem bir dizayn ve uyum halinde ortaya konmuştur. Herşey muhteşem bir uyum halinde Allahû Tealâ tarafından dizayn edilmiştir. Herşeyin birbiriyle irtibatlı ve Allah'ın o muhteşem uyumunu zedelemeyecek olan hüviyette, Kur'ân'da yerli yerine yerleştirildiğini görürsünüz.

Öyleyse Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, dilediği anda 1. takvanın sahibidir. Sonra bu kişi mürşidine ulaşıp tâbî olacaktır. Orada 2. takva söz konusudur.

Mâide Suresinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


"Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: Ey âmenû olanlar! (Allah'a ulaşmayı dileyen îmân sahipleri, îmân sahibi olup da Allah'a ulaşmayı dileyen) Allah'a karşı yeniden takva sahibi olun."

Nasıl olacaklar?

Allahû Tealâ: "Sizi Allah'a ulaştıracak olan vesileyi (mürşidinizi) Allah'tan isteyin (ibtiga edin)."diyor.

Nasıl isteyecek kişi? Yaz saatiyle gecenin 1'inden sonra (gece yarısından sonra) kalkacak, boy abdestini alacak hacet namazını kılacak.

1. rekâtta Fâtiha, 3 tane Âyet-el Kürsî
2. rekâtta Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs
3. rekâtta Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs
4. rekâtta Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs.

Hacet namazından sonra yatağa girip mutlaka yatacaktır, uyuyacaktır. Allahû Tealâ ona talep ettiği şeyi gösterecektir. İşte bu, hacet namazıdır. Kişi hacet namazını kılacak, mürşidini Allahû Tealâ ona gösterecek ve o zaman Allahû Tealâ o kişiyi mürşidini göstermek suretiyle mürşide ulaşacak hüviyete sokacaktır.

Kişinin nefs tezkiyesine başlayabilmesi için Allahû Tealâ'nın o kişinin göğsünden kalbine nur yolunu açması lâzımdır. Bu nur yolu açıldığı zaman kişinin mürşidine ulaşıp tâbiiyetiyle "Allah, Allah, Allah, Allah..." diye zikir yapması halinde, Allah'ın ismini sesli olarak veya sessiz olarak "Allah, Allah, Allah, Allah..." diye tekrar etmesi halinde, Allahû Tealâ'nın katından rahmetle fazl ve rahmetle salâvât olarak 2 grup nur, o kişinin kalbine ulaşır.

İşte başlangıçta gelen rahmet nurları, kalbe sadece %2 yerleşebilir. Bu, o kişinin üzerinde Allah'ın Rahmân esmasının tecellisini gösterir. Bu %2 giriş, başlangıç nurundan sonra artık o kalbe rahmet girmez, artık fazıllar girmeye başlayacaktır. Kişi Allah'a ulaşmayı dilediği andan itibaren bu olay mutlaka gerçekleşir. Kişi birazcık zikir yapınca nefsinin kalbinde %2 rahmet nuru oluşur.

Evvelâ Allahû Tealâ o kişinin kalbine ulaşır. Kalbinin nur kapısını Allah'a döndürür. O kişinin göğsünü yarar, göğsünden kalbine nur yolunu açar. Kişi bundan sonra zikir yapar ve kalbine %2 rahmet nuru ulaşır. Bundan sonraki nurların girişi artık rahmet nuru olarak değil fazıllar olarak gelecektir. Bu kişi Allah'a doğru 7 katlık bir yolculuk yapacaktır. İşte bu yolculuğu gerçekleştirecek olan şey; burada adı geçen amilüssalihattır:

"Ve âmenû ve amilûs sâlihâti: 2. defa âmenû olun ve nefsi ıslâh edici ameller işleyin."

Bu nefsi ıslâh edici ameller ancak mürşide tâbiiyetle gerçekleşir. Tâbî olduğu zaman Allahû Tealâ o kişinin kalbinin içine îmânı yazar. O kişinin başının üzerine devrin imamının ruhunu gönderir.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Allahû Tealâ: "O kişinin kalbine îmânı yazarız ve başının üzerine Allah'ın katından ruh göndeririz." diyor.

Bu, devrin imamının ruhudur. O gelen ruh, o kişinin ruhuna hitap eder:

"Senin Allah'a mülâki olma günün (yevm'et talâkın) geldi. Rabbine geri dön." der.

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Ruh Allah'a doğru yola çıkarak Allah'ın Zat'ına ulaşır. Allah'tan gelmiştir, Allah'a geri döner.

İşte bu ruhun vücuttan ayrıldıktan sonra Allah'a ulaşabilmesi, 7 kademelik 7 tane gök katını aşmasına bağlıdır. Kişinin nefsinin kalbindeki nurlar, bundan sonra fazl nurları olacaktır. Kişi zikir yapacaktır. Allah'tan gelen fazıllar kişinin kalbine ulaşacaktır. Allah, Mucâdele-22'ye göre o kişinin kalbine îmân kelimesini yazmıştır. 

Îmân kelimesi bir çekim merkezidir. Allahû Tealâ'nın katından gelen nurları kendisine çeker ve yapıştırır. Böylece nefsin kalbi %7, %7 nur dolmaya başlar. Bu, amilussalihatla yani nefsi ıslâh edici olan amelle, zikirle gerçekleşebilen bir olgudur. Rahmetle fazl ve rahmetle salâvât isimli iki grup nurdan, o kişinin mürşidine tâbiiyetinden sonra zikir yapmasıyla birlikte kişinin kalbine fazıllar girmeye başlar. Bu fazıllar %7'yi bulunca kişi Nefs-i Emmare'yi tamamlar. Nefs-i Emmare; nefsin ilk kademesidir. Nefsin şerri emrettiği kademedir.

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


Hz. Yusuf diyor ki:

Ve mâ uberriu nefsî: Ben nefsimi ibra edemem.
innen nefse le emmâretun bis sûı: Çünkü nefs şerri talep eder (şerri tavsiye eder, şerrle emreder.)
emmâretun bis sûı: Sui olanla (şerrle) emreder.

İlk %7 nur o kişinin nefsinin kalbinde biriktiği zaman nefs 1. gök katının kapısını açar. O kişinin ruhu, diğer ruhlarla beraber zemin kattan 1. gök katına kadar ulaşmaya başlar. Ama 2. kata çıkamaz, orada kalır.

Bu kişi 2. defa %7 nur birikimi gerçekleştirecektir, Nefs-i Levvame'ye geçecektir. Kişi nefsini kınamaya başlayacaktır. Bu kınama başladığı zaman kişinin ruhu 2. gök katındadır. Nefsini levm etmeye başlamıştır. Doğru davranmayı istemesine rağmen nefsi yanlış davranışları devam ettirmektedir. Burası 2. defa %7 nur birikimiyle 2. gök katıdır. Nefsin kalbinde fazıllar %14 olmuştur.

75/KIYÂME 2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.


Sonra 3. gök katı; Nefs-i Mülhime. Kişi Allahû Tealâ'dan ilham almaya başlıyor.

91/ŞEMS 7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).


91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ: O nefse Allah'ın takvası ve şeytanın füccuru ilham edilir.

İlham almaya başlayan Nefs-i Mülhime kademesi.

Sonra ruh 3. defa %7 fazl birikiminde 3. gök katındadır. Sonra 4. defa %7 nur birikimi onu 4. kata çıkaracaktır; Nefs-i Mutmainne.

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR 30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.


Allahû Tealâ: "Yâ eyyetuhen nefsul mutmainnetu: Ey mutmain olan nefs!" diyor

"Râdıyeten mardıyyeh"

Radiye kademesi, Allah'tan razı olma kademesi; 5. kademe.
Mardiyye; 6. kademe.

"Ey mutmain olan nefs! Önce sen Allahû Tealâ'dan razı ol, sonra da Allah senden razı olsun."

Birincisi Radiye; kulunun rızası. İikincisi Mardiyye; Allah'ın kulundan razı oluşu.

Allahû Tealâ fizik vücuda sesleniyor:

"Fedhulî fî ibâdî: Kullarımın arasına gir.
Vedhulî cennetî: Ve cennetime gir." (İkisi de fizik vücuda söylenmiş.)

"İrciî ilâ rabbiki" ifadesi ise ruha atfediliyor. "Ey ruh! Vücuttan ayrıl, Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş."

İşte bunun neticesinde, Tezkiye kademesinde nefste %49 (7 defa %7) fazl birikimi gerçekleşir. %2 rahmetle beraber nefsin kalbindeki nurlar %51'e ulaşır. Bu nokta ruhun Allah'a ulaştığı noktadır.

"İrciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dön!" emri tamamlanmıştır. Allah'tan Allah'ın üfürmesiyle bize gelen, vücudumuza giren, vücudumuzun şeklini alan ruh, Allah'ın Zat'ına geri dönmüş ve Allah'ın Zat'ında yok olmuştur. İşte bu, seyr-i sülûk adı verilen müessesenin tamamlanmasıdır.

Ne olmuştur? Kişi Allah'a ulaşmayı dilemiş, 1. takvanın sahibi olmuştur. (Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi.)

Sonra ne olmuştur? Sonra kişi gidip mürşidine tâbî olmuştur. Bu tâbiiyetle beraber 2. takvanın sahibi olmuştur. Allahû Tealâ burada 2. takvadan olayı başlatıyor.

Sonra ne olmuştur? Kişi ruhunu Allah'a ulaştırmıştır; 3. takvanın da sahibi olmuştur. Ruh, Allah'ın Zat'ına ulaşmıştır ve kişi 3. takvanın sahibi olmuştur. O takva hidayete erenlerin takvasıdır. Ruh Allah'a ulaşmıştır, kişi hidayete ermiştir.

Burada Allahû Tealâ ifadeyi kullanırken: "Âmenû olun ve amilussalihat yapın." deyince, kişinin nefs tezkiyesine başladığı 2. takvadan bahsediyor. Kişi mürşidine ulaşmış, nefs tezkiyesi yapmaya başlamıştır.

Allahû Tealâ sonra da: "Yeniden takva sahibi olun (summettekav: Sonra tekrar takva sahibi olun.)" diyor. İşte bu, 3. takvadır. Ruhun Allah'a ulaştığı takvadır. Ruh 7 tane gök katını 7 kademede aşmış, Allah'a ulaşmıştır. Ama Allahû Tealâ olayı burada bitirmiyor. Devam ediyor: "Âmenû olun, sonra da yeniden takva sahibi olun ve muhsinlerden olun." diyor. İşte 4. takva, fizik vücudun Allah'a teslim edildiği noktadaki takvadır.

Fizik vücudun Allah'a teslimi bir dik yokuştur. Çünkü kişi, ruhu Allah'a ulaşıncaya kadar Allahû Tealâ'dan mutlak olarak yardım alır. Bu yardımı, o kişinin fizik vücudunu Allah'a teslim ettiği yere kadar, ne yazık ki gelmez.

Allah'ın yardımı 3 kademede gelir:

1- Allah'a ulaşmayı dilersiniz. Allah'ın yardımı gelir. Cehennemden kurtulursunuz.
2- Sizi mürşidinize ulaştırır; 2. takvadasınız. O ulaştırır, siz ulaşmazsınız. O, mutlaka sizi mürşidinize ulaştırır.
3- Sonra nefs tezkiyesine başlarsınız ve Allahû Tealâ mutlaka nefsinizin kalbinde %51 nur birikimini size sağlar. Bu birikim tamamlandığı zaman sizden ayrılan ruhunuz Allah'a kadar olan yolculuğunu tamamlamıştır. Nefsinizin kalbinde %49'u fazl %2'si rahmet nuru olmak üzere %51 nur birikmiştir. Ruhunuz Allah'a ulaşmıştır. Allah'a ulaşan ruhunuzla birlikte Allah'ın size olan yardımı da sona ermiştir.

Bundan sonra mücâdelenizi iblisle yalnız başınıza yapmak mecburiyetindesiniz. İblisle (şeytanla) olan mücâdelenizi yalnız başınıza sürdürmek mecburiyetindesiniz. Bu sebeple bu yani ruhunuzu Allah'a teslimden sonraki fizik vücudun teslimi bir dik yokuştur. Bir ikinci sebepten daha dik yokuştur; çünkü Allah'ın şeytanı devreden çıkardığı süre bitmiştir.

Kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allah şeytanın o kişi üzerindeki hâkimiyetini bir anda alır, yok eder. Artık şeytan o kişi üzerinde hiçbir netice alamaz. Hiçbir gayreti o kişiye tesir etmez. Çünkü Allahû Tealâ o kişiyi koruması altına, şemsiyesi altına almıştır. Ta ki kişinin ruhunu Kendisine ulaştırsın. Allah ulaştırır. Ulaştırıncaya kadar da şeytanın müdahalesine asla müsaade etmez. Ama kim ruhunu Allah'a ulaştırırsa, ulaştırıp da 3. kat cenneti elde ederse (Ruhunu Allah'a ulaştıran herkes 3. kat cennetin sahibidir.) bu noktadan itibaren koruyucu kalkanlar devre dışıdır.

O zaman şeytan bütün hırsıyla, öfkesiyle size şiddetle saldırır. Çıktığınız yerden sizi indirmek için elinden geleni ardına koymaz. Bu açıdan da fizik vücudun teslimi dik yokuştur. Bunun dik yokuş olmasındaki bir başka sebep; o güne kadar 2 saatlik veya 3 saatlik bir zikirle ruhunuzu rahatça Allah'a ulaştırmışsınızdır. Bazılarında günde 2 saatlik bir zikir yeter, bazılarında 3 saatlik bir zikir yeter. Daha fazlası olmadan kişi bu hedefe; ruhunu Allah'a ulaştırmak hedefine, ermiş evliya olmak hedefine ulaşır. Allahû Tealâ herkese bunu garanti etmiştir. İşte Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesi:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Allahû Tealâ: "Allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediğini Kendisine seçer ama o seçtiklerinden kim Allah'a mülâki olmayı dilerse (kim Allah'a ruhunu ulaştırmayı dilerse sadece onları Kendisine ulaştırır." diyor.

İşte Allahû Tealâ sözünü tutmuştur. Kişi Allah'a ulaşmayı dilemiştir. Öyleyse Allahû Tealâ onu Kendine ulaştıracaktır. Mutlaka ulaştırır. Bundan sonra dik yokuş başlar. Çünkü 2-3 saatlik zikir, en az 18 saatlik zikre yükselmek mecburiyetindedir. 3 saatlik zikirden 18 saat zikre çıkmak, her babayiğidin harcı değildir. Bir de Allahû Tealâ'nın bir hastalıkla kişiyi imtihan etmesi de söz konusu olabilir. Çok kuvvetli bir ihtimaldir. Çevremizdekiler o hedefe ulaşabilirlerse göreceklerdir ki; bir ciddî hastalık imtihanı da geçireceklerdir. O herkeste tahakkuk etmeyebilir. Ama Allahû Tealâ'nın genel imtihan sistemi böyledir.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Demek ki fizik vücudun teslimi bir dik yokuştur. Bu âyet-i kerime onu da muhtevasına alıyor.

Allahû Tealâ diyor ki: "Ahsen olun ve böylece muhsinlerden olun."

Fizik vücudunu Allah'a teslim eden herkes muhsindir. Fizik vücudunu ahsen kılmıştır.

İşte sevgili kardeşlerim, âyet-i kerime bu minval üzere diyor ki:

"Âmenû olun, sonra da yeniden takva sahibi olun (fizik vücudunuzu Allah'a teslim edin) ve ahsen olun. Allah muhsinleri sever."

Vallâhu: Ve Allah.
yuhibbu: Muhabbet duyar.
el muhsinîn: Muhsinlere karşı muhabbet duyar, muhsinleri sever."

İşte sevgili kardeşlerim, bir âyet-i kerimede (Mâide Suresinin 93. âyet-i kerimesinde) Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dilemekten başlayarak mürşide tâbiiyeti, ruhun Allah'a ulaşmasını ve fizik vücudun Allah'a teslim edilmesini -4 safhayı da- muhtevasına almış.

İşte Mâide Suresinin 93. âyet-i kerimesi bu muhtevayı taşıyor. İnsanlar "Takva sahibi ol. Tekrar takva sahibi ol. Tekrar takva sahibi ol." deyince -eğer bu kademeleri bizden öğrenmemişlerse- bilmeleri mümkün değildir. Biz de Allahû Tealâ'dan öğrenmeseydik biz de bilmeyecektik. Ama Kur'ân-ı Kerim insanın tahminleriyle, zanlarıyla çözülebilecek olan bir kitap değildir. Mutlaka âyetlerin sırlarını bilmek için Allah'ın o kişiye yol göstermesi lâzım, Allah'ın o kişiye açıklamalarda bulunması lâzım. İşte bu devirde bu açıklamalar dizisini Allahû Tealâ bize vermeyi uygun görmüş, bizi vazifeli kılmış.

Sevgili kardeşlerim! Anlattıklarımızdan belli değil mi? Bizim dışımızda bu bilmeceleri kim çözebilir acaba? Onun için kardeşlerimiz çok sağlam bir dîn öğretisine sahiptirler. Bizim söylediklerimizi onlardan rahat rahat dinleyebilirsiniz. Onlar Allah'ın emrini Allah'tan alandan aldıkları için...

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Sözlerimiz inşaallah burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ'nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek burada huzurlarınızdan ayrılıyoruz. Hepinizi çok ama çok ama çok sevdiğimizi bir defa daha belirterek...

İmam İskender Ali  M İ H R