}
Giresun Konferansı 2. Bölüm 07.10.2007
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 111647

SOHBETİN ADI: GİRESUN KONFERANSI 2. BÖLÜM
TARİHİ: 07.10.2007


Böyle bir insan, Allah’a ulaşmayı dilemeyen insan mü’min değildir. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

“Şeytan insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.”

Şimdi iki âyet-i kerimeyi biraraya getiriyoruz:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

30-32>>>“Allah’a ulaşmayı dile ve böylece takva sahibi ol ve müşriklerden olma. O müşrikler ki; dînlerinde fırkalara ayrıldılar. Herbiri kendi elindeki ile ferahlanırlar.”  Ne görüyoruz?

1- Bir tek fırka; Allah’a mülâki olmayı dileyenler.
2- Geri kalan bütün fırkalar var.

Allah’a ulaşmayı dileyenler takva sahibi, diğerleri takva sahibi değil; hem de şirkteler. İşte son söylediğimiz âyette de aynı şey söz konusu. Bir tarafta bir tek fırka var; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu bir tek fırka. Bir de onu dilemeyen, geri kalan bütün fırkalar. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin fırkasına Allahû Tealâ “Mü’minler” diyor. Ötekilere de “kâfirler” adıyla yer verilmiş âyette.

O zaman sevgili misafirlerimiz, söylediklerimizin herbirinin Kur’ân âyeti olduğunu görüyorsunuz. Ne söylersek, mutlaka onu Kur’ân âyetleriyle ispat etmemizi Allahû Tealâ bize emretti ve söylediklerimizi dikkatle terazinin bir tarafına koyun.

Neye davet ediyoruz sizi? Allah’a ruhunuzu ulaştırmayı dilemeye davet ediyoruz. Dilerseniz bunların hepsinden kurtulacaksınız:

•    Cehennemden,
•    Allah’ın âyetlerinden gafletten,
•    Hüsrandan, hidayette olmamaktan,
•    Şirkten,
•    Şeytanın hem kulu hem de dostu olmaktan,
•    Takva sahibi olmamaktan,
•    Mü’min olmamaktan,
•    Dalâletten
•    Küfürden kurtaracak sizi.

Öyleyse bir tek dilek; Allah’a mülâki olmayı dilemek! Bu kadar önemli bir şey Kur’ân-ı Kerim’de ve İslâm’ın 5 şartı arasında bu yok. Diyoruz ki: Mutlaka 6. şartı olması lâzım. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman bütün muhtevanın 7’li standart içinde verildiğini görüyoruz. 7 tane gök katı, 7 tane yer katı, 7 kat cehennem, 7 kat cennet, dünyanın etrafındaki 7 kademe katman, yer kürenin içinde gene 7 katman… Herşey 7 ile ifade ediliyor Allahû Tealâ’nın kitabında.

Öyleyse, biz hangi cesaretle Allah’ın 7 tane temel şartının 2 tanesini devreden çıkartabiliyoruz? Ve devreden çıkardıklarımız, insanları sadece kurtuluşa ulaştırabilecek olan şeyler ve hâlâ onlar sözlerini geçirebiliyorlar ve size bunları yüz yüze anlatmamızı engellemeyi başarıyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ Kur’ân’daki 1. safha olarak, Allah’a mülâki olmayı dilemeyi yani ruhumuzu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilememizi istiyor. Haa, korkmayın sakın! İnsanlar ‘öyle oldu’ diye yani ‘Allah’a ulaşmayı dilediler’ diye onlara bir şey olmaz. Allah’a ulaşmayı diliyor diye kimsenin bir zarar görmesi söz konusu değildir. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilemezse onun gideceği yer gördünüz ki; mutlaka cehennemdir.

Sevgili misafirlerimiz! Bizim görevimiz, Allahû Tealâ’nın bu görevi verdiği kişi olarak sizleri uyarmaktır. Kesin delillerle konuşuruz. Allah’ın bize öğrettiği sadece Kur’ân’dır. Öyleyse 1. aşama Allah’a mülâki olmayı dilemektir.

1. basamakta, olaylar yaşanır; herkes yaşar. Allahû Tealâ diyor ki: “Olaylar vardır; sizin için hayırdır. Ama siz onları şerr zannedersiniz. Olaylar vardır; sizin için şerrdir. Siz onları hayır zannedersiniz.”

<<<2-216>>>Hayır; bize derecat kazandıran olaylar.
Şerr; derecat kaybettiren olaylar.

Bir kişinin bir eşyası çalınıyor, parası çalınıyor. Kişi kederinden ölecek. Ama bu bir şerr olay değil, parası çalınan için hayır. Çünkü bir hırsız onun parasını çaldı diye, hırsızın kaybettiği bütün derecatı o kişi kazanacaktır. Öyleyse kendisi için hayırdır. Hırsız da parayı çaldığı için seviniyor. Ama aslında derecat kaybediyor yani şerr işlemiş. Şerre seviniyorlar, hayra üzülüyorlar.

2. basamakta; olaylar konusunda kişiler bir noktaya ulaşırlar. Ya Allah’a ulaşmayı dileyeceklerdir ya da dilemeyeceklerdir. 2. kademede Allahû Tealâ insanları imtihan ediyor.

Allahû Tealâ: “Biz onları senede en az iki defa imtihan ederiz.” diyor.

<<<9-126>>>Bu imtihanları Allah’ın hayrı olarak değerlendiren herkes için belki Allah’a ulaşmayı dilemek söz konusu olur.

3. basamakta; insanlar Allah’a ulaşmayı dilerler. İnsanların %95’i Allahû Tealâ tarafından seçilir, Allah’a ulaşmayı dilesinler diye; %95’ten fazlası… Seçilmeyenler sadece Allah’a mülâki olmayı inkâr ettikleri gibi, başka insanları da Allah’ın yolundan men etmeye çalışanlardır. İnkâr edenler de seçilirler ama inkâr etmenin ötesinde başka insanları da Allah’ın yolundan men edenler varsa, onlar seçilmezler. Seçilen insanların çok küçük bir kısmı Allah’a mülâki olmayı dilerler. İşte kurtuluşa ulaşacaklar sadece onlardır; Allah’a ulaşmayı dileyenler… Dilerlerse ne olacağını gördünüz. Takva sahibi olacaklar, cennete girecekler vesaire vesaire... Ama dilemeyenler için demin saydığımız bütün hususlar geçerlidir. Dalâlettedirler, küfürdedirler, gidecekleri yer cehennemdir, vesaire vesaire...

Sevgili misafirlerimiz! Sizlere sahâbeyi anlatırken Kur’ân’ı da anlatmış oluyoruz. Görüyorsunuz ki; sadece Kur’ân’ı yaşamışlar.

Öyleyse 1. madde; Allah’a mülâki olmayı dilemek farzdır. Farz olduğunu âyetlerle sizlere uzun uzun ispat ettik. Ve sahâbeyle alâkalı olan 1. kesim; bütün sahabe Allah’a ulaşmayı dilemişler.

<<<39-17>>>Gördünüz, Allahû Tealâ orada açık bir şekilde: “Onlar tagutun kulu iken, Allah’a ulaşmayı dilediler ve tagutun kulu olmaktan kurtuldular, Allah’ın kulu oldular.” diyor.

Öyleyse bu 1. kısım: Allahû Tealâ üzerimize Allah’a mülâki olmayı dilemeyi farz kılmış. Bütün sahâbe de bunu gerçekleştirmişler.

Şimdi bunları okullarında öğrenemeyen insanlar, böyle bir şeyin farziyetinin farkında da değiller ve kendilerinin kurtulamayacağını, cehenneme gideceğini de fark edemiyorlar. İncelemek gereğini bile duymuyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Sizin elinize ispat vasıtalarıyla Allahû Tealâ indiriyor ve diyor ki: “Biz neyi gönderirsek ispat vasıtalarıyla göndeririz ve Biz o ispat vasıtalarını göndermemize rağmen, orada hidayeti anlatmamıza rağmen kim hidayeti gizlerse onları cezalandırırız.” diyor Allahû Tealâ. “Onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor. “Onlara iki kat azap veririz.” diyor.

<<<7-38>>>Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili misafirlerimiz! Kişiler Allah’a ulaşmayı diliyorlar. Ondan sonra Allahû Tealâ onların üzerinde tesire başlıyor. O kişilerin irşad makamını dinlemelerini temin sadedinde Allahû Tealâ onların görüş açılarını değiştiriyor. Onların gözlerindeki hicab-ı mestureyi alıyor Allahû Tealâ. Görme hassalarındaki engeli alıyor. Kulaklarındaki vakrayı alıyor. İşitme hassaları üzerindeki engeli alıyor. Kalplerindeki ekinneti alıyor. İdrak etme hassalarının üzerindeki engeli alıyor Allahû Tealâ ve yerine ihbat koyuyor. Hepsi ayrı ayrı Kur’ân âyet-i kerimeleriyle tespit edilmiş durumda.

Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o kişi irşad makamını dinlediği zaman onun söylediklerinin gerçek mânâsına ulaşıyor. Şimdi aranızda Allah’a ulaşmayı dileyenler var. Onlar bizim ne söylediğimizi çok iyi idrak ediyorlar. Bizimse anlatmak istediğimiz şey, sadece onların anlaması değil; herkesin anlaması! Allahû Tealâ herkesin cehennemden kurtulmasını ister. İnsanlar Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için cehenneme gideceklerini bilmiyorlar. Çünkü dîn adamlarımız da bilmiyor.

Sevgili kardeşlerim! Oradan, birçok kardeşimiz ilâhiyat fakültelerinden mezun, imam hatip liselerinden mezun. Bu kardeşlerimiz de başlangıçta hiç ihtimâl vermemişler bizim sizlere hakikatleri anlattığımızı. Ama Kur’ân-ı Kerim’i okuyup da hangi âyetleri verdiysek kaydetmişler. Kur’ân-ı Kerim’i okuyup da bütün söylediklerimizin Kur’ân’da var olduğunu, gerçek olduğunu gördükleri zaman ayakları suya ermiş ve onlar bugün aramızdalar. Hepsi kurtuluşa ulaştılar.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi 1. kat cennetin sahibidir. Onlar mürşidlerine tâbî oldular, bize tâbî oldular; 2. kat cennetin sahibi oldular. Ve bu konuda harekete geçenlerin hepsi yani bu söylediğimiz üst seviyedeki kardeşlerimizin hepsi, ruhlarını Allah’a da ulaştırdılar. Zaten buraya kadar Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiş bir husus ve 3. kat cennetin sahipleri…

Sevgili misafirlerimiz! Bizim bir korkumuz olsa o söylediğimiz 8.000 saatten fazla konuşmayı neden orada tutalım ki? Onlar bizim ispat vasıtalarımız. 32 seneden beri söylediğimiz şeyleri, 8 yıldır bilgisayarın hafızasında muhafaza ediyoruz. Ondan evvelkileri kaydedemedik ama bu kadar şey, 8.000 saatten fazla bir öğreti, yabana atılacak bir öğreti değildir. Ne kadar göz nuru döktüğümüzü bilmeniz için bu hakikatleri anlatıyoruz size. Ne kadar isterdik; o söylediklerimize inanmayanlar, bizim söylediğimiz âyetlere baksalar da hakikati görseler. O zaman ne kadar utanç duyacaklar bundan. Yetmez! Dîn adamlarımızın omuzlarında vebal var.

Sevgili misafirlerimiz! Çünkü biz insanları kurtarmak için Allah’ın bize öğrettiklerini bildiriyoruz. Yeter mi? Hayır, yetmez! Bildirmekle kalmıyoruz. Onu hangi âyette Allahû Tealâ bize öğretmişse, biz de size o âyeti söylüyoruz ki; söylediğimiz herşeyin Kur’ân’dan olduğunu, âyetlere dayalı olduğunu bilesiniz diye. Ve onlar dînlerini Kur'ân-ı Kerim’den öğrenmedikleri için, hocalarından öğrendikleri için, hocaları da Kur’ân-ı Kerim’deki bu hakikatleri bilmedikleri için söylediklerimizin yanlış olduğunu zannediyorlar. Oysaki Allahû Tealâ zanla hareket etmeyi kabul etmez.

Öyleyse bu noktadan sonra Allahû Tealâ o insanlara, mürşidlerine ulaşmaları için bir imkân veriyor; onlara zikri emrediyor. Zikirle onların nefslerinin kalplerine, göğüslerinden kalplerine nur yolu açıyor, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin ve “Onların göğüslerini yararız.” diyor Allahû Tealâ. “Göğüslerinden kalplerine yol açarız.” diyor.

<<<6-125>>>İşte Allah’tan gelen, o kişi zikrettiği zaman bu noktaya ulaşan, henüz mürşidine tâbî olmamış ama Allah’a ulaşmayı cân-ı gönülden dileyen insanlarda Allahû Tealâ değişikliklerini yapıyor. O kişi zikrederse, o arada Allah’ın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurlarından rahmet nurları o kişinin kalbine sızıyor. Allahû Tealâ’nın göğsünü yarmasından sonra o göğüsten geçerek kalbe ulaşan nurlar %2 olarak kalbin içine, rahmet nurları olarak giriyor. Bunlar öncü kuvvetler, nurlar olarak... Sonra o kişi zikrini arttırıyor. Ama bu arada çok ciddî bir başka işlev var. Allahû Tealâ Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde diyor ki:

<<<57-16>>>“Allah’ın zikri ile o kişinin kalbine nur ulaştırırız.” diyor.

Bu nuru Allahû Tealâ’nın ulaştırmasına sebep, o kişiyi mürşidine tâbiiyete davet ve: “O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve Hakk’tan inen şeyle mürşidine ulaşması zamanı daha gelmedi mi?” diyor Allahû Tealâ. Ve kişi hacet namazını kılıyor. Allahû Tealâ ona bu kademeye gelmişse, nefsinin kalbinde %2 nur birikimi gerçekleşmişse o kişi buna hazırdır. Allah ona mutlaka mürşidini gösteriyor. Tâbiiyetle beraber kişi ulaşıyor, mürşidine tâbî oluyor. Kişi burada 14. basamakta.

Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, kâinatın en büyük mürşidine tâbî oluyorlar. Fetih Suresi 10. âyet-i kerime:
 
<<<48-10>>>Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlar sana tâbî oldukları zaman, -Akabe’deki tâbiiyetten bahsediyor Allahû Tealâ- onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” Fetih Suresi 10. âyet-i kerime.

Burada Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elinin üzerinde neden Allah’ın eli vardı? Allahû Tealâ her an tecelli ediyordu Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün vücuduna, eline de tabiî. Elleri nereyi kaplıyorsa, sadece eline tecelliyse Allahû Tealâ’nın o kadar. Bütün vücuduna tecelli eden Allahû Tealâ ellerine de tecelli ediyordu. Onun için onlara el öptürürken;  “Onun ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” diyor Allahû Tealâ.

Ne görüyoruz? Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Tâbiiyet şart mı?  Allahû Tealâ üzerimize farz kılmış. Ne diyor Allahû Tealâ? Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

<<<5-35>>>Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe: Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olun.
vebtegû ileyhil vesîlete:
vebtegû: ibtiga edin, isteyin
ileyhi: O’na
vesîlete: vesileyi

“Ve sizi O’na ulaştıracak olan vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor Allahû Tealâ. “Allah’tan sizi O’na ulaştıracak olan vesileyi isteyin.”

İstemişler mi? İstemişler tabiî. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i göstermiş onlara. Birçok insan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in gerçek kimliğini bilmedikleri için O’ndan şüpheye düşmüşlerdir; düştüler. Her türlü kötülüğü yaptılar, taşladılar, O’na hep azap verici şeyler yaptılar. Ama O hiç yılmadı. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e dahi bunlar yapılmış. Bilmeyenler, Allah’ın hakikatlerini bilmeyenler her zaman şüphededirler.

İşte bunun için Allahû Tealâ mutlaka Allah’tan sorulmasını istiyor. Hacet namazını kılıp kişi mürşidini Allah’tan soracak. Eğer o kişi Allah'a mülâki olmayı dilemişse Allahû Tealâ’nın ona mürşidini göstermemesi hiçbir şekilde mümkün değil. Mutlaka Allah ona mürşidini gösterir. Yalnız gösterir mi? Hayır! Yalnız göstermez; ilâve olarak mürşid sevgisini de o kişinin kalbine Allah koyar. Onun için mürşid, bazı müridler tarafından daha az sevilir. Onlar henüz Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Ama dileyene Allahû Tealâ mutlaka mürşid sevgisi verir. Onun kalbini o sevgi bütünüyle doldurur ve mürşidle mürid arasında bir sevgi halesi, Allahû Tealâ’nın arada olduğu bir dizaynda hep ortalığı aydınlatır.

Öyleyse ‘tâbî olmak’ Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış ve de bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Burası 14. basamak; tâbiiyet.

Öyleyse ne görüyoruz? Şimdi bizim sevgili ve de muhterem dîn adamlarımız, bu tâbiiyete ne kadar değer veriyorlar ki? Allahû Tealâ farz kıldığına göre ve bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Allah’ın farz kılmasıyla tâbî olduklarına göre, Kur’ân-ı Kerim’de bu farz açıkça mevcut olduğuna göre dîn adamlarımızın da bu konuyu incelemeleri gerekmez mi?

Sevgili kardeşlerimiz, sevgili misafirlerimiz! Görüyorsunuz ki; sizlere anlattığımız herşey Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış.

1- 14 asır evvel bütün sahâbe, Allah’ın kendilerine farz kıldığı ve bizim sizlere aktardığımız hususları, farzları gerçekleştirmişler. Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe bunları yaptıysa, Kur’ân-ı Kerim bunları farz kılıyorsa ve zamanımızda bunların hepsi unutulmuşsa, bizim sizlere bunları hatırlatmamız ve “Bizim kardeşlerimiz gibi mürşidinizi sorun Allah’tan ve mürşidinize tâbî olun!” dememiz acaba neden onların hoşuna gitmiyor?

Sizler, tâbî olduğunuz an hidayetin 2. kademesinde olacaksınız. Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman hidayetin 1. kademesindesiniz; 3. basamak. 14. basamağa kadar geldik. Mürşide tâbiiyeti anlattık size. Mürşidinize tâbî olduğunuz zaman 14. basamaktasınız. Bir insan Allah’a ulaşmayı diledikten sonra rahmetli olursa o kişi 1. kat cennetin mutlaka sahibidir. Gideceği yer mutlak olarak cennettir; cehennemden Allah’a ulaşmayı dilediği an kurtulmuştur.

Peki, bu kişi yaşamaya devam etti. Allah’tan mürşidini sordu; Allah gösterdi. Mürşidine ulaştı, tâbî oldu, öldü tâbî olduktan sonra. Bu kişinin gideceği yer 2. kat cennettir. Allahû Tealâ 7 tane kademeye ayırmış cennetleri. 7 kat cennet ve irşad yolunu da 7 safha olarak kurmuş. İrşad yolu Allahû Tealâ için son derece önemli. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ:

<<<10-7>>>10-8>>>Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, ancak onların ‘Allah’a mülâki olacakları’ konusundaki adımları anlatıyor. Bu ilk adım; Allah’a ulaşmayı dilemek. Dilemezse dalâlette kalıyor ve gideceği yer cehennem ve kişiler Allah’a ulaşmayı dilemedikleri taktirde böyle bir cezaya muhataplar.

İrşad konusuna gelince, Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar Allah’ın âyetlerini gördükleri zaman onlara inanmazlar. Şeytanın söylediklerini gördükleri zaman ona inanırlar. Onlar Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır ve onların gidecekleri yer cehennemdir.”

Bu insanlar sevgili kardeşlerim, Allah ile olan ilişkilerinde durumları ne? Allah’ın âyetlerine bakan insanlar, Allah’ın âyetleriyle insanların nasıl haşır neşir olduklarını görüyorlar. Ya insanlar kabul ediyor Allahû Tealâ’nın âyetlerini veya kabul etmiyorlar. “Allah’ın âyetlerini gördükleri zaman kabul etmeyenler, onların gidecekleri yer cehennemdir.” diye bitiriyor Allahû Tealâ konuyu.

<<<7-146>>>7-147>>>Öyleyse Allah ile olan ilişkilerde Allahû Tealâ’nın neleri vücuda getirdiğine bakıyoruz. Bir insan için Allah’a ulaşmayı dilememek, onun için çok büyük bir problem olarak çıkıyor karşımıza. Ama bunun dilendiğini düşünelim ve kişinin irşad makamına tâbî olduğunu düşünelim. Eğer tâbî olursa, onun bütün günahlarını örtüyor Allahû Tealâ ve sevaba çeviriyor.

Öyleyse tâbiiyet, Allahû Tealâ’nın indinde son derece önemli. Ve günahların örtülmesi ve sevaba çevrilmesi işlevi kimler için geçerli? Mürşidine tâbî olanlar için geçerli. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ tâbiiyette ‘bir insanın nefs tezkiyesine başlayacağını’ söylüyor. “Kim nefs tezkiyesine başlarsa, Allah’ın zikri ile nefsini tezkiye etmeye başlarsa, Allah onların günahlarını (seyyiatini) hasenata çevirir.” diyor.

<<<25-70>>>“Kim mürşidine tâbî olur da nefs tezkiyesine, nefsi ıslâh edici amellere başlarsa Allah onların günahlarını sevaba çevirir.” diyor.

Öyleyse bir kişi o güne kadar ne kadar çok günah işlemiş olursa olsun, eğer mürşidinin önünde tövbe ederse, o tövbe o güne kadarki bütün günahlarını sevaba çeviren bir tövbedir. Allahû Tealâ’nın dizaynı bu. Furkân-70’te bunu açık açık söylüyor ve insanlar mürşide karşı cephe alıyorlar. “Mürşid yoktur!” diyorlar.

Allahû Tealâ gördük ki; tâbî olmayı emretmiş, farz kılmış bütün insanların üzerine Mâide-35’le ve bu mürşidin bulunmasını Allahû Tealâ şekle bağlıyor. ‘Allah’a, Allah’tan sorulması lâzımgeldiğini’ söylüyor.

İnsanlar için sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a mülâki olmayı dilemek o kişiyi sadece 1. kat cennete ulaştırır. Kişi mutlaka mürşidine tâbî olmalıdır ki; 2. kat cennete ulaşsın. Allahû Tealâ diyor ki:

<<<2-45>>>Vesteînû bis sabri ves sâlât: sabırla ve namazla Allah’tan istianeyi isteyin.
innehâ le kebîretun: Muhakkak ki o zor bir iştir.
illâ alel hâşiîn(hâşiîne): Ama huşû sahipleri için zor değildir.

<<<2-46>>>“Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim: Onlar muhakkak olarak Allah’a mülâki olacaklarına kesin şekilde inanırlar.” diyor Allahû Tealâ.

İşte bu insanlar, onlar hacet namazını kılıp Allah’tan mürşidlerini soruyorlar ve ona ulaşıyorlar. 14 asır evvel mi? Gördük ki; bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuş. Peki, burada bitiyor mu olay? Hayır, bitmiyor!

Tâbiiyetle beraber ruh, vücudu terk ediyor. Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuğa çıkıyor. Geliyor ana dergâha, devrin imamının dergâhına ve orada 10’arlık saflarda yerini alıyor. 1. safın sağ tarafında sağ kanat velîsi var, sol tarafında sol kanat velîsi var ve seyr-i sülûk oradan başlıyor. Kişi o safların hangisindeyse sıraya katılıyor ve altın kapının önünde hepsi secdeye geliyorlar ve secdeden sonra sağ kanat velîsi önde, sol kanat velîsiyle birlikte yükseliyorlar. Hanım Sultan da en solda yerini alıyor ve de o altın kapının sağından, altın kapının önünden devam ederek soluna kadar uzanan erkekler ve hanımlar grupları, ikisi birden yükseliyorlar. Boşlukta tek bir sıra, ayakta olan insanların oluşturduğu… Boşlukta 10 metre falan yukarıda tek bir sıra oluşturuyorlar. Ondan sonra dikey bir yolculukla 1. kata yükseliyorlar.

1. katta sadece bir secde işlemi var; çimenler üzerinde yapılan secde… Sonra 2. kata yükseliyorlar. Onların arasında 1. kata, 2. kata, 3. kata, 4. kata, 5. kata, 6. kata ve 7. kata çıkabilenlerin hepsi birarada. Şimdi ne oluyor? 1. kata kadar çıkabilenler diğerleri ile beraber çıkıyorlar; 1. katta secdede kalıyorlar.

2. kata çıkabilenler suvarılma havuzlarına ulaştırılıyor. Suvarılma havuzlarında kalıyorlar. Geri kalanlar yollarına devam edecek olan, 3. kata ve daha yukarılara çıkacaklar. Oradan ayrılıyorlar ve yukarıya çıkıyorlar.

3. katta, 2 katlı bir köşk mescidin içinde secde ediliyor. Üst katta da, alt katta da secde işlemi var.

4. katta; Beyt-ül Makdes’in aslında secde ediliyor.

5. katta; Beyt-ül Haram’ın aslında secde ediliyor. Kalanlar kalıyor. Yani bir üst kata çıkamayacaklar kalıyor; geri kalanlar bir üst kata çıkıyor.

6. kata kadar çıkabilenler 6. katta buz kalıbı gibi bir nurun karşısında… Çok açık beyaz, çok açık yeşil beyaz renkli bu buz kalıbından çıkan nurlar, orada bekleyenlerin (yüzlerini) hem çatlatıyor yüzlerini, ellerini ve ayaklarını hem de kendi rengine döndürüyor. Sonra bu renk değişiyor; eski rengine geri dönüyor. Ama bir gün eski rengine geri dönmüyor; deri çatlayıp o hüviyette kalıyor. Bu hedefe ulaşanlar bir üst kata çıkmak üzere oradan ayrılıyorlar. Bu nurlanma olayı, 6. kattaki olay, çok değişik bir yerde cereyan ediyor. Çünkü bütün 1’den 5’e kadar bütün katlar ve 7. kat, hepsi pırıl pırıl aydınlık, fakat bu kat karanlık. Işık sadece o işlemin yapıldığı yerden çıkıyor ve işlemin yapıldığı yerin kapısı bir kapı değil; girenin ve çıkanın şeklini hemen alan özel bir kapı türü ve dışarısı karanlık, içeriden dışarıya aydınlık sızıyor.

Sevgili kardeşlerim! Bunların hepsini gören birisi olarak konuşuyoruz, binlerce defa gören birisi olarak konuşuyoruz!

Ve 7. kat, oradan çıkabilenlerin katı oluyor. Yükselen kişi orada, yüksek bir yerde boşlukta duran Cebrail (A.S)’ın kürsüsüne ulaşıyor. Orada elbiseleri değiştiriliyor. Eline bir kılıç veriliyor ve 7. gök katına ulaşıyor. 7. gök katında elindeki kılıçla karşısına çıkan 7 tane baklalı altın zincire bir defa vuruyor. Arka tarafı 7 tane beyaz mermer merdiven, arkasında da bir altın kapı… Tıpkı devrin imamının dergâhındaki baklava dilimli altın kapının aynı ve de kapı açılıyor, kişi içeriye giriyor. Oradan da tavandan yükselerek kader hücrelerine ulaşıyor.

İşte her gün bu dünya adı verilen bu gezegenden çıkan ruhlar 7 tane gök katını, her katta bakiye vererek yükselirler ve de 7. gök katına kadar herbirisi ulaşır. 7. gök katı başka âlemlere benzemez; orada 7 tane âlem var.

1. âlem; kader hücreleri: Herkesin kader hücresi altıgen ve önünde dikey bir sıra halinde her gün birbirinden ayrı olarak yerini almış. Önünüzde yalnız sizin yarınınız var. Yanındaki kişi ise gene önündeki altıgenden içeri girerse, o kendi hayatının yarınına giriyor ve böyle bir imkân kime verilebilirse, sadece o yarına girebilir. Normal standartlarda gelecek günlerin hepsinin üzerinden uçularak ümmülkitaba ulaşılır.

Ümmülkitap; 7 katlı bir apartman büyüklüğünde, hatta 10 katlı bir apartman büyüklüğünde, bir sayfası açık olan bir kitap. Onun altında Devrin İmamı 70 kişiye ders öğretiyor. Onlar orada ders gördükten sonra diğer âleme doğru (orada kalıyorlar diğerleri), kudret denizine ulaşıyor.

Kudret denizine dalıyor bir kısmı orada, Allah’ın kendilerine verdiği görevleri ait olan yerlere gidiyorlar.

4.’ler Makam-ı Mahmud’a ulaşıyor.

5.’ler, 5. âleme gidenler Divan-ı Salihîn’e ulaşıyor.

6. âlem, zikir hücreleri: Zikir hücrelerinde ancak zikrini bir insan tamamlayabilirse oradan Sidretül Münteha’ya ulaşır ve o ağacın hemen yanından dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına yükselir, ulaşır ve Allah’ın Zat’ında yok olur.

İşte bu bir olaylar dizisidir. Herkese kapılar ardına kadar açıktır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, Allah’tan mürşidini soracaktır. Tâbiiyeti ile beraber bu olay başlayacaktır, seyr-i sülûk adlı olay ve kişi 7 tane gök katını aşacaktır. Bu, 7-8 aylık bir süre içinde tamamlanacak olan bir vetiredir. Tamamlanırsa ne olur? Kişinin ruhu Allah’a ulaşır ve kişi 3. kat cennetin sahibi olur.

Sonra ne olur? Sonra bu kişinin zikrini arttırması söz konusudur. Bu, burada ruhu Allah’a ulaşınca teslim olan ruhtur. Kişi günün yarısından daha fazla zikre ulaştığı zaman ‘pozitif zühd’ün sahibi olur. Günün yarısından daha fazla zikir yapan herkes için bu muhteva mutlaka kazanılır. Kişi pozitif zühdün sahibi olmuştur. Bunlara “zahid” diyor Allahû Tealâ.

Ve kişi zikri çok daha fazla artırıyor ve fizik vücudunu Allah’a teslim ediyor. Kimin zikri bir günde 18 saate yükselebilirse, o kişi bunu devam ettirebildiği takdirde bir süre sonra fizik vücudu Allah’a teslim olur. Fizik vücudun teslimi o kişinin ‘muhsin’ olmasını sağlar. Muhsinler makamı, fizik vücutlarını teslim edenlerin makamıdır. Zikirleri 18 saat ve daha ötesidir. Bunlar öfkelerini yutanlardır. Onlara “muhsinler” diyor Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de.

<<<4-125>>>“Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişi ki vechini Allah’a teslim etmiş ve muhsin olmuştur. Ondan daha muhsin olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.

Vechini Allah’a teslim ederek insanların muhsin olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Burası fizik vücudun teslimidir.

Ne görmüştük? Sahâbe, Allah’a ulaşmayı dilemişler. Ne görmüştük? Gene sahâbe kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Peki sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar yani Allah’ın evliyası olmuşlar. Allahû Tealâ böyle olan insanlar için, ruhlarını Allah’a ulaştıranlar için bir ifade kullanıyor, diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar hidayete erdiler.” Ve bakıyoruz Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

<<<39-18>>>“Onlar sözü dinlerler ve sözün ahsen olanına itaat ederler, ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler.”

Hidayete ermek, üzerimize farz kılınmış Allahû Tealâ tarafından. “İrciî ilâ rabbiki!” diyor. “Rabbine rücû et!” diyor.

<<<89-28>>>“Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû: Rabbine yönel, Rabbine geri dön, O’na teslim ol!” diyor.

<<<39-54>>>Bu teslimin birincisi ruhun teslimidir. Bunlar birer emir ve görüyoruz ki sahâbe Allah’a ruhlarını ulaştırmışlar. Allah’a teslim olmuşlar. Öyleyse bütün sahâbenin ruhlarını teslim ettikleri açık bir hüviyette görünüyor.

Sevgili kardeşlerimiz, sevgili misafirlerimiz! Allahû Tealâ “Bana ulaş!” emrini verdiğine göre ruhun Allah’a ulaşması üzerimize farz kılınıyor ve bakıyoruz ki; bütün sahâbe ruhlarını Allah’a teslim etmişler. Allahû Tealâ bunu da açıklıyor. Hepsi Allah’a ruhlarını ulaştırmış. Öyleyse sahâbenin ruhlarını Allah’a ulaştırdığı kesinlik kazanıyor. Bununla kalmışlar mı? Allahû Tealâ’nın 4. kademedeki emri; fizik vücudu Allah’a teslim etmek. Allahû Tealâ fizik vücudun teslimini üzerimize farz kılmış. Diyor ki:

<<<36-60>>>36-61>>>“Ey Ademoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı Bana kul olun diye? Şeytana kul olmayın çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Bana kul olun. İşte bu Sıratı Mustakîm’dir.”

Allahû Tealâ açık bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de fizik vücutlarımızı Allah’a teslim etmemizi emrediyor. Âdemoğulları, Âdem (A.S)’ın sülbünden gelen fizik vücutlar, onların Allah’a teslim olması açık bir şekilde emrediliyor Allahû Tealâ tarafından. Ve böylece Allah’a fizik vücutlarımızın da teslim olması söz konusu ki; bütün sahâbe bu emre itaat ederek fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler mi? Hepsi etmiş.

<<<3-20>>>Allahû Tealâ diyor ki: “Habibim! O kitap sahiplerine de ki: ‘Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.’ Sor bakalım onlara, onlardan da teslim edenler var mı? Eğer varsa onlar da hidayete ermişlerdir.”

Öyleyse fizik vücutlarımızın, şu vücutlarımızın Allah’a teslimi de farz ve bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile birlikte bütün sahâbe, fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler.

Fizik vücudun teslimi, 18 saat zikirden evvel varılamayan bir merhaledir. Bu sebeple ‘dik yokuş’ olarak anılır ve bu dik yokuşu geçebilen, zikrini 18 saate çıkarabilen kişidir ve de görüyoruz ki; sahâbe gene örnek, gene gerekeni yapmış. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sahâbesi fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler.

Daha ötesi var mı? Evet. Bundan sonrası ulûl’elbab makamı. Fizik vücudumuzu 25. basamakta Allah’a teslim ediyoruz. 26. basamak ulûl’elbab makamını ifade ediyor. Kimdir ulûl’elbab? Allahû Tealâ tarif veriyor:

<<<3-191>>>“Li ulîl elbâb yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: Ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.”  

Demek; ‘ulûl’elbab’ adı verilen birileri var. Yani lübblerin sahipleri... Çift ‘b’ ile yazılıyor lübb. Onlar, o lübblerin sahipleri otururken de ayaktayken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrediyorlarmış. Yani üç ayrı istikametten de. Bir insan üç halde bulunabilir; ya oturuyordur ya ayaktadır ya da yatıyordur. “İster yatsın ister ayakta olsun ister otursun; üç halin üçünde de hep Allah’ı zikredenler, onlar ulûl’elbab.” diyor Allahû Tealâ.

İmam İskender Ali  M İ H R