}
Ölüm Ve Kıyâmet (29.03.2009) 29.03.2009
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 112445

SOHBETİN ADI: ÖLÜM VE KIYÂMET
TARİHİ: 29.03.2009

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah'ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Bu sohbetlerden murat; hep Allah'ı anmaktır, Allah'tan bahsetmektir.

Konumuz: Ölüm ve kıyâmet.

Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki hayattayız, canlıyız. Allahû Tealâ Âdem (A.S)'ı hamein mesnun olan bir topraktan vücuda getirmiş. Sonra O'na ruh üflemiş. Önemli mi? Çok önemli. Çünkü insandan başka kendisine Allah'ın ruhunun üfürüldüğü başka bir mahlûk mevcut değil.

İnsanların arasında resûller var, nebîler var ya da "Nebîler vardı." demek daha doğru olur çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V) son Nebî'ydi. Kıyâmete kadar başka bir nebî (peygamber) gelmesi mümkün değildir. Devrin imamlığı müessesesi ne olacak? Devam edecek ama vekâleten devam edecek. Çünkü devrin imamlığının aslî sahipleri peygamberlerdir yani Kur'ân'daki ifadesiyle nebîlerdir. Nebî Arapça, peygamber Farsça'dır. Nebî ve peygamber, aynı mânâya gelen iki kelimedir. 

Peki, Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) olduğuna göre, devrin imamlığı da kesintisiz bir müessese olduğuna göre ne olabilirdi? Bir tek şey olabilirdi: O'ndan sonra devrin imamlığına tayin edilen kişilerin nebî olmaları mümkün olmadığı cihetle, onlar resûl olarak vekâleten bu görevi üstelenecekler demektir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'den sonra gelecek olan bütün devrin imamları, hepsi sadece risalet aslî unsuruyla rütbelendirilmiş olacaklardır. Kıyâmete kadar hep huzur namazının imamı var olacaktır. Birisi öldüğü zaman yerine mutlaka bir yenisi vekâleten göreve devam edecektir. Huzur namazı, Allah'ın huzurunda kılınan namazın adıdır.

Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Allahû Tealâ bizleri insan olarak yaratmış, ruhundan üfürmüş, insanı farklı kılmış. Kâinatta Allah'a en yakın mahlûk insandır çünkü sadece insan, Allah'ın ruhunu taşımaktadır. Bütün insanlar doğdukları an Allahû Tealâ mutlaka onlara ruhundan üfürür. Bu sebeple bütün insanlar bir fizik vücut, bir nefs, bir de ruhtan oluşurlar; 3 vücut. Ama cinlerin 2 vücutları var; fizik vücutları ve nefsleri.

İnsanlarda da resûller var, cinlerde de resûller var. Ama cinlerden nebî olması mümkün değil, hiç olmamış. İnsanlardansa nübüvvet müessesesi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ile tamamlanmış. Ne diyordu Allahû Tealâ:        

33/AHZÂB 40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).

Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.


"Muhammed, içinizden hiçbir erkek çocuğun babası değildir. O, Nebîller'in Sonuncusu'dur, hatemun nebiyyîndir."

Risalet bütün devirler boyunca var olmuştur. Risaletin var olmadığı bir devir hiç yoktur ama nübüvvet kesintili bir müessesedir. Hz. Musa'dan sonraki nebî Hz. İsa'dır. O'ndan sonraki nebî ise Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'dir. Öyleyse nübüvvet müessesesi O'nunla, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sona ermiştir. Ama hiçbir zaman risalet yok olmayacağı cihetle, kıyâmete kadar devam edecektir. Bunun mânâsı, devrin imamlarının artık nebî resûller olamaması, ancak velî resûllerden oluşmasıdır.

Allah ile olan ilişkilerinizde, Allah'ın hepinizden istediği bir tek şey var: Allahû Tealâ insan olarak yaratılan sizin mutlu olmanızı istiyor. Bu sebeple dünyaya getirildiniz.

Mutlu olmak herkesin elinde midir? Evet, herkesin elindedir. Eğer bir insan mutlu olmak isterse mutlu olabilir.

Mutluluk, o insanın nefsinin kalbindeki afetlerin ters oranını ifade eder. Yani, %100 afetlerle dolu bir insan dünyada yer alır. Nefsi vardır, nefsi %100 afetlerle doludur. Ruhu vardır, %100 hasletlerle doludur.

Allahû Tealâ: "Biz herşeyi zıttıyla kaim kılarak çift yarattık." dizaynı içerisinde, insanın nefsini %100 afetlerle doldurmuş, ruhunu ise %100 hasletlerle. İşte böyle bir dengeyle dünyaya geldiniz.

51/ZÂRİYÂT 49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.


Ama Allahû Tealâ ruhunuzu Allah'a ulaştırmanızı istiyor. Ulaştırmanız için de mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz. Bu, konunun başlangıcıdır. Bir kemâlât devresi içerisinde ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah'a teslim edeceksiniz. Bu dünya hayatınız bir gün sona erecektir. Bundan evvelkiler nasıl ölmüşlerse, bugün dünyada yaşayan bütün insanlar da günü geldiği zaman ölecektir. Allahû Tealâ kimin nerede, ne zaman öleceğini, saniyesiyle bilir. Senesi, ayı, günü, saati, satin de dakikası ve saniyesi... Allah herşeye kadirdir. Allah herşeyi bilir.

Bir gün kim olursa olsun, bütün insanlara ölüm mutlaka gelecektir. Herkes Allah'ın kendisine tayin ettiği zaman dilimine kadar yaşar, ondan sonra da ölür ve bu dünyayı terk eder, gider. Ölüm herkes için mukadderdir.

Ruh, insana hayat verir zannetmişler ve de bu sebeple 2 âyetin üstünü örtmüşler:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


"inne: muhakkak ki
el hudâ: hidayet
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır."

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.



"inne: muhakkak ki
hudâllâhi: Allah'a ulaşmak
huve: işte o
el hudâ: hidayettir."

"Mukakkak ki Allah'a ulaşmak yani ruhunu dünya hayatını yaşarken Allah'a ulaştırmak hidayettir."

İşte hidayet, dünya üzerinde hayattayken yaşanan bir müessesedir ve herkesin üzerine farz kılınmıştır. Neyin hidayeti?

· Ruhun hidayeti farz kılınmıştır.
· Fizik vücudun hidayeti farz kılınmıştır.
· Nefsin hidayeti farz kılınmıştır.
· İradenin hidayeti farz kılınmıştır.

Allah'a hepsinin teslimi söz konusudur.

Öyleyse Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, mürşidine ulaşmadan evvel ölürse 1. kat cenneti hak eder. Mürşidine ulaşan, tâbiiyetini gerçekleştiren kişi ruhunu Allah'a ulaştırmadan evvel ölürse 2. kat cenneti hak eder. Ruhunu Allah'a ulaştıran, daha doğrusu Allah'ın Kendine ulaştırdığı kişi, fizik vücudunu teslim edemeden evvel ölmüşse 3. kat cennetin sahibidir.

Fizik vücudunu Allah'a teslim etmek için kişinin zikrini 3 saatten 18 saate çıkarması gerekir. Böyle bir müesseseyi tamamlayan kişi için fizik vücudunu Allah'a teslim etmek söz konusudur. Bu, dik yokuştur. Tamamlayan kişi, dik yokuşu geçen kişidir.

Son teslim, nefsin tesliminden sonra iradenin teslimidir. Nefsin teslimi daimî zikirle mümkündür. İradenin teslimi, bunun daha ötesidir. O zaman kişi eğer bir peygamber veya peygamber olmayan bir resûlse İlâhi İrade tarafından kontrol altında tutulur. Ama bir resûl olmayan veya nebî olmayan velî mürşidse o zaman küllî irade onu kontrolü altında tutar. Fakat ölüm herkes için mukadderdir.

Ne olur öldüğünüz zaman? Ölümümüz Azrail (A.S) tarafından gerçekleştirilir. Yardımcılarıyla beraber gelen Azrail (A.S), ruhumuzu teslim alır. Bunun için vücudumuzun hayat unsurlarını sona erdirir. Vücudumuzun hayatî faaliyetleri sona erdiği zaman ölüm, Azrail (A.S) ve O'nun yardımcıları tarafından vücut bulduğu zaman, Azrail (A.S)'ın yaptığı şey ruhumuzu teslim almak ve Allah'a teslim etmektir. Ruh, vücuttan ayrılır. Azrail (A.S) ve O'nun yardımcıları tarafından 7 tane gök katını aşar ve Allah'ın Zat'ına ulaştırılır. Ruh, Allah'ın Zat'ında yok olur. Ne olmuştur? Allah'ın üfürdüğü ruh Allah'a geri dönmüştür.

Ölüm, fizik vücut için bir sondur. Ama kıyâmet günü bütün fizik vücutlar tekrar dirilecektir; tekrar dirilecek ve kıyâmet günü hayata geri döndürülecektir.

Ne olur? Azrail (A.S) ve O'nun yardımcılarının bizden aldığı ruh, vücudumuzdan ayrıldığı anda bizim fizik vücudumuz artık bir görüntüdür. Nefs için de ruh için de bir görüntüdür, onlara mekân oluşturamaz. Ama mekândı; aynı görüntüde olan ruhun da mekânıydı, nefsinde mekânıydı. Gerçekten her ikisi de içinde mekân teşkil edebilen bir özelliğin sahibiydi. Ama Azrail (A.S) ruhu aldığı zaman fizik vücudun mekân olma özelliği kaybolur ve insanlar ölürler.

Allahû Tealâ: "Her nefis ölümü tadıcıdır." diyor.

29/ANKEBÛT 57: Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn(turceûne).

Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.



Her fizik vücut mutlaka ölecektir. Nefslerse ölümü tadacaklardır. Onlar ölmeyeceklerdir, fizik vücudun ölümünü tadacaklardır. Ruh içinse sahibine, onu bize üfüren Allah'a geri dönmesi söz konusudur. Ruh için de nefs için de ölen bir vücut, bir görüntüden ibarettir, artık bir mekân değildir. Onun içinden serbestçe geçebilirler. Hiçbir yerine dokunamazlar ve içine girdikleri zaman çıkamamaları söz konusu değildir. Artık o bir ölüdür. Ölü olduğuna göre nefs için de ruh için de bir görüntüdür. Ölümle beraber Azrail (A.S) ve arkadaşları, ruhu beraberlerine aldıkları için ruh zaten vücudu terk etmiştir. Geriye kalan nefs içinse fizik vücut artık bir sığınak değildir, bir görüntüden ibarettir. Ona dokunamaz, içine giremez. İçine girmesi diye bir şey söz konusu değildir çünkü bir hüviyeti yoktur, sadece bir görüntüdür.

İnsanlar hep ölecektir. Hepimiz ölüm günümüz geldiğinde öleceğiz. Hiç kimsenin bunun dışında kalması söz konusu değildir. Peki, sonuç ne olacak? Sonuçta kıyâmet kopacak. Dünyayla ay çarpışacak. Ay dünyaya çarpacak. Ayla dünya beraberce güneşe çapacaklar. Herkes ölecek. Hayatta hiç kimse kalmayacak.

Kıyâmet günü, yaşayan bütün canlı mahlûkatın öldüğü bir gün olacaktır. Herkes mutlak olarak ölecektir. Kıyâmet günü hayat yeniden başlayacaktır; gelecekten geçmişe doğru dönük bir hayat. Herkes ölüm sırasına göre birer birer canlanacaktır. Kıyâmet günü canlanma mutlak olarak gerçekleşecektir çünkü herkes hayat filmini görmek imkânının sahiptir.

Kıyâmet günü herkes otomatik olarak kendi hayat filminin başına ulaşacaktır. Bir sürücü yani gösterici bir de şahitten oluşan 1. grup. Bir de 2. grup. 2 grup kiramen katibîn meleği, hayat filmlerimizi izlerken bizimle birlikte olacaklardır. 1. grup hayat filmimizi çekenlerdir. 2. grupsa o hayat filmimizi çektikleri sırada yaptığımız eylemlerde, acaba biz ne düşünmüşüz de neyi hedef almışız da ne yapmışız; bütün fiillerdeki taammüt miktarı, bununla hesaplanır.

İşte kıyâmet günü herkes kendi hayat filminin başına otomatik olarak ulaşacaktır. Hayat filmi doğuşundan itibaren oynamaya başlayacaktır. Kırmızı rakamlarda ve yeşil rakamlarda sonuçlar devamlı artacaktır. Kişi fiiliyatı işlediği zaman ya derecat kazanacaktır ya da kaybedecektir. Allah'ın emrettiği bir şeyi yapmışsa derecat kazanacaktır, yasak ettiği bir şeyi yapmışsa derecat kaybedecektir. Bütün insanlar için hayat boyunca işlev budur. Ama dereceler oluşurken olaylardaki taammüt miktarı yani olayı hangi ölçüde tasarlayarak yaptığımız müessesesi devreye girecektir. O zaman ne olacaktır? O zaman suçumuzun gerçek hüviyeti ortaya çıkacaktır: Ne tasarladık da ne yaptık?

Bu konuda hep çarpıcı bir misal olmak üzere şunu söyleriz: Bir kişi caddenin kenarındaki bahçesinde tabancasını temizliyor. Elinden kayan silahın tetiği bir yere takılıyor. İçindeki kurşun, yoldan geçmekte olan birinin kalbine rastlıyor ve kişi orada ölüyor. Acaba bu olaydaki taammüt miktarı ne kadardır? Bunu ciddî bir olayla karşılaştıralım:

Bir adam gecenin saat ikisinde, üçünde elindeki silahı ile bekliyor. Öldürmek istediği kişinin oradan geçeceğini biliyor. O da gerçekten geçiyor. Geçerken, silahını çeken adam bilerek, isteyerek adamı beklemiş ve de bütün kurşunları boşaltarak o kişiyi öldürüyor. Bu, taammüden bir cinayettir. Ama silahın bir yere takılması, bu sebeple patlaması ve yoldan geçen birini öldürmesi bir cinayet olayı değildir, bir kasta makrun olay söz konusu değildir. Kasıt yoktur ama dikkatsizlik ve tedbirsizlik söz konusudur yani ihmal ve teseyyüb. O zaman iki suçun cezası aynı olamaz. İkisi de cinayete sebebiyet veriyor, ikisi de adamın ölmesine sebebiyet veriyor ama bir tanesi bunu bilerek, isteyerek yapıyor, bir tanesi öyle bir hedefin sahibi olmaksızın gerçekleştiriyor.

İşte bu 2 olay arasında, suçu işleyen açısından büyük bir farklılık var. Bu nereden belli olur? İşte o gün bu sebeple 2 grup kiramen katibîn meleği vazife alıyor. 1. grup olayları tespit edenler. Olayı tespit ediyorlar; bu bir cinayet olayı. Ama 2. grup; o sırada cinayeti işleyen kişi acaba ne düşünüyor, kasta makrun yani bilerek, isteyerek, o adamı öldürmek kastıyla mı ateş etti acaba? Tabanca özellikle mi çentiğe taktırıldı?

Burada açık ve kesin bir sonuç var: Birinde cinayet işleniyor. Adam bilerek, isteyerek pusuda bekliyor. Bütün kurşunları boşaltarak öldürmek istediği kişiyi öldürüyor. Diğerinin düşüncelerini kontrol ettiği zaman kiramen katibîn melekleri onda böyle bir talebin asla mevcut olmadığını görüyor.

Öyleyse neden bir fiilleri çeken kiramen katibîn grubu, 1. ikili; neden bir de bunun irdelemesini yapacak olan 2. grup kiramen katibîn meleği, kişinin düşüncelerini tespit eden kiramen katibîn melekleri?

Böyle bir dizaynda, kıyâmet günü sonuçlar çok değişik çıkar. Kişi kasta makrun bir cinayet işlemiştir veya suçu yoktur, cinayeti işlememiştir. Bunun kesin olarak tespiti, o kişinin düşüncelerinin ortaya çıkmasına bağlıdır. Kişi ne düşünerek ne yapmıştır? İşte kişinin gerçekten cinayet işlediği 1. olay var; derecesi ona göre tayin edilmiştir. Kişinin gerçekten cinayet işlemediği, böyle bir hedefi olmaksızın, bir kaza eseri başka birini öldürmesi söz konusu olmuştur; buradaki suçu aynı cezayı gerektirmez.

Bütün insanlar için hayat olaylarla doludur. Hangi olayda ne kadar bilerek, isteyerek başka insanlara yanlış davranışlarda bulunduysak bunun derecatı, istemeden başka birisine zarar vermemiz halindeki sonuçla farklı hedeflere yürür. Bilerek, isteyerek suç işleyen kişinin kaybettiği derecatla, böyle bir talebi olmaksızın, bir kaza eseri başkalarına zararı dokunan insanın kaybettiği derecat hiçbir zaman birbiriyle aynı olamaz. Onun için kıyâmet günü 2. grup kiramen katibîn melekleri (düşünceleri filme alan) önemli bir müessesedir.

Kıyâmet günü herkes aynı anda kendi amel defterlerine yani hayat filmlerine ulaşırlar. Hepsi neticeleri görür. Hiçbirisi aksini iddia edemez. "Hayır, ben böyle yapmadım." diyemez. Olayları görür ve tasdik eder ki; evet, öyle olmuştur. Çünkü kiramen katibîn meleklerinin hayatî unsurları olayları filme çekenleriyle düşünceleri filme çekenleri 2 ayrı gruptur ve 2 grup birleşerek sonuca giderler. Taammüt miktarı %100 kesin bir şekilde ortaya çıkar.

İşte o gün cehenneme gidenlerle cennete gidecek olanlar birbirlerinden ayrılırlar. Cehenneme girecek olanlar cehennemin kapısından içeriye burunları yere sürtünerek girerler. Hamdolsun, Allahû Tealâ böyle bir olayın nasıl cereyan ettiğini gösterdi. Kapı yerden biraz kaldırılıyor ve kişi yüzü koyun, burnu yere sürtünerek o yükseltilen kapının altından geçerek cehenneme giriyor. Cehennemin bahçesinde sıralarının gelmesini bekliyorlar. Cehennemin bahçesi tamamen onlarla doluyor.

Peki, cennete girecek olanların durumu nedir? Onlarda bu kapılar kullanılmıyor. Nefsler, cehennemin yaklaşık olarak 10 metre, 12 metre yüksekliğindeki duvarlarından içeri giriyor. Bu nefsler için cehennem sadece bir görüntüdür çünkü cennetin fizik yapısıyla cehennemin fizik yapısı birbirinden tamamen Allahû Tealâ tarafından ayrılmıştır. Cennetlikler de cehenneme gireceklerdir, cehennemlikler de. Ama cehennemlikler başlangıçta cehennemin bahçe kapısından burunları yere sürtünerek girerler. Cehennemin dışında milyonlarca insan birikmiştir, oradadırlar. Cehennemin iç kapısı açılmadan evvel cehenneme girmezler. Diğerleri ise o cehennemin yaklaşık olarak 10-12 metre yüksekliğindeki duvarlarından içeri uçarak girerler. Neden? Nasıl girerler? Çünkü cehennem, onların vücutları için sadece bir görüntüdür. Oradan geçerler. Orada içeri girdikleri zaman cehennemliklerin nasıl işkence gördüklerini müşahede ederler. Korkunç sahneler! İnsanların nasıl işkenceye tâbî tutuldukları, nasıl zehir gibi korkunç şeyler içtikleri; dillerini yaktıkları, midelerini yaktıkları, yeniden dillerinin, yeniden midelerinin vücuda gelmesi, yeniden aynı zehirleri içmeleri, korkunç acılar içinde kıvranmaları; cennetliklere hep gösterilir. Onlar cehennemin duvarlarından içeri girerler çünkü sadece onlar için bir görüntüdür. Cehennemliklerin hiçbirine dokunamazlar, cehennemliklerin hiçbiri de onlara dokunamaz. Cennetlikler için cehennem bir görüntüdür ve de kıyâmet günü bu olay cereyan edecektir. Onların içinden geçerek cehennemdeki o korkunç sahneleri görerek cennete girenlerse yüksek ağaçların gölgelerinde, akarsuların iki tarafındaki o mükellef sofralarda yiyip içmekte ve sohbet etmektedirler. Herşeyin en güzeli onlara teslim edilir, onlara verilir. Onlar cennette sonsuza kadar mutluluğu yaşayacak olanlardır.

Cennetliklerin cehennemden geçerek onun sıcağını veya soğuğunu hissetmeden, kendilerine göre sadece görüntü olan ama kendi standartlarında fizik olan cehennemdeki cehennemliklerin durumlarını içlerine girerek, orada bizatihi seyretmek suretiyle cehennemde dolaştıktan sonra cennete ulaşırlar. Orada yüksek ağaçların gölgelerindedirler. Erkeklerin etraflarında huriler vardır, hanımların etrafların gılmanlar vardır. Her çeşit en güzel yemekten yerler. En güzel meyveler onlar için kesintisiz bir şekilde ikram edilirler. Hava ne soğuktur ne sıcaktır. Orta bir sıcaklık derecesi içerisinde sohbetler yaparlar. Hayatları sonsuza kadar bu güzellikler içinde cereyan eder.

Biliyorsunuz ki; hep insanlara sırat köprüsü diye bir palavradan bahsedilir: Sırat köprüsü diye bir köprü varmış, o köprünün üzerinden geçilirmiş. Geçenlerden cehenneme gidecek olanlar oradan geçemeyip aşağı düşerlermiş. Aşağı cehennemmiş. Sırat köprüsünden geçebilenler cennete girerlermiş. Böyle bir şey yok sevgili kardeşlerim! Evvelâ herkes cehenneme girdiği için böyle bir şey yok. Herkes mutlaka cehenneme girer; cennetlikler de cehennemlikler de. Ama cennetlikler için cehennem, bir görüntüden ibarettir. Kıyâmet günü böyle bir olay tahakkuk etmeyecektir; sırat köprüsü diye bir nesne mevcut değildir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ'nın hepinizi cennet saadetine ulaştırmasını, dünyada da mutlulukları yaşamanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R