}
Dîn Konulu Suallere Cevaplar - 1 08.08.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 113400

 

SOHBETİN ADI: DÎN KONULU SUALLERE CEVAPLAR - 1
TARİHİ: 08.08.2004

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir dîn konusundaki sualler ve cevaplar faslında Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı. Sualleriniz, her konuyu ayrı bir açıklık getirmesi açısından bizi çok mutlu ediyor sevgili kardeşlerim.

Allah hepinizden razı olsun.

SORU: Âli İmrân-119’da kitabın bütününe îmân edenlerle, Fussilet-34’de seyyiatı hasenat ile söndürenler arasında bir ilişki var mıdır?

Hazreti Muhammed (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde: “Müslüman; başkalarının elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” buyuruyor. Kötülüğe karşı hayırla mukabele edenler ve Kitab’ın bütününe îmân edenlerin, elinden ve dilinden emin olunanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Hemen baştan cevabı verelim; evet söyleyebiliriz. Ama konuya girelim.

Âli İmrân-119:

3/ÂLİ İMRÂN 119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).

İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.


hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum: Siz öyle kişilersiniz ki onlar sizi sevmedikleri halde siz, onlara muhabbet beslersiniz.
ve tu’minûne bil kitâbi kullihi: Ve kitabın bütününe îmân edersiniz.
Yani, “Kur’ân-ı Kerim’in bütününe îmân edersiniz.” diyor Allahû Tealâ.
ve izâ lekûkum kâlû âmennâ: Ne zaman onlar sizinle karşılaşırlarsa derler ki.
âmennâ: Biz âmenû olduk.
ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi): Ama kenarda kendi başlarına kaldıkları zaman öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar.
kul mûtû bi gayzikum: De ki: “Gayzınızla ölün.
(Ölürseniz gayzınızla ölün; gayzınız sebebiyle ölün.)
innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri): Muhakkak ki Allah, göğüslerde olanı bilir. Sinelerde olanı bilir.

Fussilet-33:

41/FUSSİLET 33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).

Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?


“Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyen ve: ‘Muhakkak ki, ben teslim olanlardanım.’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

Fussilet-34 ve 35:

41/FUSSİLET 34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).

Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.

41/FUSSİLET 35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).

Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.


İki âyeti gözden geçirdikten sonra şimdi suale dönüyoruz: “Âli İmrân-119’da kitabın bütününe îmân edenlerle Fussilet-34’de seyyiatı hasenat ile söndürenler arasında bir ilişki var mı?”

Kitab’ın bütününe îmân edilmesi; seyyiatı hasenatle söndürenler arasında bulunduğunu gösteriyor. Îmân etmek, onun tatbikatını yapmak demek. Ancak irşad makamına ulaşanlar, seyyiatı hasenatla söndürenlerdir. Nitekim Fussilet Suresinin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ; seyyiatı hasenatle mukabele edenlerin hazz’ül azîmin sahipleri olduğunu yani irşad makamına ulaşanlar olduğunu söylüyor.  

“Hazreti Muhammed (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde: “Müslüman, başkalarının elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” buyuruyor. Kötülüğe karşı hayırla mukabele edenler ve kitabın bütününe îmân edenlerin elinden ve dilinden emin olunanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?”

Elbette. Elinden ve dilinden eminler ki davranışları onu gösteriyor. Düşmanlarını bile, kendilerine düşmanlık edenleri bile seviyorlar.

SORU: En’âm-97 ile Tevbe-100 arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP: En’âm-97’de Allahû Tealâ diyor ki:

6/EN'ÂM 97: Ve huvellezî ceale lekumun nucûme li tehtedû bihâ fî zulumâtil berri vel bahr(bahri), kad fassalnâl âyâti li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).

Ve kara ve denizin karanlıklarında (nefsin afetlerinin karanlığında) onunla yolunuzu bulmanız (hidayete ermeniz) için yıldızları (nebîler, resûller, mürşidler) kılan O’dur. Bilen bir kavim için, âyetleri detayları ile açıkladık.


ve huvellezî ceale lekumun nucûme li tehtedû bihâ fî zulumâtil berri vel bahr(bahri): Ve kara ve denizin karalıklarında (yani nefsin afetlerinin karanlığında), onunla yolunuzu bulmanız, hidayete ermeniz için yıldızları kılan odur.

Bunlar nebîler, resûller ve mürşidler.

“kad fassalnâl âyâti li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne): Bilen bir kavim için âyetleri detayları ile açıkladık.” diyor Allahû Tealâ.

Tevbe-100:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri: O sabıkûn-el evvelîn var ya onların bir kısmı muhacirîndendi, bir kısmı da ensardandı.
(Yani Medine’deki yardımcılar ve Mekke’den Medine’ye göç edenlerdendi).
vellezînettebeûhum bi ihsânin: Bir de onlara ihsanla tâbî olanlardandı.
radıyallâhu anhum ve radû anhu: Allah onlardan razıydı ve onlar da Allah’tan razıydılar.
ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru: Ve onlar için Allah, onlara altlarından ırmaklar akan cennetleri hazırladı.
fîhâ ebedâ(ebeden): Orada ebediyen kalacaklardır.
zâlikel fevzul azîm(azîmu): İşte bu fevz-ül azîmdir; en büyük mükâfattır.     

Burada Allahû Tealâ’nın kullandığı “fevz-ul azîm” tâbîri, sahâbenin de ister ensar olsun ister muhacirîn irşad makamına ulaştıklarını, yetmez; kendilerine tâbî olanların; tâbiîn adını alanların da irşad makamına ulaştığını, onların da Adn cennetlerinden faydalandıklarını ifade ediyor.

1. âyette ise Allahû Tealâ: “Kara ve denizin karanlıklarında (fizik vücudun da nefsin de karanlıklarında) onunla yolunuzu bulmanız, hidayete ermeniz için mürşidler kılan O’dur; yıldızları resûller ve mürşidler kılan O’dur.” diyor.

Öyleyse birbiriyle alâkalı iki âyet söz konusu.

Kardeşimiz; “En’âm-97 ile Tövbe-100 arasında bir ilişki var mı?” diye soruyor. Her ikisi de mürşidlerden bahsediyor.  

SORU: Hazreti Muhammed (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde: “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz.” buyuruyor.

Hadîsle âyetler arasında (En’âm-97 ve Tevbe-100) bir ilişki var mı?

CEVAP: Hadîsle âyetler arasında kesin bir ilişki var. Gökteki yıldızlar gibi sahâbe, hangisine tâbî olursanız sizi hidayete erdirir. Burada da zaten Allahû Tealâ: “Karanlıklar içinde yolunuzu bulmak üzere.” diyor. Dikkat edin ki kullanılan ifade: “li tehtedû bihâ: Onlarla hidayete ermeniz için.” Karanın ve denizin karanlıklarında; nefsinizin karanlıklarında, fizik vücudunuzun karanlıklarında.

SORU: Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde: “Mehdi (A.S) döneminde cahil, cimri ve korkak olan birisi, anında âlim, cömert ve korkudan emin olan birisi olacak.” buyuruyor.

Hûd-29’a göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler cahil, dileyenler âlim, Leyl-8’e göre ruhunu Allah’a vermek istemeyen cimri, Leyl-5’e göre veren cömerttir, Yûnus-62’ye göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler korkak, dileyenlerin korkudan emin olanlar olduğu söyleyebilir miyiz diyor?

CEVAP: Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne diyor? “Mehdi (A.S) zamanında cimri, cahil ve korkak olan birisi, anında âlim, cömert ve korkudan emin olacak.” buyuruyor.

Şimdi âyetlere bakıyoruz.   

Hûd-29:

<<11-29>>>
ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen): Ey kavmim, ben sizden mal istemiyorum (talep etmiyorum).
in ecriye illâ alâllâhi: Benim ecrim Allah’a aittir.
ve mâ ene bi târidillezîne âmenû: Ve Ben âmenû olanları yanımdan kovamam.
innehum mulâkû rabbihim: Onlar muhakkak Rabb’lerine mülâki olacaklardır.
(Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır.)
ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne): Ve lâkin Ben sizi cahil bir kavim olarak görüyorum.   

Burada Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin, âmenû olmayanların cahil olduğunu söylüyor. Âmenû olanlar cahil değil, cimri değil ve korkak değil.

Leyl-8:

<<<92-8>>>
“Ve kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse. ”

Leyl-8’de cimriler var. Leyl-5’de Allahû Tealâ diyor ki:

<<<92-5>>>
“Öyleyse kim verirse; ruhunu vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse ve takva sahibi olursa.”

Kim kendini müstağni görürse, Allah’a ihtiyacı yok görürse ve cimrilik ederse yani ruhunu Allah’a ulaştırmazsa, ulaştırmaktan kaçarsa. Ve kim de verirse takva sahibi olursa (fe emmâ men a’tâ vettekâ); ruhunu Allah’a verirse, ulaştırırsa, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse her birinde ayrı bir takvanın sahibi olur kişi.

Yûnus-62:

<<<10-62>>>
“Muhakkak ki Allah’ın evliyasına, dostlarına korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar, öyle değil mi?” diyor Allahû Tealâ.

“Onlara korku yok, onlar cesurdurlar.”

Âyetlerin hepsini okuduktan sonra suale tekrar dönüyoruz; “Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde Mehdi (A.S) döneminde cahil, cimri ve korkak olan birisi, anında âlim cömert ve korkudan emin olacak.” buyuruyor. Hûd-29’a göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler cahil, dileyenler âlim, Leyl-8’de göre ruhunu Allah’a vermek istemeyen cimri, Leyl-5’e göre veren cömerttir, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler Yunus-62’ye göre korkak, dileyenlerin korkudan emin olanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

 “Onlar korkudan emin olanlardır.” diyor. Bulundukları yer de tam o nokta; Allah’a ulaşmayı diledikleri nokta. “Onlar âmenûdurlar ve takva sahibi olmuşlardır.” diyor Allahû Tealâ, daha sonraki âyet-i kerimede. Yani korkudan emin oldukları yer, Allah’a ulaşmayı diledikleri nokta. Bu açıdan meselelerimize baktığımızda evet, cahil, cimri ve korkak olan birisi bu âyetlerin ışığında ilim sahibi.

Hud-29’da Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin cahil olduğunu söylüyor. Buradan dileyenlerin âlim olduğu teşhisi çıkıyor. Leyl-8, Leyl-5 ve Yûnus-62’ye baktığımız zaman muhteva tamamlanıyor. Cahil, cimri ve korkak olan kişi anında âlim, cömert ve korkudan emin olacak. Bir tek sebeple; Allah’a ulaşmayı diledikleri için.

SORU: Mu’min-83’de belirtilen ilmiyle övünenlerle ile Câsiye-23’de belirtilen bir ilim üzere dalâlette bırakılanlar arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Mu’min-83:

<<<40-83>>>
fe lemmâ câethum rusuluhum bil beyyinâti ferihû bimâ indehum minel ilmi: Onlara resûlleri beyyinelerle geldiği zaman yanlarındaki ilim sebebiyle ferahlandılar.
ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne): Onunla alay ettikleri; istihza ettikleri şeyler onları kuşattı.

Burada Mu’min Suresinin 83. âyet-i kerimesi, yanlarındaki ilim sebebiyle ferahlananlar olduğunu söylüyor.

Allahû Tealâ, Rûm-32’de ne diyordu?

<<<30-32>>>
“Sakın o müşrikler gibi olmayın ki onlar, fırkalara ayrılmışlardır, gruplar oluşturmuşlardır, hizipler oluşturmuşlardır. Her bir hizip kendi elindeki ile ferahlanırlar.”

Kim bu insanlar? Bunlar takva sahibi olmayanlar. Ellerindeki ile ferahlayan ve gidecekleri yer cehennem olanlar, şirkte olanlar.

Câsiye-23:

<<<45-23>>>
e fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu: O hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun?
ve edallehullâhu alâ ilmin: Ve Allah onları ilim üzere dalâlette bırakır.
ve hateme alâ sem’ihî: Ve onların işitme hassasını mühürler.
ve kalbihî: Ve kalplerini mühürler.
ve ceale alâ basarihî gışâveten: Ve onların basar isimli görme hassalarının üzerine gışavet çeker, perde çeker.
fe men yehdîhi min ba’dillâhi: Bundan sonra onları kim hidayete erdirir?

Bunları yapan kim? Sadece Allah.

“Sadece Allah onları geri çekebilir ve hidayete erdirebilir. Allah böyle bir şey yapmadığı sürece o insanlar hidayete asla ulaşamazlar.” diyor Allahû Tealâ.

e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne): Hâlâ düşünmez misiniz?

Öyleyse Mu’min-83’de belirtilen ilmiyle övünenlerle Casiye-23’de belirtilen bir ilim üzere dalâlette bırakılanlar arasında bir ilişki var mıdır? Vardır; kesin bir ilişki vardır. İki grup da dalâlettedirler. Hatta bir âyet de ilâve edebiliriz.

Allahû Tealâ Rûm-31’de diyor ki:

<<<30-31>>>
munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dönün. Allah’a yönel ve takva sahibi ol.
ve ekîmûs salâte: Ve namaz kıl.
ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne): Ve müşriklerden olma.

Müşriklerden olmayan kişi dalâletten kurtuluyor. Kim bu kişi? Allah’a yönelmiş olan kişi. Müşriklerden olmaktan kurtulan, takva sahibi olan kişi. Bir sonraki âyet-i kerimede müşriklerin standartlarını veriyor (Rûm-32). Bunların her biri Allah’ın yolunda fırkalara ayrılmışlardır, gruplar oluşturmuşlardır. Her biri kendi elindeki ile ferahlanırlar. Allahû Tealâ: “Onlar gibi müşrik olma.” diyor, müşrik olanların onlar olduğunu söylüyor.

İşte bu ilmiyle ferahlananlar, “Biz ilim sahibiyiz, biz atalarımızdan böyle gördük, biz putlara taparız.” diyen insanlar veya herhangi bir ilmin üzerinde olduklarını iddia edip de Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Şu anda dünyadaki durum böyle. Hristiyanlar da Yahudiler de ve İslâm’ın da büyük kısmı aynı statüde Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. “İlmi biz biliriz.” diyor ve Allah’ın ilim öğrettikleriyle de alay ediyorlar.

Öyleyse ilmiyle övünenlerle Câsiye-23’de belirtilen ilim üzere dalâlette bırakılanlar arasında bir ilişki var mı? Allahû Tealâ, aynı kişilerden bahsediyor. Bunlar Allah’a ulaşmayı dilemeyenler.

Allahû Tealâ, Rûm Suresinin 32. âyet-i kerimesindeki şirkte olanların da aynı statüde olduğunu söylüyor. Zaten Câsiye-23 de şirkte olan insanlardan bahsediyor. Burada bir şirk vardır. Neden? Hevalarını, nefslerinin afetlerini kendilerine ilâh edinenler yani ilâhı devreden çıkarıyor. El-ilâh; Allah’ın adı El-İlâhtır. O’nu emir ve kumanda mevkiinde olan Allah’ı devreden çıkarıyor, her günah işlediğinde nefsinin bir afetini O’nun yerine koyuyor. Ve her seferinde, her Allah’ın emrini çiğnemesinde bir şirk olayı ile karşı karşıya oluyor kişi.

SORU: Neml-80’de belirtilen ölülerle İsrâ-45, 46’da belirtilen kalplerinde engel bulunanlar arasında bir ilişkiden bahsedebilir miyiz?

CEVAP: Neml-80:

<<<27-80>>>
inneke lâ tusmiul mevtâ: Muhakkak ki sen ölülere işittiremezsin.
ve lâ tusmius summed duâe: Sen dua ettikleri zaman daveti işittiremezsin.
izâ vellev mudbirîn(mudbirîne): Arkalarına döndükleri zaman sağırlara işittiremezsin.

İsrâ-45:

<<<17-45>>>
“Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin, okuduğun zaman seninle ahirete, ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya, kıyâmet gününe inanmayanların arasına hicab-ı mesture kıldık. Gözlerinin üzerine görmelerini engelleyen bir perde koyduk.”

İsrâ-46:

<<<17-46>>>
“O’nu; Kur’ân’ı fıkıh etmelerine karşı (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerlerine ekinnet koyduk. Ve onların kulaklarına vakra kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına dönerler.”

Neml-80’de belirtilen ölülerle ki bu ölülerin iki özelliği var: “Ölüleri işittiremezsin, arkalarına döndükleri zaman sağırlara işittiremezsin.” Yani ölüler arkalarına dönen sağırlardır. İsrâ-45’de de: “Onlar nefretle arkalarına dönerler.” diyor.

Her ikisinde de sağırlar söz konusu. Allahû Tealâ: “Kulaklarına vakra (engel) koyduk.” diyor. Bu engel onların işitmesine mâni oluyor.

“ve fî âzânihim vakrâ: Kulaklarının içine vakra koyduk.” diyor.

Şimdi suale dönelim; “Neml-80 belirtilen ölülerle İsrâ-45 ve 46’da belirtilen kalplerinde engel bulunanlar arasında bir ilişkiden bahsedebilir miyiz?”

Çok yakın bir ilişki söz konusu. Her ikisinde de dönen insanlar var. Arkalarına nefretle dönenler var ve her ikisinde de sağırlar var. Bir yakın ilişkinin mevcut olduğunu söyleyebiliriz.

SORU: Muhammed-16’da belirtilen ilimden nasibi olmayanlarla İsrâ-45, 46’da belirtilen kişiler arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Muhammed-16’ya bakıyoruz:

<<<47-16>>>
ve minhum men yestemiu ileyke: Onlardan seni dinleyenler vardır.
hattâ izâ harecû min indike kâlû lillezîne ûtûl ilme mâzâ kâle ânifâ(ânifen): Sonra senin yanından çıkınca kendilerine ilim verilmiş olanlara: “O (peygamber) demin ne söylemişti diye alayla sorarlar (O Hazreti Muhammed ne söylemişti diye alayla sorarlar).
ulâikellezîne tabaallâhu alâ kulûbihim vettebeû ehvâehum: Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Ve onlar, hevalarına tâbî olmuşlardır.  

Bu İsrâ-45 ve 46’da belirtilen kişilerle Muhammed-16’da belirtilenler; dinledikten sonra hiçbirşey anlamadıkları kesin olduğuna göre Allah’ın kalplerini mühürlediği kişiler mi bunlar? Evet, kalplerini mühürlediği, kalplerinde ekinnet olan kişiler. Allahû Tealâ ekinneti kalplerine koyduktan sonra kalplerini mühürlüyor.

SORU: Bakara-62’deki 4 grubu kitap ehli olarak değerlendirebiliriz miyiz?   

CEVAP: Bakara-62:

<<<2-62>>>
innellezîne âmenû: Âmenû olmuşlar; Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir.
vellezîne hâdû: Onlar yahudilerdir.
ven nasârâ: Ve hristiyanlardır.
ves sâbiîne: Ve sâbiînlerdir.
men âmene billâhi vel yevmil âhiri: Allah’a âmenû olanlar; yevm’il âhire ve Allah’a da inananlardandır.
ve amile sâlihan: Ve salih amel işleyenlerdir.
fe lehum ecruhum inde rabbihim: Onların ecirleri Rabb’lerinin katındadır.
ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne): Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

Bu âyette işaretler çok. Burada âmenû olan 3 grup söz konusu; âmenû olan yahudiler, hristiyanlar ve sâbiînler.

Bunlardan;

men âmene billâhi: Allah’a âmenû olanlar, yevm’il âhire inananlar.
(Allah’a âmenû olanlar, ulaşmayı dileyenler, yevm’il âhire inanlar, Allah’a ulaşmaya, Allah’a ruhun ölmeden ulaşmasına inananlar.)
ve amile sâlihan: Ve salih amel işleyen.

3 faktör var. Bunlar sadece Allah’a ve Allah’a ulaşmaya inanmamışlar; aynı zamanda Allah’a ulaşmak üzere harekete geçmişler, mürşidlerine ulaşmışlar ve nefs tezkiyesi yapmaya başlamışlar. Salih ameller işliyorlar.

ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne): Ve onlar mahzun da olmazlar.

Bakara-62’deki 3 grup; yahudiler, hristiyanlar ve sâbiînler. Özellikleri, Allah’a âmenû olmuşlar, ulaşmayı dilemişler, yevm’il âhire inanmışlar; ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı inanmışlar.

“ve amile sâlihan.” Ve salih amel işliyorlar.
“Onların ecirleri Rablerinin yanındadır.” diyor. Ne demek bu? Allah’a doğru yola çıkmışlar. Rablerine ulaştıkları zaman Allah’ın katındaki ecri de alacaklar.

Allahû Tealâ: “Ve onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” diyor.

Burada kardeşimizin 4 grup demekten muradı; âmenû olanlar bir grup ama aslında yahudiler ve hristiyanlar ve sâbiînden âmenû olanlar. Kardeşimiz burada 4 grup görüyor. Gerçekten öyle mütâlea edilebilir.

innellezîne âmenû: Muhakkak ki onlar, âmenû olanlardır; yahudi olanlardır ve hristiyan olanlardır ve sabiin olanlardır.

“Onlar Allah’a âmenû olmuşlardır. Onlardan Allah’a âmenû olan ve yevm’il âhire inanan ve salih amel işleyenler için onların ecirleri Allah’ın katındadır.” diyor.

Bakara-62’deki grupların bir tanesi; âmenû olanlar. Bunlar da dâhil yevm’il âhire îmân etmeleri gerekiyor.

“Bu âmenû olanların, Allah ve resûlüne inananlar olup Allah’a ölmeden evvel ruhlarını ulaştırmayı dilememiş olanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?” diyor kardeşimiz.

Aslında biraz karmaşık bir âyet-i kerime. Ama kardeşimizin söylediği şekilde düşünebilir. Onlardan; hristiyanlardan, yahudilerden ve sâbiînden âmenû olanlar. Ya da âmenû olanlar, âmenû olanlar olarak hristiyanlar, yahudiler, sâbiîn. Bunlardan her kim Allah’a ve yevm’il âhire inanır ve ıslâh edici amel işlerse.

Öyleyse Allah’a ve yevm’il âhire âmenû olmak… Başlangıçtaki âmenû olanlarla Allah’a âmenû olanlar aynı kişiler değil. Başlangıçtakiler, Allahû Tealâ’nın, “innellezîne âmenû.” dediği; Allah’a inananlar. Âmenû olanlar ama Allah’a ulaşmayı dilemeden evvelki safha. Teşhis doğru, Allah’a ulaşmayı dilememişlerdir. Sonra onlar Allah’a âmenû oluyorlar, Allah’a ulaşmayı diliyorlar ve yevm’il âhire inanıyorlar; ruhun Allah’a ölmeden evvel ulaşmasına. Ve nefsi ıslah edici amel işliyorlar yani mürşidlerine tâbî oluyorlar.

SORU: Âli İmrân-113, 114’de bahsedilen kitap ehli olanlar, Bakara-62’de; 4 gruptan oluşanlar ve bunların arasında da mutlaka sizin öğrettiğiniz gibi Kur’ân’daki İslâmiyeti yaşayanların var olduğunu ispatlar diyebilir miyiz?

CEVAP: Âli İmrân-113:    

<<<3-113>>>
leysû sevâ’(sevâen): Ama onların hepsi bir değildir.
min ehlil kitâbi: Kitap ehlinden.
ummetun: Bir ümmet vardır ki.
kâimetun: Kıyamda durur.
yetlûne âyâtillâhi: Allah’ın âyetlerini okurlar.
(Kıyamda durup Allah’ın âyetlerini okurlar, tilâvet ederler.)
ânâel leyli: Gece boyunca, gece saatlerinde.
ve hum yescudûn(yescudûne): Ve onlar secde ederler.

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de hristiyanların ve kitap ehlinin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e düşmanca davranışlarından bahsediyor daha çok. Burada söz konusu olan sahâbe gibi gece kıyamda kalan, Allah’ın âyetlerini tilavet eden, secdeye kapanan bir ümmet.

Âli İmrân-114:    

<<<3-114>>>
yu’minûne billâhi: Allah’a âmenû olurlar; Allah’a inanırlar.
vel yevmil âhiri: Ve Allah’a ruhun ulaşmasına da inanırlar.
ve ye’murûne bil ma’rûfi: Marufla emrederler.
venhevne anil munkeri: Ve münkerden nehyederler.
ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti): Ve hayırlarda yarışırlar.
ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne): Ve onlar salihlerdendir.

Burada o noktaya ulaşmış olan birileri söz konusu. Âli İmrân Suresinin 113 ve 114. âyetleri Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında yaşayan kitap ehlini ifade ediyor. Bir kitap ehli var; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e düşman, Onu hristiyan yapmak için elinden gelen bütün gayretiyle çalışan insanlar. Ve dînlerinin doğru olduğunu, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yanlış yolda olduğunu iddia edenler.

Allahû Tealâ: “Onlarla sakın dostluk kurmayın. Sizi kendilerine benzetirler.” diyor. Bu âyette ise kitap ehlinin hepsi bir değildir. O kitap ehlinin arasında gece sabaha kadar kıyamda duranlar, secde edenler, Allah’ın âyetlerini okuyanlar, gece boyunca gece saatlerinde bunları yapanlardan bahsediyor Allahû Tealâ. Ve hep secdede olan insanlar.

İşaretlere bakıyoruz:

yu’minûne billâhi: Allah’a âmenû olurlar (Allah’a inanırlar.)
vel yevmil âhiri: Ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanırlar.

Burada Allahû Tealâ: “Hayırlarda yarışanlar da.” diyor. Yani irşad makamının sahibi olduklarına dair bütün delilleri koymuş. Demek ki onlardan da ehl-i kitabın arasında da mürşid seviyesinde olan insanların olduğu bu âyet-i kerimelere göre kesinleşiyor.

Kötülükten de alıkoyuyorlar, “ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti).” Hayırlarda yarış ediyorlar.

Âli İmrân-114’e göre bunların irşad makamının sahibi oldukları kesinleşiyor ve bu âyet-i kerime, onların Kur’an’daki İslâm’ı yaşayanlar olduğunu ispat ediyor. Yetmez, Kur’ân’daki İslâm’ı yaşadıktan başka irşad makamına ulaşmış olduklarını da ifade ediyor.

SORU: Bakara-55 ve 56. âyet-i kerimelerini açıklar mısınız? Bakara-56’daki belirtilen diriltmeyi izah eder misiniz?

CEVAP: Bakara-55:

<<<2-55>>>
ve iz kultum yâ mûsâ len nu’mine leke: Hani o zaman Ey Musa, biz sana inanmayız.
hattâ nerallâhe cehreten: Hatta Allah’ı açıkça görmedikçe.
fe ehazetkumus sâikatu: Bunun üzerine yıldırım yakalamıştı, ahzetmişti.
ve entum tenzurûn(tenzurûne): Ve siz de bunu görüyordunuz.  

Bakara-55’de diyorlar ki: “Biz Allah’ı açıkça görmedikçe Sana asla inanmayız.” Onun üzerine Allahû Tealâ onlara yıldırımlar gönderiyor.

Bakara-56:

<<<2-56>>>
“Sonra şükredersiniz diye ölümüzün ardından sizi tekrar diriltmiştik.”

Burada Allahû Tealâ, Hazreti Musa’ya inanmayan, ona kötü davranan ve “Allah’ı apaçık görmedikçe asla sana inanmayız.” diyen şımarık bir yahudi ırkından bahsediyor. Allahû Tealâ bunun üzerine onların üzerine yıldırımlar gönderiyor, hepsini öldürüyor. Ama ölümlerinden sonra Allahû Tealâ tekrar onları hayata geri döndürüyor. Hazreti Musa zamanındaki bir olay.

Tur dağını Allahû Tealâ yahudilerin üzerine kaldırıyor; Hazreti Musa zamanındaki bir başka olay. Allahû Tealâ gene yahudilere: “Zelil maymunlar olunuz.” diyor başka sebeple. Onları maymuna çeviriyor. Maymun nesillerini oluşturuyorlar. Ve yaptıkları büyük hatadan sonra Hazreti Musa Tur dağındayken buzağı heykeline tapan yahudileri Allahû Tealâ, Hazreti Musa ve Harun da beraber olmak üzere 40 yıl Konya ovası kadar bir yerde dolaştırıyor. Ekip biçmelerine müsaade etmiyor. Onları cezalandırıyor. Bıldırcınla kudret helvası veriyor sadece onlara. İsrail kavmi çok ceza almıştır. Ve peygamberler de başlangıçta hep o kavme gönderilmiştir.     

SORU: Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadî-i şerifinde: “İnsanlar üzerine öyle bir gün gelecek ki İslâm’ın yalnızca ismi, Kur’ân’ın ise resmi kalacaktır. Mescitler dış görünüşleri ile mamur fakat hidayetten mahrum kalacaktır. Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara geri dönecektir.” buyurmuşlardır.
 
Bu hadîs-i şerifi Kur’ân-ı Kerim ışığı altında açıklar mısınız?

CEVAP: “İnsanların üzerine öyle bir gün gelecek ki.” diyor. O günün özelliği hidayetin kalmamasıdır.

“Camiler mamur ama hidayetten mahrum kalacaktır. Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir.” Neden? Çünkü Allahû Tealâ, o devirden bahsediyor, Mehdi (A.S)’ın geldiği devirden bahsediyor. Hidayet tamamen kaybolmuş durumda. Hidayeti ihya etmek için çalışırken insanlar ona hep karşı çıkacaklar. Konunun en kötü tarafı, karşı çıkanların camileri dolduran dîn adamları olması.

Sevgili kardeşlerim, böyle bir güne ulaşmış bulunuyoruz. Biz, insanlara hidayete davet için hidayetin ne olduğunu açıklıyoruz. İhtarları gönderdikçe insanlar görüyorlar ki gerçekten Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de söylediği hidayet tamamen unutulmuş. İnsanlar hidayetin ne olduğunu şimdi daha yeni öğrenmeye başlıyorlar. Ama yıllardan beri hep inkâr ettikleri şeylerdi bunlar.

Allahû Tealâ: “Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir.” diyor. En korkuncu bu değil mi sevgili kardeşlerim?

Allah’ın Resûl’üne karşı çıkanların başında dîn adamları geliyor. Sahip oldukları ilmin gerçek ilim olduğunu zannediyorlar; oysaki Câsiye-23’deki ilim. Allahû Tealâ diyor ki:

<<<45-23>>>
“Onları ilimleri üzere dalâlette bırakırız.” diyor.

Özellikleri, Allah’a ulaşmayı dilememeleri; hatta insan ruhunun Allah’a ulaşmasına da bir kısmının inanmaması. İşte asırlardan beri bu insanlar kitaplar yazmışlar ve yazdıkları kitaplar hep Kur’ân’ın açıklamalarına ters düşmüş.

Duhân Suresinin 10, 11, 12, 13, 14. âyet-i kerimelerinde Allah’ın söylediği duhân, burada Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsinde fitne olarak anlatılıyor.

<<<44-10~14>>>
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki dîn konusunda bir sualler ve cevaplar faslı burada tamamlanıyor.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadeti hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

İmam İskender Ali  M İ H R