➤ }
Zikir ve Tesbih 01.04.1990
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 200528


SOHBETİN ADI: ZİKİR ve TESBİH
TARİHİ: 01.04.1990


İnsanların Allah'a doğru değil de şeytana doğru bir yol tutmaları anlamına geliyor. Dalâlette olanlar deyince; dalâlette olanlar mutlaka şeytana doğru yol tutanlar değil, Allah'a doğru bir yol tutamayan herkes dalâlettedir. Allah'ın gönderdiği hidayetçiye ki her devirde herkes için bir hidayetçi mutlaka vardır. Allah'ın gönderdiği hidayetçiye tâbî olamayan herkes dalâlettedir. Ama dalâlette olanların hepsi zülmanî yola girmiş olanlar değildir; bir insanın bilerek, isteyerek zülmanî yolu tutması lâzım. Bu insan tutarsa, işte transandantal meditasyona giriş, ondan sonra da şeytanın yolu olduğunu anladıktan sonra da o yolda ısrar ediş, işte bu açık bir şekilde şeytana doğru olan yolculuğu gösterir. 

“Ama kişi anlamazsa ne olur?” diyeceksiniz, anlamazsa da o kişi zülmanî yolu kendisine yol ittihaz etmiştir ve şeytana doğru bir yola çıkmıştır. Bu yol onu hangi şartların içinde olursa olsun, şeytana doğru yaklaştırır. Ve kişiyi şeytana ulaştırır. Buradan Konya'ya doğru giden bir otobüsün içine girdiğiniz zaman, ister o otobüsle Konya'ya gitmek için o otobüsün içine girin ister yanlışlıkla o otobüsün içine girin ama otobüs sizi Konya'ya götürür. Öyleyse bu istemeden hüsnüniyetle şeytanın yolunu seçmiş olanlar da o yolun gereklerine riayet ettikleri süreç içerisinde, yavaş yavaş zemin kattan aşağıya doğru olan bir yolculuğun içinde, şeytana doğru yaklaşacaklardır. Bir gün böyle bir yolda olduklarını fark edip de kendilerini durdurup Allah'ın yolunu seçebilirlerse elbette kurtuluşa ulaşırlar. Ama böyle bir seçim yapamadıkları takdirde mutlaka onlar şeytanın uşağı olacaklardır, şeytanın davetlisi olacaklardır ve şeytan mutlaka onları cehennemin en alt katına doğru götürecektir. Demek ki öyleyse dalâlette olan insanları iki büyük grupta topluyoruz.
 

1- Şeytanın yoluna girenler. Bunlar bilerek, isteyerek o yola girmiş olanlar. 
2- Allah'ın yoluna giremeyenler. Yani bir başka ifadeyle Allah'ın yoluna giremeyenlerden şeytanın yoluna da girmemiş olanlar.

Demek ki iki şekilde dalâlette bulunuyor insanlar: Şeytanın yoluna girenler veya giremeyenler. 


Konuyu sınıflarken baştan başlayalım. Hidayette olanlar ve dalâlette olanlar birbirinden nasıl ayrılıyor? Hidayette olanlar, hidayetçinin elini öperek Allah'ın yoluna girenlerdir. Giremeyenlerin, Allah'ın yoluna giremeyenlerin hepsi dalâlettir. Fakat dalâlette olanların hepsi şeytanın yolunda olup da şeytana doğru gidenler değillerdir, gayy yolunu seçenler değillerdir. Bir kısmı gayy yolunu seçmedikleri halde hidayette değiller. Neden? Allah'ın yoluna girmedikleri için, Allah'ın yolunu seçmedikleri için. 

O zaman dalâlette olanları da iki gruba ayırıyoruz: Bir, şeytanın yoluna girenler bir de girmeyenler. Ama şeytanın yola girmemek onları cehennemden kurtaramıyor. Ve hani, “Ben bir süre cehennemde yanarım, sonra çıkıp da cennete alınırım.” tarzındaki bir ifade de pek geçerli görünmüyor. Hani öyle bir olayla karşı karşıyayız ki; bir tek alternatif kalıyor geriye ama onun da mümkün olmadığını gördük. 


Ne demiştik vaktiyle? Hani kişi Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin yoluna girmek üzere hacet namazını kılmıştır ve mürşidini görmüştür ama mürşidine ulaşamadan rahmetli olmuştur. Acaba bu kişi cennete mi gider, cehenneme mi? Bir kişinin daha evvelki amellerinin onu cennete götürmesi asla söz konusu değil. Diyelim ki hacet namazını kıldı, gerçekten âmenû da oldu; son cümleyi söylememiş olayım, kişi ne yaptı? Allah'a inandı, arkasından dünya hayatında Allah’a ulaşmaya inandı, arkadan da farz olduğuna inandı ve diyelim ki hacet namazını kıldı, Allah da ona mürşidini gösterdi. Bu kişi cennete mi gider, cehenneme mi? Allahû Tealâ Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesinde diyor ki:

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.



“Bu yanımdakileri ben kovamam.” diyor, “Âmenû olanları koyamam.” diyor Hz. Nuh. Neden? Şartı var: “Onlar,” diyor “âmenû olanlardır.” diyor. “Ve” diyor, “mutlaka Allah'a ulaşacaklardır.” 

Şimdi Allahû Tealâ’nın mutlakiyet şartı 5. basamaktan başlamıyor, 3. basamaktan başlıyor. 3. basamaktan başlayan bir mutlakiyet şartı 5. basamağı hayli hayli içine alır, 10. basamağı mutlaka hayli hayli içine alır, 17. basamağı da mutlaka hayli hayli içine alır. Yani âmenû olan bir kişinin mutlaka Allah'a ulaşacağı Kur’ân-ı Kerim’imizde yer alıyor. Hangi şarta bağlı? Hayatta kalırsa. Yani öyle bir yere ulaşıyoruz ki; bu ulaştığımız noktada Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri ile ilişkinin kalbî olması yeterli görünüyor. Kalp açısından Allahû Tealâ… Ne demiştim? İsrâ-84 mü demiştim? İsrâ-84. Evet, İsrâ-84’e göre madem ki Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri… Ne demiştim? Kalbe bakar.

17/İSRÂ-84: Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî, fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ(sebîlen).

De ki: “Herkes kendi şekline (hüviyetine, karakterine) göre amel eder.” Öyleyse kimin daha çok hidayet yolunda olduğunu en iyi Rabbiniz bilir.



Mademki Allahû Tealâ kalbe bakıyor ve kalpte Allah'a ulaşmak arzusunu görmüyor ama başka bir şey görüyor; âmenû olmayı görüyor Allahû Tealâ. Zaten aslında çok büyük bir farklılık yok; yani kişi âmenû olmursa ne demek bu? 


1- Allah'a inanmış; tamam. 
2- Allah'a dünya hayatında ulaşmaya da inanmış. 
3- Önemli olan bu üçüncüsü: Allah'a ulaşmanın farz olduğuna inanmış kişi. 


Farz olduğuna inanan herkes, acaba Allah'a ulaşmak konusunda bir arzunun sahibi mi? Burada iç dünyamızdan bahsetmiştik: Akıl, ruh ve irade. İradenin devreye girmesi ne ifade ediyor acaba bize? İrade, zaten istek demektir lügat anlamı iradenin. Nefsin arzularına karşı koyan güç. Nefsin ondan evvelki arzusu neydi? Nefsin ondan evvelki arzusu yani o noktada arzusu; hâlâ ilişkinin şeytanla olan devamı. Yani şeytanla olan ilişkiyi devam ettirmek. İrade bunun karşısında bir güç olarak çıkıyor ve nefsi terbiye etmek için nefsin karşısına Allahû Tealâ dikiyor iradeyi.

Öyleyse Allah'a dönüş diye bir şey yoktur diyen nefsin karşısına dikilen irade, bir belirli maksadın organıdır. Maksat nedir? Akılla ruh aynı istikamette düşünüyorlar. Ruh neye göre programlanmıştı? Allah'a ulaşmak istikametinde programlanmıştı. Ruhun temeli bu, varoluş sebebi bu. Eğer ruhla akıl aynı paralelde ise akıl dünyada iken Allah'a ulaşmak diye bir şeyin varlığına kesin şekilde inanmışsa ve ruhla paralelse o zaman ruh nasıl Allah'a ulaşmayı arzu ediyorsa, akıl da ruh gibi o arzunun sahibi olmak durumunda. Neden? Aksi takdirde iradeyi yönlendirmesi söz konusu olmazdı. İradenin devreye girişi, nefsin Allah'a dönme istikametindeki negatif faktörünün önlenmesi istikametinde geçerli. Yani nefs istemeyecek ama irade onun karşısında onu isteğe zorlayacak, ona bir zor tatbik edecek, bir kuvvet tatbik edecek. Ve tatbik ettiği güçle onu Allah'ın istikametine döndürmeye çalışacak. Zaten arkadan Allah'ın yardımları geliyordu. Ne oluyordu? Kalbimize Allah hidayeti koyuyordu, hidayetten sonra da nefsler Allah’a dönmeyi ister hale geliyordu. 

Öyleyse böyle bir tatbikatta neyi görüyoruz? Gördüğümüz şu: Aklımız, ruh istikametinde bir bütünleşmenin içinde. Akıl ve ruh. Aralarındaki farklılık neydi? Şuydu: Ruh mutlaka Allahû Tealâ'ya ulaşmayı istiyor. Şartlar ne olursa olsun ona programlanmış, arzusu belli. Nefsle mücadelesi ve nefse verdiği azap bu istikamette geçerli. Ve artık akılla aynı paralelde ve bir ittifak hâsıl etmişler. Demek ki aklın gerçek arzuya ulaşması ve ikinci basamakta olmasına rağmen, 3. basamakta da arzudan yana payını almış demektir Allah'a ulaşmak istikametinde. İş birliği yapabildiğine göre ruhla, ruhun da mutlak talebi olduğuna göre -zaten temelinde bu var konunun; ruhun mutlaka Allah'a kavuşmak için programlanması söz konusu, o zaman aklımızın da ruh gibi bir talebin içinde bulunması söz konusu. 

Şimdi diyelim ki böyle bir talep yok. Yalnız başına, “Kim âmenû olursa o, mutlaka Allah'a ulaşacaktır,” âyet-i kerimesi bu konunun detaylarına bile girmeden bize bir işaret veriyor. Madem ki Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri'nin indinde âmenû olanlar yaşarlarsa mutlaka Allah'a ulaşacaklar; Allah'ın kalbe bakması sebebi ile. Öyleyse böyle bir kişi yaşasaydı mutlaka Allah'a ulaşacaktı, mutlaka el öpecekti, mutlaka Allah'a ulaşacaktı ve mutlaka sonuca gidecekti. Ama şimdi gelelim Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesine, Allahû Tealâ diyor ki: 

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.



“Kimin günahları ağırsa Biz,” diyor, “onu cehenneme atarız.” diyor 


Hadi bakalım şimdi ne yapacaksınız? Bir tarafta Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin âyet-i kerimesi açık ve kesin olarak bunu söylüyor, öbür taraftan da Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri diyor ki: “Kim âmenû olursa mutlaka Allah'a ulaşır.” İşte kişiyi mutlaka kurtaracak olan bu. Yani Allah'ın elinde olan ve Allah'ın herkesi kurtaracağı bir mutlakiyet sisteminin bu kişi için de geçerli olması. Ama o herkese bunu hediye edecek olan Allahû Tealâ, o kişiye o hayatı vermezse ne olur diye düşünüyoruz. 

Mademki Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri diyor ki, vaadde bulunmuş; “Mutlaka.” diyor, mutlakıyet getirmiş. Öyleyse burada bir özel olay var. Yani o kişi âmenû olunca mutlaka cennete ulaşacaktır. Çok galip bir ihtimalle de âmenû olanları Allahû Tealâ mutlaka mürşidine ulaştıracaktır, ondan sonra emanetini geri alacaktır. Çünkü burada görüyoruz ki yaşam, hayat olayı Allah'a ait bir olay. Allah'a ait olan bu olayda son sözü Allah söyler. Ve Allah, verdiği söze paralel olarak söyler bunu muhakkak. Âyet-i kerimelerin de dengede olması söz konusuysa o kişi mutlaka hidayete ulaşacaktır. 

Şimdi gelelim Ülker Hanım’ın söylediği olaya, çok önemli o olay. Bu sizin söylediğiniz olay, tıpkı Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesine benziyor. Onlar da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elini öpmüşler, Hucurât-14’ dekiler.

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

 
“Araplar dediler ki: ‘Biz mü’min olduk.’ Habîbim de ki: ‘Hayır, siz mü’min olmadınız, İslâm dairesine girdik.’ deyin ama mü’min olduk demeyin. Çünkü kalbinize îmân yazılmadı.”

Kâinattaki en büyük mürşid, Allah'ın yarattıkları mahlûkat arasındaki en büyük mürşid Peygamber Efendimiz (S.A.V). Onun elini öpenler bile Allahû Tealâ’ya ulaşmıyorlar. Öyleyse değil rüyada görmek, kendisini görmüşler. Ve en büyük olay tahakkuk etmiş, gitmişler onun elini öpmüşler ama mü’min olamamışlar. Çünkü kalplerinde âmenû olma olayı yok. Bu bahsettiğimiz kişiler de âmenû olsalardı, onlar mürşidlerini gördükleri zaman bir an bile dayanamazlardı. Hani ne zaman rüyada gördüler, ertesi gün sabahtan mürşidlerine ulaşmak isterlerdi daha, bir gün bile geçiremezlerdi. Ama kim rüyasında farzı misal bizi görmüşse, eğer el öpmek için birtakım tereddütlere sahipse o kişinin âmenû olmasından söz etmek mümkün değil. Allahû Tealâ'nın onlara gösterdiği ise onlar buna lâyık olduklarından değil, belki de onları bir imtihana sokmak için, asıl sebebi bilmiyoruz. Tıpkı o, 14. âyet-i kerimedeki el öpenler gibi. Belki de bunlar da el öpseler bu kadar zayıf bir olaydan hareketle, belki de aynı sonuca ulaşacaklar. Yani sadece kalpleri âmenû olmayacak îmân da yazılmayacak kalplerine ama el öpmüş olacaklar. 

İşte böyle bir olayda asıl önemli olan, insanın kalbi. Kalp, Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleriyle ilişkisini hangi istikamette sürdürüyor; işte bu önemli. Burada son derece açık bir olayla karşı karşıyayız Allahû Tealâ âmenû olanların hepsinin mutlaka Allah’a ulaşacağını ifade ettiğine göre bir kişinin âmenû olmasıyla, demek ki bu hedefe ulaşması birbirine paralel bir olay. 


Mademki ölüm kaderdir, mademki ölümde son sözü Allah söyler; öyleyse âyet-i kerimelerine ters düşen bir olayı Allah'ın yaratmaması söz konusu. Bu sebeple bilinmelidir ki; muhtemelen Allahû Tealâ o kişiyi vuslata kadar, …kadar bekletecektir. Ama diyelim ki yaşatmadı; yaşatmasa bile o kişi mademki Allah'ın indinde mutlaka Allah'a ulaşmayı farz ediniyor, iki devre arasında farklılık yok; o zaman Allah'a ulaşmış gibi bir… tâbî tutulması da son derece normal. Kişinin, belki bilmediğimiz başka bir âyet-i kerimede böyle olan insanların günahlarının affedildiğine dair bir âyet-i kerime var olsa gerek. 

Demek ki en kötü ihtimali düşünelim: Böyle bir insanı Allahû Tealâ cehenneme atsın, cehenneme attığı takdirde mutlaka cennetine alacaktır o hedefe ulaştığı için. Fakat o zaman bu âyet-i kerimeye ters düşen bir olayla karşı karşıyayız yani Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin 3. basamağa ulaşan herkesi Allah'a ulaşmış farz etmesi, Allah istikametinde aradaki bütün farklılıkların Allah tarafından vücuda getirildiğini söylemesi esasına dayanıyor. Öyleyse Allah, bu yükümlülüğü Kendi üzerine almıştır. Allah da diyor ki: “Benim verdiğim sözde hulf olmaz.” diyor. “Ben söz,” diyor, “söz vermişsem mutlaka,” diyor, “sözümü yerine getiririm.” diyor.

30/RÛM-6: Va’dallâh(va’dallâhi), lâ yuhlifullâhu va’dehu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

(Bu), Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

 

50/KAF-29: Mâ yubeddelul kavlu ledeyye ve mâ ene bi zallâmin lil abîd(abîdi).

“Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.”



Öyleyse bu kişileri Allahû Tealâ Kendisine vuslat olmuş addettiğine göre, değil vuslat olma; daha 5. kademede yani arzu kademesinde kişinin Allah’a ulaşması söz konusu olduğuna göre ve hidayet mutlaka insanların kalbine îmânın yazılması demek olduğuna göre, bu da o konunun içinde olduğuna göre şartları bir araya getirdiğimizde bir hüküm çıkartıyoruz ortaya. Hüküm açık ve kesin. Burada bir insan için eğer o hükmü yerine getirirse Allahû Tealâ’nın onu cennete alması lâzım diye bir sonuca ulaşıyoruz. 

Peki, nasıl izah edeceksiniz bakalım bana şimdi, Mu’minûn Suresinin 17. âyet-i kerimesiyle… 103. âyet-i kerimesiyle bu konunun ters düşmediğini? Orada, “Günahları fazla olanları cehenneme atarız.” diyor Allahû Tealâ.

…çok mantıklı izahat. Ama peki o kişi, şimdi detaylara giriyoruz yavaş yavaş, bakalım nereye varacağız? Kıyâmet günü hayat filmi oynayacak. Hayat filmi kronolojik sıra içine, tarih sırasına göre oynayacak ama hayat filminin sonunda bakacak ki kişinin günahları sevaplarından fazla. O zaman ne olacak acaba? 


-Efendim, oruçlar mı? Oruçlar da insanın hayatında yaşadığı her şey de derecat itibarıyla o filme alınmış durumda. Peki biz, ...Allahû Tealâ yapar mı?

 

…Bir âyet-i kerimeye dayandırdı mı bunu?


Öyleyse varmak istediğimiz nokta buydu burasıydı. Konunun önemli olan noktası burası. Peki Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri affı kuluna tebliğ etmez; “Ben seni affettim.” diye bir mecburiyeti yoktur Allahû Tealâ’nın. Ama mademki sözü var: “Âmenû olan kişi mutlaka Allahû Tealâ’ya ulaşacaktır.” Yani bu ne demek? Âmenû olan kişi Allah'a ulaşmayı hak etmiştir demek. Gerçekten âmenû olup olmadığını ise yalnız Allah biliyor. 

Öyleyse Allah'ın âmenû olmuş kabul ettiği kişi, gerçekten âmenû olmuştur. Yani Allah'a vuslat olmaya Allah'ın indinde liyakat kazanmıştır. Ve önemli olan liyakattir burada. Liyakat varsa Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri ona, o af müessesesini mutlaka uygulayacaktır ve o kişide bir sonuç husule gelecektir. Yani kıyâmet günü onun amel defteri açıldığı zaman, hayat filmi oynadığı zaman mutlaka sevapları günahlarından fazla olacaktır. Allahû Tealâ aradaki farkı o kişinin liyakati var diye ve kalbinde bu gerçek var diye affetmiş olacaktır. 


Bunun için Allahû Tealâ: “Herkes affımdan emin olsun.” diyor. “Hiç kimse affım konusunda tereddüt etmesin.” Tabii affı da şarta bağlamış. “Ama” diyor, “şeytan da sizi Allah nasılsa affeder diye günahlara saptırtmasın.” diyor.

39/ZUMER-53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).

De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."


35/FÂTIR-5: Yâ eyyuhen nâsu inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yegurrennekum billâhil garûr(garûru).

Ey insanlar! Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.



Yani bir insan düşünün: “Ben şimdi falanca günah işledim.” diyor, “Allah nasılsa beni affedecek.” Af diliyor Allahû Tealâ'dan, “Affetmiştir.” diyor. Arkadan aynı günahı bir daha işliyor. Sebep nedir? “Bir defa daha affeder,” diyor, “Allahû Tealâ.” Diyelim ki Allahû Tealâ gene affetti, o kişi bu afları mutlak sayıp günahı işlemekte affı bir vesile olarak kullanıyor. İşte Allahû Tealâ buna karşı. Günah işlemekte affın bir vesile, günahın işlenmesinde bir vasıta olması Allah'ın istemediği bir şey. Onun için Allahû Tealâ’nın affının şartları var. Allahû Tealâ'nın affı sağlam şarta bağlanmış. Kim, o günahı bir daha işlememek konusunda kalbî bir temayülün sahibi ise ancak o kişinin günahlarını affediyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse: “Allah beni nasıl olsa affeder, ben tekrar aynı günahı işleyeceğim.” diye, temayülü bu olan kişi, günahı işlemek temayülünde olan bir insandır, işlememek temayülünde olan insan değildir. Öyleyse o kişinin günahlarının affı da Allahû Tealâ’nın indinde söz konusu değil. 

Demek ki bir kişi günahları işlememek konusunda bir talebin sahibi ise, kalbî talebi o istikamette ise ama bütün gayretine rağmen gene günah işlemişse Allahû Tealâ onu gene affedecektir. Ama bir kişi, “Allah beni nasılsa affediyor, affedeceği kesin.” diye, “Bugün günahı işlerim,” diyor, “bu gece Allah'tan af dilerim.” Diliyor, “Affetmiştir.” diyor. Ertesi gece, “Allah nasılsa gene beni affeder.” diye bir daha aynı günahı işliyor, ertesi gün bir daha işliyor. Kişinin böyle bir günah silsilesi içinde bulunması, Allah'ın uygun gördüğü bir şey değil. Kişi günahı işleyebilir, zaten Allahû Tealâ’nın günahlar konusunda son derece açık bir âyet-i kerimesi var, diyor ki: 

“Ey sahâbe!” diyor, “eğer sizler hiç günah işlemeyen bir kavim olsaydınız, Allahû Tealâ sizi toptan ortadan kaldırırdı; günahlar işleyen ama bu günahların karşılığında da o günahları tekrar işlememek üzere bir kanaat sahibi olan ve günahları konusunda Allah'tan mutlak af dileyen bir kavmi getirirdi,” diyor, “yerinize.” 

Ve bu aslında çok açık bir olay. Neden açık? Biz insanlar her zaman Allah'a muhtacız. Günah işlemeyen insan belki de ne düşünür? Bir gururun içine girer: “Ben günah işlemiyorum. Hâşâ Allah'a ihtiyacım yok.” gibi bir ters davranışın, kalbî davranışın içine girmesi Allah'ın hiç istemediği bir şeydir. Allah'ın istediği tek şey var; bizim mutluluğumuz, bizim saadetimiz için Allahû Tealâ bütün yolları göstermiş. 

Kim saadetin dışına çıkar, mutsuz olur? Allah'a ihtiyaç duymadığını zanneden bahtsızlar, zavallılar. İşte şeytanın yoluna girenlere şeytan hep bunu vermek ister, bu hedefi vermek ister. Onlara der ki: “Sen falan falan duaları oku, sonucun bu olduğunu göreceksin.” Kendisinin de şeytanın da yardımıyla kişi o sonuca ulaşınca ne düşünür? “Demek ki kudret bende.” diye düşünür insan. Kudretin kendisinde olduğunu düşünen insan da öyle olduğunu zanneden insan da Allah'a karşı muhtaç olma duyarlılığını kaybedecektir zaman içerisinde. Böyle olunca ne olacaktır? Allah'ın, Yüce Yaratıcının bizden istediği şey olan O’na muhtaç olma durumumuz ortadan kalkmış olacaktır. 

İşte o zaman o insan şeytanın oyuncağı olur ve devre dışı kalır. Sahâbedeki mutluluk, huzur o kişi için hiçbir zaman geçerli olmaz. Şeytanın yolu sadece insanlara mutsuzluk ve huzursuzluk getirir. Allah'ın yolu da bütün insanlara yalnız saadet getiren bir temel faktördür. Bütün bunlar Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretlerinin indinde hep güzel şeyler. Yani Allah'ın yanında oluş, yola çıkış, Allah’a vuslat oluş, arkadan kemal derecelerinde ilerlemeler; hep Allah'ın bizden istediği mutluluğumuzun birer parçası. Kötü olan şeyler ne? Şeytanla olan ilişkiler. Kim şeytanın yoluna girmişse o kişi kendi mutluluğunu eliyle kapatmıştır. Artık o kişinin mutlu olması söz konusu değildir. Ve hep huzursuz bir dünya hayatını yaşayacaktır. Yetmez, ölümden sonra da mutlaka cehenneme gidecektir o kişi. Kurtuluş onun için söz konusu değildir. 


Zülmanî yolla Rabbanî yol birbirinden bu kadar açık ve kesin bir biçimde ayrılıyor. Bu ayrılma, insanları saadet yerine mutsuzluğa ve karanlıklara götürüyor. Öyle ki bu zülmanî yolda 7. kademeye ulaşan kişi, 7. şuur kademesine ulaşan kişi cehennemin en alt katına ulaşmış oluyor. O kişinin ulaştığı yerde yalnız karanlıklar var, yalnız hüzün var ve yalnız mutsuzluk var. Ve bu zavallı insanların hiç birisini mutlu olarak göremezsiniz. Hepsi sinirlidir, asabidir ve konuştuğunuz zaman zaten derhal hissedersiniz. Hele Rabbanî yolda olanlar, zülmanî yolda olanlarla karşılaştıkları zaman bunu net olarak hissederler. O insanların titreşimi kendilerine tam negatif gelir, ters gelir. 


Sizler, Allah'ın tayin ettiği bir mürşide tâbî olduğunuz için bütün titreşimlere sahipsiniz. Yani sizin frekansınız mürşidinize...

Onun için mürşidin ruhu, gerçek bir mürşidin ruhu mutlak koruyucudur ve mutlaka reflekte eder; şeytandan gelen bütün karanlıkları ve onun negatif dalga boylarını. Böylece hep insanlar fiziğin ötesinde birtakım bilmedikleri şeyler olduğunu unuttukları için mutsuzlar, huzursuzlar. Hep şu dünyayı görünen şeylerden ibaret sanan zavallılar onlar, pozitivistler yani maddeciler. Bilmiyorlar ki madde adını verdikleri şeyin temelinde maddenin karşıtı da var. Bir gün bunu öğrendikleri zaman zaten maddecilik iflâs edecek. Zannediyorum ki ilmin bugünkü aşamasında artık Allah'a inanmayan adam herhalde kalmamıştır. 


Yani dikkat edin, ateist dediğimiz, “Allah yoktur.” diye hâşâ iddia eden insanların başları sıkışmaya görsün, bakın nasıl Allahû Tealâ’ya yalvarıyorlar. Sığınacakları hiçbir mercii kalmadığı anda, bir büyük problemin onları kuşattığı anda hemen hepsi Allah'a müracaat ederler. “Ateistim mateistim” diye kafa tutarlar herkese ama neticede bir büyük derde müptela oldukları an başvuracakları tek makam vardır: Allah. Ve şu dünyada ilim adına dünya nereye gelmişse bu ilmin içerisinde bilelim ki; insanlar Allah'a daha çok yaklaşacaklardır. 


İlmin en üst boyutlarına çıkan herkes, Kur’ân-ı Kerim'in kendileri için ne kadar büyük bir bilgi hazinesi olduğunun farkına varanlardır. Onlar… enine boyuna yaşamak mecburiyetini en çok duyanlardır. Alternatifleri yok. Vardıkları her noktanın ötesinde Allah'ın daha üstün bir bilginin sahibi olarak bütün insanlara güzellikleri sunmuş olduğunun en çok bu insanlar farkındadır; ilmî araştırmaları üst boyuta kadar götürebilen insanlar. Bakıyorlar ki vardıkları her noktanın ötesi var. O ötesi olarak düşündükleri yere varabilseler görecekler ki; ondan da ötesi var. Daha öteye varsalar görecekler ki; ondan da ötesi de var. Ve bir sonsuzluk içinde Allah'a karşı duydukları evvelâ soru işaretiyken, bir sevgiye ama daha sonra mutlaka devam ederlerse hayranlığa dönüşecektir bu olay. Ve Allah'ın üstün, sonsuz dehasının biz insanlarla mukayese edilmesinin mümkün olmadığını; O’nun sonsuz, eksiksiz, mükemmel ilmin sahibi olduğunu, biz insanların da her zaman eksik olduğumuzu düşünecekler. İşte son derece açık bir gerçek: Filozofîler, Kur’ân-ı Kerim. Biliyorsunuz bütün filozoflar aralarında hep kavganın sahibidirler. Çünkü hepsi aklın ürünlerini sergilemektedirler. Aklın belli bir seviyesi olduğunu düşünür, şu tavana kadar. Ama Allah'ın ilmi o seviyenin mutlaka ötesindedir.

Onun için Allahû Tealâ: “fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne)” dediği zaman, yani: “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” dediği zaman, o insanlara şunu söylüyor: “O zikir ehli var ya,” diyor, “onlara bu tavanın ötesinden,” diyor, “bilgileri ulaştırırım Ben. Onlar kendi akıllarının mahsullerini değil, Bizim kendilerine ulaştırdığımızı yani o tavanın ötesini size söylerler.”


21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.



Onun için insanlar ne kadar gayret sarf etseler, sadece ve sadece akıllarının müsaade ettiği kadarını vücuda getirebilirler. O kadar güçtedirler ve ondan ötesi onlara ait değildir. Ama kim zikir ehli olmuşsa, Allahû Tealâ ile konuşuyorsa, Allah'tan ilham alıyorsa o kişi bu tavanın ötesinde bir şeylere her zaman Allah tarafından sahip kılınır. Kişi kendisinden bir şey yapamaz hep Allah'ın kendisine ihsanlarıyla hareket eder. Ama dikkat edin ki; burada liyakat asıldır. Allahû Tealâ o kişiyi ona lâyık kılmıştır ve liyakatinin karşılığında hep verecektir. 

İşte biliyorsunuz ki şeytan da bir takım negatif şeylerin, isditraçların sahibidir. Mesela şimdi şeytan adını kullandım ya, bizi net olarak duyuyor. Yetmez, görüyor da. Yani bu sahne şu anda şeytan tarafından tam olarak gözlem altındadır. Ama Zeki Hocanın tabirini hatırlayalım: “Görebilir de duyabilir de ama...”  Burayı geç mesela, söyleyemedim ama hepiniz biliyorsunuz yani ne dediğini, belki duymayanlar var. O zaman söyleyelim, Zeki Hoca diyordu ki: “Pok bile yiyemez.” diyordu iblis için. Onun için duyar, görür ama siz ona yetki vermedikçe, müsait olmadıkça şeytan size hiçbir şey yapamaz. Şeytanın sultası hiç kimse üzerinde hükümran değildir; kişiler o konuda bir eğilimin sahibi değillerse. 

İşte bahsettiğimiz, konumuzun başında bahsettiğimiz transandantal meditasyon gibi olaylar insanları şeytanla olan iş birliğine götüren faktörler. İnsanlar, şeytana kendilerini kendileri götürüp teslim ediyorlar bu zülmanî yolda. İşte aldatıcılar, şuur kademelerini insanlara empoze etmeye çalışanlar bilmeden onlara yollarının yanlış olduğu konusundaki kozları da veriyorlar. Ama o zavallı insanlar bu anlattığım ilimden nasiplerini alamadıkları için aşağı doğru giden bir yolun kendilerine zararlı olduğunu, zülmanî olduğunu bilemiyorlar. Hatta aşağı yolla, aşağı giden yolla yukarı giden yolun farklılığını dahi bilemiyorlar. Onlara göre sadece kendilerine bir kelime verilmiştir; o kelimeyi düşünmelidirler. Bu kelime onları rahatlatacaktır diye bir genel eğilimin içinde oluyor zavallı insanlar. Ama her geçen gün, yola devam ettikçe şuur kademelerinin aşağı doğru indiğini fark edemiyorlar. Fark etseler de zaten bunun negatif bir şey olduğunu bilemiyorlar. Karanlıkları da gene üzerinde durulur bir şey olarak düşünüyorlar. Hâlbuki karanlık şeytanın simgesidir. Söylemiştim, Sidretül Münteha’da nasıl ışık saçan güneş gibi bir ağaç varsa, üzerinde Kur’ân-ı Kerim âyetleri olan; 6213 yaprağında, aşağıda da aynı ağaç var, aynı görünümde. Fakat bu seferki ağaç karanlık ve etrafa karanlık saçıyor, ışık saçmıyor. Onun için ağaç da karanlık, çevresi de karanlık. Yukarıda ağaç da aydınlık, çevresi de aydınlıktır. 

İşte böylece 7 katlık bir yol, Allah'a ulaştıran Rabbanî yol; 7 katlık bir ikinci yol, şeytana ulaştıran zülmanî yol. Birinin adına Allahû Tealâ, “hidayet yolu” diyor. Birinin adına, “dalâlet yolu” diyor. Birinin adına “Rabbanî yol” diyor. İkincinin adına, “zülmanî yol” diyor. Birinin adına “irşad yolu” diyor, ikincinin adına “gayy yolu” diyor. Ve hep aynı şeylerden bahsediyor Allahû Tealâ. İrşad yolu mu? Sıratı Mustakîm. Hidayet yolu mu? Sıratı Mustakîm, Allahû Tealâ’nın bütün güzelliklerine ulaştıran yol mu? Sıratı Mustakîm. 

Gayy yolu şeytana ulaştıran yol. Dalâlet yolu eğer bir yolsa, tutulan bir yol söz konusuysa gene şeytana ulaştıran yol. Sıratı cehîm; cehenneme ulaştıran, şeytana ulaştıran yol. Hep aynı şeyler. İnsanların mutluluğa ulaşmasını temin eden bir yol, insanların mutsuzluğa ulaşmasını temin eden bir başka yol. Ve bu iki yol birbirinden temelde büyük farklılıklarla ayrılmış. Şimdi Rabbimizi düşünün: O, yalnız ve yalnız sizin mutlu olmanızı istiyor. İşte bütün istediği bu kadar. Ama şartlı bir mutluluk mu? İnsan o zaman bir mahlûk olduğunun idrakine varacaktır. Şartlı diyoruz neden? Çünkü Allah'ın emirlerini yapmadan, Allah'ın emirlerini yerine getirmeden hiç kimse mutlu olamaz. 


Mutlu olmak, Allah'la en güzel ilişkilerin kurulmasına bağlıdır. Mesela Allahû Tealâ size zikir yapmanızı emrediyor; zikir yaptığınız zaman zikir saatleri içinde, zikir dakikaları içinde mutluluğu yaşayacaksınız. Tabii zikir deyince sadece parmağınızın hareketi değil, parmağınızın hareketi ile içinizden “Allah” kelimesinin geçmesi. Yetmez, Allah'ı düşünmeniz. Üç tane temel şartın bir arada olması lâzım. Ve eğer sadece parmaklarınız hareket halinde ve siz de içinizden “Allah” diyorsanız; bu zikir elli olmanızı ifade eder. Ama hem parmaklarınız harekette hem “Allah” kelimesini kullanıyor; birbirinin ardından tekrarlıyor hem de aynı zamanda Allah'ı düşünüyorsanız; işte bu yapmanız lâzım gelen daha güzel bir olgu. 

Daha bunun ötesinde ne var? Rüyetullah olanların, Allah ile olan derin ilişkileri var onlar hem parmakları hareket halindedir hem “Allah” kelimesini tekrar ederler hem de Allah'ı görürler. Allah'ı düşünmek ve görmek 4 tane olayı iç içe sergilemek demek. Zaten rüyetullah olan kişi mutlaka daimî zikre ulaşmıştır. Onun için mutlaka elleri tesbihte değildir ama bu bir şeyi değiştirmez. Çünkü tesbih çekmek onların simgesi değildir. Onlar için söz konusu olan şey, kalplerinin atışlarına uygun “Allah” kelimesinin sonsuz tekrarlarıdır. Bunu yaparken hep Allahû Tealâ karşılarındadır. Nereye baksalar, hem baktıkları yerde bu gözleriyle görürler hem de Allah’ı baktıkları her yerde ama gönül gözleriyle görürler. 


Öyleyse gözün, dünya gözünün, baş gözünün istikamet değiştirmesi o insanlar için bir şey ifade etmez. Allahû Tealâ size bakarken, O hep Kendisini gösterir. Kime bakarken olursa olsun, Allahû Tealâ Kendisini gösterir. Ve karşılarında bir duvar olsa, karanlık olsa hiçbir şey değişmez; hep Allahû Tealâ onlara görünür. 

Öyleyse öyle bir zikir ki Allah'ın İsmi’ni zikretmek, tekrar etmek, Allah’ı düşünmek, düşünürken de Allahû Tealâ’yı görerek yaşamak; işte o insanların, hikmet sahiplerinin Allah’tan aldığı hediyeler. Elbette bildiğiniz gibi böyle olan insanlar için bir mutsuzluk, bir huzursuzluk söz konusu değildir. Allahû Tealâ muhakkak ki her şeyi en güzel biçimde dizayn etmiştir. İnsanlar için hep saadet, hep mutluluk, hep en güzele doğru dönük olmak söz konusu. Ve insanlar ancak Allah'ın kendilerine verdiği reçeteyi tatbik mevkiine koyabilirlerse, uygulayabilirlerse o zaman bu mutlulukları yaşarlar.


Öyleyse saadet bedava bir olay değil, Allah'ın emirlerine mutlak itaati gerektirir. Her kim o sonsuz itaatin gereğini yapıyorsa, işte o kişi bir sonsuz saadetin de sahibi olacaktır. Sonsuz saadetin dünya üzerindeki işareti sonsuz zikirdir. Söylemiştik ki siz Allah'ı ne kadar seviyorsanız, Allah da sizi o kadar sever. Söylemiştik ki siz ne kadar zikrediyorsanız, Allah'ı o kadar seversiniz. 

 

Öyleyse bir günün ne kadar çoğunu zikirle geçirirseniz, Allahû Tealâ'nın size olan sevgisi düne göre o orandadır. Ne demek istiyorum? Yani bir insan düşünün: 2,4 saat zikir yapıyor günde; bu 24 saatin tam onda biridir. Allah'a karşı olan sevgisi, daimî zikir yapanlara göre onların onda biri kadardır. En az zikir yapan, hiç zikir yapmayan için …sevgi sıfıra doğru iner ama hiçbir zaman sıfır olmaz. Allah'ın sevgisi herkes için bir zerre de olsa mutlaka vardır. Allah herkesi sever ve herkesin mutlu olması ve cennete gitmesi dileğiyle o istekle yaratır insanları. Ama insanlara serbest irade vermiştir, dolayısıyla insanlar o serbest iradelerinin gereğini sergileyeceklerdir. Ve ulaştıkları hedef de bu serbest iradelerinin gereğinin onlara sağladığı kadardır. Ne yapmışlardır? Hangi ibadetleri nasıl yapmışlarsa kazandıkları onlara paraleldir. Hangi günahlardan nasıl sıyrılmışlarsa kazandıkları derecat da onlara göredir. Ve bu insanlar böylece Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri ile kendi aralarında bir bütün oluşturmaktadırlar. Bir gün daimî zikre ulaştıklarında işte o ulaşması düşünülen bütün tahakkuk etmiş olacaktır. Hep bütüne doğru bir yolculuk, zaman parçaları içinde hareket ve gidiş.


Öyleyse unutmayın ki Allah var, bir de siz varsınız. Ama eğer bu açıdan meseleyi yerli yerine oturtmak istiyorsanız başka hiç kimsenin olmadığını düşünün. Eğer Allah varsa ve bir de siz varsanız, bunu yerli yerine oturtabilirseniz o zaman muhatabı ortadan gerçekten kaldırmış olursunuz. Hiç kimse nefsinin hangi davranışını sergilerse sergilesin, size karşı bir davranış biçimi içinde düşünmemiştir Allahû Tealâ onu. Sadece her insan size bir hayır getirmenin standartları içinde vardır. Kim olursa olsun, size karşı nasıl bir davranış biçimi sergilerse sergilesin o kişi, size yalnız iki şey sağlar -Allah'ın da zaten muradı budur- ya bir fayda sağlar ya da bir hayır sağlar. Ve Allah'ın gözünde bu ikisinin dışında hiçbir olay yoktur. Ama insanların gözünde vardır, çünkü insanlar olayları, başkalarının kendilerine yaptığı olayları fayda olarak veya zarar olarak mütâlaa ederler ve bütün problem de bundan çıkar. 

Zarar nefsimizin bize gösterdiği bir tuzaktır. Allahû Tealâ neye müsaade etmişse söylediğim gibi sadece iki maksatla müsaade etmiştir. Size bir tesir yapacak olan herhangi bir şeyi sizin üzerinizde tatbik eden kişi; yani yaptığı fiille sizin üzerinizde bir tesir vücuda getiren kişi size sadece iki şey yapabilir:
 

1- O fiili ile size bir fayda sağlar. 
2- O fiili ile ya da başka bir fiiliyle size bir hayır sağlar.

 

Ama söylediğim gibi nefsinize göre fayda veya zarar vardır. Biliyorsunuz ki fayda kanadında bir değişiklik yok; her ikisinde de nefs özellikle faydayı müspet telakki eder çünkü kendisine bir pay, bir hediye verildiğinde bir insan eğer ne kadar nefsi varsa o hediye konusunda o kadar sevincin sahibidir. Ama öyle bir gün gelecektir ki, faydalarla hayırlar arasında bir farklılık görmeyecektir insanoğlu, ikisi de onu etkilemeyecektir. Öyle bir noktaya da hikmet sahibi olduğunuz zaman ulaşacaksınız. Eğer daimî zikrin sahibiyseniz, Allah'ın size insanlar tarafından gönderdiği o şeyler, faydalar sizi sevindirmez. Allahû Tealâ’ya şükredersiniz, hamd ersiniz ama bir sevinç, nefsin unsuru tahakkuk etmez. Ayrıca onların size ulaştırdığı zarar adı verdiğiniz sistem, sadece hayır oluşturan insanlar olarak düşünürsünüz onları ve onlara karşı bir muhabbet beslersiniz. Onlara söylediğiniz şey: “Allah sizden razı olsun,” tarzındadır.

 

Öyleyse şu hissiyat dediğimiz sistemi negatif ve pozitif açıdan devre dışı bırakabilmeniz, ancak daimî zikre ulaştığınız zaman mümkündür. Yani kederlerin ve sevinçlerin sizi başkaları gibi etkilemeyeceği bir limana sığınmanız lâzım. İşte o liman sonsuz zikir limanıdır. Sonsuz zikirle Allahû Tealâ ve Tekaddes Hazretleri’nin oluşturmak istediği bir insan tipini artık canlandırıyorsunuz. Orada siz varsınız ve Allah var. Ve bilirsiniz ki sadece Allah'ın müsaade ettiği şeyler oluşabilir. Hiç kimse Allah bir şeye müsaade etmedikçe size o şeyi tatbik edemez. Eğer ediyorsa Allah'ın muradının ne olduğunu gerçekten yerli yerine oturtun. Allah ya size bir fayda sağlamak istemektedir ya da size bir hayır sağlamak istemektedir. 


Olayları böyle düşünebildiğiniz zaman nefsiniz olsa da huzursuzluk duymazsınız. Size verdiğim ölçü hep aynı. Diyorum ki: Eğer siz hikmet sahibi olsaydınız ne yapmanız lâzım gelirse onu düşünün ki bu ne demek? Eğer siz ruhunuzun emrinde olsaydınız, ne yapmanız lâzım ise onu düşüneceğiz. Bir insanın hikmet sahibi olmasıyla ruhunun emrinde olması aynı şey. Neden aynı şey? Çünkü hikmet sahibi olan kişi daimî zikrin sahibidir. Daimî zikrin sahibiyse mutlaka o kişide nefsinin bütün afetleri yok olmuştur, ruhunun hasretleri de gelip onun nefsine yerleşmiştir. Öyleyse o kişinin nefsi ruh hüviyetine bürünmüştür. Nefsinin bu hüviyete; ruh hüviyetine bürünmesi aslında Allah’ın bir ihsanı. O kişi artık her şeyi güzel olarak görür ama nefsinin bu iniş çıkışları artık eskisi gibi değildir. Sevinilecek olan şeyler de onu başkaları gibi büyük sevinçlere gark etmez. Çünkü bilir ki her şey Allah'ın zaten bir imtihanıdır. Başkalarının üzülmesi lâzım gelen şeyler de Allah'ın bir imtihanıdır. Başkalarının çok sevinmesi gereken şeyler de Allah’ın bir imtihanıdır. Allah ile olan ilişkilerinde de o kişi doğruyu ve Allah'ın kendisine söylediklerini bilir. Zaten hissiyatı Allah’ın kumandası altına girmiştir. 


İşte böylece bütün güzellikler o insan tarafından yaşanır. Bunun ne olduğunu yani çok sevinilen yerde sevinmemek, çok üzülünen yerde üzülmemek; bu ne ifade eder? Mesela cennet diyoruz, cennet nefs sahiplerine göre dizayn edilmiştir. Ama o insan, söylediğim statüde olan bir insan cennetin kendisine getireceği şeylerden de başkaları gibi sevinç duyamaz. O insan zaten dünya hayatında bunu yaşamaya başlamıştır. Farklılığı anlatabiliyor muyum acaba? Yani o insan için, hikmete ulaşan insan için dünya hayatı bir cennet hüviyetini alır. Neden? Çünkü nefsinin bütün fırtınalarından o kişi kurtulmuştur, artık nefsi yoktur. Nefsi olmadığına göre onun için nefs sahiplerinin duyacağı büyük sevinçler, büyük kederler yoktur. O kişi için onun huzurunu bozabilecek olan bir olay tahakkuk etmeyecektir artık. Belki başkalarını huzursuz etmek değil, üzüntüden büyük sonuçlara, hastalıklara götürecek olan şeyler o kişi için geçerli olmayacaktır. 


Öyleyse o insan için hazz’ul azîm vardır. Kim hazz’ul azîm’e ulaşmışsa o kişi dünyadayken cennette olan bir kişinin yaşadığı hayatı yaşar. Hiçbir olay onu üzemez, o kişi hep mutludur ve huzurludur. Öbür taraftan başkalarını büyük sevinçlere gark eden olaylar, onlar da o büyük sevinçleri uyandırmaz. Neden uyandırmaz? Nefsi olmadığı için. Nefsin olması neyi sağlayacaktı? O sahip olamadığı, sahip olmak için büyük gayretler sarf edeceği, sahip olmanın ona çok büyük mutluluklar vereceği şeyler o kişi için bir hiç mesafesine inmiştir. Çünkü her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu artık o kişi öğrenmiştir, kalbine bu idrak bütün boyutlarıyla girmiştir. İnsanlar hanlarının, apartmanların, otomobillerinin, yatlarının, uçaklarının kendilerine ait olduğunu zannediyorlar hep. Hâlbuki kefenin cebi yoktur. Öldükleri zaman belki daha lüks bir kumaşla defnedilecekler. 


Eski velîlerden birisi, Harun Reşit’in velî olmadan evvelki durumunda demiş ki ona: “İkimizin arasında,” demiş, “sadece on paralık farklılık var.”

O da hayretle bakmış: “Ne demek istiyorsun?”

“E,” demiş, “senin kefen ipekten olur. Benim ki de” demiş, ne diyorlar o bezlerin adına? Amerikan bez. “Amerikan bez. Farkımız bu kadar.”

Gerçekten o gün geldiğinde hiç kimse öbür tarafa bir şey götüremez. Bu dünyadaki varlıkları onlara hiçbir şey sağlamayacaktır. 


İşte hikmete ulaşanlar bu dünyada yaşarken bu büyüklüğün, bu büyük gerçeğin farkına varmış olanlardır, aradaki o sonsuzluğa ulaşmış olanlardır. Bilirler ki sadece Allah kendileri için neyi uygun görmüşse ona sahip olurlar. Aslında gerçek sahip olan da Allah'tır. Onlar net olarak bilirler ki sadece kullanma hakkı onlarındır. Her şey için bu geçerlidir. Yalnız Allah'ın hediyeleri vardır, yalnız Allah'ın ihsanları vardır. Her olay bir ihsandır. Ama şimdi gelelim nefs sahiplerine, acaba onlara göre her olay bir ihsan mıdır? Aksine öyle olaylar vardır ki; onları üzüntüden büyük kederlerde bırakır ve huzursuzlukları, sıkıntıları had safhada onları hasta bile edebilir. Tüm bunlar sadece nefsinizin size verdiği bir görüntü, hepsi o kadar. Kim neye üzülüyorsa üzüldüğü her şey nefsinin ona bir oyunu, şeytanın bir tuzağı ve onu üzmek için iblisin uydurduğu bir görüntü özümlenmesi. 

Ne demek istiyorum görüntü özümlenmesi demekle? Olaylar vardır ama önemli olan olaylar değildir. Önemli olan olayların insanlar üzerinde uyandırdığı etkidir, sonuçtur. İşte siz kemal derecelerinde ilerledikçe, olayların üzerinizdeki tesirini sıfıra doğru yaklaştırırsınız. Öyle bir gün gelir ki pozitif de olsa negatif de olsa, tam sıfır hiçbir zaman olmaz insan olmanız hasebiyle ama sıfıra yakındır. Öyle bir gün gelir ki olaylar sizin üzerinizde bir sıfır mesafesinde olacaktır. Başkası size hangi nesneyi uygularsa ne yaparsa yapsın, onun davranışı Allah'la onun arasında bir ceza veya mükâfatı icap ettirir. Ama sizin açınızdan eğer nefsiniz yok olmuşsa, ruhunuzun bütün fakülteleri 19 tane faktörü işgal etmişse ve orada yalnız ruhunuz varsa negatif tesirler sıfıra doğru çok yaklaşmıştır. 

Öyleyse ne kadar nefsimiz varsa olaylardan o kadar etkileniriz. Ne kadar nefsimizi sıfıra indirirsek olaylardan etkilenmeniz de sıfır mesafesine düşmüş olur. 


Böylece ne görüyoruz? İşte hepiniz için söz konusu olan şey, hayra ulaşmış olan birinin davranışı yani ruhunun bütün fakültelerini nefsine kabul ettirmiş bir kişinin davranışları. Onda o davranış biçimi ise sadece mutluluğu ifade eder. Eğer başka insanların yaptığı negatif faktörler o insanı üzmüyorsa, Allah'ın size ulaştırmak istediği noktaya ulaştınız demektir. Bu ne ifade eder? Bir insanın mutlu olması bu söylediğimiz temel şarta dayalıdır. Eğer başkalarının yaptığı, adına kader dediği Allahû Tealâ'nın olay sizin üzerinizde üzüntü vücuda getiriyorsa, demek ki siz kaderi Allah'ın emrettiği biçim ve boyutta yaşamak yetkisinde değilsiniz. Liyakatiniz henüz o seviyede değil. 

 
Nefsiniz olayları istediği biçimden değerlendirir ve size öyle gösterir. Sizin için hüzünler oluşur, kederler oluşur ve hep misal olarak verdiğim, böyle bir olayda acaba Allah'ın hikmet kademesine ulaşmış olan birisi nasıl davranırdı diye sualimin cevabı buna dayalı, bu esası içeriyor, bu olguyu içeriyor. O kişi nasıl davranırsa siz de öyle davranmaya çalışın. Bunu yaparken çok zorlanacaksınız. Bu da eşyanın tabiatına uygun. Elbette nefs sahibi birisinin nefsi olmayan birisi gibi davranabilmesi aslında kolay değildir ama mümkündür. Büyük bir zorlamayla iç dünyasında bir savaşla o hedefe varabilir. 

 

Bir düşmanın olmadığını düşünün; birinci alternatif, ikinci alternatif olduğunu ve onu yendiğini düşünün sonuç aynıdır. Sonuç düşmanın olmadığı istikamette bir yere ulaşmanız. Yani düşmanınız varsa eğitim sahası içinde ise, siz ona ne kadar mağlupsanız o kadar sıkıntı çekersiniz, nefsinizden bahsediyorum. Şimdi bu düşmanın olmadığı bir yer, neresi? Hikmete ulaştığınız yer, nefsiniz yok. Nefsinizdeki hiçbir fakülte artık negatif şeyler üretmiyor. Peki düşmanınız var, nefsiniz var ama onu yendiniz; sonuç aynıdır. Nefsinizi yendiğiniz anda nefsiniz yokmuş gibi bir davranışta bulundunuz demektir. Sonuç oraya ulaşır.

İşte böylece bir kapıdan içeri gireceksiniz; kapının önünde bir engel var, o engeli aşabilen kişi kapıdan içeri girer. Engelin olmadığını düşünün; ikinci kişi de engelsiz olarak o kapıdan içeri girer. Kapıdan içeri giriş söz konusuysa ikisi arasında farklılık yoktur. İşte nefsinizin her olayınızda, her hadisenizde sizin mutluluğunuza engel olması bu söylediğim standarttadır. 


Her an bir mutluluğun melteminde, bir saadetin içinde yaşamanız söz konusu. Ve Allah'ın bütün indirdiği kitaplar bütün insanlara bir sonsuz saadeti vermek üzere, onların bu sonsuz saadeti yaşaması için indirilmiştir. Hâlbuki nefsleriniz bu saadete daima mâni olacaktır.  Nefsleriniz hassastır, nefsleriniz her türlü alerjiye karşı uyanıktır ve hep üzüntüye dönüktür. Etrafınızdaki insanların her yaptığı size batıyorsa ya da bazıları batıyorsa nefsiniz ya çok hastadır ya da az hastadır ama mutlaka hastadır. O hastalıklardan kendinizi kurtarabildiğiniz gün zaten daimî zikre ulaşmış olacaksınız. 


Öyleyse içinizdeki düşmanları yani nefsinizin 19 tane afetini mutlaka yenmek gibi bir temel faktörle karşı karşıyasınız. Eğer bu gayretin içindeyseniz o günlere mutlaka ulaşırsınız. O zaman düşman olmadan bu dünya hayatını yaşayacaksınız ama düşman varsa bilin ki onu yenmek de düşmanın olmadığı bir devreye sizi ulaştırabilir. 

Öyleyse ne görüyoruz? Her şey, sizi üzen her şey nefsinizin davranışlarından kaynaklanmaktadır. Hep nefsiniz, her an sizin için söz konusu olan şey bu nefsiniz. Hangi alanda huzursuzluk duyuyorsanız, bilin ki nefsinizin o istikametteki fakültesi sizi huzursuz etmektedir, duyum alanlarının tesir sahasına girmekle. 


Hep nefsten bahsediyoruz. Daha büyük bir düşmanınız hiç olmadı. Çünkü iblisin size tesir edebilmesi nefsinize yapabileceği telkinlerle ve tesirlerle geçerlidir. Hep nefsiniz, nefsinizin kalbindeki duyum alanlarını tesiri altında bırakacaktır. Çünkü bahsettiğimiz kalbinizdeki hissiyat merkezi, nefsinizin kalbindedir. Bahsettiğimiz kalbinizdeki işitme merkezi, nefsinizin kalbindedir. Bahsettiğimiz kalbinizdeki görme merkezi, nefsinizin kalbindedir. 

Öyleyse nefsinizin kalbinin içinde bulunduğu durum, o nefs için bir işarettir. Nefsinizin kalbindeki hissiyat merkezine tesir eden faktörler nefsinize ait olan faktörlerdir. Ne zaman ruhunuzun hasletleri gelip de nefsinizin bütün fakültelerine hâkim olursa o zaman sizin için söz konusu olan şey; artık başkalarının duyduğu huzursuzluğu, sıkıntıyı, kederi duymamakla neticelenecektir. 

Bir, sizden hiç kimseye ister aksiyon olarak ister reaksiyon olarak yani sizin…. 


İmam İskender Ali M İ H R